| Dünden bugüne
tesettür…
Kadını
değiştir, her şey değişsin!
Tanzimatla
birlikte başlayan Batılılaşma hareketleri toplum hayatını,
dolayısıyla aileyi de etkilemişti. Kadının bu değişimde çok büyük bir
payı
vardı.
Osmanlı
döneminde kadının evinden toplum hayatına atılması, mümkün olduğunca
İslâm hukuku zedelenmeden yeni çözümler üretme tarzında gerçekleşmişti.
Ama
Batıyı aynen taklit etmek gerektiğini savunan bir kısım pozitivist
aydınlar
Batılılaşmanın sadece bilim, askerî ve eğitim alanlarında değil,
öncelikli
olarak kadınlar üzerinde gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Çünkü
toplumu kadın üzerinden değiştirmek daha güvenilirdir. “Kadını
değiştir, onlar
da çocuklarını değiştirsin, toplum değişsin“ formülü.
Onlara
göre geri kalmamızın nedeni dinin kadınlara biçtiği roldür. Özellikle
dinin tesettür emri kadınların toplum hayatına katılımını engelleyen
bir
unsurdur. O halde tesettür meselesi çözümlenmelidir. Bu nedenle kadının
sosyal
ve aile hayatındaki konumu ile ilgili tartışmalarda söz dönüp dolaşıp
hep dinin
emirlerini tartışmaya gelir…
Zira
“kadının hürriyeti” dine karşı mücadelenin sembolüdür.
İşte,
hakikatin ancak deney ve gözlemle ortaya çıkacağını savunan pozitivizm
felsefesinden kaynaklanan bu bakış açısı yeni cumhuriyet yönetimini de
etkilemiştir.
Kadının
kıyafetini “çağdaşlık projesi”nin ayrılmaz bir parçası olarak gören
Kemalist reformlar bu yüzden kadını merkez noktaya almıştır.
“Aile
mahremiyetine müdahale” anlamına geleceğinden, tesettür konusunda
kanunî
bir yasaklama getirilmemiştir. Günümüze gelinceye kadar tesettür konusu
zaman
içinde basamak basamak halledilmeye çalışılmıştır.
Dilerseniz
bu aşamaları hatırlayalım…
1919:
“Tesettür kalkacaktır!”
Mazhar
Müfit Kansu’yu dinleyelim. Kansu'nun aktardığı konuşma, Erzurum
Kongresi'nin bittiği gece geçer:
"Mazhar,
not defterin yanında mı?" diye sordu.
"Hayır,
Paşam" dedim.
"Zahmet
olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel!" dedi.
Hemen aşağıya indim. Not defterimi alıp geldim. "Defterin bu yaprağını
kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir
Süreyya,
bir de sen bileceksin. Şartım bu" dedi.
Süreyya
da, ben de, "Buna emin olabilirsiniz Paşam" dedik. Paşa
bundan sonra, "Öyle ise önce tarih koy!" dedi. Koydum: 7-8 Temmuz
1919.
Sabaha karşı.
Tarihi
sayfanın üzerine yazdığımı görünce, "Pekâlâ, yaz!" diyerek
devam etti: "Zaferden sonra şekl-i hükümet cumhuriyet olacaktır. Bunu
size
daha önce bir sualiniz münasebetiyle söylemiştim. Bu bir. İki: Padişah
ve
hanedan hakkında zaman gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç:
Tesettür
kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka
giyilecektir.
Bu
anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım...
"Neden
durakladın?" deyince, "Darılma ama Paşam, sizin de
hayalperest taraflarınız var" dedim. Gülerek, "Bunu zaman tayin eder.
Sen yaz!" dedi. Yazmaya devam ettim:
Beş:
Latin hurufu kabul edilecek.
"Paşam,
kâfi, kâfi" dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış
bir insan edasıyla, "Cumhuriyetin ilânına muvaffak olalım da üst tarafı
yeter!" diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım.
İnanmayan bir adam tavrı ile, "Paşam, sabah oldu. Siz oturmaya devam
edecekseniz hoşça kalın!" diyerek yanından ayrıldım
(Mazhar
Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s. 131–132.)
1925:
“Kaçıncı maddedeyiz?”
Atatürk,
bu yazılı notları çeşitli defalar ortaya getirmiş ve haklılığını
herkese hatırlatmıştı. Mazhar Müfit bu süreci şöyle anlatıyor:
Çankaya'da
akşam yemeklerinde, birkaç defa, “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine
Erzurum'da tesettür kalkacak, şapka giyilecek, Latin hurufu kabul
edilecek
dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun
altına
almış ve bana hayalperest olduğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün
mühim
bir ders de verdi.
Şapka
inkılâbını ilân etmiş olarak Kastamonu'dan dönüyordu (1925). Ankara'ya
avdet ettiği anda otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de
kapı
önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin
ve
yanında oturan Diyanet İşleri Reisi'nin başında birer şapka vardı.
Kendisi
neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet
İşleri
Reisi'ne de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken,
otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden, "Azizim Mazhar
Müfit
Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?" deyiverdi. Bu bir
lâtifeydi, fakat mahcup eden bir lâtife...
Balolar…
Atatürk'ün
toplum hayatında kadını kullanarak getirmek istediği bazı yenilikler
“cumhuriyet baloları”yla başlatıldı. İlk balo, Eylül 1925'te İzmir'de
düzenlendi. 29 Ekim 1925 tarihinde ise, ilk “resmî” cumhuriyet balosu
gerçekleştirildi. Başbakan, bakanlar, büyükelçiler, ordu komutanları ve
basının
ileri gelenleri eşleriyle birlikte bu balolara iştirak ettiler.
Dergimizin
ilerleyen sayfalarında bu konuya ayırdığımız bölüm ilginizi
çekecektir.
1935
Kadınların
giyimlerinin düzenlenmesi faaliyetleri ilk kez 1935 yılında yapılan
CHP Kongresinde gündeme gelmiştir. Kanun çıkarılmamış, inisiyatif
belediyelere
bırakılmıştır.
1960’lı
yıllar…
Ülkemiz
bir ihtilâlden çıktı. Adnan Menderes ve iki bakanı asıldı.
Tüm
dünyada olduğu gibi ülkemizde de değişim rüzgârlarının estiği yıllardı
bu
yıllar. Taşra insanları Prof. Dr. Şerif Mardin’in tabiriyle
“kovuk”larından
çıkmış modern yaşamı talep etmeye başlamışlardı. Şerif Mardin tabloyu
bir
röportajında şöyle yorumluyordu: “O zamanlar devletin kolları
uzanmadığı için,
taşra kendi kovuğunda yaşıyordu. Ama 60’dan sonra insanlar yavaş yavaş
o
kovuklardan çıkmaya başladı. Bu gerçekle yüzleşmek mecburiyetindeyiz.
Kovuklarından çıkan insanların memleketinde ne yapılır, onlarla nasıl
baş
edilir?..” (16 Eylül 2007, Hürriyet.)
1968:
“Hey sen. Sen. Başörtülü kız!..”
Hatice
Babacan, Ankara İlâhiyat Fakültesi öğrencisidir. Ülkemizde
başörtüsü nedeniyle üniversiteden atılan ilk öğrenci sıfatını taşır.
Reha Muhtar, babasının ağzından olayın nasıl gerçekleştiğini (Muhtar’ın
babası
o yıllarda İlâhiyat Fakültesinde öğretim görevlisidir) bir yazısında
şöyle
anlatır:
Profesör
Neşet Çağatay kürsüde... Ders başlamadan öğrenciler arasındaki bir
genç kızı işaret ederek “Hey sen... Sen... Başörtülü kız...” diye
sesleniyor...
Başörtülü kız “Ben mi efendim?” diye soruyor. Çağatay, “Evet, sen”
diyor,
“Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun? Ya başındaki
çıkar, ya
da dışarı çık!..” (18 Eylül 2007, Vatan gazetesi.)
Olay
büyür, İlâhiyat Fakültesi öğrencileri olayı protesto amacıyla toplu
eylem
yaparlar. Hatice Babacan başka bir üniversitede eğitimini tamamlar.
Gençlerin
bu tepkisi Kemalistlerde büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Prof.
Dr. Şerafettin Turan tabloyu şu cümlelerle özetler: “1949 yılında
kurulan
Ankara İlâhiyat Fakültesinde 19 yıl sonra türbanın toplu eyleme varacak
derecede bir soruna dönüşmesi, yalnızca öğrenci hareketleri yönünden
değil
laiklik anlayışı yönünden de düşündürücü idi... Sonunda boykot
bitirilmiş,
dersler başlamıştı, ama bu eylemle türban sorunu Türkiye'nin gündemine
girmişti. Giderek daha büyük boyutlar kazanacaktı." (Prof. Dr.
Şerafettin
Turan, Türk Devrim Tarihi, 5. kitap.)
1970’li
80’li yıllar
Tesettürlü
yazarlar Şule Yüksel Şenler, dergimizin değerli kalemlerinden Mümine
Güneş ve geçtiğimiz aylarda ebedî âlemlere uğurladığımız Zeynep Münteha
Polat’ın kitaplarının yoğun ilgi gördüğü yıllardı 1970’li yıllar...
Üniversitelerdeki
başörtülü öğrencilerin sayısındaki hızlı artış, 80’li
yıllarda başörtüsü yasağını gündeme getirmiştir.
En
modern üniversitelerde başörtülü kız öğrencilerin oturma eylemi yaparak
kaybettikleri haklarını aramaları Kemalistleri büyük bir hayal
kırıklığına
uğratmıştır. Çünkü modern bir eğitim aldıktan sonra halen dini en büyük
referans
noktası olarak kabul eden başörtülülerin varlığı, geleneksel-modern,
ilerici-gerici ve aydın-Müslüman gibi tasniflerindeki geçersizliğin
belirtisidir. (Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 116, 132.)
Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi
ve modern
kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak
algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer
istedikleri için
de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı
kabullenilmek
istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir
tehlike
kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim
birimlerini
modernliğin ve lâikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından
yaşanılan
durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi
bir
saldırı olarak düşünülmüştür.
(Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 48. )
2000’li
yıllar…
Başörtüsü
sorunu bugün üniversitelerden, kamu kurum ve kuruluşlarına, özel
dershanelerden, imam hatip liselerine kadar toplum hayatının değişik
alanlarında varlığını devam ettirmektedir.
Bunun
yanında kimi başı örtülülerin dinimizin tesettür emrine riayette lâkayt
olması da ayrı bir problemdir. Zira tesettür emri kadın için
başörtüsünü
de içine alan, ama başörtüsünden ibaret olmayan ve hassas olunması
gereken
kurallar ihtiva eder. Şimdilik bu derin konuyu önümüzdeki sayılarda
kapak
dosyası olarak ele alacağımızı belirtmekle yetinelim.
Sonuç:
Evet,
kazanılmış hakları elinden alınan başörtülü olarak eğitim ve çalışma
hakkı engellenen kadınların işi zor! Hem de pek çok açıdan…
Özgürlükleri
genişleten bir anayasanın hazırlık çalışmalarının yapıldığı şu
günlerde, “irtica paranoyası” görenlerin sayısı gün geçtikçe artarken
“first
lady”mizin başörtülü olması bu tabloyu değiştirir mi dersiniz?
Bekleyip göreceğiz…
Yasemin
Güleçyüz
yasemin@yeniasya.com.tr
Bizim Aile, Ekim 2007
|