|
|
Eski
Ramazanlar
|
|
|
Ah
Nerde O Eski
Ramazanlar!
|
Ah
nerde o eski Ramazanlar, diye başlayan bir çok yazı okumuş ve
bir çok sohbet
dinlemişizdir. Ancak 'eski' her daim 'değişir' olmuştur ki, 'ne kadar
eski?'
sorusu hep sorulmuştur. Bu hafta 'Eski İstanbul Ramazanları' isimli
kitabı ile
Halit Fahri Ozansoy'u konuk ediyoruz. Bize gerçekten 'eski
ramazanları ve
tiyatro kumpanyalarını' anlatıyor. Ah nerde o eski ramazanlar!
Eski Direklerarası
Bir Başka Alemdi
İftara
bir saat kala, Direklerarası'nda çaycı dükkânlarının
ve tiyatroların önünde
biriken bir yığın halk bunlar seyirciler. Fakat sokaktan geçen
kalabalık omuz
omuza. Kupa ve payton arabaları da 'destur' sesleri ile bu mahşeri
yarmakta.
Kimler yok bu kalabalığın içinde. Pek tabiî polislerden
başka, Abdülhamid'in
hafiyeleri de mekik dokuyorlar. Fakat hüviyetleri fazla kırmızı
fesleri bir
yana, şahıslarından pek belli değiller ki... Zaten bu gizli tehlikeyi
bilen
akıllılar bir köşedeki bakkaldan 'Yıldız şehriyesi' bile
istemezler. Yasak
kelimelerden!
Halk, hiç durmadan, bir sel gibi geçiyor. Mevsim yazsa,
fesleri kaşlarına doğru
hafif eğik, sinekkaydı traşlı, pomatlı bıyıkları ince ve yukarı doğru
kıvrık,
eldivenli ellerindeki ucu gümüş veya altın başlı bastona
nazik nazik basarak
yürüyen alafranga şık beyler. Ceketlerinin arasından alamod
desenli yelekleri
görünüyor. Gözlüklüler kelebek
gözlüklü.
İşte
mektepliler, bazısının kitapları koltuğunda. İşte eli tesbihli,
gözleri orucun
tesiri ve sigara tiryakiliği ile dalgın, yaşlı beyfendiler, uşakları
arkalarında. İşte uzaktan, beyaz sarıkları ile göze çarpan
hoca efendiler,
göbekli imamlar ve ara sıra ortaya çıkan, kimi cılız, kimi
kısa boylu, kimi
sırık gibi iri boylu medrese çömezleri. Sonra biraz
düşkün hallerinden belli,
iki yüz kuruş maaşlı kalem efendiler. Ketebeden diye anılanlar.
Çayhanelerde
her zamanki müşterileri var. İftar saatini bekliyerek,
oruçlu oruçlu çaycı ile
isteksiz lâf atanlar. Hele Meşrutiyetten sonra, Mersin Efendi'nin
çayhanesinde
tanınmış Darülfünun müderrislerinden birkaçının
çehresi. Mersin gürültü de
istemez, sessiz konuşulacak! Bu, iftar saati yaklaşınca,birden evlerine
dağılacak olan kimselerin tablosu! Çapkın gençlerin bir
kısmı Şehzadebaşı
sebilinin köşesini, bir kısmı karşı ki Fevziye Kıraathanesi'nin
önünü
tutmuşlar, gelip geçen hanımlara söz atıyorlar. El
sarkıntılığı eden, çimdik
atan terbiyesizler de oluyor. O zaman karikatürlerimize konu olan
Bacı
Kalfa'nın meşhur şemsiyesi kafaya iniyor.
Kel
Hasan Efendi Tiyatrosu'nun önündeki akortsuz bir muzika,
geceyi beklemeden, ya
İzmir ve Cezayir marşları, yahut valsa benzer bir şeyler
çalıyor. İki tahta
ayak üstüne tutturulmuş, ortası suluboya, oyunu anlatan
resimli bir ilan.
Tiyatronun tek ilanı. O zamanlar afiş mafiş yok. Bu ilanın
üstünde 'Hayalhane-i
Osmanî' ve 'Hasan Efendi idaresinde' yazısı büyücek ve
başka boyalarla. Birisi
oturuyor bu ilanın yanındaki tiyatro kapısının önünde. Kim
bu, ara sıra leylek
bacaklı ilana göz atan? Kim olacak? Yaz kış sırtından
kürlü paltosunu
çıkardığını görmediğimiz Kâmil Efendi. Hasan
Efendi'nin, şimdiki deyimle,
dramaturgu. Tercüme edilmiş romanlardan çıkardığı
senaryoları kaç yıl evvel
sansüre tasdik ettirmiş. Üç dört kağıt. En
önemli satırı: 'İbiş gelir, o işini
bilir.' Sansürün Hasan Efendi'ye itimadı vardır. Böylece
kabul edilmiştir.
Bunların dışında, Hasan'ın oynadığı klasik diyebileceğimiz tulûat
oyunları
gelir. Direklerarası'ndan Vezneciler'e doğru kalabalık arttıkça
artmaktadır.
Gece de öyle. Şimdiki Üniversite'nin Letâfet
Apartmanı'na bakan tarafında bir
Rum şekerci var. Şekerleri, hele İsviçre'den gelen
bisküileri ağza lâyık. Bu
bisküilerin ceviz biçiminde olanı çocukluğumdan
benim pek hoşuma giderdi.
Ortasından tutunca hiç bozulmadan ikiye
bölünürdü. Tulûatçı Şevki Efendi'nin
tiyatrosu da bu şekercinin sırasında idi. Bu tarafta, ayrıca,
çadırların
içinde, balmumundan makinalı insanlar ve ayna akisleri oyunu ile
Kesik Baş
gösterenler vardı. Siyah bir fonun ortasında Rum şivesi ile bu
Kesik Baş bir
Rum kızıdır. Safa geldiniz, der ve bazan bir iki cümle ile bir
soruyu
cevaplandırırdı. O yaşta, bizlerdeki hayreti düşünün!
Mınak efendi'nin Osmanlı
Dram Kumpanyası, yıkılan Ferah tiyatrosunda oynardı. Letâfet
Apartmanı'nın
altındaki kıraathanede de Hayâlî Kâtip Salih
Efendi'nin karagöz oyunları. Bunun
kapısında da Karagöz'le Hacıvad'ın resimleri. Halk,
geçerken, gerek bu ilanın,
gerek bütün tiyatro ilanlarının kapısında bir iki dakika
duru, geceki
eğlencesini ona göre tasarlardı. 1897'ye doğru Hasan'ın
tiyatrosunda mı, yoksa
ona yakın başka bir tiyatroda mı - ben altı yaşında iken- bir at
cambazhanesinin oyunlarını, atların koşusunu, üstündekilerin
hünerlerini ve
palyançoların maskaralıklarını yanımda babamla yukarı localardan
birinden
seyretmiştim.
Şehzadebaşı'nda
arabalar hâlâ geçiyor. Paytonda olanlar pek kurumlu!
Başka ne yazayım? Yazacak
çok şey var daha. Fakat Şehzadebaşı'ndaki bu ramazan gezginleri
arasında öyle
sayısız çeşitli insanlar var ki bir roman yazılsa sonu gelmez.
Esasen bu konu
yazılıp duruyor da! Ahmet Rasim'in 'Şehir Mektupları' ve Hüseyin
Rahmi'nin
romanları elde iken daha da yazacaklar! Baksanıza, müzikal oyununu
bile
oynadılar!
Halit Fahri Ozansoy
(Eski
İstanbul
Ramazanları, İnkilap ve Aka Kitabevleri, 1968 )
|
| Ah
O Eski Ramazanlar |
 Eskiye
rağbet olsaymış 'Bitpazarı'na nur yağarmış. Bu sözü de
eskiler söylediğine göre
o zamanlar eskiye rağbetin olmadığı anlaşılıyor. Hayyam bir rubaisine
"Geçmiş günü beyhude yere yad etme" diye başlar.
Bundan, rağbetin
hep yeniye olması gerektiği manası çıkmaz mı?
Halbuki yine o,
rubainin ikinci mısraında buna da hayır diyor: "Bir gelmeyecek ân
için de
feryad etme". İnsanoğluna geçmiş ve gelecek dışında zaman olarak
ne kaldığını
ise son iki mısra söylüyor: "Geçmiş gelecek hepsi
masal bunlar hep /
Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme." Gün bugün,
saat bu saat. Hedonist,
eyyamcı belki biraz da pragmatist bir felsefe. Eğer geçmişi yad
etmeyecek olsak
şimdi Hayyam'ı da okumamış olurduk. Hayyam'ın, geçen
yüzyıldaki (ağzım alışsın
diye 20. yüzyıl için söylüyorum) tilmizlerinden
biri de André Gide idi. Belki
Hayyam'ı okumamıştı da. Ama onun Hayyam'dan biraz daha cesaretle
Dünya
Nimetleri'nde "At elinden o kitabı Nathanael" diyebilmişti.
Şimdi
eskiye rağbet var. Yani
'Bitpazarı'na nur yağıyor. Abdülhak Hamid'in şiir
için söylediği "Evet tarz-ı kadim-i şi'ri bozduk, herc
ü merc ettik"
dediği gibi bir ara eskiyi, hemen her şeyi ile bozup yok ettikten sonra
şimdi
kılıç artığı olanları baş tacı ediyoruz. En güzellerini
yakıp yıktıktan sonra
eski evlerin artakalanlarını korumaya gayret ediyorlar. Antikacılarda,
muhakkak
gerçek değer taşıyan objelerin yanında daha otuz kırk sene
evveline kadar
kullandığımız ateş ütüsü, sacayak gibi akla gelmeyecek
nesneler itibar görüyor.
Bu
nesneler gibi, geçmişte
yaşanan hayat da bir başka itibar görmeye başladı.
Son yıllarda ne kadar çok hatıra kitabı çıktı. Hiç
şüphesiz bunların hepsi
tarihin bir köşesine ışık tuttuğu için çok da
faydalı oluyor. Fakat aralarında
pek çoğu adeta marazî bir "maziperestlik" taşıyor: Ne
kadar çok
"Bir zamanlar.." veya benzeri adlarla çıkan kitap var: Bir
zamanlar
Boğaziçi, bir zamanlar Galata, bir zamanlar Kadıköy vs.
Sosyologlar veya
psiko-sosyologlar düşünsün. Bu kadar marazî bir
geçmiş hasreti de toplumca
hâlden memnun olmamanın ve geleceğe güvenememenin ifadesi
olsa gerek.
Şimdilerde
eski Ramazanlar da
aranıyor. Eski Ramazanlar gerçekten daha mı
güzeldi? Yoksa her kaybettiğimiz şey gibi o da mı bize güzel
geliyor?
Televizyon kanallarında konuşan otuz-kırk yaşlarındakiler bile
çocukluk
Ramazanlarının daha güzel olduklarından bahsediyorlar. Yaşım
yetmişe gelmiş
biri olarak, ben de çocukluğumda yaşlıların benzer şeyleri
söylediklerini
dinler ve onların çocukluklarındaki Ramazanların
güzelliğinin nasıl olduğunu
hayal etmeye çalışırdım. Çocukluğumuzun her şeyi
güzeldir. Ağaçtan düşüp
kolumuzu bile kırmış olsak. Şimdi insanın bu hissî davranışını
dikkate alarak
söyleyeyim ki benim çocukluğumdaki, yani altmış küsur
yıl öncesinin Ramazanları
da bugünkünden daha güzel değildi. Ve ileriki nesiller
bizim bugün yaşadığımız
Ramazanları da hasretle anacaklar.
Bu
söylediklerim, şahsî
veya toplum hafızasını dile getirmeye mani değildir.
Değişen şeyleri değişmeleriyle görmekte ve yaşaması, devamı
gerekli olanları ya
ihya etmek veya geçmiş bir hatıra olarak bilmekte fayda vardır.
Ben bir kış Ramazan'ında doğmuşum. Kendimi hatırladığım zaman Ramazan
artık
sonbahara, çocukluk-gençlik arası yıllarımda da yaza
geliyordu. Malum, her
çocuk gibi beni de önce yarım oruçla kandırdılar.
Yani sahura kalkmak, sonra ya
öğünleri tam yiyip aralarda yememek veya öğleye kadar
tutmak gibi. Bu, doğrusu
işin eğlenceli tarafıydı. Oyuna da engel olmuyordu. Fakat yine
çocuk yaşlarda,
kendi isteğimle tuttuğum ilk tam orucumu iyi hatırlıyorum. Öğle
vaktini biraz
geçtikten sonra anneme sık sık, iftara ne kadar kaldığını, iftar
yaklaşınca da
babama, bayrama kaç gün kaldığını sorduğumu da unutmadım.
O yıllar
devletin ve devletlilerin
Ramazan'a ilgi gösterdiklerini bilmiyorum. Diyanet
İşleri Reisliği o zaman da vardı; ama bir bülteni filan olmadığı
gibi zaten tek
olan devlet radyosunda da diyanet saati diye bir şey yoktu. Gazetelerin
Ramazan'ı haber verdiklerini biliyorum da onların Ramazan
ilâveleri değil,
herhangi bir dinî yazı bile yayınlamadıkları da muhakkaktı. Ama
toplum
hayatında böyle bir kesinti yoktu. Mahallemiz, Balat ve Fener,
çoğunlukla gayri
müslimlerin yaşadıkları bir semtti. Çoğunu Rumların
işlettikleri meyhaneler de
kandillerde ve Ramazalar'da kapanır, hatta kepenklerine bunu hatırlatan
bir
kâğıt da yapıştırılırdı. Ramazan'a yakın alış-veriş artar,
Ramazan'da camiler
mutaddan daha çok canlanır. Fatih, Beyazıt, Sultan Ahmed gibi
büyük camilerde
özellikle ikindi akşam arası, pufla gibi minderlere oturmuş
hafızlar mukabele
okur, vaazlar verilirdi. Bu büyük camilere ilk girdiğiniz
zaman sağdan-soldan
değişik sesler birbirine karışır, her birinin etrafında,
gördüğü ilgiye göre
kırk-elli kişilik cemaat toplanmış kürsülerden hangisini
dinlemek isterseniz
oraya çökerdiniz.
Ramazan'ı,
Osmanlı toplumunda özel
bir zaman haline getiren, teravih ile sahur
arasının doldurulması örfüdür (veya âdeti). Bu
ayda esnaf ve devair de gündüz
daha az çalıştığından teravihten sonra uyumak çok defa
düşünülmezdi. Aileler
arasında sohbetler, aile oyunları, bazı meclislerde
dinî-ilmî bahisler (son
yüzyıllarda sarayda verilen huzur dersleri gibi), bazı
mekânlarda şiir ve
edebiyat sohbetleri gibi zamanı faydalı, hiç değilse zararsız
geçirme gibi bir
gelenek teşekkül etmişti. Ancak bir süre sonra bunun
Ramazan'ın ulviyetine
yakışmayacak derecede seviyesiz gösterilere döndüğü
görülmektedir. Muhtemelen
19. yüzyıl sonlarına doğru yani Tanzimat'ın getirdiği
alafrangalaşmanın
tesiriyle başlamış olan Direkler Arası eğlenceleri gibi. Ancak bunun da
zannedildiği
kadar genelleşmediğini, hepsi üç dört yüz metre
uzunluğunda bu caddenin bile
sadece bir kısmında çoğu Ermeni ve Rum truplarına ait kanto ve
benzeri
gösterilerin yer aldığını, bunun dışında daha seviyeli tiyatrolar,
musiki
fasılları, şiir sohbetleri yapılan mekânların bulunduğunu
belirtmek gerekir.
Unutulmamalıdır ki İkinci Meşrutiyet'e kadar dillere destan olan Hacı
Reşit'in
çayhanesi de, bir konservatuvar gibi çalışan
Darüttalim-i Musiki de,
Meşrutiyet'ten sonra ilmî sohbetlerin yapıldığı İttihad ve
Terakki'nin İlmiye
Mahfili de hep bu Direkler Arası'ndadır.
Benim
çocukluğumda ise
böyle Ramazan eğlenceleri pek kalmamıştı. Yalnız kışa
rastlayan bir Ramazan'da Balat'ta bir kahvehanede bütün
Ramazan boyunca Karagöz
oynatıldığını biliyorum. Yaza gelen Ramazan'da ise, evimize yakın boş
bir
arsaya ip cambazları yerleşirdi. Çok defa bedava tarafından ya
evimizin
balkonundan yahut da bahçe duvarımıza oturarak seyrettiğim bu
cambazların
yüreklerimizi ağzımıza getiren gösterileri, ince saz
fasılları ve yer yer Şekspir'den
makaslanmış dramları bir başka konudur
Orhan
Okay
|
|
|
 Şimdi artık
kırıntıları kaldı. Birkaç sene sonra, bu kırıntıları da kaybolup
sadece tarih sayfalarında yaşayacaklar... Arap Bacılar'dan,
halayıklardan, dadılardan söz ediyoruz. Bu isimler bile onların
bir evde ne kadar önemli olduğunu, incelik isteyen işlere
verildiğini kolaylıkla anlatabilmektedir. Bundan 50 sene evveline kadar
sadece büyük konaklarda, yalılarda, köşklerde değil,
orta halli ailelerin konak yavrusu denilen birkaç odalı
evlerinde dahi, muhakkak bir Arap Bacı bulunurdu. Sudan'dan,
Habeşistan'dan, hatta Afrika'nın göbeğinden getirilmiş olan bu
zenci kadınlar, siyah tenleri ile eski yaşantılara ayrı, hem de
çok sevimli, zevkli bir renk katarlardı.
Vazifeleri çok
çeşitli ve önemli idi bu kadınların. Gayet güzel yemek
pişiren bacılar, çocuklara bakan dadılar, orta işleri gören
halayıklar, varlıklı evlerin tatlı simalarıydı. Zengin konaklarında bu
bacılardan birkaç tanesi bulunur, hepsine ayrı görevler
verilirdi. Orta halli ailelerde ise, bütün bu işler tek bir
bacıya verilir, böyle olduğu için de zavallı zenci kadına
dur, otur olmaz, bütün gündüz ve geceleri de
geç saatlere kadar durmadan çalışıp, ayakta kalırlardı.
Hele Ramazanlar'da...
Bacıların
işleri
büsbütün artardı. Her gün en azından 8-10
çeşit yemek hazırlamak, iftardan sonra da sahur yemeklerinin
hazırlığına girişmek her zaman onların işi idi. Arap Bacılar'ın Ramazan
geceleri uykulu uykulu oradan oraya dolaşmaları, sahur pilavının
pirincini ayıklarken uyuyakalmaları, hele bazen yemekleri ateşte unutup
yakmaları, ev halkında hiddet değil, hoş bir gülümseme
yaratırdı. Çünkü Arap Bacılar, evde en sevilen
insanlardı. Onlara emektar gözü ile bakılır, belki fazla iş
yüklenirdi ama; kalplerinin kırılmamasına da çok dikkat
edilir, adeta el üstünde tutulurlardı.
Onlar da yanı
şekilde
ev halkını severlerdi. Örneğin, evin kızı gelin olup gidince,
öz anne ve babasından daha fazla üzülürler,
ana-babasının üzüntüsü zamanla azaldığı halde bu
hisli kadınlar senelerce gizli gizli ağlarlardı. "Deryalarda yüzer
balıklar, Bizim bekçi baklava sayıklar. Arap Bacı'yı sorarsanız,
Uykuda pirinç ayıklar."
|
| Bir
Seyyahın Ramazan
Anıları |
Abdülhamid
Han’ın Kadir Gecesi alayı
Yılın bu tek
gecesinde sultan
sarayından dışarıya namaza gider. Bunun için düzenlenen
alay görülmeye değer manzaralar verir. Eski bir gelenek
uyarınca Kadir Gecesi’nde sultanın camiye gidişi bir şenlik
niteliğindedir. Bu, özellikle atalarının töresine bağlı
İkinci Abdülhamid zamanında böyleydi. Ben onun son Kadir
Gecesi alayını gördüm. Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camii’ne
kadar olan her yer ışık halkalarıyla doldurulmuştu. Caminin kendisi
çepeçevre küçük yağ kandilleriyle
aydınlatılmış ve daha arkalar Arapça yazılar ve mimari
desenlerle süslenmişti. Limanın ve şehrin karanlık bir geceye
karşı oluşturduğu etki, bir peri masalı gibiydi, uzaktaki gemi
direkleri ve minarelerin soluk altın yaldızlarıyla parlıyordu. Tam o
sırada bando sesleriyle askerler geldi, süngüleri lambanın
ışığı altında ışıl ışıldı. Sonunda minareden müezzin sesi duyuldu.
Biri adeta bir minör tatlılığında bir ezan okumaya başladı. Derken
bando Hamidiye Marşına başladı, maytaplar gökyüzünü
renkli yıldızlarla doldurdu ve imparatorluk korteji saray kapısından
aktı. Çok güzel iki atın çektiği saltanat arabasının
etrafında büyük beyaz fenerler taşıyan süslü
üniformalara bürünmüş kalabalık dalgalanıyordu.
Kırmızılar ve altınlar içinde arabanın üstünde oturan
arabacı ve gri sakallı, omzuna askeri bir palto almış İkinci
Abdülhamid belirdi. Sultan, “Padişahım çok yaşa!” selamına
eliyle karşılık verdi. Gösteri alayı caminin avlusuna daldı ve
majesteleri camiye girdi. Bir saat boyunca maytaplar patladı, kalabalık
adeta bir şenlik havasındaydı. İçeriden zaman zaman tatlı bir
ilahi sesi yükseliyordu. Derken majesteleri tekrar
göründü, kalabalık ve askerler tekrar, “Padişahım sen
çok yaşa!” diye haykırıyordu. Yüksek beyaz saray kapısı bir
kez daha İslam halifesini içine aldı.
İstanbul’a
yolu düşen her seyyah, ülkelerine döndüklerinde
ramazana dair hiç olmazsa birkaç sayfa yazmadan edemez.
Halkın bu aya olan hürmetini takdirle anılarına not düşen
seyyahlar bile bu coşkuya kendilerini ister istemez kaptırır. İkinci
Abdülhamid döneminde ramazan ayını İstanbul’da
geçirmiş seyyahlardan H. G. Dwight’ın 1913 yılında İngiltere’de
basılan “Constantinople Old and New” isimli eserinde bu aya dair
düştüğü notlardan bir bölümü söyle:
Güneşin
gökyüzünde olduğu sürece gerçek
müminler dudakları arasından hiçbir yiyecek veya
içecek maddesi geçmez. Bir sigaranın tatlı avuntusuna
bile müsaade edilmez. Ancak güneşin batışını haber veren
topun ateşlenmesinden, bir beyaz saç telinin siyahından ayırt
edilebildiği aydınlığa kadar yiyip içilir.
Ramazanda
güneş ufka doğru
yaklaştıkça ışıklar yakılır, masalar kurulur, ekmekler
bölünür, sular doldurulur, sigaralar yemeğe başlama
beklentisi içinde eller ağza giden yolun yarısına kadar
kaldırılır. Gün boyu süren bu perhizin bozulduğu an, iftar
olarak adlandırılır. Bu, yemek içmek veya şölen
anlamındadır. Ve bizatihi bir gelenektir. Gerçek bir iftar
çeşitli ordövrlerle başlar; zeytin, peynir, yuvarlak ve
sert bir hamur işi olan tatlı simitler ile reçeller ve pide
denilen sıcak mayasız yuvarlak ekmekle devam eder. Daha sonra bir sebze
çorbası ile peynir veya pastırma, ülkeye has bir
çeşit kurutulmuş et (pastırma) ile pişirilmiş yumurtalar gelir
ve yine mevsimine göre şaşırtıcı çeşitlikte sayısız yiyecek
Mekke’den gelen kutsal zemzem suyu ile mideye indirilir. Zenginler
bütün bir ay boyunca kapılarını herkes açık tutarlar.
Gecenin son yemeğine sefer kelimesinde türetilmiş olan sahur
denir. Bekçiler sahur için insanları zamanında uyandırmak
amacıyla sokaklara davullarıyla dolaşırken bir başka top atışı da
orucun yeniden başladığını haber verir.
İstanbul ışıl ışıl
Asırlar boyunca
her zaman
kutsal ve kıyılırken bile gururlu İstanbul, hiçbir zaman
İslam’ın bu kutsal ayı için aydınlatıldığı kadar gurulu ve
kutsal gözükemez. Ramazan ayı adı altında sayısız minarenin
şerefesine dizilmiş ışık halkalarıyla bezeli karanlık bir kenti
görmek dünyanın en güzel manzaralarından biridir.
Yükselen çatıların üzerinden olağanüstü bir
siluet olarak görülen camilerin iki, dört veya altı
minaresi birden ışıklandırılır. Bunlar bir büyüleyici oyunda
daha kullanılır. Minareler arasına ipler gerilir ve bunlara camdan
minik yağ kandilleri dekoratif bir sıra ile asılır. Sanki altın
kıvılcımlar saçıyormuş gibi, “Ya Allah” veya “Ya Muhammed” gibi
sözler yer alır. Ayın on beşinden sonra karanlık
gökyüzüne çoğu kez bir çiçeğin veya
bir geminin şekli çizilir. Bu yıldızlara benzeyen zarif
aydınlatmalara Türkler mahya ay ışığı derler.
Başka zamanlarda İstanbul’un sokakları geceleyin terkedilmişken,
ramazan geceleri boyunca hayat doludur.
Sıra teravih namazında
Bu kutsal ay
boyunca dini
hamiyet diğer aylardan daha çok artar. Müminlere Kur’an
okumaları ve diğer dini vazifelerini tam olarak yerine getirmeleri
emredilir. Gün batımından iki saat sonra yapılan günün
son ibadeti özel bir önem taşır. Bu genellikle yatsı olarak
bilinir. Ondan sonra yapılan ibadete teravih denir. Ve her zamanki beş
rekât yerine iki rekat kılınır. Kimileri bunun ağır bir iftar
yemeği yemiş bir kişinin hazmına yardımcı olduğunu söyler.
Camilerde her akşam vaaz verilir.
Türkler
ramazanın yirmi yedinci gecesine çok önem verirler. Kadir
gecesi diye adlandırdıkları bu gecede Kur’an’ın cennetin en yüksek
katından yeryüzüne gönderildiği ve Cebrail’in
(aleyhisselâm) bunu Peygambere vermeye başladığına inanırlar.
Kadir gecesi akşamlarını çoğu insan camilerde geçirir.
Her zamankinin yerine özel bir ibadet yapılır ve ondan sonra
kalabalık bir cemaat, kutsal günlerin olaylarını anlatanlar
etrafında oluşan gruplara dağılır.
Bu ayda
Ayasofya Camii’nde sıra sıra namaz kılanlar görmeye değer bir
manzara verir. Hepsi ayakkabısız olan erkekler, elleri bağlı ve başları
aşağıda, yan yana ayakta dururlar. Kılıç ve fetih sancağıyla
birlikte tepelikli minberinden imam, akşam duasını okur. Yüksek
bir platformda bağdaş kurmuş oturan bir müezzin, ruhunun
derinliklerinden gelen bir sesle artan tenorda Kur’an’dan mukabeleler
okur. Ara sıra tutkulu bir “Allah!” nidası fırlar ya da ayaktaki
binlerce kişiden derin bir “Amin” sesi yankılanır. O kalabalık cemaat,
başlarını öne eğer, elleri dizleri üzerinde eğilir ve
doğrulurlar. Sonra bir kez daha eğilir dizlerinin üzerine
çöker ve kubbede yankılanan pes perdeden uzun bir gök
gürültüsüyle alınlarını yere değdirirler. Kutsal
bilgelik tapınağı bundan daha etkileyici bir saygı ve inanç
gösterisine pek az tanıklık etmiş olmalıdır.
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır. 28
Eylül 2006
Resim: Hüseyin Avni Lifij (1886-1927)
|
| Buyrun
Sultanın
iftar sofrasına |
 Sultan
Abdülmecit’le
Abdülaziz’in ablası olan Âdile Sultan; okumuş, yazmış, gayet
zeki, iyi bir şair, kâtip ve yazısı güzel bir sultandır.
Kaptanı Derya Mehmet Ali Paşa ile mutlu bir evlilik yapar, öyle
ki, “Ben kocamla iftihar etmekteyim” der ve bu sözlerini her
mecliste söylemekten çekinmez. Çok geçmeden
bu mutlu çiftin Hayriye adında bir kızları dünyaya gelir.
Mehmet Ali Paşa daha sonraları sadrazam olacak, ama çiftin mutlu
evliliği ciddi kayıplarla yüzleşecektir. Çok
geçmeden Adile Sultan önce kocasını, ardından da biricik
kızını kaybeder. Bu acılara sabreden sultan, artık kendini bir kat daha
iyilik etmeye vermiştir. Silivrikapı’da hâlâ duran
“Bâlâ” adlı tekkeyi baştan başa tamir ettirmiş, bir imaret
yeri açtırmıştır. Her sene muharrem ayında kazanlarla aşureler
pişirterek fukaraya ve civar mahallelere dağıttırır. Perşembepazarı’nda
Arap Camii’ni yeniden inşa ettirip, yanına şadırvan ve mektep yaptırır.
Medine’de yaptırdığı sebilhânenin giderlerini karşılamak
üzere; arsa, fırın, sebil, kahvehane, dükkan, mağaza,
değirmen, dokuz kagir menzil, bir hurma bahçesi, on dört
oda, sofadan oluşan bir ribat, boş araziler vakfeder. Ayrıca,
Eyüp, Galata, Dudullu ve civarında çok sayıda müstakil
bina, ev, mağaza ve arazi gibi çok sayıda taşınmaz malını da
hayır işler için bağışlar. Nakit olarak verdiği paraların
İstanbul’un yoksullarına dağıtılması ise çok olağan
vakalardandır.
İhtişamlı
iftar
sofraları
Kardeşlerinin
vefatına kadar
Âdile Sultan Sarayı bir ramazan boyu misafirlerle dolar ve
benzeri saraylarda görülmeyen bir ihtişam ile meşhur ve
malûmdur. Yemekler mücevherli sahanlarda verilir ve
ramazanın ilk iftarına Hanedanı Âli Osman’a mensup
bütün sultanların gelmesi adettir. Bu usul İkinci
Abdülhamid saltanatının ilk senelerine kadar devam eder. Bu
iftarın özelliği yalnız mücevherli takım taklavatında değil,
yemeklerin yapılışındadır. Emektar ve işgüzar saraylı kadınların
en meşhurları iç mutfağa sokulur, ince ve nadide yemekler
hazırlatılır. Emîr dolmaları, piliçli muluhiyyeler;
kaymaklı tepsi börekleri ve benzeri yemeklerin haremde yapılması
adettir. İftar zemzemle bozulur bozulmaz, müezzinler derhal kamet
getirir, imam yerine gider, akşam namazı eda edilir. Büyük
sofralar paravanlarla ayrılır, harem ağaları, kalfalar, halayıklar,
uşaklar misafirlerin arkasından namaza dururlar. Sultanın iki imamı,
bir hayli müezzini vardı ki bunların sesleri birbirinden
güzel ve tesirlidir. Namaz biter bitmez gümüş tepsiler
içindeki billur kadehlerle şerbetler, şuruplar ve bir kat daha
serinlik verici diş kiralarının dağıtılması asla ihmal edilmez.
Fukaranın hakkını
gözetirdi
Sarayın halkından
ve
kalabalığından çok dışarıdaki fukarayı yedirmek ve giydirmek
için bir hayli para harcayan Adile Sultan tahsisatını hemen
hemen borç edercesine sarf eder, fakat kardeşleri zamanında
maaşlarını herkes muntazaman aldığı için hazinesi dengesizlik
çekmez. Fukarasını kendisinden fazla düşünen
Âdile Sultan, “Benim kimsem kalmadı; ölümümden
sonra mallarım hazineye gidip çürüyeceğine satılsın,
açıklarımız kapatılsın, düzenimiz bozulmasın, fukaramız
mahzun olmasın. Fazla gümüş takımlar, mücevherli
sahanlar ve antika takımların getireceği para epeyce eder, bunlar
satılsın” der; lâzım gelenlere ve bilhassa huzuruna
çağırarak kâhyasına uzun uzun emirler verir. Bu emirler
karşısında bir süreliğine tereddüde düşen
kâhyasına, “Bu servet milletin sayesindedir. Allahü
teâlâ, fukarasına elimizden geldiği kadar bakmamızı
emrediyor, tereddüde mahal yoktur” der ve elinde lüzumsuz ne
varsa satıp fukaraya bağışlar.
Senelerce saraydan
çıkmayan Âdile Sultan, sekseni geçen yaşlılığında
karyolasından kalkacak mecali yoktur, devamlı oturmayı yeğler, yemeğini
bile oracıkta yer, ancak namaz vakitleri bu yerinden kalkar.
Pirifaniliğin de verdiği yorgunluk haliyle sultan, gece
gündüz uyur, çevresindekilere de; “Aman beni avutun,
masal söyleyin, ninni söyleyin. Ne yaparsanız yapın, uyutun;
kızımı, kocamı rüyada göreyim” der.
Çok sevdiği
eşi ve
yitirdiği evladının acısıyla yanan Âdile Sultan, nihayet
Bağlarbaşı’ndaki Validebağ Sarayı’nda 1898’de vefat eder. İstanbul
Eyüp’te, Bostan İskelesi yakınındaki türbesine defnedilir.
Dini kaidelere
riayet ederler
İstanbul’da Arabi
ayların
dokuzuncusu olan ve Müslümanların oruç tuttukları
ramazan ayında bulunduğum için her akşam yazmaya değer bir sahne
gördüm. Bütün ramazan boyunca Türklere
güneşin doğuşuyla batışı arasında yemek yemek, su içmek,
tütün içmek yasaktır. Hemen herkes bütün
gece boyunca bol bol yiyip içer ama güneş
görünür görünmez, dini kaideye riayet ederler
ve kimse bunu alenen ihlâl etmez.
Güneş
dağların arkasında
yarı yarıyadan fazla kaybolunca nevalelerini büyük bir zevk
ve heyecanla hazırlamaya başladılar. İnce bir ışık kavisinden başka bir
şey görünmeyince, top patlar ve aynı anda binlerce evde,
kahvelerde, dükkanlarda sabırla bekleyen Müslümanlar ilk
lokmalarıyla oruçlarını açarlar.
Edmondo De Amicis -1874, Constantinopoli” adlı eserinden...
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır. 01
Ekim 2006
|
|
|
Ramazan
günlerinde birbirlerine rastlayanların, birbirlerine sordukları
soru aynıydı.
-
Ramazanla
nasılsın?
Bu soruya çeşit
çeşit cevap verilirdi. Kimisi günlük olayları
anlatırdı. Mesela fessiz sokağa
çıkmış da gülenleri görünce aklı başına gelmiş,
gerisin geriye, eve dönmüş.
Namaza durmuş da bitirdikten sonra abdestsiz olduğunu hatırlamış. Yahut
camide
mukabele dinlerken uyumuş da lastiklerini çalmışlar. Kimisi,
mütevekkil bir
tavırla "İki gözüm Rabbim derdi, sabrını veriyor, zaten
duyulmaz ki, bir
gelir, bir gider mübarek!" Bu cevap, çok defa yaz
ramazanlarına, uzun
günlere ait bir cevaptı. Fakat fıkra da eksik olmazdı hani.
Bektaşîye
sormuşlar:
- Ramazanla
nasılsın? Cevap vermiş:
- Pek iyiyiz
erenler, ne fakir mübareği incitiyorum, ne de o fakire dokunuyor.
Ramazanın on
beşinden
sonra iftar başlardı. Öyle konaklar vardı ki kapıları, ardına
kadar açılırdı. Her giren, kendine layık gördüğü
sofraya otururdu. Yemekten
sonra da diş kirası denen, az çok bir para ile çıkılırdı
bu konaklardan.
Bektaşî, olacak
bu ya, bir hocayla aynı sofrada iftar etmiş. Ev sahibi rint bir
adammış. İftardan sonra kahveler içilmiş, sohbet başlamiş.
Bektaşîye sormuşlar,
erenler demiş, dem alır mısın?
Bektaşi
"Eyvallah!"
demiş. Afyon? Eyvallah. Kaygusuz? Eyvallah.
Kızıldeli? Eyvallah. Bazı bazı gönül eğler misiniz? Eyvallah.
Hocaya
da aynı
soruları sormuş. Hoca, her soruyu mücevvet bir
"Estağfurullah!"la karşılamış. Vakit gelmiş, çıkmışlar.
Çıkarken de
haznedar yamağı, ikisine de atlas kese içinde diş kirasını
sunmuş. Bektaşî gene
bir eyvallah bastırıp keseyi, şalvarının cebine yerleştirmiş. Yolda,
hoca
dayanamamış, keseyi açmış, bir de ne görsün?
İçinde bir metelik, boynunu
bükmüş, yatıyor. Hemen koşmuş, Bektaşîyi yakalamış.
Sana ne verdiler demiş.
Bektaşî, vallahi daha bakmadım demiş. Aman, bir bak demiş hoca.
Bektaşî keseyi
açmış, içinde bir altın. Hoca, yanlış oldu demiş,
dönelim. Dönmüşler. Soru,
sual; bilen yok. Sonucu, ev sahibine çıkmışlar. Hoca, bir
yanlışlık olmuş
demiş; nasıl olur, bu zındık herife bir altın, daîlerine bir
metelik?
Ev
sahibi, yanlış
değil hocam demiş, onun masrafına bir altın bile yetmez,
sense bir metelikle pekala gününü gün edersin.
İftar deyip
geçmeyin; o iftar sofrasında, hem de iftariye olarak neler
yoktu? İnsan onlarla
doyardı da yemekler artınca şaşmaz hükmünü verirdi:
- Mübarek, bereket ayı vesselam.
İftariyeden sonra
çorba, et, sebze, börek, sütlaç, yahut
muhallebi, iki
tatlının arasını ayırmak için araya giren pilav, derken baklava,
yahut bir
hamur tatlısı, yahut da kaymaklı güllaç. Bu verdiğim liste,
her konakta, her
konak yavrusu evdeki liste. Öylesine iftarlar olurdu ki yemeklerin
ardı arkası
bir türlü kesilmezdi. İnsan, Hocanın dediği gibi Yarabbi
derdi, ya midemi
geniştir, ya Nail'imi yetiştir. Sanki on bir ayın bir sultanı, on bir
aylık
yiyeceği, tatlısıyla, tuzlusuyla, etlisiyle, sütlüsüyle,
çeşit çeşit, bir araya
getirir de bir bir, fakat birden sunardı insana.
İftardan sonra
sade kahveler, derken teravih. Teravihi hatimle kıldıran imamlar vardı.
Cemaat
birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren imamlar vardı.
Bahariye
Mevlevihanesinin imamı (Hafız Zındık da derlerdi), Karagöz'e
gideceği geceler
otuz üç rekat namazı on beş dakikaya sığdırıverirdi.
Büyük konaklara imamlar
tutulur, teravih, konağın salonunda kılınırdı. Bu da ramazanın bir
başka
şerefiydi.
Teravihten çıkıldıktan sonra herkese,
meşrebince bir seyran vardı. Kimisi mahya
seyrederdi. Gerçekten de bu, zevkine doyum olmaz bir seyirdi.
Usta mahyacılar,
ramazanın on beş gecesi, iki minarenin arasını kandillerden yazılarla
bezerlerdi. İlk günlerde "Merhaba", "Hoş geldin", derken
ayetler, hadisler. On beşinden sonra resim başlardı. Gül, karanfil
lale...
Yirmi yedinci gece ve bazı camilerde bayram gecesi, minareye kaftan
giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandilden
duvağa
bürünürdü minare.
Mahya
seyretmeyenler, yahut seyrine doyanlar. Karagöz'e, orta oyununa,
meddaha, o
zaman modern sayılan kuklaya giderlerdi. Gönül avcılarıysa
Direklerarası'ndaki
seyrana katılırlar, teravihten çıkan dilberlere, mevsimine
göre lale, gül,
mevsimine göre şeker atarlar, lavanta sıkarlar, göz
süzerler, iç çekerler, harf
atarak gönül eğlerlerdi. Bu arada, içlerinde. Zenci
bacıdan şemsiye yiyenler de
olurdu.
Bu alemler sahura kadar sürer, sahur vakti evlere gidilir, hazır
sofraya
oturulur, yemekten sonra sigara üstüne sigara içilir,
yatılırdı. Meşhurdur; bir
Bektaşî iftara gitmiş. Ev sahibi, erenlerin sohbetinden pek
hoşlanmış. Sahuru
da edelim sultanım demiş. Zaten dem vakti geçtiği için
Bektaşi, eyvallah demiş.
Yemişler, içmişler, bu vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev
sahibi.
Yatmışlar. Gece uykusu zaten hak vere, tabiî ertesi gün
öğle üstü uyanmışlar.
Efendinin huzuruna girip diş kirasını alarak yola revan olmak isteyen
Bektaşîye
ev sahibi. Erenler demiş, zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman
ol. Bektaşî,
çaresiz razı olmuş. Öğleden sonra beraber çıkmışlar.
Bu cami senin, o cami
benim; akşamı etmişler. Akşam, yemek biter bitmez Bektaşî,
kahveyi bile içmeden
Sultanım demiş, fakire destur. Efendi ısrar etmişse de imkanı yok.
Erenler mangırı
alıp dışarıya fırlamış. Ondan ötesi ehline malum. Ramazandan sonra
bir mecliste
hocanın biri, ah ah diye hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek
ramazanın bir
gününü kaçırdım. Bektaşi hemen atılmış, demiş ki:
- Hayıflanma
hocam, zayi olmadı. Senin o kaçırdığın günü nasılsa
ben tuttum.
Ramazanın on beşine
kadar yokuş, on beşinden sonra iniş denirdi. İftar
vermeler, iftara gidişler, bu gece ne yapalım, sahura ne hazırlayalım
gibi
kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken hatim.
Bu arada Eyüp Sultanda iftar, herhangi bir dergaha gidiş, yahut
Hırka-i Saadet
ziyareti. Nihayet arife gelir çatardı. Mahyacı, o gece ya
"El-firak"
yazardı, ya "El-veda" yahut da bir top arabası resmi yapardı,
namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille gösterirdi, ay
da biterdi.
Abdülbaki
gölpınarlı
Ramazan Geldi Hoş
Geldi,
1962
|
| Eski
Zamanlarda Ramazan Hazırlığı |
|
Benim
çocukluğumun ramazanları
karakışa rastlamıştı.
Onun
içindir
ki, kulağımda kalan
ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri,
rutubetten porsumuş
bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses,
içeriye boğuklaşarak
girerdi.
Fakat
annemin kış
ramazanını
yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler
kısadır; insan,
bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten
bunalmanızı,
dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini
bir tarafa
bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş,
güç sahibi olanların
yardımcısı olsun!
Yaz
ramazanını
sevenler de şöyle
derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda,
bahçelerde kurulan sofralarda
oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit
çeşit salatalarla, cacık ve
domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah
çekici ve
keyifli olur!
Kısmetimde
iki mevsim
ramazanı da
görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum.
Lakin ikimiz
de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni
tanıyamazlar;
kendileri ise benden daha tanılmaz halde!
Berat
kandili
geçince evde ramazan
hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında
evler, baştan
başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine,
sokaklarından
kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl
ehemmiyet verilen
yer, mutfak
ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her
şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf
denilebilecek bir
bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin
her "merhaba"
diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.
Büyük
konakların iftar sofrasında
yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki...
Gözüne kestirdiğine girerdin.
Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını,
isminizi ve işinizi
sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak,
size yer
gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da
alt katta, kahve ocağı
sofrasında...
Otur
masanın bir
kenarına; istersen
ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü
yemekten, tıka basa
karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse
farkında olmaz, onlar
dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı
konaklarda iftar
etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce
adam vardı!
Şurasını
da
unutmamalı: Bugün,
şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse
-hususiyle o
yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on
lira arasında bir
masraf ihtiyar etmeniz lazım
gelir!
Bizim
iftarımız da
herkese açıktı.
Ramazandan
bir, iki
hafta evvel,
babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini
bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler
defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke,
sırtında
nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine
hususî bir ehemmiyetle oturur, evin
erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve
elinde bir defter hazır...
İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini
yapıp asmaaltı
tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
-
Rugan-i sade,
kaç teneke?
Bu,
malum olduğu
üzere, sadeyağ,
yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa
söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
-
Un ne kadar olmalı?
Ölçü
ve miktar taayyün edince kamış
kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi;
"dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan,
kuvvetli
yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir
yağının
alası!
Ben
de söze
karışırdım: Mutfak
erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan
"jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu
bir masal
köşkü gibi renk renk kurarlardı;
sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve
mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut
kırmızısına
boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından
şahrem
şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir
şey midir o?
İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına
değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin
ve Japon
mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir
şövalye kıyafetinde,
belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle
burç ve barularında
dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış
şatonun sarışın
sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!
İyi
evler mahalle
bakkallarından
alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her
semtte
bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin
adisini, ucuzunu,
bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri,
vakitleri
yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından
maltız
sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre,
hep
birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük
arabalarıyla getirtip
kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye,
pirinç
ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O
zamanlarda
şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine
boy boy,
evlerde kırılır, öyle saklanırdı.
Evlerde
tel ile sabun
kesilişi ve
çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan
bugünleri kaçırmaz, genç
hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve
yüzlerine toplanan şeker
tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan
çok
hoşlanırdım.
Kahveyi
tane
halinde selamlığa
verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış
döner tavada
kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende
okkalarcasını
çekerlerdi.
Mahlut
olmasından
korkulduğu
cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim
çocukluğumda, her
tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır
pirinçleri de
büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince
ve beyaz sofra tuzları yalnız
Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı
konaklarda çifte taşlı
ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek
mümkündü.
İşte,
büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün
bu hazırlıkların ikmali için
telaşla, alış verişle geçerdi.
Üç
tarafı ambarlı büyük kilerin
tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu
çivilerden de uçları kancalı
demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden
öteberiyi
asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan
orta kattaki ince
kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği,
çömleklerin boy boy
sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve
bugün en fazla
kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya
cam, yahut
fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze
yaprak örtülü
teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe
naklederlerdi. Haklı
idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip,
çeşnisini,
kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra
sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu,
hem tuzlu kokunun bir derece
hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...
Ramazandan
evvel
listesi yapılan
bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev
hanımlarının itina ile
kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri
malum olmayan
kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine
kıyılamadığından, yine en meşhur
dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik
olunurdu.
Ben,
yeşilimtrak
kabuğu içinden
yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap
reçelini tercih ederdim;
frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca
Bursa'dan salep reçeli de
getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş
tanelerden reçeli
yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma
giden
reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu
da bulmak zor... Hoş,
pek özge bir şey değildi.
Bizim
evde şurup
sevilmezdi;
kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış
meyva suyuna ve şekerine
nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik.
Turşulardan da makbul tutulanı
dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve
kerevizle doldurulmuş
olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir
bahçe açılırdı. O,
daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!
Görüyorsunuz
ki, bahis gittikçe
yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya,
hatırlatmaya ve
bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin
yarısını bu
işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma,
yalnız pastırmalı
yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin
mükellef
tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek
kitapları! Her
muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi
etüt gibi bir gayesi
vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi...
Benimki de
-söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.
Bir
yemek
kitabı ki, asırlarca
sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört
tadından en mühimine
kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil
etsin!
Refik Halid Karay
Üç
Nesil
Üç Hayat, İnkılâpKitapevi
|
| Gönül
iftar ister, davet bahane |
Ramazan-ı
şerif ayının o uhrevi havası, iftar sofralarının letâfetiyle
pekişir. Sadece değirmeni boşa dönen midelerle alâkalı gibi
gözüken bu bölüm, aslında ramazanda yaşanan
tüm güzellikleri de bünyesinde barındırır. Hele eskiden
her selamün aleyküm diyene kapıların ardına kadar
açıldığı konakların hikâyesi ise anlatmakla bitmez.
İftar sofralarına kaç kişinin geleceği asla belli olmadığından
mutfaklarda daha fazla yemek bulundurmak adettir. Hane sahibinin her
akşam kurulan sofrasına ramazana mahsus ekmeklerden başka uzun yumuşak
pideler, yine iftarlık olarak çeşitli ufak halka
çörekler, yine iftar için gümüş veya
değerli pulad tepsiye çeşitli meyvelerden yapılmış
reçeller, sucuk, pastırma, peynirler ve özelikle hurma ile
türlü türlü zeytinler konduğu gibi ortasına da
saplı, kulplu ve kapaklı elmastraş denilen billurlardan çok
küçük sekiz on kadar bardak içinde Mekke-i
Mükerreme’den getirilmiş zemzem-i şerif konulur. En ağır kıymetli
takım ve tabaklar, sırmalı havlular, gümüş leğenler hazır
edilir. İftar vaktine, yani oruç bozmaya yarım saat kala odanın
uygun bir köşesine konmuş buhurdanlarda öd ağacı veya buhur,
pek kibar ailelerde amber yakılır, odanın kapısı çekilir. Akşam
ezanına tam bir çeyrek kala hane sahibi yenmek odasına girer,
ayakta kendi sofrasına alınacak misafirlerin gelişini bekler, karşılar,
herkes softada yerini alınca, imam efendi derhal Kur’an-ı Kerim’den
Ayet-i Celile okumaya başlar, hazır olanlar sessiz olarak dinler. Bu
ara vaktin geldiğini bildiren top da atılmış olur. Önce zemzem-i
şerif içilerek oruçlar açılır, iftariyelik denen
reçeller ve önlerindeki çöreklerden yemeye
başlanır. Yemekte mutlaka iki çeşit çorba ve yumurta-i
hümayûn, en az üç çeşit tatlı, iki
çeşit börek ve hoşaf ile beş altı türlü sebze
bulundurmak kibarlar için zorunludur. Eskiden iftardan kibar
sofralarının pek meşhur tatlıları baklava, samsa, revani, şeker pare,
dilber dudağıdır. İftar yemeğinde gaziler helvası denen un helvası,
soğuk paça ve sebzelerden lahana ile zeytinyağlı yemek
bulundurulması kibarlar arasında çok ayıp sayılır.
Kapılar ardına kadar
açık
Ramazan
ayında tüm evler, en nefis yemeklerin, her selamün
aleyküm diyene sunulduğu bir ziyafethânedir. Büyük
konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya
lüzum yoktur. İsteyen gözüne kestirdiği yere girer,
oturur, kimse de kim olduğunuzu, ne münasebetle tanışıldığını,
isminizi ve işinizi sormaz. Konağa davetlilerin dışında gelen
misafirler de derece ve itibarlarına göre kâhya ve divan
efendisi, mühürdar gibi zatların odalarına alınır, iftar
ettirilir, onlara da mükellef iftarlıklar, tatlılar, börekler
ve her türlü yemekler verilir. Gedikli ağalarla diğer ağalara
kavas ve aşçılara ve evdeki diğer hizmetlilere ayrı ayrı
sofralar kurulur, her birine börek, tatlı konur. Konağın alt
katına da iftara gelen mahalle bekçisi, sakası, amele ve diğer
fakirler için onar kişilik en az üç dört sofra
hazırlanır, bunlara da birkaç çeşit reçel, simit,
büyük bir kap ile çorba, mutlaka bir tatlı ve sebzenin
yanı sıra büyük bir leğenle bolca pilav verilir. Beraber
getirdikleri tütünlerini ve evden verilen kahvelerini
içerler, sonra hazinedar ağa tarafından diş kirası namıyla bir
miktar atiye verildikten sonra herkes yoluna gider. Evdeki diğer
misafirler kahve ve çubuklarını içer, bir kısmı yatsı
namazı vakti yaklaşınca konaktan ayrılır. Bunlar arasında mahalle
imamı, müezzini ve muhtarı gibi kimselerle diğer komşu ve mahalle
ahalisinden atiye verilmesi lâzım gelenlere de ayrı ayrı diş
kiraları verilmesi ihmal edilmez. Hane sahibi tarafından mahiyetinde
bulunanlara veya arzu ettiklerine ramazan hediyesi altında saat bile
verildiği olur.
Konaklarda
sıradan günlerde de imam bulunur, sabah, akşam ve yatsı
namazlarını ev halkı cemaatle kılardı. Ramazanda ise çoğunlukla
konak imamı teravih kıldırmaz, dışardan bir imam ve güzel sesli
müezzinler tutulur.
Sıra teravih
namazında...
Teravih namazına kalkan hane sahibi ve hane halkı için ya sofaya
veya mevsim kış ise mescid haline konmuş büyük bir odaya
gayet uzun dokunmuş halıdan saf seccadesi yayılır, misafirlere arakiye
üzerine sırma işlenmiş veya atlastan, sırma ipek ve sırma ile
süslenmiş ayrı ayrı seccadeler serilir, hane sahibi ve imama da
yine ayrı ayrı ağır işlemeli seccadeler konur. İmamın sesine
dokunmaması için uzağına konan iki buhurdanda öd ya da
amber yakılır. Müezzinler bu cemaat saflarının en gerisinde
bulunur, her iki rekâtte hep bir ağızdan ilâhiler,
tekbirler okunur. Namazın sonunda imam efendi Kur’an-ı Kerim’den yine
yüksek sesle mihrabiye okur, bu suretle teravih namazı eda edilmiş
olur.
Sahurluklar asla unutulmaz
Zenginlerin Allahü teâlânın rızasını kazanmak
için adeta servetlerini döktükleri iftar
ziyafetlerinin yanında bir de sahur alemleri eklenir. Fakir fukara
için hazırlanan sofralar, o vakit bile hayli kalabalıktır. Gelen
fakirlerin çoğu İstanbul’un uzak semtlerinde oturdukları
için sahur yemeğini konakta yemez, mutfağa gider, arkasında
taşıdığı zembilindeki kaplara akşamdan kalan yemeklerden koyup
dönerler. Sahura kalanlar genellikle yakında oturanlardır. Kışın
ise sahur vakti hayli geç olur, böyle zamanlarda misafirler
sahura üç dört saat kala gelir, ne varsa nasiplerini
yüklenir ve gece karanlığında evlerinin yolunu tutardı.
|
| Hatıralarla
iftar sofrası |
Ramazanın
ilk gecesindeki sahur yemeği çok
önemliydi.
Çocuklar bile bu manevi havadan tat almaları için,
Ramazan davuluna eşlik eden manilerle, tatlı uykularından uyandırılıp
sahura kaldırılırdı. Sahurda yenen yemekler iftarda yenen yemeklere
oranla daha hafiftir. Anadolu'da ve Rumeli'nde sahur yemeklerinde
ekseri gözleme ve börek yerlerdi. Kadınlar gece hamur
yoğurur; gözlemeleri, börekleri sofraya taze taze
getirirlerdi. İstanbul'da sahurda pek börek yenilmezdi. Sahur
sofralarına kazandibi çöreklerle, kaşar peyniri, gerdan ve
dil söğüşü konurdu. Bir akşam pilav, bir akşam taygan
denilen makarna pişerdi. Herkes birer kase yoğurt, birer tas hoşaf veya
şerbet içer, pilavı ve makarnayı yedikten sonra niyet ederdi.
Ramazan sıcak pidesiz olamaz
İftara yakın sıcak sıcak taze ramazan pidesi almak için bunları
çıkaran fırınların önünde kuyruklar
görülürdü. Bazı meraklılar, yumurtalı pide
için günlük yumurta tedarik ederek fırıncıya verir ve
bunu firma atılacak pideye gözlerinin önünde
sürülmesini isterlerdi.
İftar davetlerinin ramazan ayının on beşinden itibaren başlaması
adetti. Bu vesile ile zengin ve "kübera" konaklarında rekabet
halinde muhteşem iftar ziyafetleri düzenlenirdi.
Sofrada, başta iftariye denilen ve oruç açmaya yarayan
çerezler yer alırdı. Hurma, zeytin, yeşil zeytin, sele zeytini,
beyaz peynir, kaşar peyniri, Çerkeş peyniri, kaşkaval peyniri,
dil peyniri, kaymak peyniri, tulum peyniri, gül reçeli,
mürdüm reçeli, ayva reçeli, vişne
reçeli, kayısı reçeli, çilek reçeli, incir
reçeli, şimdi unutulmuş olan asmakabağı, frenk
üzümü, ceviz, patlıcan reçelleri,
tütünlük pastırma, kuşgönü pastırma,
kıraç pastırması, ev sucuğu, salatalık turşusu, karanfilli soğan
turşusu, kebereli patlıcan turşusu mevsimine göre şöyle akla
ilk gelen iftariyeliklerdi.
Ama oruç, kısa bir dua ve besmeleden sonra mutlaka Kabe'den
gelmiş Zemzem ile açılırdı. Sofrada herkesin önüne
kristal kadehlere yarıya kadar bu kutsal sudan konulur ve iftar topuyla
ezan sesi duyulur duyulmaz eller bunlara uzanırdı. Arkasından bir hurma
alınır ve sonra sıra keyfe ve zevke göre öbür
iftariyelere gelirdi. Bu iftariyelere ise, o devrin deyimiyle "gül
kokulu" mis gibi sıcak ramazan pidesi eşlik ederdi. Böylece
oruç keyfiyle sararmış benizler renklenir ve
süzülmüş gözlere fer gelirdi.
İftariye faslı sona erince, tiryakiler cıgaralarına
tüttürür, veya enfiyelerini çekerlerdi.
Ramazanlarda balık ve su ürünleri
yenmezdi!
Bu genel listenin dışında bazı konakların kendilerine mahsus, başka
yerlerde pişmeyen sürpriz yemekleri vardı, şimdiki gibi bol bol
bulunmayan turfandalar, neşelere neşe katardı. Süt kebabı,
fıstıklı hayderî, taze fasulye buranîsi, sütlü
yumurta böreği, sarma tavuk, kaymaklı ayva şekerlemesi, acı tatlı
vb. bu sürpriz yemeklerdendi ve hazırlanışları o konağın
aşçı başısına ait bir sır olup öbürleri ne kadar
uğraşsalar aynı lezzette olanlarını yapamazlardı.
Çeşitli mevsim meyvaları ile turfanda meyvalar, iftar
sofralarının son perdesini teşkil ederdi. Şunu da ilave edelim ki
"Yumurta-yı Hümayun" her yerde pişirilmeyip daha çok
"vükela ve vüzera" konaklarına mahsustu. Çok yerde
bunun yerine normal pastırmalı veya ıspanaklı yumurta ikram edilirdi.
"Diş kirası"
Ramazan aylarında dikkat edilen geleneklerden biri, eve gelen misafiri
iyi bir şekilde ağırlamak ve misafirin memnun ayrılmasını sağlamaktı.
Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftar daveti
verilirdi. Bunun yanında fakir halk içinde de sofralar
hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri içeriye
alınırdı. İftarın verildiği köşk ve konak evler, ziyafet evi
halini alırdı. Misafirler iftarını edip teraviye gitmek üzereyken,
hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş
tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş
yüzükler diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya
ise, hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak,
gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese
içerisinde diş kirası olarak verilirdi.
Padişaha
Yumurta-yı Hümayun
Yemek, mutlaka çorba ile başlardı. Et veya tavuk suyuna şehriye,
yahut hindi derisiyle hafif sirke ve sarımsaklı tuzlama
çorbasını "Yumurta-yı Hümayun" takip ederdi. Topkapı Sarayı
terkedilip padişahlar Dolmabahçe Sarayı'nda veya diğer dış saray
yahut mevsimlik köşklerde oturdukları zamanlarda bile Kadir
geceleri mutlaka Topkapı Sarayı'na gelip burada iftar ederek yatsı ve
teravih namazlarından sonra yapılan Kadir Gecesi dua törenine
katılır ve bazen de o gece orada kalırlardı. İşte, Topkapı Sarayı'ndaki
iftarda padişaha Yumurta-yı Hümayun ikram edilmesi ve onun bunu
yemesi Osmanlı hanedanı geleneklerindendi. Bunun için evvela
halka halinde kıyılmış soğan Halep yağında
öldürülür derecede kavrulur, sonra ince dilimlenmiş
tütünlük pastırma ilave edilip biraz da su katılarak
pişilir, yeteri kadar şeker ve sirke ile de bir iki taşım
kaynatıldıktan sonra açılan yuvalara günlük yumurta
kırılıp kapağı kapatılarak kaskatı olmayacak derecede pişirilirdi.
Bundan sonra sıra çöp veya fırın kebabı, kıymalı veya
peynirli yahut ispanaklı kol, yahut da bohça böreği, ya da
talaş kebabına geljrdi. Bunu ise elmasiye, muhallebi,
güllaç gibi karışık hafif (!) sütlü tatlılar
takip ederdi. Bundan sonra ekşili bamya gelirdi ki bu, yemekte birinci
turun bitip ikinci turun başladığına alametti.
İkinci tur, tavuk veya hindi fırını ile başlardı. Bunlar, fıstıklı,
üzümlü, kestaneli ciğerli, katılı ve baharlı ala
iç pilavı ile doldurulmuş bulunurdu. Bundan sonra bol etli
mevsim sebzeli, yine mevsimine göre zeytinyağlı barbunya enginar,
imambayıldı, taze veya çalı fasulye vb. yemekler gelir, nihayet
ortaya kat kat bıldırcınlı, beyinli halis amberbu pirinçten,
mutlaka Vakfıkebir yağı ile pişmiş tepeleme pilav tepsisi gelirdi.
İftar ziyafeti geleneksel olarak en sonra "arz-ı endam" eden cevizli,
fıstıklı veya kaymaklı baklava ile son bulurdu.
Kaynak: İstanbul
Sohbetleri, İst. 1992, s. 16-19
|
| İbrahim
Efendi Konağında Ramazan Hazırlıkları |
|
İstanbul
şehrinde ramazan, toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan
çok evvel
hazırlığı başlardı.Çamaşır yıkanır, ütü yapılır,
tahtalar fırçalanır, evler
temizlenir, kilerler elden geçer, iftarlıklar sahurluklar
raflara dizilir;
çarşı pazar işleri, biçki dikiş meseleleri bir
düzene bağlanırdı.
İbrahim
Efendi'nin konağında da ramazana giriş, şehrin mutad görenek ve
geleneğine
uygun çizgiler içinde cereyan ederdi. Sıra sıra beş altı
leğenin basında güle
şakalaşa köpüklü sularda güreşen genç
halayıklar, sabahın erken saatlerinde
başladıkları çamaşırı akşama doğru bitirip işten çıkınca,
çamaşıra girmemiş
kapı yoldaşları onları bir tarafa çekerek günlük
işlere sokmaz, sıcak su içinde
pembeleşip yumuşayan ellerine, mevsimine göre şerbet, limonata
vererek ya da
önlerine tepsi tepsi kuru yemiş getirerek ikram ederlerdi.
Ertesi
gün üç dört masada birden başlayan ütü,
geç vakitlere kadar devam eder; bir
yanda da önünde dikiş sepetiyle oturan yardımcı bir kalfa,
eksik düğmeleri,
sökükleri, yırtıkları diker, bu iş de bittikten sonra, sıra
çamaşırların aynlıp
yerlerine yerleştirilmelerine gelir, böylelikle de çamaşır
faslı tamam olmuş
olurdu.
Kiler
işine gelince, evin temizliği kadar belki daha da teferruatlı ve
müşkül iş,
zahire deposu kadar zengin olan kilerin temizliğiydi. Zira kiler denen
o uçsuz
bucaksız taş odalarda neler yoktu? Bir zamanlar Varna'dan
Köstence'den
çekimlerle gelen yağların, pekmezlerin yerine, şimdi Halep'in,
Trabzon'un,
Vakfıkebir'in fıçı fıçı yağları. Balkan kaşerleri,
kızanlık tulum peynirleri,
kazeviler dolusu Mısır pirinçleri, dağlar gibi yığılmış kelle
şekerler,
çuvallarla sabunlar, hevenk hevenk tavanda asılı kışlık
soğanlar, siyah ve
yeşil zeytin fıçıları; eskiden Kazan'dan Eflak ve Boğdan'dan
gelen zahireler
yerine şimdi Suriye'nin Trablusgarp'ın, Bağdat'ın ve Anadolu
vilayetlerinin
türlü türlü mahsulleri hep bu kilerlerin, sanki ot
gibi kendi kendine üreyip
tükenmek bilmeyen muhteviyatı arasında idi. Sandık odalarının
yonca, çiçek ve
sabun kokusuna karşılık, kilere başımızı uzattığımız zaman genzimiz
yağ,
peynir, pastırma, sucuk, turşu ve salamura karışımı bir kokuyla
gıdıklanır,
biraz da yanar gibi olurdu.
Daima
dolu, daima üst üste istifli olan bu erzak deposu,
gerçekten de, kopardıkça süren
bir nebat gibi, yenip azaldıkça adeta kendi eksiğini belli
etmeden kendi
dolduran bir sihirbaz el çabukluğu ile telafi ederdi.
Kim,
ne zaman bu kilere girecek olsa daima raflarında Antep'in kuru
baklavalarını,
bademli, fıstıklı cevizli sucuklarını Şam'ın Malatya'nın Tokat'ın
kayısılarını,
Ankara'nın ballarını, Kastamonu'nun uryanîlerini, Bağdat'ın,
Hicaz'ın
hurmalarını görmesi mümkündü.
Hele
Ramazan yaklaşırken hoşaflık kuru yemişlerin çeşitleri daha da
artar, İzmir'den
gelen kuru incirler, kuru üzümler, kuru vişneler pekmez,
bulama, tarhanalar,
bulgurlar, kuskuslar, Karadeniz'in fıçı fıçı havyarları;
bilhassa kalfaların
kendi elleriyle güle söyleye kaynattıkları reçeller,
şuruplar; adeta merasimle
hazırladıkları biber, salatalık, patlıcan turşuları, hardaliyeli
tükenmezler,
üzüm turşuları bu geniş ve loş kilerin kalabalığı
içinde adeta kendilerine
zorla yer bulmuş kimseler gibi üst üste tıklım tıklım
yerleşmiş bulunurdu.
Samiha Ayverdi
İbrahim Efendi Konağı,
1998 |
| İbrahim
Efendi Konağındaki İftarlar |
Nihayet
ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile beraber teravih,
iftarlar ve
dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu.
Ramazanda
zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese
acıktı.
Akraba ve yakın dostlar arasında, davetsiz olarak iftara gitmek, bir
saygı ve
nezaket kaidesi idi. Buna mukabil akrabalık, ahbaplık ve komşuluk
münasebetleri
gereğince yapılan iftar davetleri de gene, davet edilene karşı davet
edenin
alaka, itibar ve saygısının bir nişanesi demekti. Onun için bir
yandan eşi
dostu, hısımı akrabayı ağırlamak, bir yandan fakiri fukarayı kollamak
için
kurulan iftar sofraları. Kadir Gecesi'ne kadar devam eder ve
böylece otuz
ramazan İstanbullunun kapısı açık bulunurdu.
İftara
yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş
başlardı. Yüzler
ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı
daha mülayim olurdu.
Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın
felsefesini
okumak mümkündü.
İftar
sofralannın en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı.
Küçük küçük kahvaltı
tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit
reçeller, türlü türlü peynirler,
zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan
sofralarının değişmez çizgilerindendi.
Çerez
faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya
bir kaç türlü
çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra
kıymalı ve
pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla bile
doyulabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı
ve meyveler,
sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı
bir
münasebet kurmuş olan bu ecdat mirası boğaz
düşkünlüğü, bilhassa ramazan
aylarında alabildiğine at koşturur, mevsimine göre değişen
oruç saatlerinin
açlığını, nakil gibi donattığı sofralarla karşılardı.
Hele
iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara
çekilince, tütünle
kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş midelere
deva gibi gelirdi.
Amma
fazla gevşeyip oturacak, yarenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek
olamazdı.
Zira yatsı ezanı okunur okunmaz, abdestler tazelenir ve teravih
hazırlığı
başlardı. Bazıları camilere gider, bazıları da namazlarını evlerde
yalnız veya
cemaatle kılarlardı.
Eski
insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemaatle kılmaya dikkat ve
itina
gösterirlerdi. Cami, kalabalıkların en kolay ve en samimî
bağlarla
sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir aşinalık alış verişi edip
manevî
bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu
kendi kendini madde
aleminin günlük boğuntusundan, iş gibi yemek içmek,
uyku gibi mekanik
esaretinden bir manevî istiklal bölgesinin huzur ve
emniyetine atmak suretiyle
hürriyete iltica ederdi.Namazdaki teslimiyet, kulun kendini inkar
etmesi veya
nefyeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken, ya da ateş hattında
kurşunlar
tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk'ın huzurunda tutabilen
hudutsuz
kudretli.
Ramazan
ayında İstanbul'un hemen her konağının bir köşesi, bir
çeşit mescit haline
konurdu. Otuz ramazan, teravih kıldırmak üzere güzel sesli
bir imam tutulur ve
konak halkından başka, civardan isteyen herkes, camiye gidecekleri
yerde buraya
gelebilirlerdi.
İbrahim
Efendinin konağı da gelenek îcabı bu teamüle uygun hareket
ederek, selamlığın
büyük salonunu teravih namazına tahsis ederdi. Hareme
geçen mabeyn kapılarının
önüne birer paravana nur ve her iki salona da sırma, kasnak,
anavata, dival
işlemeli ipek arakiye ve yazma seccadeler serilirdi. Her iki rekatta
salavat
getiren güzel sesli müezzinler ve ilahîcilerin de
iştirakiyle sabadan,
bestenigardan, hicaz ve acemaşirandan ilahîler okunur mağfiret
ayının bu toplu
ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru
kayan
gönüller, iyilik kabülüne ve güzellik
zuhüruna elverişli bir zemin haline
gelirdi.
Samiha
Ayverdi
|
| İftariyelik
Tepsileri |
Sofraya ilk
olarak getirilen iftariyelik
tepsilerinde neler yoktu ki? Birkaç çeşit reçel,
bal, kaymak, pastırma, sucuk, peynir, ufak pideler..
Mutfaktan
biberli, naneli çorbaların, pişmekte olan kıymalı, ya da
pastırmalı, çok kere de soğanlı yumurtaların kokuları yemek
odasına tatlı tatlı dolmaktadır...
Diğer yemekler, tatlılar ise çoktan pişirilmiştir.
İftar vakti
iyice yaklaşmıştır. Dört ayaklı alçak sehpa üzerine
geniş yemek teknesi ve onun üzerine de sakız gibi bembeyaz ve
etekleri işlenmiş örtü örtülmüş ve
örtünün üzerine de çok geniş bir sini
konulmuştur. Etrafına yumuşacık küçük oturma
minderleri dizilmiştir.
Evin kızları, kadınları, evlatları, arap bacıları
sessiz adımlarla
girip çıkarak yemekleri taşımaktadır. İlk olarak.
küçükçe bir tepsi getirilip bırakılır.
İftariyelik tepsisi... Adı küçük ama içinde
neler yok neler! Birkaç çeşit reçel, bal, kaymak,
pastırma, sucuk, beyaz peynir, biberli Balkan kaşarı, kazandibi, yağlı
ve susamlı simitler, çörekler, ufak ufak pideler...
Bazı iftariye sofralarında da; üstleri kapalı
küçük çorba tasları, bir zemzem şişesi, ayrıca
oruç bozmak için tuz, zeytin, hurma ve kesme billur
sürahide buz gibi su. Evin, konağın, büyük efendisi
takkesini giymiş, elinde tespih, dualar mırıldanıyor. Evin en yaşlı
hanımları da öyle. Ya çocuklar? Onlar çoktan
sokaklarda. Mahallenin mescidinde yanacak kandilleri
gözlüyorlar. Bazı evlerin cumbalarında da mescidin minaresi
görüldüğü için, büyüklerin
gözleri de sık sık o tarafa kayıyor. Sokaklar birden şen
çocuk sesleri ile çınlıyor; "Kandiller yandı, toplar
atıldı!"
Besmele ile eller suya, tuza ya da zeytin ve hurmaya
uzanıyor.
Oruçlar açılıyor. Sonra iftariye tepsisindeki
çerezler bitiriliyor. Sıra asıl yemeklere geliyor. İki
çeşit çorba, et ve tavuk yemekleri, pastırmalı ve
kıymalı, soğanlı yumurtalar, nohutlu pilav, börekler,
sütlü ve hamur tatlıları. Sonra da, teravih namazı
bütün bu yenilenleri eritiveriyor.
|
| Kadınların
Ahbaplığı |
Eski
Ramazan'larda, kadınlar mukabele dinlemek için cami cami
dolaşır, bu arada kendilerine yeni ahbaplar edinirlerdi
Ramazan'da
kadınlar arasında yeni dostluklar, ahbaplıklar kurulurdu. Hem de
çok sağlam. Sadece o günlükle kalmaz, bayramdan sonra
da birbirlerinin ziyaretlerine giderler, dostlukları uzun seneler,
hatta ömürlerinin sonuna kadar devam ederdi. Daha uzun
ömürlü dostluklar da kurulur, onların Ramazan
dostlukları evlatlarına intikal eder, annelerinin
ölümlerinden sonra, dostluklarını evlatları devam ettirirdi.
Evlenme ile neticelenip birbirleri ile akraba olan
Ramazan ahbaplıkları
da görülürdü. Ramazan'da yeni ahbaplar edinmek
şöyle olurdu: Kadınlar, güzel sesli hafızların okudukları
mukabeleleri dinlemek için her gün o camiden bu camiye
koşuşurlardı. İşte bu koşuşturmalar sırasında tanışmalar yaşanırdı. Bir
de rastgele kapı çalarak meydana gelen dostluklar olurdu.
Kadınlar bu kadar cami gezince sıkışırlar, ihtiyaçlarını
görmek için rastgele bir kapı çalarlardı.
O devirlerde umumi tuvaletler yoktu. Sadece
camilerin ihtiyaç
yerleri vardı. Buralara da kadınlar girmez, ihtiyaçları olunca
bir kapıyı çalarlardı. İnanışa göre, ihtiyaç
içinde olanlara kapı açıp ferahlatmak sevaptı. Kuvvetli
dostluklar böyle tanışmalarda olur, birbirlerini tekrar
görmek için söz verirler, adres bırakırlardı. Evin
kızı, ya da misafirin kızı hoşa gitmiş ise bir zaman sonra
görücü gönderilirdi. Bu tatlı neticelerden başka,
gülünç, hatta acıları da olurdu. Sultan Mahmut'un
kızlarından Adile Sultan, Mehmet Ali Paşa ile evlendirilmişti. Kaptan-ı
Derya'lığa kadar yükselmiş olan Mehmet Ali Paşa çapkındı. O
kadar çapkındı ki, Sultan Mahmut vazifesini değiştirmiş, kızını
üzmemesi için, onu Tophane Müşavirliği'ne getirmişti.
Top döküm yeri olan Tophane, Adile Sultan'ın
oturduğu
Fındıklı Sarayı'na yakın olduğu için çapkınlık yapmak
imkanını bulamayacaktı. Fakat Mehmet Ali Paşa, yine de
çapkınlıklarına devam etmiş, genç bir kadına Hırka-i
Şerif taraflarında mükellef bir ev tutmuştu. İşte Adile Sultan,
bir ziyaret gününde bilmeyerek bu evin kapısını
çalmış, bir süre dinlenmiş, havadan, sudan konuşurlarken,
bu genç ve güzel kadının yakışıklı kocasının kapatması
olduğunu öğrenmişti.
|
| Kaymaklı
Börekler |
Şimdi tadını
bilen bile yoktur. Kaymaklı börek...
Unutulan,
kaybolan bir tip daha; ayvaz. Aşçı yamaklarına ayvaz denilirdi.
Her ev aşçısının yanında bir tane muhakkak bulunurdu.
Büyük konaklarda ise bir baş aşçı ile bir iki
aşçı kalfası ve birkaç da ayvaz mevcuttu. Aşçı
çırakları demek olan ayvazlar da ustaları gibi Bolu'nun Mengen
taraflarından idi. Ablak bir surat, pembe iri yanaklar, ağır aksak
hareketler. Söyleneni tersinden anlayan bir zeka kıtlığı.
Örneğin iftar topunun patlamasına yarım saat kalmış, baş
aşçı sesleniyor: "Ahmet Kalfa, kaymağı getir".
Çıraklıktan kalfalığa yükselmiş olan Mengenli Ahmet,
ustasının istediği kaymağı sağ salim getiriyor ama, "Ulan ayvaz, sen de
elma hoşafını getir" diye seslendiği Recep adında, 15 yaşlarındaki
ayvaz, kaseyi devirdiği gibi haydi elma hoşafı olduğu gibi mutfağın
tabanına...
Aşçıbaşı bağırmaya başlamadan evvel, kalın gümüş
köstekli saatini çıkartıyor, sonra basıyor feryadı ve o
şirin Bolu şivesiyle başlıyor söylenmeye: "Kandillerin yanmasına
yarım saat kaldı. Ne yapacağız şimdi? Adile Sultan da bu akşam
için karışık hoşaf istemişti." (Adile Sultan, İkinci Mahmut'un
ve Sultan Abdülaziz'in kız kardeşidir.) Aşçı kalfalarından
biri, ustayı yatıştırmak için; "Daha başka hoşaflar da var ya"
diyor. Ve başlıyor saymaya: "Armut, ayva, erik, kayısı." Baş
aşçı öfkeli öfkeli, fakat pek de sevimli bir şekilde
homurdanıyor: "İçinde elma olmadıktan sonra, ben ona karışık
hoşaf mı derim?" Bir daha saatine bakıyor aşçıbaşı. Sonra da
börek tepsisine. Nar gibi kızarmış börek. Eli ile tepsiye
dokunup, sıcaklığını ölçüyor ve yine kendi kendine
söyleniyor: "Sıcaklığı tam kıvamında. Hemen kaymağı üzerine
serpmeli." İşte size unutulan bir nefis bir Ramazan böreği ve
unutulan sevimli bir tip: Ayvazlar...
|
| Kel
Hasan'ın Tiyatrosu |
Burnu basıktı.
Tiyatrosuna gidenleri bu basık burun da
güldürür, Kel Hasan hemen tekerlemesini savururdu:
"Küçüklüğümde annem yine bir gün beni
beşiğime koymuştu. Mangalın yanında evin tekir kedisi uyuyordu.
Muziplik bu ya, kuyruğunu çekerek uyandırmak istedim. Evvela
annemi uyutmam lazımdı. Uyur gibi yaptım, zavallı valide hanım inandı.
Ninnisini yavaş yavaş hafifleterek odadan çıktı. Ben de hemen
beşikten indim. Hınzır kedi de beni uyutmuyor mu imiş. Ben yanına
yaklaşmadan başladı kaçmaya. Ben de bir kere niyet etmiştim onun
kuyruğunu çekmeye, düştüm peşine. O kaçar, ben
kovalarım. Odadan derken sofadan, sonra alt kata. Haydi kapıdan
bahçeye. Komşu duvarını birlikte aştık. Başka komşuların
duvarlarını daha. Kedi baktı ki benden kurtuluş yok. Fakat yine de
teslim olmadı. Kediliğini gösterdi. Yüksek bir ağaca
tırmanıp, yukarıdan bana miyavlamaya başladı. Kel kafam iyice kızdı,
ağaca tırmanmak istedim. Mümkün değil. Başladım ben de ona
nanik yapmaya. Ne kadar mı? Tam bir sene boyunca. Annem, babam beni
arayıp durmuşlar. Tam bir sene sonra buldular. Bulunca da zor
tanıdılar. Kediye nanik yapmaktan burnum yassılaşmamış mı? Yaşımı mı
soruyorsunuz? Henüz 6 aylık idim."
Ortaoyunu, Ramazan eğlencelerinin belki de belkemiği idi.
Büyükler Karagöz oyunlarına pek rağbet etmezlerdi.
Karagöz, çocukların oyunu idi. Bir de tiyatrolardan uzak
semtlerde oturanlar Karagöz'e giderlerdi. Kel hasan, ortaoyununun
en namlılarından biri idi. Tiyatrosuna kibar sınıfın hanımları da
özel arabalarıyla gelirdi. Şüphesiz o devirde kadın-erkek bir
arada oturmazlardı. Kadınlar için kafesli localar vardı.
Kadınlar oyunu bu kafesler arkasından seyrederlerdi. Gençliğimde
Kızıltoprak taraflarında yoğurtçuluk yapan Kel Hasan, daha
sahneye çıkmadan evvel, sesi ile seyircileri
güldürürdü. Hele de elinde uzun sarıklı
süpürge ve gaz tenekesi ile görününce,
kahkahalar tiyatro binasından dışarı kadar taşardı.
Tiyatronun kapısına, "Komik-i Şerih-i Hasan Efendi"
diye yazılı bir levha astırırdı ama halk onu "Kel Hasan" olarak
tanırdı. Başında gerçekten hiç saç yoktu. Dazlaktı
kafası. Saçsız başına giydiği kırmızı fes bile, görenleri
daha ilk anda güldürürdü. Tam kırmızı ve uzunca
olan fesinin püskülü, biraz öne doğru eğik olarak
daima dik dururdu. Halkın kendisine taktığı "Kel Hasan" isminden pek
memnun değildi. Bunun için, oynadığı ortaoyunlarının
çoğunda bir punduna getirip, şu nükteyi savururdu: "Ben
eskiden
Gül Hasan'dım. Bir gün Çamlıca Tepesi'nde şiddetli bir
sonbahar rüzgarına tutuldum. Yapraklarım döküldü.
Kel kaldım."
|
| Mis
Gibi Pideler |
Pastırmalar zevke
göre yağlı, az yağlı veya tamamen yağsız olurlardı. Fakat hepsi de
sırt, ya da gön tarafından yapılmış halis Kayseri pastırmaları.
Yumurtalar da tazeden daha taze, günlük idiler.
Günlük yumurta tedarik etmek, şimdiki gibi imkansız değildi.
Her evin bir bahçesi vardı. Bahçelerinde bir de
kümesi. Kümeslerde 5-10 tavuk beslenir, yumurtalarından
günü gününe istifade edilirdi. Meraklıları da o
gün hatta öğleden sonra aldıkları yumurtaları fırınlara
getirip, pidelerine sürdürürlerdi. Bir de şimdi, bayat
yumurta bile değil, boya sürülüp pidelerin üzerleri
sapsarı yapılıyor.
O zamanlar, pideler rengarenk uçurtma kağıtlarına sarılarak
verilir, evde de temiz bir beze sarılarak tazeliklerini muhafaza
etmelerine dikkat edilirdi. Top atılmasına 5 dakika kala, kesilerek
ince dilimlere ayrılır, sofraya taksim edilirdi. Pide fırınlarının
önünde görülenlerden bir tanesi
günümüze kadar muhafaza edilmiştir. O da sıra kavgası. O
gün de, bugün de fırınların önünde sık sık kavgalar
olur, pidesini kapan Milli Piyango'nun en büyük ikramiyesini
kazanmış gibi koşup evine giderdi.
Bu arada, top atıldığı halde pidelerini henüz alamayıp bekleşenler
de görülürdü. İstanbul'un her tarafında hep has
undan yapılmış ve kıvamında pişirilmiş pideler yapılırdı ama yine de
bazı fırınların pideleri daha nefis, lezzetli bir kıvamda olurdu.
Bugün ne bu fırınlar kaldı, ne de isimleri. Adettir diye deve
hamuruna benzeyen pideleri vaktinde eline geçiren
günümüzün insanları, kendilerini mutlu sayıyorlar.
Pide çıkartan
fırınların önleri, dünün
Ramazanlar'ında da tıpkı bugünkü gibi kalabalık olurdu. Evet,
kalabalık yine o kalabalık, telaş yine o telaştı. Fakat pideler,
bugünün pideleri değildi. Has undan yapılmış, kıvamında
pişirilerek deve hamuru olmaktan uzaklaştırılmış, mis gibi kokulu,
çörek otlu pidelerdi. Sade pidelerden başka yumurtalı,
pastırmalı pideler de yapılırdı. Meraklıları, pastırmaları kendileri
getirirlerdi.
|
| Oruç
bozduran şakalar |
 Ramazanlar'da
yapılan şakalar daha ziyade oruç üzerine olduğu için
bazıları oruç bozdurmaya kadar giderdi. Böyle şakalar da,
daha ziyade iftara yakın saatlerde tiryakilere yapılırdı. Tiryaki
olanların bildiği gibi; oruç tutulunca açlık, susuzluk
pek etkili olmazdı. Fakat sigaraya dayanılmazdı. Sigara tiryakileri
gibi, kahve, çay tiryakileri de vardı. Öylesine ki, bu
kişiler iftar topu atılınca bir yudum su ile oruçlarını bozup,
hemen tütüne ya da kahve fincanlarının sapına yapışırlardı.
Ancak ondan sonra yemek yemeye girişirlerdi.
İşte yapılan
şakalar da
bu tür tiryakiler üzerine yöneltilirdi. Örneğin top
atılmasına 5-10 dakika kala sigara tabakası açılıp, "Buyur" diye
şakadan ikramda bulunulur, kibrit çakıp "Yaksana!" diye burnunun
ucuna kadar sokulurdu. Tiryaki zaten tütüne hasret, bir de
burnunun ucuna kadar sigara getirilince, dayanamaz "Lahavle"
çekerdi. Bununla da hiddetini yenemezse, ağır sözler
söyler, hatta küfürler savururdu. Şakayı yapanlar da
kahkahayı basarlardı. Bir kısım Ramazan muzipleri de top sesini gayet
güzel taklit eden el vurmaları yaparak, tiryakinin kulağının
dibinde yalandan top patlatırlardı. Tiryaki iyice küplere biner.
Bazen öyle
ağır
küfürler savurur ki, orucu bile bozulurdu. Ramazan
şakalarından tarihe geçenleri pek çok olmuştur. İşte
bunlardan biri: Sultan II. Mahmut'un Kızlar Ağası Tahsin Ağa,
çok cahil olduğu için de çok kibirli, kendini
beğenmiş biriydi. Her şeyi bildiğini sanırdı. Sultan Mahmut'un bir de
Sait Efendi adında çok zeki, hazırcevap bir sohbetçisi
vardı. Sait Efendi, oldum olası bu cahil Kızlar Ağası'na kızardı. Bir
Ramazan günü ona oyun oynayıp, padişahın gözünden
düşürmek istedi ve Tahsin Ağa'nın odasına girdi. Ama ne
giriş! Başı önünde ,elleri göbeğine bağlı. Sesi de
çok saygılı: "Efendi hazretleri. Size bütün
Müslümanlar namına bir ricaya geldim. Çok iyi
bildiğiniz gibi, eskiden Ramazan orucu 6 aydı. Müslümanlar,
padişahın Kızlar Ağası'na rica ettiler. O da padişaha söyleyerek,
orucu 3 aya indirtti. IV. Murat'ın Kızlar Ağası da 1 aya indirtti.
Şimdi de siz himmet etseniz de 1 haftaya indirtseniz."
Sonrası malum.
Kendisine pek güvenen Tahsin Ağa, hemen padişaha söylemiş.
Ertesi gün de Mekke'ye sürülünce, herkes derin bir
"Oh" çekmişti.
|
| Padişah
Ramazan'da Tedbili
Kiyafet Dolaşırdı |
Ramazanlar
Osmanlı padişahlarının
da halk gibi yoğun olarak ibadetle geçirdiği aylardı. Ancak
yönetici
konumundaki padişahlar halkın sıkıntı çekmemesi için sık
sık
kimliklerini gizleyerek teftişler yapardı
Birinci
Abdülhamid, beş buçuk yaşındayken babası
Üçüncü Ahmed 1730'da Patrona
isyanıyla tahttan indirildi. Abdülhamid için, sarayda
"Şimşirlik" adı
verilen yerde hapis hayatı başladı. 44 yıllık hapis hayatından sonra 50
yaşında tahta çıkan Birinci Abdülhamid, 1774'te
hükümdar olduğunda Türk
tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden biriyle neticelenecek
OsmanlıRus
Savaşı devam etmekteydi. Bu savaşın sonunda imzalanan
Küçük Kaynarca
Antlaşması'yla Müslümanlar'ın yaşadığı Kırım'ın kaybedilmesi
halka ve
padişaha acı ve hüzün getirdi. Zaten senelerce yaşadığı hapis
hayatının
getirdiği problemlere, tahtta çıkar çıkmaz karşılaşılan
bu büyük
mağlubiyet de eklenince Birinci Abdülhamid karamsarlığa kapıldı.
Durumu
düzeltmek için yapılmaya çalışılan reformlar da
alttan alta tepkiyle
karşılaştı ve iç huzursuzluklar çıktı.
Dün dündür bugün bugün
Birinci
Abdülhamid, hatt-ı hümayunlarında, yani bizzat kendisinin
yazdığı
emirlerde devlet işleriyle ilgili görüşlerini, kederlerini,
çekincelerini ve aşklarını kendi kalemiyle ifade eden bir
padişahtı. Bu
yüzden bir padişahın neler düşündüğünü ve
neler hissettiğini arkasında
bıraktığı binlerce hattı hümayunundan anlıyoruz. Sultan'ın yazdığı
emirlerde geçen bir sözü de bizi yakından
ilgilendiriyor. Abdülhamid,
günümüz siyasetinde Süleyman Demirel'le meşhur
olmuş "Dün dündür, bugün
bugündür" sözünü ilk kullanan idareciydi.
Sultan bu sözü "vakit vakte
uymaz" şeklinde ifade etmişti. Birinci Abdülhamid'in saltanatının
sonu
da acı ve kederle bitti. 15 yıllık saltanatının sonunda 1789'da
öldüğünde imparatorluk Avusturya ve Rusya'ya karşı
savaşmaktaydı ve bu
savaş da mağlubiyetle neticelenecekti.
Osmanlı tarihinin en ilginç
simalarından Birinci Abdülhamid'in hayatı Dr. Fikret
Sarıcaoğlu'nun
yazdığı kitap ve makalelerle aydınlandı. Sarıcaoğlu, "Ramazan
Kitabı"nda yazdığı "Padişah ve Ramazan" isimli makalesinde de bir
Osmanlı padişahının Ramazan'da neler yaptığını ortaya çıkardı.
Sultan
Birinci Abdülhamid'in Ramazan'da ilk üzerinde durduğu konu,
Ramazan'ın
başlangıcının belirlenmesi için yeni ayın, yani Ramazan
hilalinin
tespitiydi. Abdülhamid, sadrazama yazdığı hattı
hümayunlarında, yani
kendi el yazısıyla kaleme aldığı emirlerde Ramazan'ın hangi gün
başladığının titizlikle incelenmesini ve yeni ayın doğup doğmadığının
öğrenilmesi için Bursa, Bolu ve Edirne gibi yüksek
yerlere ulaklar
gönderilmesini isterdi.
Hırka-i Saadet'i Ziyaret
Padişahlar,
halkın durumunu yakından ve aracısız görmek için tebdil
gezileri, yani
kılık değiştirerek padişahlıklarını gizleyip halkın içinde
geziler
yaparlardı. Birinci Abdülhamid, sık sık tebdil gezen
padişahlardandı.
Sultan, Ramazan geldiğinde bu gezilere daha fazla önem verirdi.
İlki
Arefe günü olmak üzere Ramazan'da üç
gün genelde ulema kılığına girerek
halkın içinde dolaşırdı. Sabah namazıyla saraydan çıkan
padişah, ikindi
vaktine kadar gezer ve özellikle halkın temel ihtiyaç
maddeleri olan
et, ekmek ve yağ fiyatlarını kontrol ederdi. Birinci Abdülhamid,
halkın
temel ihtiyaç maddelerini teminde güçlük
çekmemesi için özellikle
Ramazan'dan önce sadrazama arka arkaya emirler gönderirdi.
Birinci
Abdülhamid zamanında Ramazan'ın başlamasıyla birlikte her gün
"huzur
dersleri", yani padişahın huzurunda Kur'an-ı Kerim'deki surelerin
tefsiri yapılmaya başlanırdı. Dönem savaşların cereyan ettiği bir
zaman
olduğu için yoğun olarak "Fetih Suresi"nin tefsiri yapılırdı.
Padişahlar,
iftarlarını genelde sarayda yaparken, Birinci Abdülhamid, zaman
zaman
kızkardeşi Esma Sultan'ın Kadırga ve Maçka'daki saraylarına
iftara
giderdi. Oldukça dindar bir padişah olan Birinci
Abdülhamid,
Ramazan'daki önemli ibadetlerden biri olan Teravih namazlarını da
kaçırmazdı. Genelde sarayda Teravih namazını kılan sultan,
Ramazan
boyunca dört-beş defa da saray dışında halkla beraber namaz
kılardı.
Birinci Abdülhamid, Teravih namazı için Eyüp Sultan,
Ayasofya, Tophane,
Yeni Valide ve Fındıklı camilerini tercih ederdi.
Kandil geceleri
ibadete daha fazla önem veren Birinci Abdülhamid,
dönemin önde gelen
âlimlerini kandil geceleri saraya getirterek vaaz dinlerdi.
Ayrıca
böyle günlerde geceye uygun düşen ayet ve hadisler
okunurdu. Padişah
bazen de Mevlevi, Bayrami gibi tarikatların yaptığı ayinleri izlerdi.
Kadir gecelerinde Ayasofya'ya, mevlid kandilinde de Sultan Ahmed
camiine giderdi. Sultan, böyle günlerde ayrıca sarayda kutsal
emanetlerin bulunduğu "Hırkai Saadet Dairesi"ni ziyaret ederdi.
Şeyhülislam'la Kur'an-ı Kerim mukabele eden hükümdar,
babası Sultan
Üçüncü Ahmed için de hatimler okuturdu.
|
| Ramazan
zam ayı değildi |
Her Ramazan'da
yiyecek fiyatları yükselir, ancak
işin ilginci fiyatları kimin yükselttiği belli olmaz. Bunun en
önemli sebebi de ülkemizde denetimin düzgün
yapılamayışıdır.
Osmanlı döneminde
ise devlet halkın sıkıntıya girmemesi
için denetimi çok sıkı ve acımasız yapar, pahalı veya
bozuk yiyecek satan esnafı sopayla cezalandırırdı.
Osmanlı yönetimi
Ramazan gelmeden halkın 11 ayın sultanında
sıkıntı çekmeden huzur içinde Ramazan'ını
geçirmesi için birçok tedbir alırdı. Ramazan'da
halkın sıkıntıya uğramaması için devletin üzerinde durduğu
en önemli mesele yiyecek sıkıntısı çekilmemesi ve gıda
fiyatlarının artmamasıydı. Ramazan ayı dolayısıyla gıdaların satılacağı
fiyatlar devlet tarafından belirlenir ve bu fiyatların üzerinde
satış yapılmaması için görevliler teftişlerde bulunurlardı.
Devlet tarafından tespit edilmiş gıda fiyatları bir liste hâlinde
bastırılarak dağıtılırdı.
Tarih boyunca ne kadar kanun
çıkarılırsa çıkarılsın esnafın bir kısmının halkı
kandırmasına engel olunamamıştır. Osmanlı döneminde de en
önemli sorunlardan biri esnafların bir kısmının vatandaşı
kazıklamasıydı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi kanunlara ağır
para cezalarının yanı sıra dayağı da koymuşlardı. Müşteriye
kalitesiz veya eksik mal veren, devletin belirlediği fiyattan daha
pahalı satan esnaf herkese ibret olması için çarşının
ortasında falakaya yatırılırdı. Suçu ağır olanlarsa
kulaklarından dükkânlarının kapısına çivilenirdi.
Osmanlı idaresi
halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını, hammadde
temininden başlayarak imalat, pazarlama, malları fiyatlandırma ve satış
aşamalarının tamamını denetim altında tutardı. Hiçbir esnaf
malını devletin belirlediği narhın, yani fiyatın üzerinde
satamazdı.
Piyasada satılan
malların devletin belirlediği fiyatın üzerinde satılıp
satılmadığının denetlenmesi padişahın vekili olan veziriazamların
görevlerinin en başta geleniydi.Veziriazamın bırakın görevini
aksatmasını, fiyat denetimini ihmal ettiği yönünde bir
dedikodu çıkması bile azline sebep olurdu. Böyle bir
durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba
günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına
İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı
İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab
emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla
yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta,
bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.
Böyle bir
durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba
günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına
İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı
İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab
emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla
yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta,
bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.
Osmanlı
İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab
emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla
yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta,
bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.
Esnaf
kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun
görülüp, gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu"
kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni iş yerlerinin
açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı.
Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu
dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya
yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü
gerektiren
biri olursa idari makamlara bildirirdi.
|
| Ramazan
Delileri |
Eski bir
deyim vardır. "Deliye her gün bayram" diye. Eski Ramazanlar'da
deliler kendilerini daha ziyade Ramazan aylarında gösterirler,
özellikle de İstanbul sokakları, cami avluları, onlarla dolar
taşardı. Fakat hepsi de sevimli delilerdi. Hafif ve tatlı deli tipleri
yani. Bunlar 30 Ramazan boyunca tekkeleri, dergahları dolaşır, oralarda
verilen iftar sofralarına otururlardı.
Bazen de konaklardaki iftarlara giderek, akıllıların
bile
beceremeyeceği esprili sözlerle herkesi gülmekten kırıp
geçirirlerdi. Ramazan delileri diyebileceğimiz meczuplardan
tatlı bir sima da Eyüplü Deli Hidayet'ti. Eyüplü
idi ama daha ziyade Çemberlitaş civarlarında dolaşırdı.
Hidayet'in deliliği saat sorma üzerine idi. Her rastladığı kişiye;
"İftara ne kadar var?" diye sorardı.
Deli Hidayet, bu kadarla da kalmaz, o semtteki
evlerin kapılarını
çalar, kapıyı açan kadına isterse genç kız olsun;
"Hanım nine, topun atılmasına ne kadar kaldı?" diye sorardı. İftar
vaktine 5-10 dakika kala yine bir evin kapısına asılmıştı. Sık sık bu
kapıyı çalıyor, evin büyük hanımına; "İftara ne kadar
var?" diye soruyordu. Defalarca çalınan kapıyı açmaktan
tepesi atan ihtiyar kadının nihayet sabrı tükenmişti. Son defa
kapıyı açtığında "Yine mi sen?" diye tokadı patlatınca bizim
Deli Hidayet; "Çok şükür iftar topu patladı!" diyerek
cebindeki zeytini çıkartıp orucunu açıvermişti. Bir diğer
sevimli Ramazan delisi de Çıplak Osman Dede idi. Yaz kış
çıplak gezen saçlı sakallı bu sevimli İstanbul delisi,
çoğunlukla Laleli Camii'nin önündeki kaldırımlarda
otururdu.
Bir gün devrin padişahı Sultan Dördüncü Murat,
kıyafet değiştirerek oradan geçerken Çıplak Osman Dede
kendisini tanıdı ve yolunu keserek seslendi; "Neden kendini benden
gizliyorsun? Validen Kösem Sultan kaç yıldır dul. Onu
benimle evlendir de ikimiz de bayram edelim". Bu sözler o hiddetli
padişahı bile güldürmüş, hiçbir şey demeden
oradan uzaklaşmıştı.
|
| Ramazanda fiyatlara dikkat
edile! |
 Ramazan ayı başlamadan evvel
halkın bu ayı daha rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmesi
için hükümet tarafından bazı tembihnâmeler
neşredilirdi. Bunlar, bazı kuralları içeren bir nevi
yönetmeliklerdi. Ramazan günleri ve gecelerinde bu aya
hürmeten evlerin, sokakların ve dükkanların temizliğine itina
gösterilmesi, padişahın şehri ziyaretleri sırasında ahalinin nasıl
davranacağı, kadınların arabalı arabasız gezintilerde uyması gereken
kurallar ve sosyal hayatın düzenini bozacak hareketlerden ve
tavırlardan kaçınılması bu tembihnamelerle açık bir
şekilde halka duyurulurdu.
Başbakanlık
Osmanlı
Arşivleri’nde rastladığımız 1807 tarihli belge ise bu
tembihnâmelere ilginç bir örnek. Ramazan-ı Şerifin
yaklaşmasından dolayı gerek ekmek, gerekse eşya fiyatlarının inip
çıkmaması hususunda konulan narha dikkat edilmesini tembihleyen
belge, nahr defterinin mahalle imamları ile bakkallara
gönderilmesini emrediyor.
(4. Mustafa dönemi, Hat-ı Hümâyûn, No: 53351)
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır. 04
Ekim 2006
|
| Sofrada Pilav
Bulunmayınca Yemeğin Bittiği Anlaşılmıyor! |
 İsmail
Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir dergâh
çalışanı tarafından gün be gün kaydedilir.
Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği, hangi
ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip cemaatin
kaç kişi olduğu yazar. Dergahın letâfetli iftar
sofralarında ortalama 8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün
pilav sofrada arz-ı endam etmez, bunun eksikliği ise şöyle
kaydedilir: “Sofrada pilav bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”
Tophâne’deki
İsmail Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir
dergâh çalışanı tarafındın gün be gün
kaydedilir. Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği,
hangi ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip
cemaatin kaç kişi olduğu yazar. Ama en ilginci 9 ramazan
günü düşen nottur. Dergahın iftar sofralarında ortalama
8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün pilav sofrada arz-ı
endam etmez, bunun eksikliği ise söyle kaydedilir: “Ta’amda pilav
bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”
Neredeyse
Türk kimliğinin göstergelerinden biri olan pilav
tutkumuz hemen her sofrada kendini gösterir. Emin olun bugün
bile pilav bulunmayan soflarda eksiklik arayanları bilirim.
Türk
insanı damağına son derece düşkündür ve pirinç
gibi bir nimeti, Çinliler gibi tuzsuz lapa pilav şeklinde asla
tüketmez, ona hakkını verir. Biz öyle Uzak Doğu
ülkelerininki gibi suya pirinç salmakla, yani pirinci
haşlamakla ya da buharda pilav yapmakla yetinmemişiz. İşin içine
kendi mutfak kültürümüzün
vazgeçilmezlerinden biri olan tereyağını sokmuşuz ki
gerçekten pilavın tereyağıyla yapılanı bambaşka bir lezzette
olur. İranlı, Iraklı, komşularımızdan ve Özbek ya da Kırımlı
soydaşlarımızdan öğrendiğimiz fıstıklı, üzümlü,
havuçlu, ayvalı pilavları da bizdeki pilav çeşitlerine
renk katar.
Şunda
şüphe yok ki, kaliteli pirinçten et ya da tavuk suyunda
pişirilmiş, çok iyi demlenmiş, dolayısıyla pirinçleri
tane tane ve kesinlikle birbirine yapışmamış halde bir pilav en
görkemli ziyafet sofralarının baş tacıdır.
Ne
yazık ki
son yıllarda diyetisyenlerin sağlıklı önerileri sayesinde artık
tereyağı tencere dibinde ya var, ya yok! Hal böyle olunca o eski
yağlı yüzlü pilavlar unutulmaya yüz tuttu,
küçücük kalıplara sokulup tabakların kenarına
garnitür olarak iliştirilmesi adet oldu.
Ziyafette 13
türlü pilav
Tarihi
neredeyse 8 bin yıl evveline dayanan pirince dair kayıtlar, 15.
yüzyılda bile sarayda pilav yendiğini gösteriyor. Fatih’in
sofralarında sade pilavın dışında sebzelisi, etlisi ve tavuklusunun yer
aldığı kayıtlardan anlaşılıyor. Ancak pirinç nadir bir malzeme
olduğu için çok uzun bir dönem pilav sadece zengin
Osmanlı sofralarını süslüyor ve buralarda da sofranın en
önemli yemeği konumuna yükseliyor. 16. yüzyılda pilav
pişirme yöntemleri gelişmiş, aynı öğünde birkaç
çeşit pilav yenmeye başlanmış. Şölenlerde ikramların
zenginliği, etin yanı sıra pirinç pilavlarının bolluğuyla da
ölçülür hale gelmiş. 17. yüzyılda Evliya
Çelebi, Bitlis Beyi’nin kent meydanında verdiği ziyafette 13
çeşit pirinç pilavı bulunduğunu yazıyor. Bu da pilavların
sadece Osmanlı sarayına özgü olmadığını gösteriyor.
Ancak yine de nadide bir yemek olan pilavı sıradan halk yüzyıllar
boyu ancak zenginlerin şölenlerinde tadabilmiş. Pirincin
yaygınlaşması 18. yüzyıldan sonra gerçekleşiyor ve pilav
artık orta halli insanların da sofralarının vazgeçilmez yemeği
haline geliyor. Özellikle İstanbul’da bu yüzyıldan sonra
pirinç buğday kadar tüketilir oluyor.
|
| Sultanın
mütevazı sofrası |
 Padişah
sofrası, Fatih Sultan Mehmed’in saray ve devlet düzenini sağlayan
o meşhur kanunnamesinin 35. maddesinde; “Cenab-ı şerifim ile kimesne
taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım
vüzerasiyle yerleşmiş. Ben refetmişimdir” der. Buradan
anlaşılacağı üzere Sultan Fatih tek başına veya çok yakın
olanlarla yemek yiyor ve evvelki padişahlar gibi vezirleriyle dahi
yemek yemeyi reddediyordur. Hatta Kanunnameye göre Divanda
vezirlerin de nasıl ve hangi şartlarla yemek yiyebileceği belirtilmiş,
bunların önünden kalkan taamın (yemeğin) dahi
çavuşlar, reisülküttap neferleri gibi hizmetliler
tarafından yenilmesini öngörmüştür. Böylece
bir taraftan bu hizmetlilere vezir yemeği yedirilerek onları
payelendirirken bir taraftan da israfın önlenmeye
çalışıldığı anlaşılıyor. Ancak makam sahibi görevlilerin
genellikle kendi sınıflarıyla bir arada yemek yeme zorunda olduğu
görülüyor. Sonrada Ali Ufki bey adını alan saray
ağalarından Woyciech Bodowski 17. yüzyıldaki saray
âdetlerini anlatırken “Padişahın Hasoda’da veya teras ve
bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık
ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını”
belirtir.
Böyle
bir durum dünyanın diğer
büyük saraylarına göre önemli bir farklılık arz
eder. Fransa kralı ve Cin imparatoru da tek başına yerler ama bunu
asilzâdeleri ya da yüksek memurları önünde
yaparlar, oysa Fatih Sultan Mehmed gibi Osmanlı sultanlarını ancak
hizmetkârları ve ailesi görebilir. Pek çok insanın
hayallerini süslediği gibi padişahın yanında cariyeler falan
yoktur. Öyle ihtişamlı sofralarda oturmaz, tercih ettiği yer
sofrasıdır, abartıldığı gibi altın kaplar, mücevherlerle bezemeli
bardaklar da o sofrada yer almaz.
Günde
iki öğün yemek
Fatih
Sultan Mehmed’in mutfağı ile ilgili en eski belge 11 Haziran ile 9
Temmuz 1469 tarihlerine tekabül eden hicri 873 Zilhiccesi’ne
aittir. O sırada İstanbul’da olan padişah, günde iki
öğün yemek yer, birincisi ve en önemlisi sabah, ikincisi
ise güneş batımındadır. Ne ilginçtir ki ikinci
öğün, belli bir perhizin uygulandığı izlenimini verecek kadar
sadedir: çorba, etli bir yemek, yoğurt ve genellikle çiğ
yenen salata cinsinde otlardır.
Daha
ilginci bu söz konusu esas yemek öyle günden güne
değişmez. Ne hikmettir bilinmez o koskoca padişah ayın ilk 15
günü her akşam şalgamlı ve yumurtalı kuzu ve geriye kalan 14
gün ise soğanlı tavuk kebabı yer. Bu durum çorba
için de geçerlidir. Kuzu yemeğinin yanında her gün
sarı erikli bir çorba vardır, ancak bazı günlerde
içine hıyar ya da maydanoz katılır. Mönüde tavuk
kebabı olduğu günler ise koruk ya da sarı erik suyu katılmış
balkabağı çorbası eşlik eder. Padişahın çiğ yediği salata
cinsinden otlar ise değişkenlik arz eder, gününe göre
marul, tarhun, soğan, sarımsak, tere ya da hıyar olabilir. Bu söz
konusu otlar zeytinyağı, sirke ve soslarla karışmış bir salata
türünde olmayıp sadedir, yediği de birkaç tutamı
geçmez. 26 Haziran akşamında ise padişah bu söz konusu
otlar yerine hıyar turşusu, 19’unda ise limon turşusu yer. 13’ü ve
15’inde mönüde kiraz vardır, 19 ve 27’sinde ise boza
içilir.
Sabah
yemekleri ise nispeten daha çeşitlidir. 12 Haziran sabah
mönüsünde yumurtalı lapa, mantı ve yoğurtlu erişte
(Örke) vardır. Ertesi gün yeniden mantı, kestaneli bulgur ve
muhallebi yenir.
Bayram
mönüsü de sade
Fatih
mutfağı defterlerinden anladığımız kadarı ile Sultan Fatih’in sefer
yemekleri de çok çeşitli değildir. Sözgelimi;
Otlukbeli’ne giderken takip ettiği güzergâhta dokuz gün
zarfında yediklerinin çeşitleri arasında sadece koruklu ekşili
çorba, baş, paça, peynirli tarhana ve börek bulunur.
Dikkati çeken diğer bir husus ise Kurban bayramına tekabül
eden 20 Haziran ile ilgilidir. O gün kurban edilmek için 20
sığır, Yeniçerilere dağıtılmak üzere 1000 kâse,
Divân’a verilmek için dışarıdan 50 okka zülbiye
helvası alınır, ne ilginçtir ki o koskoca sultanın
mönüsünde hiçbir olağanüstülük
gözlenmez.
Fatih
Sultan Mehmed, Edirne ve İstanbul’daki o muhteşem saraylarında
oldukça sade bir hayat sürer ve onun dönemindeki
mutfak giderleri diğer padişah dönemlerine kıyasla hayli az olduğu
pek çok eserde dile getirilir. Buna rağmen Sultan Fatih’in
mutfağından fakirlere her hafta pazartesi ve perşembe günleri 250
akçe dağıtılır, sultan ise gizli veya aşikâre şehrin
varoşlarında dolaşarak şahsi malından fakir kimselere sadaka vermeyi
asla ihmal etmez.
|
|
Teravih
Namazı ve Sopalı Müezzinler
|
Teravih namazları da,
Ramazanın renkli
taraflarından biri idi. Mahallenin kadınları ve çocukları da
teravih namazı kılmak için camilere giderlerdi. Yerleri ayrıydı.
Çocuklar kendi aralarında muzipleşir, gülüşür,
şakalaşır, birbirlerini iter kakar, gürültü yaparlardı.
Çocukların bu aşırılıklarına iki türlü engel olunmak
istenirdi. Ya çocukları birbirlerinde ayırıp
büyüklerin arasına serpiştirmek, ya da başlarına sert bir
müezzin vermek. Böyle müezzinlerden biri de Feriköy
Behram Çavuş Camii'nin müezzini Ahmet Efendi idi. Yanına
bir sopa koyarak çocukların arkasında namaz kılar, yaramazlık
yapan çocuklara sopa ile vurarak camiden çıkartırdı.
Camiden kovulan küçük çocuğun ancak o zaman
aklı başına gelirdi.
Sokaklar şimdiki gibi aydınlık değildi. Sonra o saatlerde herkes camide
olduğu için sokaklarda kimse yoktu. Issızlık ve karanlıktan
korkan küçük çocuk, namazın çabuk
bitmesi için dualar mırıldanırdı. Teravih bitip de cemaat birer
ikişer dağılmaya başlayınca sindikleri köşeden usulca aralarına
karışıp, evlerinin yollarını tutarlardı. Çünkü
evlerine erken dönenler; "Yine camide kim bilir ne yaramazlık
yaptın?" denilerek azarlanır, hatta dövülürdü.
Bunun tersi de olur, camiden kovulan çocuk, civarda bir
Karagöz veya orta oyunu yeri varsa oraya gider, dalıp kalır, eve
dönme vaktini geçirince bu seferde; "Demek camiden
kaçtın" diye azarlanırdı. Anılarından öğreniyoruz ki,
büyük tiyatro sanatkarı Galip Kavuklu Hamdi ve daha nice
tanınmış şahsiyetler, çocukluklarında bu nedenlerle bir hayli
hırpalanmışlardı.
Dünün
iftar ve sahur yemekleri için verilen listeler şüphesiz
varlıklı evler, konaklar, yalılar, köşkler içindi. Fakat
yine de en fukara evinde bile, Ramazan da birkaç çeşit
yemek bulunurdu. Fakir ailelere etraftan yardım edilir, bir aylık
Ramazan yiyeceği yollanırdı. Ramazan'ın bereketi de bu idi. Zengini de,
fakiri de ramazan aylarında muhakkak değişik, nadide yemekleri bolca
yerlerdi. Bu kadar çok yenilen yemeklerin sindirilmesi de kolay
ve mümkündür. Teravih namazı... Yirmi rekat Teravih
namazına bir de on iç rekatlık yatsı namazı eklenince,
yenilerler öylesine çabuk erirdi ki...
|
|
|
Ramazan
gecelerinde, 33 rekat namaz kılınırdı. 13
rekatı mutat olan yatsı namazı, 20 rekatı da teravih namazı. Halk
ikisine
birden "Teravih namazı" derdi. Teravih namazı, büyük rağbet görür,
herkes camilere koşardı. Teravih namazı saatlerinde sokaklarda kimseler
bulunmaz, kahvehaneler boşalırdı. Fakat yine de camiye gelmeyenler de
olurdu.
Bunlar, camiye çıkamayacak kadar ihtiyar olanlarla, varlıklı
kimselerdi. Konak,
köşk, yalı sahibi varlıklı insanlar, Ramazan'da birer hoca tutarlar,
Teravih
namazlarını konak halkı ve davetlilerle birlikte, o hocanın arkasında
kılarlardı. Teravih namazı için, büyük konaklarda büyükçe bir oda
ayrılırdı.
Teravih namazı 33 rekat idi ama süresi, namazı kıldıran imamın
çevikliğine
bağlı idi. Bazı imamlar, yarım saat içinde
kıldırırlardı ki, böyle imamlara
"Torpido imam" denilirdi. O zamanlar uçaklar, hele jet uçaklar
bilinmediği için bu isim verilmişti. Bir savaş gemisi olan torpidolar,
o
zamanlar en hızlı giden araçlardı. Ağır teravih namazı kıldırılan
camiler genelde
Fatih, Eyip, Üsküdar gibi koyu dindarı fazla olan muhitlerde idi. Şimdi
rahmetli olan torpido imamların başlıcaları Beşiktaş Sinan Paşa
Camii'nin imamı
Nuri Efendi, Kadıköy Osmanağa Camii imamı Sait Efendi idi. Şehzadebaşı
alemlerine yetişmek isteyenler, hızlı imamların arkasında namaza
dururlar,
eğlencelere tam zamanında yetişirlerdi. Bu konuda fıkra haline gelmiş,
hoş bir
olay vardı.
Bir arnavut, eşeğine binmiş ve yanına çocuğunu da alarak şehre inmiş.
Teravih
namazı kılınan bir caminin önünden geçerken oğluna;
"Sen eşeğe bak. Ben
namaz kılayım" diyerek camiye girmiş. Bayram namazından başkasını
bilmeyen
Arnavut, bakmış ki namazın biteceği yok. Bir ara dışarı çıkmış ve
oğluna;
"Merkebi al, köye dön. Anana da, "Babam imamla inada girdi, Arnavut
damarı kabarmış, imamı pes ettirene kadar namaz kılacakmış" de. Beni
merak
etmesin"
|
|
Yanık
Sesli Kadın Hafızlar
|
Eskiden
Ramazan ayı boyunca, camilerde mukabele okunurdu. Mukabeleleri gayet
güzel sesli hafızlar okur ve her gün Kur'an-ı Kerim'den bir
cüz okumak sureti ile Ramazan sonuna doğru Kur'an-ı Kerim'i
bitirirlerdi ki, buna "hatim İndirmek" denilirdi. Mukabele okuyan
hafızlar, iki kısımdan oluşurdu. Bir kısmını Vakıflar İdaresi para ile
tutar, vakıf bağışlarında bulunmuş hayır severlerin ruhuna Kur'an-ı
Kerim okuturdu. İkinci kısım hafızları ise varlıklı olan kişiler tutar,
onlar da ölmüşlerinin ruhu için okuturlardı.
Mukabeleler öğle ile ikindi arasında, hatta sabah
ile öğle
arasında da okunurdu ama daha ziyade ikindi ile iftar vakti arasında
okunurdu. Bu arada yine Vakıflar İdaresi'nin tayin ettiği vaizler,
cemaate vaaz edip nasihatte bulunurlardı. Geceleri de mukabeleler
okunduğu olurdu. İftardan, teravih namazına kadar ya da sahurdan sabah
namazına kadar...
Yanık sesli hafızlar tarafından okunan mukabeleleri
kadınlar da
camilerin kendilerine ayrılan köşelerinden izler, vaazları da
dinlerlerdi. Bir de kadın hafızlar vardı. Varlıklı aileler Ramazan
için kadın hafız tutarlar, evlerinde okuturlar, komşuları da
davet ederlerdi. Kadınlar, öğleden sonra iftar yemeklerinin
hazırlanması ile meşgul olacakları için evlerdeki mukabeleler
öğleye doğru okunurdu. Yine varlıklı aileler konakları için
ayrıca bir imam ile bir erkek hafız tutarlardı. İmamlar teravih namazı
kıldırır, hafızlar da mukabele okurlardı. Ramazan münasebetiyle
okutulan Kur'an-ı Kerim'in tamamlanması, ya Kadir Gecesi ya da arife
gecesi yapılırdı. Hatim duaları da böylece Kadir veya arife gecesi
yapılırdı.
Eski Ramazanlar'da yanık sesli ünlü erkek hafızlar
olduğu
gibi, yine çok tatlı sesli ünlü kadın hafızlar da
vardı. Çok eski Ramazanlar'da sadece evlerde konaklarda mukabele
okuyan kadın hafızlar, sonraları camilerde de okumaya başlamışlardı.
Seslerinin güzellik derecesine göre kadın veya erkek
hafızların dinleyicileri de az veya çok olurdu.
|
|
Yiyecek
Dilenen Goygoycular
|
Dilenmelerine dini bir hava
veren goygoycular,
paradan ziyade pirinç, yağ, un gibi yemeklik malzemeler
isterlerdi.
Ramazanlar'da ve kandillerde
görülen goygoycular, her türlü dilencilerdi.
Dilenmelerine dini bir hava verirler, garip bir þeyler
mırıldanarak
güya dua ederler, sonra da hep bir ağızdan, "Goy goy,
goy goy
canım, goy goy!" diye kapı çalıp,
sırtlarındaki torbaları
uzatırlardı. Evet, bu perişan
kılıklı goygoycular, birkaç
kişilik kafileler halinde sokak sokak dolaşıp,
dilenirlerdi.
Dilendikleri de paradan ziyade pirinç, yağ, un, fasulye,
ceviz,
fındık, üzüm gibi yiyecek maddeleri
üzerine olduğu
için, hepsinin arkasında kirli torbaları
bulunurdu.
Oldukça büyük olan bu torbalar, akşama kadar
muhakkak
dolardı. Çünkü kılıkları
perişan olmakla beraber
ayakları zinde olan goygoycular, bir gün içinde o
kadar
çok sokak dolaşırlardı ki...
Sonra cahil
halk,
goygoycuları bir tür derviş sanır, onlara
yardım etmekle
büyük sevaplar kazanacaklarına
inanırlardı. Oysa ki
çoğu namaz niyazdan uzak, hatta ayyaş kişilerdi.
Goygoycuların
bir ayrı tipi de Tahtakale'nin pis hanlarında oturan
Araplar'dı. Bunlar
sadece dualar mırıldanmakla kalmazlar, dilendikleri
evlerin
önünde kılıç kalkan oynayarak,
alacakları sadakaları
çoğaltma yoluna giderlerdi. Ağızlarına
ateş alanlar da vardı ki,
cahil halk onların ermiş olduklarına inanır,
kalplerini kırmaktan
çekinerek küçük kilerlerinde mevcut yağ,
pirinç, nohut, fasulye, mercimek gibi yiyeceklerinin
yarısını
onların pis torbalarının içine boca
ederlerdi. Goygoycular,
torbalarını iyice doldurduktan sonra içindekileri
mahalle
bakkallarına, zahirecilere satarlardı.
Cepleri para
görünce cami filan akıllarına gelmez, et,
süt, tatlı ile
dolu sofralarda karınlarını doyururlardı.
Bu arada, içki şişesi
açtıranlar bile olurdu. Eski neslin
çocuklarının
hafızalarından, onların perişan
kılıkları, saçları
sakallarına
karışmış kirli ve korkunç yüzleri
ve kulaklarında "Goy goy,
goy goy canım, goy goy!" diye bağrışları
ölene dek silinmez.
Yaramaz çocukları, aileleri korkutmak için "Seni
goygoyculara veririm!" diye korkuturlardı. Yinede o devrin
çocukları goygoyculardan korkmakla beraber,
peşlerine
takılırlardı.
|
|