Buyrun Sultanın
iftar sofrasına
Sultan Abdülmecit’le
Abdülaziz’in ablası olan Âdile Sultan; okumuş, yazmış, gayet
zeki, iyi bir şair, kâtip ve yazısı güzel bir sultandır.
Kaptanı Derya Mehmet Ali Paşa ile mutlu bir evlilik yapar, öyle
ki, “Ben kocamla iftihar etmekteyim” der ve bu sözlerini her
mecliste söylemekten çekinmez. Çok geçmeden
bu mutlu çiftin Hayriye adında bir kızları dünyaya gelir.
Mehmet Ali Paşa daha sonraları sadrazam olacak, ama çiftin mutlu
evliliği ciddi kayıplarla yüzleşecektir. Çok
geçmeden Adile Sultan önce kocasını, ardından da biricik
kızını kaybeder. Bu acılara sabreden sultan, artık kendini bir kat daha
iyilik etmeye vermiştir. Silivrikapı’da hâlâ duran
“Bâlâ” adlı tekkeyi baştan başa tamir ettirmiş, bir imaret
yeri açtırmıştır. Her sene muharrem ayında kazanlarla aşureler
pişirterek fukaraya ve civar mahallelere dağıttırır. Perşembepazarı’nda
Arap Camii’ni yeniden inşa ettirip, yanına şadırvan ve mektep yaptırır.
Medine’de yaptırdığı sebilhânenin giderlerini karşılamak
üzere; arsa, fırın, sebil, kahvehane, dükkan, mağaza,
değirmen, dokuz kagir menzil, bir hurma bahçesi, on dört
oda, sofadan oluşan bir ribat, boş araziler vakfeder. Ayrıca,
Eyüp, Galata, Dudullu ve civarında çok sayıda müstakil
bina, ev, mağaza ve arazi gibi çok sayıda taşınmaz malını da
hayır işler için bağışlar. Nakit olarak verdiği paraların
İstanbul’un yoksullarına dağıtılması ise çok olağan
vakalardandır.
İhtişamlı iftar sofraları
Kardeşlerinin vefatına kadar
Âdile Sultan Sarayı bir ramazan boyu misafirlerle dolar ve
benzeri saraylarda görülmeyen bir ihtişam ile meşhur ve
malûmdur. Yemekler mücevherli sahanlarda verilir ve
ramazanın ilk iftarına Hanedanı Âli Osman’a mensup
bütün sultanların gelmesi adettir. Bu usul İkinci
Abdülhamid saltanatının ilk senelerine kadar devam eder. Bu
iftarın özelliği yalnız mücevherli takım taklavatında değil,
yemeklerin yapılışındadır. Emektar ve işgüzar saraylı kadınların
en meşhurları iç mutfağa sokulur, ince ve nadide yemekler
hazırlatılır. Emîr dolmaları, piliçli muluhiyyeler;
kaymaklı tepsi börekleri ve benzeri yemeklerin haremde yapılması
adettir. İftar zemzemle bozulur bozulmaz, müezzinler derhal kamet
getirir, imam yerine gider, akşam namazı eda edilir. Büyük
sofralar paravanlarla ayrılır, harem ağaları, kalfalar, halayıklar,
uşaklar misafirlerin arkasından namaza dururlar. Sultanın iki imamı,
bir hayli müezzini vardı ki bunların sesleri birbirinden
güzel ve tesirlidir. Namaz biter bitmez gümüş tepsiler
içindeki billur kadehlerle şerbetler, şuruplar ve bir kat daha
serinlik verici diş kiralarının dağıtılması asla ihmal edilmez.
Fukaranın hakkını gözetirdi
Sarayın halkından ve
kalabalığından çok dışarıdaki fukarayı yedirmek ve giydirmek
için bir hayli para harcayan Adile Sultan tahsisatını hemen
hemen borç edercesine sarf eder, fakat kardeşleri zamanında
maaşlarını herkes muntazaman aldığı için hazinesi dengesizlik
çekmez. Fukarasını kendisinden fazla düşünen
Âdile Sultan, “Benim kimsem kalmadı; ölümümden
sonra mallarım hazineye gidip çürüyeceğine satılsın,
açıklarımız kapatılsın, düzenimiz bozulmasın, fukaramız
mahzun olmasın. Fazla gümüş takımlar, mücevherli
sahanlar ve antika takımların getireceği para epeyce eder, bunlar
satılsın” der; lâzım gelenlere ve bilhassa huzuruna
çağırarak kâhyasına uzun uzun emirler verir. Bu emirler
karşısında bir süreliğine tereddüde düşen
kâhyasına, “Bu servet milletin sayesindedir. Allahü
teâlâ, fukarasına elimizden geldiği kadar bakmamızı
emrediyor, tereddüde mahal yoktur” der ve elinde lüzumsuz ne
varsa satıp fukaraya bağışlar.
Senelerce saraydan
çıkmayan Âdile Sultan, sekseni geçen yaşlılığında
karyolasından kalkacak mecali yoktur, devamlı oturmayı yeğler, yemeğini
bile oracıkta yer, ancak namaz vakitleri bu yerinden kalkar.
Pirifaniliğin de verdiği yorgunluk haliyle sultan, gece
gündüz uyur, çevresindekilere de; “Aman beni avutun,
masal söyleyin, ninni söyleyin. Ne yaparsanız yapın, uyutun;
kızımı, kocamı rüyada göreyim” der.
Çok sevdiği eşi ve
yitirdiği evladının acısıyla yanan Âdile Sultan, nihayet
Bağlarbaşı’ndaki Validebağ Sarayı’nda 1898’de vefat eder. İstanbul
Eyüp’te, Bostan İskelesi yakınındaki türbesine defnedilir.
Dini kaidelere riayet ederler
İstanbul’da Arabi ayların
dokuzuncusu olan ve Müslümanların oruç tuttukları
ramazan ayında bulunduğum için her akşam yazmaya değer bir sahne
gördüm. Bütün ramazan boyunca Türklere
güneşin doğuşuyla batışı arasında yemek yemek, su içmek,
tütün içmek yasaktır. Hemen herkes bütün
gece boyunca bol bol yiyip içer ama güneş
görünür görünmez, dini kaideye riayet ederler
ve kimse bunu alenen ihlâl etmez.
Güneş dağların arkasında
yarı yarıyadan fazla kaybolunca nevalelerini büyük bir zevk
ve heyecanla hazırlamaya başladılar. İnce bir ışık kavisinden başka bir
şey görünmeyince, top patlar ve aynı anda binlerce evde,
kahvelerde, dükkanlarda sabırla bekleyen Müslümanlar ilk
lokmalarıyla oruçlarını açarlar.
Edmondo De Amicis -1874, Constantinopoli” adlı eserinden...
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır.
01 Ekim 2006
|