İsmail
Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir dergâh
çalışanı tarafından gün be gün kaydedilir.
Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği, hangi
ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip cemaatin
kaç kişi olduğu yazar. Dergahın letâfetli iftar
sofralarında ortalama 8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün
pilav sofrada arz-ı endam etmez, bunun eksikliği ise şöyle
kaydedilir: “Sofrada pilav bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”
Tophâne’deki
İsmail Rûmî Dergâhı’nın 1906 ramazanı, bir
dergâh çalışanı tarafındın gün be gün
kaydedilir. Rûznâmeye göre hangi gün ne yendiği,
hangi ilâhilerin söylendiği ve teravihe kimlerin gelip
cemaatin kaç kişi olduğu yazar. Ama en ilginci 9 ramazan
günü düşen nottur. Dergahın iftar sofralarında ortalama
8-10 çeşit yemek vardır, sadece o gün pilav sofrada arz-ı
endam etmez, bunun eksikliği ise söyle kaydedilir: “Ta’amda pilav
bulunmayınca yemeğin bittiği anlaşılmıyor...”
Neredeyse Türk kimliğinin göstergelerinden biri olan pilav
tutkumuz hemen her sofrada kendini gösterir. Emin olun bugün
bile pilav bulunmayan soflarda eksiklik arayanları bilirim.
Türk
insanı damağına son derece düşkündür ve pirinç
gibi bir nimeti, Çinliler gibi tuzsuz lapa pilav şeklinde asla
tüketmez, ona hakkını verir. Biz öyle Uzak Doğu
ülkelerininki gibi suya pirinç salmakla, yani pirinci
haşlamakla ya da buharda pilav yapmakla yetinmemişiz. İşin içine
kendi mutfak kültürümüzün
vazgeçilmezlerinden biri olan tereyağını sokmuşuz ki
gerçekten pilavın tereyağıyla yapılanı bambaşka bir lezzette
olur. İranlı, Iraklı, komşularımızdan ve Özbek ya da Kırımlı
soydaşlarımızdan öğrendiğimiz fıstıklı, üzümlü,
havuçlu, ayvalı pilavları da bizdeki pilav çeşitlerine
renk katar.
Şunda
şüphe yok ki, kaliteli pirinçten et ya da tavuk suyunda
pişirilmiş, çok iyi demlenmiş, dolayısıyla pirinçleri
tane tane ve kesinlikle birbirine yapışmamış halde bir pilav en
görkemli ziyafet sofralarının baş tacıdır.
Ne
yazık ki
son yıllarda diyetisyenlerin sağlıklı önerileri sayesinde artık
tereyağı tencere dibinde ya var, ya yok! Hal böyle olunca o eski
yağlı yüzlü pilavlar unutulmaya yüz tuttu,
küçücük kalıplara sokulup tabakların kenarına
garnitür olarak iliştirilmesi adet oldu.
Ziyafette 13
türlü pilav
Tarihi
neredeyse 8 bin yıl evveline dayanan pirince dair kayıtlar, 15.
yüzyılda bile sarayda pilav yendiğini gösteriyor. Fatih’in
sofralarında sade pilavın dışında sebzelisi, etlisi ve tavuklusunun yer
aldığı kayıtlardan anlaşılıyor. Ancak pirinç nadir bir malzeme
olduğu için çok uzun bir dönem pilav sadece zengin
Osmanlı sofralarını süslüyor ve buralarda da sofranın en
önemli yemeği konumuna yükseliyor. 16. yüzyılda pilav
pişirme yöntemleri gelişmiş, aynı öğünde birkaç
çeşit pilav yenmeye başlanmış. Şölenlerde ikramların
zenginliği, etin yanı sıra pirinç pilavlarının bolluğuyla da
ölçülür hale gelmiş. 17. yüzyılda Evliya
Çelebi, Bitlis Beyi’nin kent meydanında verdiği ziyafette 13
çeşit pirinç pilavı bulunduğunu yazıyor. Bu da pilavların
sadece Osmanlı sarayına özgü olmadığını gösteriyor.
Ancak yine de nadide bir yemek olan pilavı sıradan halk yüzyıllar
boyu ancak zenginlerin şölenlerinde tadabilmiş. Pirincin
yaygınlaşması 18. yüzyıldan sonra gerçekleşiyor ve pilav
artık orta halli insanların da sofralarının vazgeçilmez yemeği
haline geliyor. Özellikle İstanbul’da bu yüzyıldan sonra
pirinç buğday kadar tüketilir oluyor.
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır. 29.0.2006
|