Nihayet
ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile beraber teravih,
iftarlar ve
dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu.
Ramazanda
zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese
acıktı.
Akraba ve yakın dostlar arasında, davetsiz olarak iftara gitmek, bir
saygı ve
nezaket kaidesi idi. Buna mukabil akrabalık, ahbaplık ve komşuluk
münasebetleri
gereğince yapılan iftar davetleri de gene, davet edilene karşı davet
edenin
alaka, itibar ve saygısının bir nişanesi demekti. Onun için bir
yandan eşi
dostu, hısımı akrabayı ağırlamak, bir yandan fakiri fukarayı kollamak
için
kurulan iftar sofraları. Kadir Gecesi'ne kadar devam eder ve
böylece otuz
ramazan İstanbullunun kapısı açık bulunurdu.
İftara
yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş
başlardı. Yüzler
ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı
daha mülayim olurdu.
Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın
felsefesini
okumak mümkündü.
İftar
sofralannın en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı.
Küçük küçük kahvaltı
tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit
reçeller, türlü türlü peynirler,
zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan
sofralarının değişmez çizgilerindendi.
Çerez
faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya
bir kaç türlü
çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra
kıymalı ve
pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla bile
doyulabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı
ve meyveler,
sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı
bir
münasebet kurmuş olan bu ecdat mirası boğaz
düşkünlüğü, bilhassa ramazan
aylarında alabildiğine at koşturur, mevsimine göre değişen
oruç saatlerinin
açlığını, nakil gibi donattığı sofralarla karşılardı.
Hele
iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara
çekilince, tütünle
kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş midelere
deva gibi gelirdi.
Amma
fazla gevşeyip oturacak, yarenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek
olamazdı.
Zira yatsı ezanı okunur okunmaz, abdestler tazelenir ve teravih
hazırlığı
başlardı. Bazıları camilere gider, bazıları da namazlarını evlerde
yalnız veya
cemaatle kılarlardı.
Eski
insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemaatle kılmaya dikkat ve
itina
gösterirlerdi. Cami, kalabalıkların en kolay ve en samimî
bağlarla
sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir aşinalık alış verişi edip
manevî
bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu
kendi kendini madde
aleminin günlük boğuntusundan, iş gibi yemek içmek,
uyku gibi mekanik
esaretinden bir manevî istiklal bölgesinin huzur ve
emniyetine atmak suretiyle
hürriyete iltica ederdi.Namazdaki teslimiyet, kulun kendini inkar
etmesi veya
nefyeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken, ya da ateş hattında
kurşunlar
tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk'ın huzurunda tutabilen
hudutsuz
kudretli.
Ramazan
ayında İstanbul'un hemen her konağının bir köşesi, bir
çeşit mescit haline
konurdu. Otuz ramazan, teravih kıldırmak üzere güzel sesli
bir imam tutulur ve
konak halkından başka, civardan isteyen herkes, camiye gidecekleri
yerde buraya
gelebilirlerdi.
İbrahim
Efendinin konağı da gelenek îcabı bu teamüle uygun hareket
ederek, selamlığın
büyük salonunu teravih namazına tahsis ederdi. Hareme
geçen mabeyn kapılarının
önüne birer paravana nur ve her iki salona da sırma, kasnak,
anavata, dival
işlemeli ipek arakiye ve yazma seccadeler serilirdi. Her iki rekatta
salavat
getiren güzel sesli müezzinler ve ilahîcilerin de
iştirakiyle sabadan,
bestenigardan, hicaz ve acemaşirandan ilahîler okunur mağfiret
ayının bu toplu
ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru
kayan
gönüller, iyilik kabülüne ve güzellik
zuhüruna elverişli bir zemin haline
gelirdi.
Samiha Ayverdi