Bir Seyyahın Ramazan
Anıları
Abdülhamid
Han’ın Kadir Gecesi alayı
Yılın bu tek gecesinde sultan
sarayından dışarıya namaza gider. Bunun için düzenlenen
alay görülmeye değer manzaralar verir. Eski bir gelenek
uyarınca Kadir Gecesi’nde sultanın camiye gidişi bir şenlik
niteliğindedir. Bu, özellikle atalarının töresine bağlı
İkinci Abdülhamid zamanında böyleydi. Ben onun son Kadir
Gecesi alayını gördüm. Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camii’ne
kadar olan her yer ışık halkalarıyla doldurulmuştu. Caminin kendisi
çepeçevre küçük yağ kandilleriyle
aydınlatılmış ve daha arkalar Arapça yazılar ve mimari
desenlerle süslenmişti. Limanın ve şehrin karanlık bir geceye
karşı oluşturduğu etki, bir peri masalı gibiydi, uzaktaki gemi
direkleri ve minarelerin soluk altın yaldızlarıyla parlıyordu. Tam o
sırada bando sesleriyle askerler geldi, süngüleri lambanın
ışığı altında ışıl ışıldı. Sonunda minareden müezzin sesi duyuldu.
Biri adeta bir minör tatlılığında bir ezan okumaya başladı. Derken
bando Hamidiye Marşına başladı, maytaplar gökyüzünü
renkli yıldızlarla doldurdu ve imparatorluk korteji saray kapısından
aktı. Çok güzel iki atın çektiği saltanat arabasının
etrafında büyük beyaz fenerler taşıyan süslü
üniformalara bürünmüş kalabalık dalgalanıyordu.
Kırmızılar ve altınlar içinde arabanın üstünde oturan
arabacı ve gri sakallı, omzuna askeri bir palto almış İkinci
Abdülhamid belirdi. Sultan, “Padişahım çok yaşa!” selamına
eliyle karşılık verdi. Gösteri alayı caminin avlusuna daldı ve
majesteleri camiye girdi. Bir saat boyunca maytaplar patladı, kalabalık
adeta bir şenlik havasındaydı. İçeriden zaman zaman tatlı bir
ilahi sesi yükseliyordu. Derken majesteleri tekrar
göründü, kalabalık ve askerler tekrar, “Padişahım sen
çok yaşa!” diye haykırıyordu. Yüksek beyaz saray kapısı bir
kez daha İslam halifesini içine aldı.
İstanbul’a
yolu düşen her seyyah, ülkelerine döndüklerinde
ramazana dair hiç olmazsa birkaç sayfa yazmadan edemez.
Halkın bu aya olan hürmetini takdirle anılarına not düşen
seyyahlar bile bu coşkuya kendilerini ister istemez kaptırır. İkinci
Abdülhamid döneminde ramazan ayını İstanbul’da
geçirmiş seyyahlardan H. G. Dwight’ın 1913 yılında İngiltere’de
basılan “Constantinople Old and New” isimli eserinde bu aya dair
düştüğü notlardan bir bölümü söyle:
Güneşin
gökyüzünde olduğu sürece gerçek
müminler dudakları arasından hiçbir yiyecek veya
içecek maddesi geçmez. Bir sigaranın tatlı avuntusuna
bile müsaade edilmez. Ancak güneşin batışını haber veren
topun ateşlenmesinden, bir beyaz saç telinin siyahından ayırt
edilebildiği aydınlığa kadar yiyip içilir.
Ramazanda güneş ufka doğru
yaklaştıkça ışıklar yakılır, masalar kurulur, ekmekler
bölünür, sular doldurulur, sigaralar yemeğe başlama
beklentisi içinde eller ağza giden yolun yarısına kadar
kaldırılır. Gün boyu süren bu perhizin bozulduğu an, iftar
olarak adlandırılır. Bu, yemek içmek veya şölen
anlamındadır. Ve bizatihi bir gelenektir. Gerçek bir iftar
çeşitli ordövrlerle başlar; zeytin, peynir, yuvarlak ve
sert bir hamur işi olan tatlı simitler ile reçeller ve pide
denilen sıcak mayasız yuvarlak ekmekle devam eder. Daha sonra bir sebze
çorbası ile peynir veya pastırma, ülkeye has bir
çeşit kurutulmuş et (pastırma) ile pişirilmiş yumurtalar gelir
ve yine mevsimine göre şaşırtıcı çeşitlikte sayısız yiyecek
Mekke’den gelen kutsal zemzem suyu ile mideye indirilir. Zenginler
bütün bir ay boyunca kapılarını herkes açık tutarlar.
Gecenin son yemeğine sefer kelimesinde türetilmiş olan sahur
denir. Bekçiler sahur için insanları zamanında uyandırmak
amacıyla sokaklara davullarıyla dolaşırken bir başka top atışı da
orucun yeniden başladığını haber verir.
İstanbul ışıl ışıl
Asırlar boyunca her zaman
kutsal ve kıyılırken bile gururlu İstanbul, hiçbir zaman
İslam’ın bu kutsal ayı için aydınlatıldığı kadar gurulu ve
kutsal gözükemez. Ramazan ayı adı altında sayısız minarenin
şerefesine dizilmiş ışık halkalarıyla bezeli karanlık bir kenti
görmek dünyanın en güzel manzaralarından biridir.
Yükselen çatıların üzerinden olağanüstü bir
siluet olarak görülen camilerin iki, dört veya altı
minaresi birden ışıklandırılır. Bunlar bir büyüleyici oyunda
daha kullanılır. Minareler arasına ipler gerilir ve bunlara camdan
minik yağ kandilleri dekoratif bir sıra ile asılır. Sanki altın
kıvılcımlar saçıyormuş gibi, “Ya Allah” veya “Ya Muhammed” gibi
sözler yer alır. Ayın on beşinden sonra karanlık
gökyüzüne çoğu kez bir çiçeğin veya
bir geminin şekli çizilir. Bu yıldızlara benzeyen zarif
aydınlatmalara Türkler mahya ay ışığı derler.
Başka zamanlarda İstanbul’un sokakları geceleyin terkedilmişken,
ramazan geceleri boyunca hayat doludur.
Sıra teravih namazında
Bu kutsal ay boyunca dini
hamiyet diğer aylardan daha çok artar. Müminlere Kur’an
okumaları ve diğer dini vazifelerini tam olarak yerine getirmeleri
emredilir. Gün batımından iki saat sonra yapılan günün
son ibadeti özel bir önem taşır. Bu genellikle yatsı olarak
bilinir. Ondan sonra yapılan ibadete teravih denir. Ve her zamanki beş
rekât yerine iki rekat kılınır. Kimileri bunun ağır bir iftar
yemeği yemiş bir kişinin hazmına yardımcı olduğunu söyler.
Camilerde her akşam vaaz verilir.
Türkler
ramazanın yirmi yedinci gecesine çok önem verirler. Kadir
gecesi diye adlandırdıkları bu gecede Kur’an’ın cennetin en yüksek
katından yeryüzüne gönderildiği ve Cebrail’in
(aleyhisselâm) bunu Peygambere vermeye başladığına inanırlar.
Kadir gecesi akşamlarını çoğu insan camilerde geçirir.
Her zamankinin yerine özel bir ibadet yapılır ve ondan sonra
kalabalık bir cemaat, kutsal günlerin olaylarını anlatanlar
etrafında oluşan gruplara dağılır.
Bu ayda
Ayasofya Camii’nde sıra sıra namaz kılanlar görmeye değer bir
manzara verir. Hepsi ayakkabısız olan erkekler, elleri bağlı ve başları
aşağıda, yan yana ayakta dururlar. Kılıç ve fetih sancağıyla
birlikte tepelikli minberinden imam, akşam duasını okur. Yüksek
bir platformda bağdaş kurmuş oturan bir müezzin, ruhunun
derinliklerinden gelen bir sesle artan tenorda Kur’an’dan mukabeleler
okur. Ara sıra tutkulu bir “Allah!” nidası fırlar ya da ayaktaki
binlerce kişiden derin bir “Amin” sesi yankılanır. O kalabalık cemaat,
başlarını öne eğer, elleri dizleri üzerinde eğilir ve
doğrulurlar. Sonra bir kez daha eğilir dizlerinin üzerine
çöker ve kubbede yankılanan pes perdeden uzun bir gök
gürültüsüyle alınlarını yere değdirirler. Kutsal
bilgelik tapınağı bundan daha etkileyici bir saygı ve inanç
gösterisine pek az tanıklık etmiş olmalıdır..
Türkiye
Gazetesi'nde yayınlanan, Tolgay Uslubaş tarafından hazırlanan
"Ramazan Günlüğü" bölümünden alıntılar
yapılarak hazırlanmıştır.
28
Eylül 2006
|