"Ben eskiden
Gül Hasan'dım. Bir gün Çamlıca Tepesi'nde şiddetli bir
sonbahar rüzgarına tutuldum. Yapraklarım döküldü.
Kel kaldım." Burnu basıktı. Tiyatrosuna gidenleri bu basık burun da
güldürür, Kel Hasan hemen tekerlemesini savururdu:
"Küçüklüğümde annem yine bir gün beni
beşiğime koymuştu. Mangalın yanında evin tekir kedisi uyuyordu.
Muziplik bu ya, kuyruğunu çekerek uyandırmak istedim. Evvela
annemi uyutmam lazımdı. Uyur gibi yaptım, zavallı valide hanım inandı.
Ninnisini yavaş yavaş hafifleterek odadan çıktı. Ben de hemen
beşikten indim. Hınzır kedi de beni uyutmuyor mu imiş. Ben yanına
yaklaşmadan başladı kaçmaya. Ben de bir kere niyet etmiştim onun
kuyruğunu çekmeye, düştüm peşine. O kaçar, ben
kovalarım. Odadan derken sofadan, sonra alt kata. Haydi kapıdan
bahçeye. Komşu duvarını birlikte aştık. Başka komşuların
duvarlarını daha. Kedi baktı ki benden kurtuluş yok. Fakat yine de
teslim olmadı. Kediliğini gösterdi. Yüksek bir ağaca
tırmanıp, yukarıdan bana miyavlamaya başladı. Kel kafam iyice kızdı,
ağaca tırmanmak istedim. Mümkün değil. Başladım ben de ona
nanik yapmaya. Ne kadar mı? Tam bir sene boyunca. Annem, babam beni
arayıp durmuşlar. Tam bir sene sonra buldular. Bulunca da zor
tanıdılar. Kediye nanik yapmaktan burnum yassılaşmamış mı? Yaşımı mı
soruyorsunuz? Henüz 6 aylık idim."
Ortaoyunu, Ramazan eğlencelerinin belki de belkemiği idi.
Büyükler Karagöz oyunlarına pek rağbet etmezlerdi.
Karagöz, çocukların oyunu idi. Bir de tiyatrolardan uzak
semtlerde oturanlar Karagöz'e giderlerdi. Kel hasan, ortaoyununun
en namlılarından biri idi. Tiyatrosuna kibar sınıfın hanımları da
özel arabalarıyla gelirdi. Şüphesiz o devirde kadın-erkek bir
arada oturmazlardı. Kadınlar için kafesli localar vardı.
Kadınlar oyunu bu kafesler arkasından seyrederlerdi. Gençliğimde
Kızıltoprak taraflarında yoğurtçuluk yapan Kel Hasan, daha
sahneye çıkmadan evvel, sesi ile seyircileri
güldürürdü. Hele de elinde uzun sarıklı
süpürge ve gaz tenekesi ile görününce,
kahkahalar tiyatro binasından dışarı kadar taşardı.
Tiyatronun kapısına, "Komik-i Şerih-i Hasan Efendi"
diye yazılı bir levha astırırdı ama halk onu "Kel Hasan" olarak
tanırdı. Başında gerçekten hiç saç yoktu. Dazlaktı
kafası. Saçsız başına giydiği kırmızı fes bile, görenleri
daha ilk anda güldürürdü. Tam kırmızı ve uzunca
olan fesinin püskülü, biraz öne doğru eğik olarak
daima dik dururdu. Halkın kendisine taktığı "Kel Hasan" isminden pek
memnun değildi. Bunun için, oynadığı ortaoyunlarının
çoğunda bir punduna getirip, şu nükteyi savururdu: