Ah
nerde o eski Ramazanlar, diye başlayan bir çok yazı okumuş ve
bir çok sohbet
dinlemişizdir. Ancak 'eski' her daim 'değişir' olmuştur ki, 'ne kadar
eski?'
sorusu hep sorulmuştur. Bu hafta 'Eski İstanbul Ramazanları' isimli
kitabı ile
Halit Fahri Ozansoy'u konuk ediyoruz. Bize gerçekten 'eski
ramazanları ve
tiyatro kumpanyalarını' anlatıyor. Ah nerde o eski ramazanlar!
Eski Direklerarası
Bir Başka Alemdi
İftara
bir saat kala, Direklerarası'nda çaycı dükkânlarının
ve tiyatroların önünde
biriken bir yığın halk bunlar seyirciler. Fakat sokaktan geçen
kalabalık omuz
omuza. Kupa ve payton arabaları da 'destur' sesleri ile bu mahşeri
yarmakta.
Kimler yok bu kalabalığın içinde. Pek tabiî polislerden
başka, Abdülhamid'in
hafiyeleri de mekik dokuyorlar. Fakat hüviyetleri fazla kırmızı
fesleri bir
yana, şahıslarından pek belli değiller ki... Zaten bu gizli tehlikeyi
bilen
akıllılar bir köşedeki bakkaldan 'Yıldız şehriyesi' bile
istemezler. Yasak
kelimelerden!
Halk, hiç durmadan, bir sel gibi geçiyor. Mevsim yazsa,
fesleri kaşlarına doğru
hafif eğik, sinekkaydı traşlı, pomatlı bıyıkları ince ve yukarı doğru
kıvrık,
eldivenli ellerindeki ucu gümüş veya altın başlı bastona
nazik nazik basarak
yürüyen alafranga şık beyler. Ceketlerinin arasından alamod
desenli yelekleri
görünüyor. Gözlüklüler kelebek
gözlüklü.
İşte
mektepliler, bazısının kitapları koltuğunda. İşte eli tesbihli,
gözleri orucun
tesiri ve sigara tiryakiliği ile dalgın, yaşlı beyfendiler, uşakları
arkalarında. İşte uzaktan, beyaz sarıkları ile göze çarpan
hoca efendiler,
göbekli imamlar ve ara sıra ortaya çıkan, kimi cılız, kimi
kısa boylu, kimi
sırık gibi iri boylu medrese çömezleri. Sonra biraz
düşkün hallerinden belli,
iki yüz kuruş maaşlı kalem efendiler. Ketebeden diye anılanlar.
Çayhanelerde
her zamanki müşterileri var. İftar saatini bekliyerek,
oruçlu oruçlu çaycı ile
isteksiz lâf atanlar. Hele Meşrutiyetten sonra, Mersin Efendi'nin
çayhanesinde
tanınmış Darülfünun müderrislerinden birkaçının
çehresi. Mersin gürültü de
istemez, sessiz konuşulacak! Bu, iftar saati yaklaşınca,birden evlerine
dağılacak olan kimselerin tablosu! Çapkın gençlerin bir
kısmı Şehzadebaşı
sebilinin köşesini, bir kısmı karşı ki Fevziye Kıraathanesi'nin
önünü
tutmuşlar, gelip geçen hanımlara söz atıyorlar. El
sarkıntılığı eden, çimdik
atan terbiyesizler de oluyor. O zaman karikatürlerimize konu olan
Bacı
Kalfa'nın meşhur şemsiyesi kafaya iniyor.
Kel
Hasan Efendi Tiyatrosu'nun önündeki akortsuz bir muzika,
geceyi beklemeden, ya
İzmir ve Cezayir marşları, yahut valsa benzer bir şeyler
çalıyor. İki tahta
ayak üstüne tutturulmuş, ortası suluboya, oyunu anlatan
resimli bir ilan.
Tiyatronun tek ilanı. O zamanlar afiş mafiş yok. Bu ilanın
üstünde 'Hayalhane-i
Osmanî' ve 'Hasan Efendi idaresinde' yazısı büyücek ve
başka boyalarla. Birisi
oturuyor bu ilanın yanındaki tiyatro kapısının önünde. Kim
bu, ara sıra leylek
bacaklı ilana göz atan? Kim olacak? Yaz kış sırtından
kürlü paltosunu
çıkardığını görmediğimiz Kâmil Efendi. Hasan
Efendi'nin, şimdiki deyimle,
dramaturgu. Tercüme edilmiş romanlardan çıkardığı
senaryoları kaç yıl evvel
sansüre tasdik ettirmiş. Üç dört kağıt. En
önemli satırı: 'İbiş gelir, o işini
bilir.' Sansürün Hasan Efendi'ye itimadı vardır. Böylece
kabul edilmiştir.
Bunların dışında, Hasan'ın oynadığı klasik diyebileceğimiz tulûat
oyunları
gelir. Direklerarası'ndan Vezneciler'e doğru kalabalık arttıkça
artmaktadır.
Gece de öyle. Şimdiki Üniversite'nin Letâfet
Apartmanı'na bakan tarafında bir
Rum şekerci var. Şekerleri, hele İsviçre'den gelen
bisküileri ağza lâyık. Bu
bisküilerin ceviz biçiminde olanı çocukluğumdan
benim pek hoşuma giderdi.
Ortasından tutunca hiç bozulmadan ikiye
bölünürdü. Tulûatçı Şevki Efendi'nin
tiyatrosu da bu şekercinin sırasında idi. Bu tarafta, ayrıca,
çadırların
içinde, balmumundan makinalı insanlar ve ayna akisleri oyunu ile
Kesik Baş
gösterenler vardı. Siyah bir fonun ortasında Rum şivesi ile bu
Kesik Baş bir
Rum kızıdır. Safa geldiniz, der ve bazan bir iki cümle ile bir
soruyu
cevaplandırırdı. O yaşta, bizlerdeki hayreti düşünün!
Mınak efendi'nin Osmanlı
Dram Kumpanyası, yıkılan Ferah tiyatrosunda oynardı. Letâfet
Apartmanı'nın
altındaki kıraathanede de Hayâlî Kâtip Salih
Efendi'nin karagöz oyunları. Bunun
kapısında da Karagöz'le Hacıvad'ın resimleri. Halk,
geçerken, gerek bu ilanın,
gerek bütün tiyatro ilanlarının kapısında bir iki dakika
duru, geceki
eğlencesini ona göre tasarlardı. 1897'ye doğru Hasan'ın
tiyatrosunda mı, yoksa
ona yakın başka bir tiyatroda mı - ben altı yaşında iken- bir at
cambazhanesinin oyunlarını, atların koşusunu, üstündekilerin
hünerlerini ve
palyançoların maskaralıklarını yanımda babamla yukarı localardan
birinden
seyretmiştim.
Şehzadebaşı'nda
arabalar hâlâ geçiyor. Paytonda olanlar pek kurumlu!
Başka ne yazayım? Yazacak
çok şey var daha. Fakat Şehzadebaşı'ndaki bu ramazan gezginleri
arasında öyle
sayısız çeşitli insanlar var ki bir roman yazılsa sonu gelmez.
Esasen bu konu
yazılıp duruyor da! Ahmet Rasim'in 'Şehir Mektupları' ve Hüseyin
Rahmi'nin
romanları elde iken daha da yazacaklar! Baksanıza, müzikal oyununu
bile
oynadılar!
Halit Fahri Ozansoy
(Eski İstanbul
Ramazanları, İnkilap ve Aka Kitabevleri, 1968 )