Anladık
Ramazan başlamış!
Ramazan hilali görülmeyince oruç
tutmanın caiz olmayacağını bilen bir tiryaki, hilali görmemek
için evinin pencerelerini kapayıp perdeleri de sımsıkı
örter: geceleri mahalle kahvesine giderken de başını
önüne eğermiş, nasılsa bir su birikintisi içinde
hilalin aksini görünce ürkerek şöyle demiş:
- Hey mübarek! Gözüme mi gireceksin, anladık işte
ramazan başlamış!..
Bu mahalleden değiliz de...
Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap
Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi’nde bir dostun iftar
davetine icabet için yola koyulup karşıya geçiyorlar;
fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır.
Bunun üzerine iki ahbap,
- Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer, fikriyle
Beylerbeyi Camii’ne girip bir tarafa ilişiyorlar. Vaiz
kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa
yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmakta, “zebânileer,
alevleer, katran kuyularıı” dedikçe cemaat dehşetle tir tir
titremektedir. Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır
ama ahalinin çoğu kapıldığı haşyetle hüngür
hüngür ağlıyor.
Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad’ın sırtına
dokunuyor, kısık sesle,
- Siz vaizi dinlemiyor musunuz? diye soruyor. “Dinlenmez olur mu,
dinliyoruz elbet” diye cevap veriyor bizimki, “Peki ne dediğini anlıyor
musunuz?” “Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?”
Adam hayretle devam ediyor,
- Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor,
gözümüz dışarıya uğruyor sizde ise hiçbir elem
işareti yoktur, nasıl oluyor bu?
Şair cevap veriyor:
- Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik de!.
Pabuçları
yürüteyim derken...
Bir
ramazan gecesi Ayasofya Camiinde teravih namazı kılındıktan sonra dua
esnasında açıkgöz yankesicinin biri, yanındaki adamın
cebindeki bir enfiye kutusunu el çabukluğu ile aşırır. Bununla
da yetinmez, kalkarken adamcağızın kunduralarını da paltosunun altına
saklar. Malları çalınan, her iki hırsızlığın da farkındadır.
Önce hiç ses çıkarmaz. Fakat tam caminin iç
kapısından çıkarlarken, hırsızın hafifçe omzuna vurur ve
koluna girer. Hırsız, şaşırarak döner. Efendi, gayet nezaketle:
“Siz, namazdan evvel benden enfiyeniz var mı diye sormuştunuz, fakat
kutuda enfiyem tükenmiş, takdim edememiştim. İnanmanız için
enfiye kutusunu da size vermiştim, sonra namaza durmuştuk. Şimdi eksik
olmayın, kunduralarımı da almış, taşıyorsunuz. Zahmetinize
teşekkür ederim. Bu lûtfunuza artık hacet kalmadı.”
Pek
tabiî olarak, hırsızın yüzü alı al, moru mor! Enfiye
kutusunu ve kunduralarını geri alanın bu sözlerini işiten halktan
bir kısmını hem güldürür, hem hırsızın yakasına
yapışırlar ve onu doğruca karakola götürürler.
Komedinin
devamı buradadır. Komiser, hırsıza çıkışır:
- Be
herif! Bu kaçıncı rezaletin? Kaçıncı kundura hırsızlığın?
Neye yaparsın bu işi?
Hırsız,
boynunu bükerek:
-
Hakkınız var efendim, der. Kusurum var, kötü bir alışkanlık!
Fakat çok şükür bu defa cemaatten dayak yemeden
pabuçları geri verdim, enfiye kutusunu da. Şaşkınlığım yeter.
Ancak, Allah aşkına siz de halime merhamet buyurun, hiç olmazsa
bir kerecik burada dayak yemiyeyim!
|
|