İslâm ordusu, Bedr'de savaştan sonra üç gün daha kaldı.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, son gece ay ışığının çölü gündüz gibi aydınlattığı bir sırada müşriklerin atıldığı kuyuya doğru yürüdüler. Eshab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü'nün nereye gittiğini tahmin edemediler... Merakları, Efendimizin, müşrik ölülerinin dolu olduğu kuyu başına gelmesine kadar devam etti. ...kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyorlar:
- Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe... Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları doğruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz Rabbinizin size vâd etmiş olduğu azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiği yardım ve zafere kavuştum!
Eshabı kiram, Sevgili peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu:
- Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz?
Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki:
- Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler.
Eshab, iliklerine kadar ürperdi.. Bu ne müthiş hakikatti böyle?
......
Üçüncü gün olunca develerini istediler; yol ihtiyaçları deveye yüklendi. Hareket emrini verdiler.
...ordu derhal ve kısa zamanda hazırlandı. Bu üç gün içinde yaralar sarılmış yorgunluklar atılmıştı. Aslında müslümanlar, zafer sevinciyle yorgunluk ve yaraların farkında bile değillerdi... Onlar; o yüksek kahramanlar, İslâm nimetinin külfetini işkenceler, zulümler, hakaretler görerek veya bu uğurda hayatlarını vererek ödediler... Vazifeli eshabın muhafazası altında olan müşrik esirlerini Hazreti Hamza, sıkı sıkıya ve kaçmalarına mani olacak şekilde bağladı.
Ordu, Useyl'e doğru hareket etti..."ah keşki Medine'ye geldikleri gibi yine eksiksiz dönebilselerdi." Ama bu mümkün mü? 'Hiç bir dâvâ yoktur ki şehidi ve çok üzüleni olmasın'. İşte dünya durdukca duracak olan hakikat. İslâm dini ise dâvâların en mukaddesi. Bedr'e kadar çok üzüntüler yaşandı; çok üzülenler oldu. Bedr'de ise bu dâvâ şehidlerini de verdi.
Eshabı kiram, şehidliğin önünde dualarını okuyup uzaklaşırken kalblerini yine de aziz arkadaşlarının ayrılık alevi şöyle bir kavurup geçiverdi.
......
Useyl, hayli uzun bir vadi. Vadi ortalandığında akşam olmak üzereydi. Efendimizin emriyle gecenin burada geçirilmesi kararlaştırıldı. Akşam namazı kılıp, bir şeyler yendiğinde vakit yatsıyı bulmuştu. Sevgili Peygamberimiz,
- Bu gece bizi kim bekleyecek? Diye sual buyurdular. Birisi karanlıkta ayağa kalktı. Şanlı Peygamber O'na:
- Sen kimsin, dediler.
- Zekvan bin Abdikays ya Resulallah!
- Otur, buyurdular.
Peygamberimiz, suali tekrarladılar:
- Bu gece bizi kim bekleyecek?
Bu defa başka birisi, ayağa kalktı. Efendimiz ona:
- Sen kimsin? Dediler.
- Abdi Kaysın oğluyum.
- Sen de otur.
Üçüncü bir şahıs kalktı. Resulullah ona da sordular:
- Sen kimsin?
- Ebu Seb, ya Resulallah...
Bir mikdar durduktan sonra Resulullah efendimiz:
- Üçünüz birden ayağa kalkınız, emrini verdiler.
Sadece Zekvan bin Abdikays ayağa kalktı. Peygamberimiz:
- Diğerleri nerede? Buyurdular.
Zekvan radıyallahü anh:
- Ya Resulallah her üç suale de cevap veren bendim, dedi..
Efendimiz, Zekvan hazretlerinin, bu hizmet etme aşkına çok memnun oldular ve hayır duada bulundular:
- Allah da seni muhafaza etsin.
...o gece Zekvan radıyallahü anh'dan gayrı daha başka müslümanlar da nöbet tuttular. Bunlardan biri de Ebu Katade radıyallahü anh'dır. Efendimiz, sabahleyin bu mübarek sahabiye de dua ettiler.
- Allahım! Bu gece Ebu Katade, senin Resulünü koruduğu gibi sen de O'nu koru.
......
Useyl'de ordu istirahate çekildi... Uzakta gece böcekleri sonu gelmez bir telaşın içindeler. Yakında nöbetçilerin ayak sesleri ve dertli esir iniltileri. Ay yükselmiş ve etrafı halelenmiş halde. Yıldızlar cıvıl cıvıl. Mücahidler, derin bir uykudalar...fakat hassas ve ince kalbli mübarek Peygamberin mübarek gözleri uykuyu kabul etmiyor. Herkes uykudayken Resulullah uyuyamıyor. Böylece hayli zaman geçmişti ki Sevgili Peygamberimizin uyuyamadığı nöbetçilerden birinin dikkatini çekti:
- Anam-babam sana feda olsun ey Allahın Resulü. Niçin uyumuyorsunuz?
- Abbas inliyor...
Hazreti Ömer, sıkı şekilde bağladığı için Abbas bin Abdülmuttalib, derinden derine inliyordu. Nöbetçi, hemen esirlerin arasına gitti ve Abbasın bağlarını gevşetti. Bu nöbetçi biraz sonra yine Resulullahın yakınından geçerken sordular:
- Abbasın sesi neden kesildi?
- Bağlarını gevşettim ya Resulallah...
- Öyleyse diğer esirlerin de bağlarını gevşetin, buyurdular...
...Ve ondan sonra uyuyabildiler.
......
Useyl'den hareket edilmeden evvel esirler Resulullah'a takdim edildi.
Nerede büyüklenip duran; Peygamber'e savaş açan cengaverler? Şimdi şu yüksek huzurda başları önlerinde suçlu suçlu bekleşenler o yiğitler mi?
Esirler'den biri de Abbas. O iri-yarı, güçlü-kuvvetli Abbas'ı zayıf ufak-tefek bir mücahid yakalamıştı. Bazı kimseler meraklarını yenemeyip sordular:
- Ya Abbas seni esir alan yarı cüssende, ona nasıl yakalandın?
- O zayıf adam, üstüme gelirken bana Handeme dağ gibi göründü.
Eşsiz sabır timsali aziz Peygamber, Nadr bin Haris zalimini görünce O'nu uzun uzun süzdüler... Nadr, Allah'ın nuru ile dolu bu nazardan son derece rahatsız oldu ve yanındaki diğer esire fısıldadı:
- Beni öldürtecek. Bakışlarından bunu sezdim. Evet beni öldürtecek, dedi ve Mus'ab bin Umeyr'i aracı koymak istedi:
- Ey Mus'ab! Senle akraba olduğumuzu unutma! Bana farklı muamele yapılmasın. Diğer esirlere nasıl muamele edilirse bana da aynı muamele yapılsın. Peygamberin, beni öldürme kararında. Buna mani ol!..
Hazreti Mus'ab cevap verdi:
- Akraba olmamızın sen kâfir kaldıkça hiç bir kıymeti yoktur. Bana nasıl iltimas teklif edersin? Bugün merhamet dilendiğin Peygambere de O'nun dinine de hakaretler eden sen değil miydin ey korkak?!
Can derdine düşen ödlek kâfir, Hazreti Umeyr'i duymak istemiyordu.
- Diğer esirlere eman verilirse bu hak bana da tanınmalı...
- O hükmü Allah ve Resulü verir.
...ve hüküm verildi:
Sevgili Peygamberimiz, yiğitler yiğidi hazreti Ali'ye emrettiler:
- Vur şunun boynunu!
Derhal habisin kafası gövdesinden ayrıldı. Nadr bin Haris, Hazreti Mıkdat'ın esiri idi. Mıkdat radıyallahü anh bu netice ile ileride fidye alma şansını kaybetmiş oluyordu. Olsun ne çıkarki bundan! En yüksek Nebi'nin bereketli duası olduktan sonra:
- Allahım! Mıkdat'ı fazlı kereminle zengin et...
......
Ertesi gün ikindi namazını müteakiben Useyl terk edilerek yola çıkıldı.
Medine'ye doğru yürüyüş devam ediyor.
Safra Boğazı geçildi. Seyer adlı kum tepesinde dalları ile çevreyi kucaklayan ulu bir ağacın altında konakladılar...
......
Enfal suresinin kırkbirinci ayeti ile Peygamberimizin ganimet mallardan beşte bir hisse alabilmesine izin verilmişti:
- Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyin muhakkak beşte biri Allah içindir. O da Resule ve O'nun akrabasına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir; eğer siz Allah'a iman etmiş ve o hak ile batılın ayrıldığı Bedr günü, o iki ordunun birbiriyle çarpıştığı gün kulumuza (Hazreti Peygambere) indirdiğimiz âyetlere iman etmişseniz. Allah, her şeye kadirdir.
...Yüce Allah, peygamberine önceki Nebi ve Resullerden farklı olarak düşmandan zorla alınan ganimet maldan hisse alma imtiyazı veriyordu. Ki Sevgili Peygamberimiz, öbür Peygamberlere göre kendisine tanınan beş farklı mazhariyeti şöyle sıralıyorlar:
- Bana düşmanın kalbine korku salma kaabiliyeti verildi, bütün yeryüzü benim için mescid kılındı; bana sözün bütün imkân ve kudretini kendinde toplayan Kur'an verildi; ganimet malı bana helâl kılındı; bana şefaat makamı verildi ki bu beş şey benden önceki Peygamberlere verilmemişti.
...kılıçla kazanılan mallar, bu ağacın serin gölgesinde harbe iştirak eden bütün kahraman mücahidlere, mübarek şehid evladlarına ve aralarında Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da olduğu Bedr'den izinli sekiz sahabiye taksim ediliyor... Kahraman Peygamber, Ebu Cehl'in devesini kumandan hakkı/safiy olarak kendileri aldılar. Ve Hudeybiye Umresine kadar bu deve ile gazalara çıktılar. Ganimet bölüştürülürken Münebbih bin Haccac'a ait olan Zülfikâr ismindeki kılıç da Sevgili Peygamberimizin payına düştü. Efendimiz, bu meşhur kılıcı zaferde büyük emeği olan Hazreti Ali radıyallahü anh'a hediye ettiler. Böylece harbe bizzat iştirak edenler, karargâhta nöbet tutanlar ve ganimet malları bekleyenlerin tamamına pay verildi. Sa'd bin Ebi Vakkas radıyallahü anh arz etti:
- Ya Resulallah! Kuvvetlilere de, zayıflara da ganimet dağıtmaktasınız...
Efendimizin buyurdukları dünya durdukça bir altın kaide olarak pırıldayacak:
- Zaferiniz zayıfların duası bereketiyle değil mi?
......
Esirler için o âna kadar vahiy gelmediğinden Resulullah eshabı ile istişare ederek bir karara varmayı arzu buyurdular:
- Ya Eba Bekr esirleri ne yapalım?
Diğer sahabiler dikkat kesildiler.
- Ey Allahın Nebisi. Bunlar en nihayet bizim akrabamız. Bize kurtulmak için fidye ödesinler, derim. Alacağımız fidye ile biz kuvvetleneceğiz; onlar zayıflayacaklar. Bakarsınız zamanla onlar da hidayete kavuşurlar.
Efendimiz, Hazreti Ömer'e sordular:
- Ya Ömer sen ne dersin? Fikrin nedir?
- Ya Resulallah; ben, Ebu Bekr'le aynı fikirde değilim... Esirleri öldürelim. Düşmandan fidye kabul etmeyelim. Hatta akrabam olanların boynunu vurmam için bana; Abbas'ın boynunu vurmak için kardeşi Hamza'ya, Akîl'in boynunu vurmak için kardeşi Ali'ye lütfen müsaade buyurunuz. Böylece islâm düşmanlarına karşı ne kadar kararlı olduğumuz herkes tarafından anlaşılmış olur.
Allahın Resulü, bir zaman sükût edip bir şey söylemedikten sonra, bazı insanların yumuşak; bazı insanların sert tabiatlı olduklarını ifade buyurdular ve Ebu Bekr radıyallahü anhın halinin, İbrahim aleyhisselâm ile İsa aleyhisselâm; Ömer radıyallahü anh'ın halinin ise Nuh ve Musa aleyhisselâmlara benzediğini anlattılar ve devam buyurdular:
- Esirlerden fidye alınacaktır.
O esnada Abdullah ibni Mes'ud heyecanlanarak söze karıştı:
- Sehl bin Beyza bu karardan istisna edilmelidir. Çünkü o müslümandır. Ben müslüman olduğuna şahidim.
Sevgili peygamberimiz söze susarak karşılık verdiler. Abdullah ibni Mes'ud, ânında hatasını farkederek bin pişman oldu. Ne yapmıştı? Bu nasıl konuşmaydı öyle. O kadar korktu; Resulullah'ı incitmiş olma ihtimalinden öyle sıkıldı ki gökten üzerine taş yağmasından endişe etti... Neyse ki merhamet Sultanı da:
- Evet; Sehl bin Beyza hariç.
Buyurdular da Abdullah ibni Mes'ud azıcık nefes alabildi. Sehl bin Beyza, gerçekten Mekke'de iken imana gelmişti. Ancak bunu müşriklerden saklıyordu. Bedr'e kendisini zorla getirmişlerdi. O da göstermelik dövüşmüş ve bir ân evvel esir olmuştu.
Esirlerden Süheyl bin Amr bir punduna getirip kaçtıysa da en kısa zamanda yakalandı. Süheyl, Kureyşin iyi hatiplerindendi. Üst dudağı yarıktı. Sevgili Peygamberimiz aleyhinde konuşmalar yapardı. Hazreti Ömer radıyallahü anh dedi ki:
- Ya Resulallah lütfen müsaade ediniz şunun iki üst dişini sökeyim de bir daha hiç bir yerde sizi karalamasın.
- Ya Ömer! Bu esirin dişlerini söktürmem demek O'na işkence yapmam demektir. Eğer böyle bir şey yaparsam Allahü teâlâ da bana işkence eder. Belki gün gelir Süheyl, beğeneceğin işler de yapar. O, bir gün öyle bir makamda bulunacak ki sen O'nu o yerde öveceksin.
......
......
Bedr'de ve yol boyunca muzaffer müslümanlar, yüksek bir sevinç yaşarken Medine'dekiler merak içindeydi. Sevgili peygamberimiz, Üseyl'de iken Medine'ye manevi evladı Zeyd bin Harise ile Abdullah bin Revaha'yı haberci olarak gönderdiler. Zeyd bin Harise'ye kendi develeri Kusva'yı vermişlerdi. Abdullah bin Revaha da başka bir deveye binmişti. Haberciler, Medine dışındaki Akik mevkine gelince herkesi haberdar etmek maksadıyla birbirlerinden ayrılarak şehre iki ayrı yönden girdiler. Abdullah bin Revaha devesinin üzerinden seslendi:
- Ey Ensar müjdeler olsun! Resulullah sağ ve selamette! Ebu Cehil, Zem'a bin Esved, Umeyye bin Halef ve daha nice müşrik ya öldürüldü veya esir alındı. Sevinin! Allahü teâlâ, müslümanlara zafer ihsan etti. Mekke kâfirleri perişan oldular. Kaçabilenler kendilerini şanslı saydı...
Âsım bin Adiy, Abdullah bin Revaha'ya dediklerini bir kere daha doğrulatmak istedi. Bu ne muazzam haberdi böyle?
- Doğru mu bu dediklerin ya Abdullah bin Revaha?
- Vallahi doğru söylüyorum. Nitekim Resulullah da esirler de yoldalar. Geldiklerinde hakikati bizzat öğreneceksiniz.
Çocuklar, habercinin etrafını sarmış o ne diyorsa aynısını tekrarlayarak sevinç gösterileri yapıyorlardı.
...şehrin diğer mahallelerinde de Zeyd bin Harise Kusva'nın üzerinden aynı haberi veriyordu. Haberi işiten güya müslüman; dışı müslüman içi kâfir münafıklar, kulaklarına inanamadılar. Mekke'nin o kadar namlı reisi daha ilk çarpışmada müslümanlar tarafından nasıl öldürülebilirdi! Hayır bu haber doğru olamazdı. Münafıklar gerek Zeyd'in oğlu Üsame bin Zeyd'e ve gerekse Medine valisi Lübabe'ye şunu söylüyorlardı:
- Hayır! Zeyd ne dediğini bilemiyor! Eğer haberi sahih olsa niçin Kusva ile gelmiş olsun? Belli ki Peygamber öldürülmüş; o da üzüntüsünden böyle konuşuyor. Belki Ali ve başka kimseler de öldürüldü.
Ebu Lübabe:
- Hayır! Ey iki yüzlüler! Diye bağırdı. Yalan söylüyorsunuz. İslâm ordusu bu zaferi kazandı. Zeyd doğru söylüyor.
Vali, çıkışı tam zamanında yapmıştı. Yoksa bir çok kimsenin zihni bulanmaya başlıyordu. Bu sebeple Zeyd radıyallahü anh'ın oğlu Üsame bin Zeyd, babasından haberi bir kere daha ve hararetle sordu:
- Baba! Bu münafıklar yalan söylüyor değil mi? Gerçek senin ve Ebu Lûbabenin dediği gibi değil mi; fevkalede bir hal yok değil mi?
- Fevkalâde bir hal olmaz olur mu oğlum! Allah düşmanlarının sırtı yere geldi. Varolma veya yokolma kavgasını Rabbimizin inayeti ile ümmeti Muhammed kazandı.
Üsame, zihnini çelmeye çalışan münafıka koştu:
- Ey gerçek yüzü ortaya çıkan sahtekâr! Peygamberimiz gelince senin kelleni vurduracağım!
Her münafık gibi o da sıkıyı görünce derhal yön değiştirdi:
- Canım nereden bilirim. Herkes öyle diyordu. Ben de doğru sandım.
......
......
Zafer haberinin Medine'ye ulaştığında; çocukların habercilerin etrafında sevinç çığlıkları attığında; müminlerin yüzlerinde huzur aydınlıkları dolaştığında; münafıkların bu huzura, bu neş'eye, bu aydınlığa şüpheler düşürmeye çalıştığında; şehrin dışında; az ilerisinde Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da aralarında olduğu bir başka cemaat bir başka işle meşguldü; evet onlar bir defin işiyle meşguldüler. Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından; Hazreti Osman'la nikâhlanması vahiyle bildirilmiş olan Rukayye radıyallahü anha o gün henüz yirmiiki yaşında iken dünyasını değiştirmişti... Merhumeyi Ümmü Eymen annemiz yıkadı. Cenaze namazını ise bizzat kocası Hazreti Osman kıldırdı. Baki kabristanında toprağa verildi; Sevgili Peygamberimizin çilekeş ve sevgili kızı, babacığı muharebede olduğu için son bir defa görüşemeden; fakat O'nun zafer haberinin Medine'ye geldiği gün ebediyet yurduna geçiyordu.
Peygamberimiz, bir zafar kazanmış; fakat aynı zamanda bir evlad kaybetmişti. En yüksek sevinçle en derin keder, aynı kalbde aynı zamanda buluşuyordu.
......
......
Irkızzubya'ya varıldı. Ordu bir mikdar da burada konakladı.
Irkızzubya arkada bırakılırken Resulullah efendimiz Âsım bin Sabit radıyallahü anha:
- Ya Âsım! Ukbe bin Ebi Muaytin boynunu vur! Emrini verdiler.
Ukbe, küstahlaştı.
- Bu kadar esir içinden niçin ben seçiliyorum?
- Sen Allah'a ve Resulüne şiddetle düşmansın!
- Herkese nasıl davranırsan bana da öyle muamele et! Herkesi öldürürsen beni de öldür; herkesi serbest bırakırsan beni de bırak; herkesten fidye alırsan ben de ödeyeyim!!!
- Ey Ukbe! Allah'ı, Resulünü ve kitabını inkâr eden ve O Resule olmadık işkenceleri reva gören senden daha azgın bir islam düşmanı var mı?
Bütün zalimler, zulüm imkânları kalmayınca sefil mahluklar olurlar. Şerefsiz, haysiyetsiz, beş paralık.
İslâmiyeti yaydığı için ahir zaman Nebisi'nin yakasına yapışıp boğmaya çalışan, evinin önünü kirleten, namazda secdeye gitmişken omuzuna pis deve işkembesi koyan Ukbe bin Ebi Muayt, atından yere suratı üzerine yere çakıldığından beri merhamet sömürüsü yapıyor:
- Ya Muhammed sen beni öldürtürsen çocuklarım n'olacak!
- Ya Âsım! Vur şunun boynunu!
...güneşte parlayan kılıç, yuvalarından fırlayacak gibi korku ile açılan gözler ve bir imansızın tozlara bulanan kafası...
......
......
Medine'ye zafer habercilerinin gönderilmesinden bir gün sonra Peygamberimiz, esir muhafızlarının başına kölesi Şakran'ı kumandan tayin ederek Medine'ye yolladı...ne ibretli hadise! Kendilerini düne kadar asilzâde gören insanlar, şimdi bir kölenin emrinde ahalisini çiftçi diye aşağı gördükleri bir şehre elleri arkadan bağlı olduğu halde sürülerek götürülüyorlar. Esirler, hem yol alıyor hem de bir hayretin cevabını bulmaya çalışıyorlardı. Müminler, niçin onları dövüp sövmüyor; niçin kırbaçlar sırtlarına inip kalkmıyordu? Şunu birbirlerine itiraf etmekten geri kalmadılar: "Şu vaziyette yerlerimiz değişmiş olsaydı; biz onların en az yarısını yollarda kırbaçlayarak öldürürdük.
......
......
......
Küfür ordusu, Bedr'e müslümanlar üzerine sefere çıkınca geride kalan müşrik gençleri her gece Zi Tuva'da toplanarak kahramanlık şiirleri okuyor, destanlar söylüyor, menkıbeler naklediyor ve müslümanları kötülüyorlardı...gençler, her gece yaktıkları ateşin etrafında sarhoş oluncaya kadar içiyor ve bekledikleri zaferi şimdiden kutluyorlardı. Yükselen alev gölgeleri yüzlerinde oynaşırken; onların kopardığı kahkaha çığlıkları, öğürtü ve böğürtüler, gecenin sessizliğini dalgalandırıyordu...ama bir gece meçhul bir sesle titrediler. Bu sesin sahibi kimdi; ses nereden gelmişti, nasıl işitmişlerdi? Anlayamadılar. Delikanlılarını taş gibi donduran, çivi gibi yerlerine mıhlayan, kadehleri ellerine yapıştıran bu dehşetli ses, müşrikleri kötülüyor ve hezimete uğrayacaklarını; boşu boşuna zafer hulyalarına kapıldıklarını ihtar ediyordu...öyle korktular ki içlerinde bu korku yüzünden hastalananlar bile oldu.. Ertesi gün, Mekke, gençlerin anlattığı belirsiz sesin esrarı ile şaşkınken Haysuman bin Abdullah çıkageldi...duvarların gölgeli serinliğine kaçmış halk, Haysuman'ı görünce yeni bir haberin ümidi ile canlandılar...
- İşte savaşın ta ortasından gelen biri... Durun hiç muamma çözmeye uğraşmayın! Şimdi her şeyi öğreniriz.
Haysuman yaklaşırken yaşlılardan biri seslendi:
- Yaklaş ya bahadır! Zaferden haber ver bize! Siz orda düşmanı cezalandırırken biz burada hasretiz tebşirinize!
...devesinden bitkince inen Haysuman bir taşın üstüne çöküverdi...
- Sen ne diyorsun ey ihtiyar? Bırakın şimdi bu kırık dökük manzumelerle güpegündüz zafer rüyaları görmeyi!
- Asıl sen ne diyorsun ya Haysuman? Ne rüyası? Ordudan haber ver lafı ağzında geveleme çabuk...
- Ordu!... Hıh, Ordu!... olmayan şeyin neyini haber vereyim size... Ordu-mordu kalmadı. Bir avuç âsiye yenildik. Bozulduk mahvolduk!... Zafer tâcı müslümanların başında. Şerefimiz yerlerde sürünüyor.
...Haysuman katıla katıla ağlıyor; kafasını yumrukluyordu.
Herkes şaşkına döndü. Orada kim varsa bir an dilsiz kesildi sanki. Adeta her şey buz tuttu; hiç bir şey kıpırdamaz oldu. Yirmi dört saat içinde ikinci vurgunu yemişlerdi. Sessizliği Safvan bin Ümeyye bozdu:
- Ya Haysuman! Aklın başında mı? Sarhoş olmayasın? Veya güneş geçmiş olmasın başına?
- Mahvolduk; mahvolduk. Nerede ise Kureyşin bütün reisleri öldürüldü. Birçok kimse de esir edildi...meselâ ya Safvan senin baban ve kardeşin de öldürüldü...
Safvan çılgına döndü.
- Sus ey uğursuz! Kıyamet koptu de bari...sus ey şom ağızlı...
- Bozguna uğrayanları karşılamaya gidin. Aralarında bir çok yaralı var...
Dişler, ağızlarda asabiyetle öğütülüyordu:
- Ah keşke kıyamet kopsaydı da bu günleri görmeseydik! Nedir şu başımıza gelenler?
Hakikaten çok geçmeden mağlub ordunun kılıç artıkları kibir, gurur ve şereflerini Bedr'de bırakmış olarak kimi atlı, kimi develi, kimileri yaya-yapıldak sökün ettiler... Ebu Süfyan, hepsini bir araya toplattı... Küskün, sefil ve mahcuptular...bir zaman kimse kimseye bir şey diyemedi; ne mağlublar bekleyenlere; ne bekleyenler mağlublara... Nihayet bir ihtiyar cılız sesi ile konuştu...
- Yas tutalım; kadınlar ağıt yaksın, şairler mersiye söylesin. Ne başınız önünüzde bekleşir durursunuz böyle?
Ebu Süfyan, derince bir iç geçirdikten sonra:
- Hayır, dedi! Ne kadınlar, ağıtlarla feryadı figan etsin, ne şairler ateşli mısraları ile kalplerimizi yakıp kavursun!
- Ee, ne yapalım peki ya Eba Süfyan! Toprak saçılsın başımıza ne yapalım peki?
- Acıları içinizde büyütün; gözyaşı sellerini içinize akıtın. Eğer Muhammediler ağlaşmalarınızı işitirlerse bize güler ve bizimle eğlenirler. Bu da ikinci bir şerefsizlik olmaz mı? Ben derim ki ne ağlayın, ne inleyin; öfkeleriniz dağ dağ büyüsün. Tâ saldırıp intikamımızı alıncaya kadar ne ruhlara baygınlık veren güzel kokular sürünün, ne kadınlarınıza yaklaşın.
Bazı hatırlılar tasdik etti:
- Evet, doğru der Ebu Süfyan. Yas yok, feryad yok. Bunlar yasak. Ama bir tek şey var; intikam! Bugüne kadar kendimiz için yaşadık. Bundan sonra ölülerimizin intikamı ve şerefimiz için yaşayacağız.
Esved bin Muttalib adında bir müşrik'in Zem'a bin Esved ve Akil bin Esved isminde iki oğlu ile Haris bin Zem'a ismindeki torunu öldürülmüştü... Esved, evine kapanıp gizli gizli ağlıyordu. Bir-iki güne bir kölesi ile Bedre giderken geçtikleri vadiye giderek sarhoş oluncaya kadar içer; gözlerinden kanlı yaşlar akıtır; yerden aldığı toprakları kafasına saçar, fakat kölesine bunları kimseye söylememesini tenbih ederdi.
Esved bin Muttalib, bir gece bir kadının feryadını işitti. Kölesine:
- Git bak bakalım. Ağıt yakmaya izin verildi mi? Köle gitti. Ağlayan, devesini kaybetmiş bir kadındı. Haberi gelip efendisine anlattı.
Esved:
- Ya! Demek o kadın hıçkırıklarla develerine ağlıyor ha? Bir deve için böyle feryat edilirse; ya o civan yiğitler için neler yapılmaz?
Bir ay müddetle kimse yas tutamadı; şiir söyleyemedi; ağıt yakamadı. Tâ, Kâ'b bin Eşref adındaki bir yahudinin Medine'den Mekkeye gelerek müşrikleri tahrik etmesine kadar bu suskunluk ve için için yanıp tutuşma devam etti. Muttalib bin Ebi Vedaa'nın evine inen yahudi Kâb, ertesi gün Kâbe'nin duvar dibinde yangını alevlendirdi.
- Ey Kureyş! Ebu Cehil, Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia, Âs bin Hişam, Velid bin Mugire gibi yetmiş kişi öldürülmedi mi? İpek yorgan, hurma lifinden döşeklerden başka yerde bir kere bile yatmamış olanlar pis bir kuyuya taş doldurulur gibi doldurulmadı mı? Kadınlar kocasız, evlatlar babasız kalmadı mı? Oğullar babalarını, babalar oğullarını öldürmedi mi?
Kâb'ın çevresine toplananlarda tasdik sesleri yükseldi:
- Doğru, öyle oldu; maalesef...
- Evet, doğru. Evet, evet...
- Öyleyse yeter! Mersiye de söylenmeli, ağıt da yakılmalı; Muhammediler'den intikam da alınmalı.
Patlamış bir su bendi gibi yas figanları boşalmaya başladı. Kuyuyu dolduran ölülerin eşleri, bir ay boyunca bu kuyu ağzında haykırıp dövündüler.
Kâ'b bin Eşref'in faaliyetleri Efendimize bildirildi. Buyurdular ki:
- Bu adamı kim ortadan kaldıracak? Beş sahabi ilk ortaya fırlayanlar oldu.
Vazife bunlara verildi.
Allah'ın Resulüne soruyorlar:
- Nasıl bir usûl takip edelim?
Buyurdular ki:
- Harb hiledir. Şartlar neyi icap ettirir; kalbinize ne uygun gelirse onu yapın!..
...birgün vazifeli sahabiler işlerini halletmiş olarak tekbir getire getire gelirken Sevgili Peygamberimiz namaza durmuşlardı. Onları duyunca tebessüm ettiler. Bir İslâm düşmanı daha temizlenmişti.
Bu hadise büyük bir ölçü kazandırmıştı: "Harb hiledir."
Ebu Râfi, Abbas bin Abdülmuttalibin kölesi... Aynı zamanda Zemzem kuyusunun çevresinde ahşap su bardakları yapıp satıyor. Resulullah'a iman etmiş bahtiyarlardan. Hezimet haberinin Mekkeye yeni yayıldığı sırada O, çalışırken Abbasın hanımı Ümmü Fadl ve daha başka kimseler de yanında bulunuyorlardı. Az sonra Ebu Leheb geldi; bir yer bulup sırtını dönerek oturdu. Ebu Rafi, Sevgili Peygamberimiz'in zaferini işitmiş olduğundan o gün sevinçler içindeydi. Göz altından Ebu Leheb'in yüzüne bakmaya çalıştı; mosmordu. Belli ki haberi o da almış ve o üzüntüyle kendini buraya atmıştı. O böyle can sıkıntısından patlarcasına otururken Ebu Süfyan göründü. Ebu Süfyan'ın görünmesi ile de Ebu Leheb boşalmaya başladı:
- Nedir bu kepazelik ya Eba Süfyan. Biz dünyada hangi hakla dolaşıyoruz? Aklım hafsalam olanları almıyor! Bir açıklama yap; ikna et beni. Çıldıracağım yoksa.
Ebu Süfyan yaklaşırken Ebu Rafi, Ebu Leheb için içinden...
"İnşaallah tez zamanda, üzerinde gezmeye kendini layık görmediğin toprağın altına koyarlar seni hain mel'un." diye geçiriyordu. Ebu Süfyan geldi. O da bir tarafa ilişti.
Ebu Leheb, konuşmaya zorladı.
- Evet, anlat bakalım haberler sende.
Meraklılar etrafını çevirdiler.
- İşin içinde iş var... Bizden istediklerini öldürmüş istediklerini esir almışlar. Düşman, yalnızca sizin tanıdığınız veya tanımadığınız Muhammedilerden ibaret değilmiş. Gökten yere atlı insanlar inmişler. onların gelmesi ile müslümanların karşısında dikiş tutturamamışız.
Lafın burasında heyecanını zaptedemeyen Ebu Rafi:
- Vallahi onlar melekti! diye araya girdi...
...zaten kudurgan bir hal almış olan Ebu Leheb, ânında Ebu Rafiye şiddetli bir tokat vurdu. Ebu Rafi hemen O'nun üzerine atıldı. Alt alta üst üste dövüşmeye başladılar. Ama kuvvetleri dengesizdi. Ebu Leheb'e göre çok zayıf olan Ebu Rafi alta düştü. O altta iken beklenmedik başka bir şey oldu Ümmü Fadl, eline bir sopayı geçirdiği gibi Ebu Leheb'in kafasına indirdi.
Öfkeli kadın diyordu ki:
- Demek Ebu Rafi'yi efendisi Abbas'ın yokluğunu fırsat bilerek dövüyorsun ha! Yağma mı var!..
Zaten ruhen mahvolmuş Ebu Leheb, üstüne bir de bir kadından dayak yemiş olarak çekip evine gitti. Ve bir daha da dışarı çıkamadı. "Adese" denilen ve vücudu sivilceler içinde bırakan veba benzeri bir hastalığa yakalanmıştı. Kokuyordu. Bir hafta sonra öldü. Pis koku yanına yaklaşılmayacak kadar artmıştı. Sopalarla ite ite bir çukura yuvarladılar ve üzerine uzaktan taşlar attılar...tıpkı kendisinin de zamanında Mekke'de Resulullah Efendimizin evini taşlaması gibi.
......
Medine'ye zafer haberini götürenler geri dönüp askere yetiştiler. Hıcır-Tebük arasında mola verilen gece Sevgili Peygamberimiz'in devesi Kusva kayboldu. Bütün aramalara rağmen mübarek hayvan bulunamıyordu. Eshab, kaygılanırken biri içten içe sevinip söylenmeye başladı. Mücahidlerin arasına sonradan dönüş yolunda katılan Zeyd bin Lusayt adındaki bu adam, yahudi iken sözümona müslüman olmuştu. Münafık Zeyd diyordu ki:
- Hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor?
Amr bin Hazm çıkıştı:
- Ya Zeyd! Ne dediğinin farkında mısın! Sus! Bir daha böyle bir şey duymayayım! Çıldırdın mı sen?
Hayır! Zeyd bin Lusayt, çıldırmamıştı; ama, zafer, O'nun iç yüzünü daha fazla saklayamaz hale getirmişti.
......
O, kokuşmuş konuşması ile nifak çıkartmak için ilk bozgunculuğu denerken Umare bin Hazm, huzurda idi. Allah'ın Sevgilisi aniden:
- Münafık, "hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor" diyor. Vallahi Allah, bana bir şeyi bildirmedikçe bilemem...
Hazır olan eshabı kiram şaşırdılar. Bir şey anlamamışlardı. Resulullah devam buyurdular:
- Fakat şimdi Allah, Kusvanın nerede olduğunu bana gösterdi. Şu vadinin içinde bir ağaca yuları dolanmış duruyor; dedikten sonra hayvanın bulunduğu yeri tafsilatlı olarak tarif ettiler ve, haydi gidib getiriniz! Emrini verdiler.
Eshab'dan bir kaç kişi haber verilen yere koştular. Hakikaten Kusva oradaydı. Yuları kurtararak Hicret'in unutulmaz Peygamber bineğini alıp geldiler.
......
Umare bin Hazm, arkadaşlarına vardığında heyecandan nefes nefese idi:
- Biri edebsizce bir laf etmiş. Bunu Allahü teâlâ, Resulüne haber verdi. Peygamberimiz de bize nakletti. Korkudan nerdeyse dudaklarımız çatlıyordu. Kim acaba bu münafık?
Amr radıyallahü anh:
- O hayasız maalesef aramızda ya Umare!
Umare radıyallahü anh dehşete kapıldı:
- Ne diyorsun! Kim o, çabuk söyle!
- Zeyd bin Lusayt. Peygamber Efendimizden naklettiğin sözleri elifi elifine O, söyledi...
Hazreti Umare; Zeydin üzerine yürüdü:
- Vay seni yahudi alçağı seni! Demek müslüman olman sözdeymiş ha! Nifak çıkartmak için aramıza girdin öyle mi? Defol! Çabuk yıkıl karşımdan.
Mübarek sahabi, hem bozuk yaradışlı adamı paylıyor; hem de döve döve aralarından atıyordu..
...nifak fitnesi, dişlerini göstermeye başlamıştı.
......
...daha sonra Resulullah'ı başındaki tepside mis gibi kızarmış bir oğlak ve elinde ağızlara layık nefis bir tatlı tepsisi ile bir kadın karşıladı:
- Ey Peygamber! Hoş geldin. Zaferin kalbimize soğuk sular serpti. Eğer bu savaştan galip olarak gelirlerse Allah için bir oğlak kesip kızartacak ve kendilerine sunacağım diye adak adadım. İşte şu ân bu adağım gerçek oldu; lütfen buyurun arkadaşlarınızla beraber afiyetle yiyiniz. Oğlak kebabından sonra tatlı da var.
Efendimizin kabul etmesi ile sofra kuruldu. Hazır olanlar oturdu. Çetin bir harbden sonra burcu burcu kokan bir ziyafet. Herkes müthiş aç; et ve tatlı tepsilerde sanki mücahidlere gülüyor. Ancak Resulullah el uzatmadan eller sofraya uzanamıyor. Resulullah bu sofraya asla el uzatmayacaklar. Zira o ân bir mucize daha gerçekleşti. Tepside yatan kızarmış hayvan, Allah'ın izniyle yerinden silkinip ayağa kalktı; canlanmıştı. Herkesin şaşkın bakışları üzerinde iken şunları söyledi:
- Ey Allahın Resulü! Etimden bir lokma bile almayın. Beni bu yahudi kadın zehirledi...
Evet yahudi, yine cıfıtlığını etmiş, Sevgili Peygamberimize suikast yapmaya teşebbüs etmişti. Yani kıyamete kadar gelecek sayısı meçhul insanlara en büyük fenalığı yapmak istemişti. Zira O'ndan sallallahü aleyhi ve sellem mahrum bir dünya, saadetten habersiz olarak karanlıklar içinde çırpınır dururdu..
Tabiî adak ve ikram sahibi yahudi cadısı, müslümanlardan da gerekli ikramı gördü..
......
Ebu Süfyan kumandasında Şam'a giden kervan'dan haber getirmek için gönderilen Talha ibni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd hazretleri, Medine'ye geri gelirken yolda Resulullah kumandasındaki islâm ordusunun Bedr'e gittiklerini öğrenince derhal o tarafa yöneldiler ama muharebeye yetişemediler; Sevgili Peygamberimiz ve ordu geri dönüyordu.
Efendimiz ve eshabı kiram, Revha'ya geldiklerinde kendilerini istikbal etmek için buraya kadar gelmiş müslümanlarla kucaklaştılar. İlk defa bir zafer havası yaşanıyor. Yüzlerde güller açıyor; Resulullah Efendimiz ve mücahidler tebrik ediliyordu. Mübarek Seleme bin Seleme nükte yaptı.
- Tebrik edecek ne var ki! Kesim için ayrılmış ve kafasının tüyleri dökülmüş develer gibi saçsız yaşlılarla karşılaştık ve işlerini bitirdik; hepsi bu!
Efendimiz benzetmeye tebessüm buyurdular ve:
- Hay Allah iyiliğini versin Seleme! O tepeleri saçsız insanlar Kureyş kavminin eşrafı idi..buyurdular.
......
Ensar'dan Useyd bin Hudayr, Resulullah'ı karşılamak için nerelere kadar gelmişti:
- Ya Resulallah! Gazan mübarek olsun! Allahü teâlâya şükürler olsun ki sana zafer ihsan etti. Şayet muharebeden gününde haberim olsaydı ben de seve seve koşardım. Ama maalesef bu nimetten mahrum kaldım.
Efendimiz:
- Doğru diyorsun buyurdular ve üzüntüsünden dolayı kendisini teselli ettiler.
Abdullah bin Üneys de Peygamberimizi Türban'da karşıladı:
- Ey Allahın Resulü selametle ve zaferle dönüşün hepimizi ziyadesiyle sevindirdi Hoş geldiniz. Gazanız mübarek olsun...
Kâinatın Efendisi ve insanlığın kurtarıcısı Kahraman Peygamber, aydınlık Medine'de müslümanlar tarafından görkemli bir şekilde karşılandı...buradan fakir, silahsız, bineksiz olarak çıkan müslümanlar, Sevgili Peygamberimizin dua ve mucizeleri bereketi ile servete, silaha ve bineğe kavuşmuş olarak muzaffer bir şekildebeldelerine giriyorlardı. Sefer için Medine'den çıkışla Medine'ye giriş arasında ondokuz gün geçmişti.
Esirler, ordudan bir gün sonra gelebildi. Resulullah Efendimiz, onları görmeye gittiler ve esirler arasında bulunan amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in önünde durdular...
- Nasılsın?
- İyi değilim
- Sebep
- Hem esir edildim; hem de üzerimdeki yirmi ukiye ve sekizyüz dirhem altın ganimet olarak alındı. Halbuki ben müslümanım. Kureyş beni Bedr'e zorla getirdi.
- Harbe zorla getirildiğin doğru ama müslüman olup olmadığını ancak Allah bilir. Şayet müslümansan elbette katlandığın sıkıntıların ecrine kavuşursun.
- Ben de karım Ümmü Fadl da kölem Ebu Rafi de müslümanız. Ama Mekke'de bir çok kimsede veresiye sattığım mallar sebebiyle alacağım var. Eğer; imanımı açığa vurmuş olsaydım kimse borcunu ödemezdi.
- Ya Abbas! Biz zahire bakarız. Şahsın, yeğenin Akil; Haris'in oğlu Nevfel ve dostun ve müttefikin Utbe bin Amr için fidye öde!
- Alınan altınlarımı fidye yerine sayın.
- Sayamayız. Çünkü o, Allahın senin vesilenle müminlere ihsan ettiği bir rızıktır.
- Yirmi ukiye ile sekizyüz dirhemden başka servetim yok. Şimdi bir de fidye istiyorsunuz. Bundan sonra el açıp dilencilik mi yapayım?
- Evdeki altınlara rağmen mi dilencilik?
- Ne altını?
- Bedr seferine çıkarken Ümmü Fadl'a kendisi ve çocukların için verdiğin altınlar!...
- Nereden bililyorsun? Kim söyledi.
- Allah söyledi..
Esir, hayretler içinde kaldı.
- Evet, sefere çıkarken hanımım Ümmü Fadl'a kendisi ve Abdullah, Ubeydullah ve Kusem için 'ne olur ne olmaz düşüncesiyle' altın liralar bıraktım. Ancak o sırada yanımızda hiç kimse yoktu. Şimdi sen bunu biliyorsun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulüh!
- Mübarek olsun.
Enfal sure-i celilesinin, yetmişinci ayeti kerimesi indi: "Ey Resulüm! Ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer, Allah, sizin kalblerinizde bir hayır bulunduğunu bilirse size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi affeder. Çünkü Allah, çok affedici ve merhametlidir.
Efendimiz, amcasının iman etmesine çok memnun oldular. Daha sonra ensardan bazıları Peygamberimize gelerek:
- Ya Resulallah şayet izin verirseniz artık imanla şereflenmiş olan Abbasdan fidye almayalım.
Peygamberimiz, taviz vermediler:
- Hayır! Bu mümkün değil!
"Harb hiledir" umdesinin vazıı Sevgili Peygamberimiz, Abbas radıyallahü teâlâ anh'ın Mekkeye dönmesini ancak; imanını açıklamamasını; lüzum gördükçe kâfirler hakkında malumat yazmasını emir buyurdular.
Esirlerin, ödeyecekleri fidye/hürriyete kavuşma bedeli o esirin malî kudretine göre dörtbin, üçbin, ikibin, bin dirhem şeklinde sınıflandırıldı. Hiç parası olmayan her esir de on medineli çocuğa okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakılacaktı. Hem parasız, hem de cahil olanlar ise serbest bırakıldılar.
Sevgili Peygamberimiz, kalan esirleri eshabı arasında dağıttılar. Ancak esirleri onlara teslim etmeden evvel şunu tenbih buyurdular.
- Esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.
Yani; Efendimiz, hürriyetlerinden, ailelerinden, hatta şereflerinden mahrum kalmış bu insanlara -düşman da olsa- güzel muamele edilmesini istiyorlar. O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, istekleri müslümanlar için bir mukaddes emir. Bu sebeple her müslüman, eline bir ekmek geçse yarısını yanındaki esirle paylaşıyor. Muamelenin güzelliği karşısında esirler şaşkın ve mahcuplar.
İlk olarak Ebu Vedea'nın oğlu dört bin dirhem fidye ödeyerek babasını kurtardı... Ve bunu başka Kureyş müşrikleri takib etti. Süheyl bin Amr, yerine Mikrez bin Hafsın esir olmasına ve Süheyl'in Mekkeye giderek fidye bedelini göndermesine müsaade edildi.
Ensarın Bedr'de verdiği ilk şehid Harise bin Süraka radıyallahü anh'ın sabır, metanet ve ihlas abidesi aziz annesi Rubeyde Hatun, dört gözle Resulullahın Medine'ye dönüşünü bekliyordu. Nihayet kahraman Peygamber, büyük bir şan ve şerefle savaştan dönünce Rubeyde Hatun, kızı ile beraber Efendimize geldiler:
- Ey Allahın Resulü! Harise'nin halinden sormak için sizi bekledim. Bugüne kadar tek damla yaş dökmedim. Şayet şehid olarak cennete kavuştuysa bundan sonra da ağlamayacağım. Ama cenneti hak etmediyse gözlerimden, yaş yerine kan akıtacağım!
Efendimiz müstesna kadını sevindirdiler:
- Ey Harise'nin validesi! Cennet bir taneden ibaret değildir. Oğlun da cennette değil; cennetlerde. Cennette bir çok yüksek dereceler var. Harise bunlardan Firdevs-i Âlâ'da en yüksek dereceye kavuşmuştur.
...mübarek ananın yüzü oğlunu kaybettiğinden beri ilk defa güldü.. Efendimiz su getirttiler. Ve bu suyu şehid anası ile şehid bacısına ikram ettiler; içtiler. Sevgili Peygamberimiz, yüzlerine de sürmelerini söylediler. Bunu da yaptılar ve ışıl ışıl gözler ve bitmez sevinçlerle evlerine döndüler. Sanki yüzlerine nur yağıyordu.
Abbas, Utbe bin Amr'ınki hariç diğer fidyeleri gönderdi. Sevgili Peygamberimiz, Hasan bin Sabit'i ödenmemiş olan fidyeyi almak için o sırada Medine'ye gelmiş olan Ebu Rafi ile birlikte Mekke'ye yolladılar. Hazreti Abbas, bu parayı da gönderdi. Yıllarca Mekke'den malumat yazdı; Mekke müslümanlarına destek oldu.
Bir defasında mektubunda kendisinin de Medineye hicreti için izin istedi, Allahın Resulü buyurdular ki :
- Bulunduğu yerdeki cihadı daha güzel ve daha faydalıdır.
Hazreti Abbas söz dinledi yerinde kaldı. Abbas radıyallahü anh, der ki:
- Cenab-ı Hakkın ayeti kerimede buyurduğu maddi nimetlere fazlası ile kavuştum. Ayrıca Zemzem suyunun idareciliği de bana nasib oldu... Bu öyle bir zenginlik ki bütün Mekke'nin servetinden daha kıymetli. Bunlar hep verdiğim yirmi Ukye ve sekİzyüz dirhemin bereketi. Şimdi Allahü teâlâdan affımı beklerim.
Halbuki esir olduğunda bu iri yarı insana iğreti bir gömlek bile zor-güç bulunmuştu.
Bu sahabi, Mekke'den Medine'ye en son hicret eden mümindir
Esirler, elleri arkalarından bağlı olarak Medine önünde görünmeye başlayınca Yahudilerde de korku şafakları sökmüştü...kendi aralarında bir hakikati kabul ve itiraf ediyorlar.
- Evet bu O! Belli ki son Peygamber.
- Korkarız bundan sonra daima o galip gelir.
- Ama buna meydan vermemeliyiz.
- Karşılarında bizim gibi savaş sanatına vakıf kimseler yoktu!.. Bu yüzden galip geldi.
- Her ne hal ise...galip ya siz neticeye bakın.
- Ee, peki ne yapacağız?
- Artık aramızdaki anlaşma hükümsüz kalmıştır. Muhammediler yahudi milleti olarak bundan sonra hasmımızdır.
- Evet çok doğru. Gafil avlanmamalıyız. Bugün Kureyşin başına gelenler, yarın bizim karşımıza çıkacak.
- Maalesef tehlike hayli ürkütücü. Bunun için Müslümanlara karşı her usûl ve her imkân bize mubahtır. Yeterki onların büyümelerini durduralım.
Mekke müşrikleri, esirlerinin kurtulması için Medine'ye fidye bedellerini gönderdiklerinde Sevgili Peygamberimiz'in sevgili kerimeleri Zeyneb radıyallahü anha da kocasının kurtulması için bir mikdar mal ile mübarek annesi; annemiz Hazreti Hadice'tül Kübra'nın evlenirken kendisine hediye ettiği göz boncuğundan mamul Yemen işi gerdanlığı yolladı...Peygamber Efendimiz, gerdanlığı görünce tanıdılar. Gerdanlık O büyük kadını; O vefalı dostu, O eşsiz yardımcıyı, O parlak iman sahibini hatırlatmıştı. Mahzun oldular. Hiç bir sebep ve bahane ile O'na ait bir aziz hatıra pazara çıkmamalı. Bu sebeple eshabdan rica ediyorlar. Yumuşak; takdir hakkını diğer tarafa bırakan; arzuyu sadece ihsas ettiren bir üslub.
- Eğer Zeyneb'in esirini serbest bırakmayı düşünürseniz; fidyelerini de iade edersiniz.
- Başüstüne ya Resulallah. Derhal Ebül Âs'ı hürriyetine kavuşturuyor ve hanımının gönderdiği gerdanlıkla malı da geri yolluyoruz.
Ve denilenler aynen yapıldı
... Ebül Âs, ticaretle meşgul. Annesi Hâle, Hazreti Hadice'nin kızkardeşi...diğer bir ifadeyle Hazreti Hadice, Ebül Âs'ın teyzesi. Aziz Peygamber hanımı, yeğenini oğlu gibi severdi. Ebül Âs'la Zeyneb'in evlenmelerini Hazreti Hadice istemiş; Resulullah da bunu uygun görmüş ve nikahlarını yapmıştı.
... Efendimiz'in islâm dinini ilk ilân ettiği zamanlarda kızları kendisine imân etmiş; fakat damatlar, iman etmemişti. Mekke kâfirleri, Peygamberimizin yeni bir din yaymasına fena halde öfkelenmiş ve Ebül Âs'a da baskıya başlamışlardı:
- Ya Ebül Âs! Zeyneb'i boşa! Şayet kızları boşanıp baba evine gönderilirse Muhammed onların derdine düşeceği için böyle şeylerle uğraşmaya vakit bulamayacaktır. Hiç çekinme derhal boşa. Biz sana Mekke kızlarından hangisini beğenirsen onu alırız.
Ebül Âs gelenleri azarladı:
- Siz delirdiniz mi? Yuvamı yıkmaya çalışıyorsunuz. Bir babanın yaptıklarını nasıl evli bir kadına mal edersiniz. Hayır! Ben eşimden ayrılmayacağım. Başka hiçbir Mekke kızıyla da evlenmek istemiyorum.
Sevgili Peygamberimiz, hep Ebûl Âs'ın hayırlı bir damat olduğunu takdirle bahsederlerdi.
Ebûl Âs, serbest kalıp Mekke'ye dönünce muhtemelen bir tedbir olarak Hazreti Zeyneb radıyallahü anh'ı Medine'ye Sevgili Peygamberimizin yanına kaçırttı. Çünkü mağlub müşrikler bir fenalık edebilirlerdi...
Mekke'ye dönen Ebûl Âs, Şam'a kervanla mal götürdü. Sattıkları ile tekrar mallar alarak ülkesine dönerken İslâm askerlerine yakalandı. Efendimize getirdiler.
- Mallarını iade ediniz ve kendisine dokunmayınız, buyurdular.
Mekke'ye giden Ebül Âs bir zaman sonra Medine'ye geldi ve Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna çıkarak kelime-i şahadet getirdi...
Huzurdan çıktıktan sonra eshab-ı kiram efendilerimiz kendisine sordular:
- Daha evvel niçin müslüman olmadın?
- Mekke'de bir çok kimseye borcum vardı. Yaptığım ticaretle bu borçlarımı ödedim. Borçlarımı eda etmeden Medine'ye yerleşseydim arkamdan "Müslüman olma bahanesiyle kaçtı" diyeceklerdi.
Efendimiz, mübarek kızları ile Ebül Âs'ın nikâhını yenilediler.
Herkes; esirinin Mekke'ye gelebilmesi için Medineye fidye gönderirken Ebu Süfyan bunu kabul etmiyordu:
- Oğlum Hanzala'yı öldürdüler!..
- İyi ya Amr'ı bir ân önce ellerinden kurtar.
- Hem evlad kaybedeceğim; hem mal kaybedeceğim öyle mi? Hayır! Fidye göndermeyeceğim onlara...
- Eee, n'olacak peki? Amr hep ellerinde esir mi kalacak..
- Usanacakları güne kadar kalsın.
- Ne inatmışsın meğer ya Eba Süfyan!
- Siz öyle bilin..
...Belli ki Ebu Süfyan'ın bir düşündüğü var
İsteyenin Hac ve Umre'ye gidebileceğine dair Mekke ile Medine arasındaki anlaşma yürürlükte olduğu için Sa'd bin Numan, umre için Mekke'ye gitti. Biraz da yaşının ilerlemiş olmasından dolayı "bana kim ilişecek?" diye düşünüyordu.
Herkese bir ilişen olabilir. İşte Sa'd bin Amr'e de Ebu Süfyan ilişti. Daha Sa'd bin Amr radıyallahü anh "aman-yaman" demeden kendini tutuklanmış buldu. Ebu Süfyan oğlu Amr'a karşılık O'nu elinde tuttuğunu ve ancak Amrla takas karşılığı serbest bırakacağını, başka bir teklife razı olmayacağını ailesine duyurdu. Sa'd'ın yakınları Resulullah'a gelerek tadsız haberi arz ettiler. Efendimiz, Amr'ın bırakılmasını emrettiler de Sa'd radıyallahü anh da hürriyetine kavuştu
Bir sabah Hazreti Ömer, radıyallahü anh, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anhın yanlarına gelince onları teessürler içinde buldu..
- Ya Resulallah anam babam sana feda olsun! Nedir bu hal? Niçin Ebubekir de siz de ağlıyorsunuz?
Eshabdan başka kimseler de geldiler. Efendimiz, Cebrail aleyhisselamın Enfal suresinin altmışyedi, altmış sekiz, altmışdokuzuncu ayetlerini getirdiğini haber verdiler:
- Hiç bir Peygamber için yeryüzünde ağır basmadıkca (tam hakimiyet kurmadıkça) esirleri bulunmak (ve ondan fidye almak) vâki olmamıştır. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, ahireti kazanmanızı diliyor. Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına üstün kılar), hükmünde hikmet sahibidir. / Eğer, (Levh-i mahfuz'da) Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız fidyeden dolayı mutlaka size büyük bir azab dokunurdu. / Artık o aldıklarınızı helâl ve hoş olarak yiyin ve Allahdan korkun. Şüphe yok ki Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.
Esirler hakkında ne yapılacağına dair vahiy gelmeyince Efendimiz arkadaşları ile danışmış / istişare etmiş ve bilinen karar alınmıştı. Ancak bu meşveret toplantısında Hazreti Ömer, farklı kanaat ve görüş/ictihad arz ederek esirlerin öldürülmelerini teklif etmişti. Sa'd bin Muaz da daha evvel esirlerin sağ tutulmalarından hoşnud kalmadığını ihsas etmişti.
Efendimiz buyurdular ki:
- Eğer, fidye yüzünden gökten azab inseydi Ömer'den başkası kurtulmazdı. Çünkü O 'esirleri öldürelim; düşmandan fidye kabul etmeyelim' diyordu. Eğer azaba uğrasaydık bir de Sa'd bin Muaz kurtulurdu.. O azab, bana gösterildi; o kadar yaklaşmıştı ki; bize şu önümüzdeki ağaçtan daha yakındı.
...ama şükür ki yüce Allah, fidye alınmasına ve alınmış olanın da kullanılmasına müsaade ediyor ve "helal-hoş"olsun buyuruyordu. İstişare ile hareketin bereketi
Savaş, Ramazan-ı şerif ayında olmuş; esir sahiplerinin bazıları esirleri ellerinde tutanlara hürriyet bedellerini/fidyeleri hemen ödeyerek yakınlarını Mekke'ye götürmüşler; bazısı ise fidye parasını Şevval ve Zilkade ayları boyunca fidye verip esir kurtarma işi devam etmişti..
Arapçanın zenginlik ve ihtişamı ile edebiyat zirvede. Şiirse bu zirvenin en tepe noktasında. Fikirler ve duygular çok kere kudretli mısralarla terennüm ediliyor. Bu mısralar, muhatabı şereflendirdiği gibi; ağır darbelerle hırpalayabiliyor da. Yani o ağıtı ile, mersiyesi ile, hicviyesi ile şiir, güçlü arap şairlerinin dilinde tam bir silah; bir ok, bir mızrak, bir kılıç... Bedr hezimetinin üzerinden bir ay geçip yahudinin kışkırtması ile yol açılınca bu silah, müminlerin üzerine çevrildi. Kureyş ve yahudi şairleri, amansız bir sanat taarruzundalar...keyfiyet Allah Resulüne götürüldü. Buyurdular ki:
- Onlar sizin için ne diyorlarsa siz de layık oldukları karşılığı veriniz.
İzni alan müminleri kim durdurabilir artık! Şimdi kılıç, ok, mızrak çatışması; sıcak savaş, yerini fikir ve edebiyat; yani irfan kapışmasına bıraktı; soğuk savaş dönemi.
...Kureyş'in önde gelen şairlerinden Abdullah bin Zıbara, Bedr için bir manzume yazdı... Kelimeler sanki kor ateşten; adamlarını övüyor müslümanları kötülüyor; insanları etkisine alıyor. Buna ensardan değerli şair Hasan bin Sabit, iki kudretli şiirle karşılık verdi. Sanki bir cepheden öbür cehpeye iki esaslı hücum gerçekleştirilmişti. Hasan bin Sabit radıyallahü anh'a Haris bin Hişam, kısa bir şiirle cevaba yeltendi ama cılız şiir havada kaldı. Bu kere Hasan bin Sabit; bu kahraman sahabi de düşman şairlerine cepheden bir saldırı yaparak yazdığı sekiz müthiş şiirle mukabele etti. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'ye Haris bin Hişam cevap verdi. Dırar bin Hattab'ın karalamaları Kâb bin Malikten hak ettiği karşılığı aldı...daha sayısı hayli kabarık küffar san'atkârı islâm cephesine saldırarak Ebu Cehil ve Bedir'de öldürülen diğer Allah düşmanlarını methüsena ediyor; buna mukabil Sevgili peygamberimizle müslümanlara sataşıyorlardı. Ama Peygamberden dualı müminler de her birine ağzının payını verdiler. Hatta yahudi şairi Kâb bin Eşref'in öldürülmeden önce söylediği taşlamayı da İslâm hanımlarından Meymune binti Müryed'in şiirleri karşıladı... Ayrıca müminler, bir taktikle şairlerinin şiirlerini çocuk, genç hanım ve hizmetçilere ezberlettirerek kitleye maledip yaygınlaştırıyor ve böylece hem müminlerin azmi yüksek seviyede tutuluyor ve hem de küffar tarafı manen sarsılıp çözülmeye uğraşılıyordu.
Hasan bin Sabit, bizzat Peygamber Şairi... sonraki asırlarda islam hükümdarlarının da yakınlarında şair bulundurmaları demek ki bir sünneti ihya maksadına dayanıyor.
San'at ve san'atkâr islâmda layık olduğu alakayı daha ilk günden bulmuş ve islâm, hizmet için san'atdan istifade etmiştir.
Bedr'den sonra şiirin düşmanın yıkıcı kültürel propagandasına karşı bir mevkute/medya gibi kullanılması bunun en açık delili idi
Mekkeli gayrı müslimlerden Cübeyr bin Mut'im Medine'ye geldi. Fidyelerini ödeyip esirlerini alacak. Sevgili Peygamberimizle, sallallahü aleyhi ve sellem, görüşmek için bekliyor. İkindi namazından sonra mescidde uzandığı yerde uyuyakalmış. Müslüman olmayan biri, Peygamber mescidinde uzanmış uyuyor; fakat müslümanlardan kimse ona ilişmiyor. İşte hürriyetin en geniş şekilde yaşandığı yer; islâm ülkesi. Akşam ezanı okundu. Resulullah efendimiz ve cemaat camiyi doldurdu fakat Cübeyr hâlâ uykuda. Efendimiz, imam olarak akşam namazını kıldırmaya başladılar; Fatihayı şerifi bitirip Tûr suresini okumaya başlamışlardı ki Cübeyr tedirginlikle uyandı ve doğrulduğu yerde bu muhteşem sureyi dinlemeye başladı.
Cübeyr, o ânı şöyle anlatıyor:
- Tûr
suresini sonuna kadar dinledikten sonra mescidden çıktım...ayetler,
kafamda yankılanıyordu: "Yoksa onlar, yaratansız olarak mı
yaratıldılar.
Yoksa kendileri midir yaratıcıları / Yoksa gökleri ve yeri onlar mı
yarattılar?"
Bunlar belli ki insan sözü değildi. O ândan itibaren iman nurunun
kalbime
yerleştiğini hissettim