|
Organ Nakli
Soru
Organ
bağışı yapmak caiz midir dinen? Bir kişi çıktı,
organ bağışlayanları cehennemlik ilan etti. Bu doğru mu? Bir de fetva
ehlinde aranan şartlar nelerdir? Her önüne gelen fetva verebilir mi?
Cevap
Organ
nakli ile ilgili kısımdan başlayarak cevaplayacak
olursak;
Organ
nakli, hakkında en fazla soru sorulan ve ihtilaf
edilen güncel meselelerden birisi. Konuya mesafeli duranlar birkaç
gerekçe ileri sürüyor. Belli başlılarını şöyle özetleyebiliriz:
1. İnsan
bütün uzuvlarıyla muhterem/mükerrem bir
varlıktır. Dolayısıyla herhangi bir uzvunun dokunulmazlığının –canlı
veya cansız iken– ihlal edilmesi, insanın hürmetine tecavüz anlamına
gelir.
2.
Kendisine organ nakledilen kişi sağlığına kavuştuktan
sonra ma’siyet işleyecek olursa, bunda o organın da payı olacağından,
organını veren kişi de sorumlu olur.
3. Organ
nakli, organı nakledilecek kişi tam anlamıyla
ölmeden, yani ruhu bedenini terk etmeden önce yapıldığından, işkence ve
cinayet anlamı taşımaktadır.
Buna
karşılık organ naklinin cevazına hükmedenler –yine
kısaca– şu gerekçeleri ileri sürmektedir:
1. Zaruret
hali haramı mübah kılar. Nasıl ki açlıktan
ölme tehlikesiyle yüzyüze bulunan kimse, başka bir şey bulamazsa,
kendisini hayatta tutacak miktarda insan eti yiyebilir ve bu, zaruret
durumu dolayısıyla insanın ihtiramını tecavüz anlamına gelmez; aynı
şekilde özellikle hayatı tehdit eden hastalıklar söz konusu olduğunda,
tedavi için insan organı –mezkûr kaideye binaen– kullanılabilir.
2.
Kendisine nakledilen organ vasıtasıyla sağlığına
kavuşan kimsenin işlediği ma’siyet, organı bağışlayana tesir etmez.
Zira sevap ve ma’siyette esas olan “irade”dir.
3. Bazı
organların nakli, “beyin ölümü” hadisesi
gerçekleştiği zaman olmaktadır. Beyin ölümü, kalbin cihaza bağlı olarak
çalıştırılması suretiyle vücuda kan pompalanması durumunu ifade
etmektedir. Bu esnada beyin geri dönüşsüz olarak ölmüştür. Şayet kalbi
çalıştıran cihazın fişi çekilecek olursa, birkaç dakika içinde beden
bütün fonksiyonlarını tamamen yitirmektedir.
Bu karşıt
görüşlerin detaylarına girmek kafaları iyice
karıştırmak anlamına geleceğinden, burada bundan sarf-ı nazar ederek
–ve fetva olarak alınmaması gerektiğini belirterek– düşüncemi arz
edeceğim:
Her iki
yaklaşım bakımından da açıklığa kavuşturulması
gereken noktalar bulunduğunu düşünüyorum. Bir yanda insan hayatının ve
sağlığının korunması ve devamı, diğer yanda insana ihtiram… Hangisini
diğerine tercih etseniz, ortaya birtakım soru işaretleri, sakıncalar ve
problemler çıkıyor.
Dolayısıyla
bu mesele hakkında bir sonraki yazıda arz edeceğim noktalar açıklığa
kavuşmadıkça tevakkufu tercih ediyorum.
Diyelim ki
“zaruret” durumu bahis konusudur ve gerek bu temelden, gerekse “iki
zarardan hangisi daha hafif ise o tercih edilir” gibi kaidelerden
hareketle insan uzuvlarının muhterem/mükerrem olduğu gerçeği organ
nakli bağlamında göz ardı edilebilir.
Ancak bu durum, organ naklinin cevazına hükmedenler
bakımından açıklığa kavuşturulması gereken başka noktalar bulunduğu
gerçeğini değiştirmiyor. Bu babda en önemli noktalardan biri, donör
(verici) durumundaki kişinin ölümünün tam anlamıyla gerçekleşip
gerçekleşmediğinin tesbitidir. Beyin ölümü gerçekleştiği halde kalp
atışı cihaza bağlı olarak sürdürülen hastalar arasında, cihazdan
çıkarıldığı zaman dahi –nadiren ve düzensiz de olsa– kalbi çalışmaya
devam edenler bulunduğu, konunun ilgililerinin malumudur. Bu durumdaki
bir insanın ruhunun bedenini terk ettiği, yani gerçek anlamda öldüğü
söylenebilir mi?
Eğer bu durumdaki bir kimsenin ruhunu teslim etme süreci
devam ediyorsa, “sekerat-ı mevt” dediğimiz o dehşetli süreç sona
ermemiş demektir. Zaten bu aşamada insanın yaşadığı sıkıntı tarife
gelmez boyuttadır; bu sıkıntıya bir de kalbinin, ciğerlerinin vs.
yerinden sökülmesinin vereceği korkunç ızdırap eklendiğinde ortaya
çıkan duruma “işkence” demek bile hafif kalacaktır!
Ruhun bedeni terk etme süreci ne kadar devam etmektedir?
Bu, insandan insana değişebilen bir süreç ise, tıbbın “beyin ölümü”
dediği hadise gerçekleşmiş olsa bile, ruhun bedeni terk etme süreci
henüz tam anlamıyla bitmiş olmayabilir. Bu durumda henüz ölmüş olmayan
bir insana kadavra muamelesi yapılmış olacağı açıktır.
Kısacası, organ nakli için, nakledilecek organa kalp
tarafından kan pompalanıyor olması şart olduğuna ve kalbi –şu veya bu
şekilde– çalışmaya devam eden insana “ölü” denip denmeyeceği –yukarıda
dile getirmeye çalıştığım durum çerçevesinde– tartışmalı olduğuna göre,
bu mesele hakkında kesin konuşmanın çok da doğru olmayacağı kanaati
ağır basmaktadır.
Bu meseleyi değerlendirirken –muhterem Osman Karabulut
hocanın da yıllar önce kaleme aldığı bir risalecikte değindiği gibi– bu
alanda görülen istismar ve “ticaret” unsurunu da dikkatte tutmakta
fayda var.
Buna karşılık, giriş cümlesinde dile getirdiğim hususlar
çerçevesinde –tek böbrek ya da kemik iliği nakli gibi– donörün hayatî
fonksiyonlarını etkilemeyen operasyonların yapılabileceğini söylemek
mümkün görünmektedir. Bunların nakli donörün hayatî faaliyetlerini
etkilemeyeceği için beyin ölümü şartı da aranmamaktadır.
İlaveten, bu gibi organların naklinde donörün seçici
davranması da mümkün olduğundan, bir önceki yazının 2. maddesinde dile
getirilen çekinceye de mahal kalmayacaktır. Hatta belki bunu kan
nakline kıyas etmek de mümkündür.
Yine ilaveten bir insanın, herhangi bir uzvuna yapılan
tecavüze ve verilen zarara karşılık Fıkh’ın öngördüğü diyeti almaktan
vaz geçme hakkı bulunması, insanın, hayattayken kendi uzuvları üzerinde
kısmî de olsa tasarruf selahiyeti bulunduğunu gösteren bir husus olarak
değerlendirilebilir. Ancak bu selayihet öldükten sonra ortadan
kalkmaktadır.
Bütün bu hususlar, organ nakli meselesinde donörün
hayatiyet durumunun ve verilecek organın mutlak surette göz önünde
bulundurulması gerektiğini göstermektedir.
Vallahu a’lem.
Ebubekir
Sifil
Milli Gazete,
16-17 Eylül 2006 |
|
DİN
İŞLERİ
YÜKSEK KURULU KARARI
(Organ Nakil)
KARAR TARİHİ
: 03.03.1980
Hacettepe
Üniversitesi Tıp. Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet
Haberal'ın
ölmüş kimselerden alınacak organ ve dokuların, tedavileri ancak bu
yoldan
yapılabilecek hastalara nakli konusunda, Başkanlık Makamından havale
olunan
dilekçesi Kurulumuzca incelendi.
Yapılan
müzakere
sonunda :
Kur'an-ı
Kerim
ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm
bulunmamaktadır.
İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz
konusu
olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır.
Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet'in delaletlerinden çıkarılmış umumi
hükümler
ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her
devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslam fakihleri
tarafından
bu umumi kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek
çıkarılmış,
hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda
hükmünü
tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır.
Bilindiği
üzere,
insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz
kılmıştır.
Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve
organlardan
faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden,
İslam
fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin
mahiyet
ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
Nitekim
dinimiz,
bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları
tespit
etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb.
şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması
haram
kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında
(ölmeyecek
kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En'am, 119)
meşru olduğu beyan buyrulmuştur.
Söz
konusu
ayet-i celilelerden, İslam fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen
yasaklanmış
şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde
beyan
edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması
zorunlu
ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca
işlenmesinin
caiz ve mübah olduğu sonucuna varmışlardır.
O
halde, ölmüş
kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya
yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için;
- Zarurete binaen,
cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz
olup olmadığı,
- Hastalığın tedavisinin
zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü)
- Organ ve doku
nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
İslam
fakihleri,
- Karnında canlı
halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının
yarılmasına,
- Başka yoldan
tedavileri
mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka
kemiklerin
nakline,
- Bilinmeyen
hastalıkların
öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok
şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için,
yakınlarının
rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz
olacağına,
Fetva
vermişler,
canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi
caiz
görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun
16.4.1952
tarih ve 211 sayılı kararında, özetle;
'...âmmenin
menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın
bilinir
hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının
önlenmesi,
hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların
tedavilerinin
sağlanması gibi maslahat ve şer'î hikmetlerin husule gelmesini temin
için,
yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz
olacağı
ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve
tekrimin
zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...' ifade
olunmuştur.
İslam
fakihleri,
açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret
saymışlar,
başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve
maddelerle
tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve
tedavi
yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O
halde,
hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan,
doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz
olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî
Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında,
'tedavileri
için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden
kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla
görmeleri
mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin,
ölümlerinden
sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere
takılmalarının
caiz olacağı...' beyan edilmiştir.
Din
İşleri
Yüksek Kurulu'nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise
'yalnız
hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın
tedavisini
çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki
kaidelere
riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı...' ifade
olunmuştur.
Yurdumuz dışında,
çeşitli İslam Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar
verildiği
bilinmektedir.
Kurulumuzca
da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz
olacağı
sonucuna varılmıştır.
- Zaruret halinin
bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak
için,
bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne
güvenilen
bir tabip tarafından tespit edilmesi,
- Hastalığın bu
yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
- Organ veya dokusu
alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
- Toplumun huzur
ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin
sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken
aksine
bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
- Alınacak organ
veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
- Tedavisi yapılacak
hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
|