Müslümanlara yönelik sürekli
eleştiriler getiren Mehmet Şevket Eygi, ‘imalat hatası’ bir
Galatasaraylı ve aynı zamanda Mülkiyeli. 1960’larda çıkardığı Bugün
gazetesi ile her cephede birden savaş ilân etmesini en büyük hata
olarak değerlendiren Eygi, toplum tarafından kucaklanmamasının
sebeplerini, hatalarını ve pişmanlıklarını Aksiyon’a anlattı.
1969 yılındaki Kanlı Pazar hadisesinde kendisinin kesinlikle bir kastı
olmadığını söyleyen M. Şevket Eygi, olayların derin devletin tertibi
olduğunu ifade ediyor: “Provokasyondur. Herhangi bir sorumluluğum
olsaydı aleyhimde bu konuda dava açılmış olurdu.”
Ahmet Turan Alkan, onun hakkında bir yazı kaleme aldığında, ertesi
hafta okurdan gelen mektupta durumu kabullenememe ve serzeniş vardı:
“Onlar bize küfretsin, biz onları takdir edelim. Onlar toplulukları
aleyhimize galeyana getirsin, kin ve nefret tohumları saçsın, bizler
acaba içlerinden birini yumuşatabilir miyiz diye düşünelim. Evet
herhalde bize yakışan da budur.”
Mehmet Şevket Eygi, tabiri caizse hiçbir kesime yaranamayan biri olup
çıkmıştı uzunca bir zamandır. “Bana bütün kapılar kapalıdır. Bakın ben
şu an Milli Gazete’de yazıyorum. Oradan ayrılmak zorunda kalsam, bedava
yazdığım halde hiçbir tarafta bir yazı yazacak köşe bulamayacağımı
zannediyorum.” diyerekten, kendisi de bunun farkındadır.
-Toplum sizi bir türlü kucaklayamadı. Nedir bunun sebebi?
Kucaklamazlar. Benim öyle bir şeye ihtiyacım yok. Bir kere ben şahsen
zaten istemiyorum. Şahsımla ilgili hiçbir iddiam yok ki. Ancak şu var.
Talep edilmedikçe nereye gidebilirim.
-İslami camiada ortada kalmış durumdayım diyorsunuz yani.
Hiç de şikayetçi değilim. Geçenlerde Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı,
‘Bir kahraman mı yaratılmak isteniyor’ diye. Diyor ki ‘İslamcıların en
sevmediği adam budur. Bunu kahraman mı yapmak istiyorsunuz. Yani
Yargıtay’a da bir nevi şey veriyor. Kendime fikir adamı demiyorum,
aydın da demiyorum. Aydın desem, belki aydın değilimdir. Ancak her gün
yazı yazıyorum ve her gün saatlerce okuyorum. Şimdi Kur’an-ı Kerim’in
üzerine el basıp okur-yazar olduğuma yemin etsem başım ağrımaz. Hiçbir
iddiam yok. Hiçbir işe yarayamıyoruz ve hiçbir hizmet göremiyoruz.
Mesela benim herhangi bir İslami müessesede bir hizmet imkanım
olabilirdi. Elim ayağım tutuyor. Bu hizmeti yapma imkanı da
vermiyorlar. Para da istemiyorum. Mesela ben şimdi birilerine telefon
açayım ‘Görüşmek istiyorum’ diye. Yüzüme söylemezler ama tahmin
ediyorum, ‘Ulan sana sorduk mu?’ diye içlerinden geçirebilirler yani. O
duruma düşmek de istemem.
Yalnız bir çocuk
-Sizi aralarına almamalarının sebebi sürekli eleştiri getiren biri
olmanız mı?
Emin olun, eleştiriyi yapan başka biri olsa ben başka şeyler yazacağım.
Fakat, bir toplumda özeleştiri yapılmazsa orada hemen kokuşma ve çürüme
başlar. Bugün İslami kesim yalan da olsa övgü istiyor. Doğru da olsa
yergileri kabul etmiyor.
Ahmet Turan Alkan’ın deyimiyle bir ‘Estet’ olabilirdi, ancak bu
kaygıları ve olur olmaz zamanlarda yaptığı eleştirileri yüzünden, Eygi,
kendisini ortada buluvermişti.
Daha fazla yol almadan şunu da belirtmekte yarar var. Eygi ile
yaptığımız görüşmede sürekli teybi kapatmak durumunda kaldık. Bu benden
kaynaklanmadı. Sizler ancak kayıtlı konuşmalarımızı okuyabileceksiniz.
Mehmet Şevket, vaktiyle Kastamonu vilayetine bağlı olan ancak bugün
Zonguldak sınırları içerisine dahil edilen Ereğli’de doğduğunda
takvimler 7 Şubat 1933’ü gösteriyordu. Bu, onun, nüfus kağıdında
yazandan farklı, gerçek doğum tarihiydi.
Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunduğunda Mehmet Şevket adını
fısıldadılar ona. Mehmet, ihtiyat zabitliğini İstanbul’da yapmış, daha
sonra, o zamanlar var olan buharlı gemilerle yine İstanbul’a gelip bir
şeyler alarak ticaretle meşgul olan babasının ismiydi. Şevket ise, yine
Karadeniz Ereğli’sinde iptidai muallimi olan hafız dedesinin adıydı.
Anneannesinin ismi de yine Şevket’ti. Dolayısıyla hem dedesi hem de
anneannesine nispet olsun diye Mehmet Şevket ismini vermişlerdi.
Eygi’nin anne tarafından dedesi Kolağası Neşet Bey’di. Milli
Mücadele’den sonra biraz gözden düşen Neşet Bey, Babıali Baskını’nda
Nazım Paşa vurulduğunda Trabzon yoluyla Rusya üzerinden Avrupa’ya
kaçmıştı. Ailesi hakkında daha fazla bir bilgiye sahip olmayan Eygi’nin
annesi Seher Hanım da bulunduğu yörede 11 sene öğretmenlik yapmış,
oldukça kültürlü bir hanımefendiydi. İşte bu Mehmet Sait ve Seher
Hanım’ın tek çocuğu olarak büyüyecek Mehmet Şevket Eygi’yi, geleceği
konusunda en büyük yönlendirmeyi daha çok annesi yapacaktı.
Ereğli ile Devrek ilçeleri arasındaki şose yolun kenarında, civarda
başka evler olmadığı ve kardeşi de bulunmadığı için neredeyse
arkadaşsız bir çocukluk geçiren Mehmet Şevket’in, hayatının daha
sonraki dönemlerinde hoşlanıp benimseyeceği yalnızlıkla muhabbeti de
burada başlamıştı.
Çocukluğunun o yalnızlığından o kadar keyif alır hale gelecekti ki,
geriye dönüp baktığında, bugün, hâlâ, tek başına bir hayat sürmekte
olup, Medine’de iken ve başka zamanlarda birkaç girişimine rağmen
evlenmemiş olduğuna da neredeyse sevinecekti: “Şimdi bakıyorum da, bazı
dostlarım da öyle söylüyorlar. Tabii ki kayıplar olmakla birlikte
kendimi mutlu hissediyorum. Yalnızlığın verdiği bağımsızlığı düşünün...
Karışan yok, görüşen yok. Ama bir de düşünün, efendim, bir hanım var,
çocuklar var... Tabii hiçbir zaman bunu bir kural olarak görmüyorum.”
-Yürütemez miydiniz?
Mümkün değil.
-Sevdiğiniz birisi oldu mu?
Yok, hayır. Öyle bir şey düşünmemişimdir. Sevdiniz mi bir kere o tuzağa
düşersiniz. Evlilik iki tarafı keskin kılıç gibidir. Evlenseydim belki
sağlığımı da bu kadar koruyamazdım.”
Eygi, zamanın şartlarında, küçük bir Anadolu kasabasında yedi yaşına
geldiğinde, çok yakınında okuyacağı okul bulunmadığından, annesinin
ısrarı ile hayatında kendisine önemli pencereler açtığına inandığı
Galatasaray Lisesi’nin ilkokul kısmına kayıt yaptırılır: “Bazıları bana
imalat hatası derler. Tabii farkında değiller, kendileri imalat hatası.
Çünkü Galatasaray Lisesi’nde 1909 yılına kadar beş vakit namaz kılmak
mecburi idi. 1920’den, hele 1930’lardan itibaren Türkiye’de tarihî bir
kaza oldu, bütün müesseseler yön değiştirdi. Galatasaray’daki en büyük
kopukluk 1924’te camisinin kapatılıp, namazın bir nevi yasaklanmış
olmasıdır. 1909’a kadar günlük namazları cemaatle, okul imamının
arkasında kılmak mecburi iken, ondan sonra mescit kapatılıyor, depo
yapılıyor ve namaz kılan kalmıyor.”
Ünlü kaleci Turgay Şeren, milletvekilliği yapmış fabrikatör Memduh
Gökçen, onun, beraber okuduğu sınıf arkadaşlarıdır. Lise dönemindeki
öğrenciler arasında da yine bugünün tanınmış isimleri bulunuyordu. Abdi
İpekçi, Mümtaz Soysal bunlardan ikisidir.
1940 yılında okumaya başladığı Galatasaray’da başarılı bir profil çizen
Eygi, hocalarının gözüne de girer. Okulun imparatorluktan kalma muazzam
kütüphanesinin anahtarı bu yüzden olacak, lise tahsili boyunca dört yıl
süreyle ona emanet edilir. “Galatasaray’a şahsen çok şeyler borçlu”
olduğunu düşenen Eygi, okulunun kendisine kazandırdıklarının ilk
sırasında da, kendisi için Batı’ya açılan kapı olarak nitelendirdiği
Fransızca öğrenmiş olmasını sayar. Eygi, Galatasaray’da o zamanlar ders
veren Osmanlı nazırlarından Raşit Erer, Birinci TBMM’de Aydın Mebusu
olan Enver Tekand, Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kutsi
Tecer gibi seçkin hocaların bulunmasını da çok önemli bir avantaj
olarak değerlendirir. İçine kapanık, mahcup bir kişiliğe sahip olan
Mehmet Şevket, bu mahcubiyetin insana bir koruma sağlamasının yanında,
çok şeyi de kaybettirdiğinin farkındadır.
Eygi’nin içine kapanık hali hayatının ilerleyen safhalarında da devam
eder. Bugünkü bahanesi, inzivayı sevmesinde saklıdır. O yüzden
toplantılara gitmez, saatlerce süren açık oturumlarda boy göstermek
istemez. Bu yüzden Galatasaray Lisesi’nin pilav günlerine dahi hiç
katılmamıştır. 2002 yılında, mezuniyetinin 50. senesi sebebiyle ilk
defa katılmayı arzu etse de, Galatasaray Lisesi yönetimi, bir Ramazan
ayına denk gelen pilav gününü ileri bir tarihe ertelemediği için bu
hevesi de kursağında kalmıştır.
Eygi’nin Beyoğlu’ndaki Galatarasay Lisesi’nde okurken unutamadığı
hadiselerden biri, 1950 senesinde vefat eden Mareşal Fevzi Çakmak’ın
cenaze törenidir. Yasak olmasına rağmen Çakmak’ın cenaze merasiminde
yasak delinmiş ve çok uzun yıllar sonra ezan aslına uygun, Arapça
okunmuştur. Daha CHP iktidardadır, DP’nin iktidarı devralmasına 34 gün
vardır. Ancak okul idaresi kapıları açmadığı için halkın arasına
karışamayan Eygi ve arkadaşları, cenazeye gösterilen alakayı demir
parmaklıklar arkasından izlemekle yetinir.
1952 senesine gelindiğinde Galatasaray dönemi onun için artık
bitmiştir. Babasının işleri bozulduğundan, üniversite tahsiline devam
edecek beş kuruş parası dahi yoktur. Tek çaresi, devletin burs verdiği
nadir sahalardan birini tercih edip, burslu okumaktır. Bunun için,
tercih ettiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin imtihanında ilk 40
içerisinde yer alması gerekmektedir. 28. olur, 100 liralık bursa hak
kazanır.
Çok sevmediği halde burs uğruna Ankara’ya yerleşir. Bazı Marksist
profesörlerin dersleri onu açmadığı gibi, ruhunu da olumsuz
etkilemektedir: “Daha sonraki zamanlarda zihnimin sağlamlığı da belki o
derslerle kafamın böyle fazla ütülenmemiş olmasındandır.”
Böylece Mülkiye tahsiline başlayan Mehmet Şevket Eygi, bundan önce de
ne olur ne olmaz diyerekten Osmanlı Bankası’nın açtığı memuriyet
sınavına girmiş ve kazanmıştır. Ancak tercihini, bursunu da kazandığı
Mülkiye’den yana kullanır. Fakat aldığı 100 liralık burs yeterli
değildir. Fransızcası iyi olduğundan Fransız hükümetinin Ankara’da
açtığı kültür merkezinde çalışmaya başlar. Buradan da eline 175 lira
geçmektedir: “Birdenbire çok zenginleştim!”
Eygi, bu şartlarda Mülkiye’yi bitirdiğinde yıl 1956’dır: “Türkiye’de
birbirini tutan üç zümre vardır. Birincisi Galatasaraylılar. İkincisi
Mülkiyeliler. Ben her ikisine de mensubum. Üçüncüsü de Masonlar. Çok
şükür ona mensup değilim. Ama bende ilk ikisinin asabiyeti de yoktur.”
Fakültenin diplomatik bölümünden mezun olan Eygi, Dışişleri
Bakanlığı’nda çalışmak üzere girdiği imtihanı da ilkinde kazanır.
Fakat, burada en fazla belki Türkiye’nin Bolivya orta elçiliğinin
birinci katipliğinden emekli olacağını düşünerekten, kaymakam olmaya
karar verir. Ancak oradan da netice alamayınca, işsiz kalmamak için
Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açık bulunan mütercimlik kadrosunda işe
başlar. Burada çalışırken, on kişilik bir grupla 1957 yılında İslam
adında bir dergi çıkarmaya başlar. Avukat Rıza Ulucak, daha sonra
Faisal Finans’ta müdürlük yapacak Salih Özcan gibi kişiler vardır bu
ekipte.
Eygi, bu dönemde, 1958-59’da, askerlik vazifesini yedek subay olarak
tamamlayıp, aradan çıkarır. Erzurum’da, çok zor şartlar altında
yapmasına rağmen askerlik süreci onun için üniversiteden daha tesirli
olmuştur. Hatta ilerleyen dönemlerde yaşayacağı zorluklara, askerde
edindiği tecrübeler sayesinde göğüs gerebildiğini düşünür.
Ve 27 Mayıs 1960... 1950 yılında Demokrat Parti dönemi başlamış,
iktidar uzun yıllar sonra yeni ve yıpranmamış bir isim tarafından
devralınmıştı. Adnan Menderes’ti bu kişi: “Menderes köken itibari ile
son zamanlarda yapılan yayınlardan da anlaşılacağı üzere Sabetaycı’dır.
Menderes’in bir kere bile bir camiye gittiğini, bir kere bile alnının
secdeye vardığını görmedik. Akif isminde bir Bayrami şeyhi ile
görüştüğünü söylerler. Fakat o kimdir? O hususta da derinliğine bir
bilgi sahibi olamadım. Menderes’in feci akıbeti kendi aralarındaki
anlaşmazlıktan meydana gelmiştir. Menderes, kendi cemaatini darıltmış,
hatta dehşete düşürmüştür. Bir Antalya’da bir de İzmir’de iki kere aynı
cümleyi söylemiştir: ‘Türkiye Müslüman’dır, Müslüman kalacaktır.
İslamiyet’in bütün icapları yerine getirilecektir.’ Ancak Menderes’in
asılmasına yol açan esas cümlesi şudur. Sanırım 1960’ta TBMM çatısı
altında DP Meclis Grubu’ndaki konuşmasında şöyle söylemiştir:
‘Arkadaşlar, millet size vekalet vermiştir. İsterseniz hilafeti bile
getirebilirsiniz.’ Burada dönmeler onun idam fermanını verdiler.
Dönmeler homojen bir grup değildir. Karakaşlar, Kapancılar, Yakubiler.
Bunların arası açıktır ve gözlerini kırpmadan kendilerinden olan bir
kimseyi de mahvedebilirler. Menderes, dönmelerin Türkiye üzerinde
kurmuş oldukları hakimiyeti sarsacak iki cümle sarf etmiştir. Bunu
affetmediler.”
Demirel’le iyi geçinmek
zorundaydık
27 Mayıs darbesinden sonra Ankara’nın ve hele Diyanet İşleri’nin havası
teneffüs edilecek gibi değildir. Tam o sırada İstanbul’dan, Mahir İz
Hoca’dan bir mektup alır. Haftalık Yeni İstiklal gazetesini çıkarırken
bocaladıkları için, daha tecrübeli buldukları Eygi’yi işin başına
getirmeyi planlarlar: “Müslümanların o tarihte basın birikimi diye bir
şeyleri yok. Mesela haftalık bir gazetede tam sayfa kaktüsler hakkında
bir yazı çıkıyor. Tabii yüretememişler.” Eygi’nin idaresinde iken
şirketin de parası bittiğinden, gazetenin yayını durma noktasına gelir:
“Ben o havada memuriyete dönemeyeceğim için bana devredin dedim. 15 bin
liraya bana sattılar, bedava vereceklerine.” Eygi, parayı da Konya
Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’den temin eder; sonra geri ödemek
kaydıyla.
1961 senesinde Menderes’in idam yıldönümünde “Zulümlerin en alçakçası
kanunların gölgesinde yapılandır” başlığıyla, onu savunan bir yazı
yayınladığı için hemen tutuklanır. İlk hapis cezasını böylece alır.
Yeni İstiklal 1967 yılına kadar yayın hayatını sürdürür, 35 binlere
varan bir satış rakamı yakalar.
Eygi, 1965 senesinde ise Bugün gazetesi ile günlük gazetecilik yapmaya
başlar. O da şöyle olmuştur. Zamanın tacirlerinden Necip Fazıl’ları da
tanıyan Hacı Nafiz Çelebi, yayınlara meraklı bir kişidir.
Süleymaniye’de bugün Suffa Vakfı olan konağında oturan Çelebi ve Mehmet
Zahit Kotku Hazretlerinin bulunduğu bir ortamda Müslümanların neden bir
günlük gazetesinin olmadığı konuşulur. Ve bu iş için kolların
sıvanmasına karar verilir. Bunun için de yine Şevket Eygi’nin ismi
atılır ortaya. Eygi’nin, o dönemde, akılda kalan yayınlarının en
başında, yaptığı cihat çağrıları gelir: “Mesela bir haziran ayında
diyoruz ki önümüzdeki pazar günü sabah namazında Sultanahmet Camii’nde
buluşalım. 30 bin kişi geliyor. Ve namazdan sonra hiçbir dünya kelamı
edilmeksizin dağılınıyor.” İktidarda, siyaset sahnesine yeni çıkan
Süleyman Demirel vardır. Ancak tepki Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan
gelir: “Cumhurbaşkanı ‘Bu namazlar siyasi nümayiştir. Hükümetin bunları
önlemesi gerekir’ dedi. Ama Demirel hükümeti müdahale etmedi. Başbakan
Süleyman Demirel’le iyi geçinmek zorundaydık. Çünkü Bugün’ü yeni
çıkartmışız. Ve o kadar küçük imkanlarla bu işe başladık ki.”
O dönemde Türkiye’de sol ve Marksist yapılanma çalışmaları had
safhadadır. Özellikle Prof. Dr. Ayhan Songar’ın, daha sonra MİT Başkanı
olacak bir daire başkanından kendilerine ulaşan bilgilere göre
Türkiye’de komünist bir sistem hazırlığı içinde olanlar vardır:
“Müslümanlar iki ateş arasında idi. Ülkede Marksist bir rejim
kurulmasını istemiyorduk.”
Yahudilerin teklifi
Eygi’nin kamuoyunda, en az Müslümanlara yönelik eleştirileri kadar
üzerinde önemle durduğu bir konu da Sabetaycılık, yani dönmelik
mevzuudur. Eygi’ye göre Sabetaycılık konusu Türkiye’nin en önemli
konusudur. Çok uzun senelerdir bu konuda kalem oynatan Eygi’nin bu
hususta Bugün gazetesini çıkardığı yıllarda yaşadığı ilginç bir hadise
vardır: “Bir ara Yahudiler bana adam gönderdiler ‘Aleyhimizdeki
yayınları kes, -o zamanın parasıyla- 300 milyon lira verelim’ diye.
Sene 1968. Ben kabul etmedim. İkinci gün 500 milyona çıktı bu. Yine
kabul etmedim. Hatta dedim ki ‘Sizin aleyhinizdeki kampanyayı
durdurursam okuyucularım bana ne der.’ Akıl da verdiler. ‘Bizimle
ilgili yazıları durdur, iki gün sonra dönmelerin aleyhine kampanya aç.’
diye Beni satın alamadılar.”
Eygi, o dönemde sadece Yahudilerle mücadele halinde değildir. Osmanlı
İmparatorluğu’nun son dönemindeki gibi birçok cephede savaş halinde
bulur kendisini: “Tabii o zaman oldukça genç bir insandım. Tecrübem
yoktu. Bir kere en büyük hatam karşıtlarımızın hepsine birden savaş
ilân etmek oldu. Masonlarla, Yahudilerle, dönmelerle, Marksistlerle,
Kemalistlerle uğraşıyorum. O zaman Türkiye’den kaçmaktan başka çarem
kalmadı.”
1969’un birinci ayında hacca gitmek amacıyla Türkiye’den çıkış yapar.
Tarihe Kanlı Pazar olarak geçen hadise de bu dönemde vuku bulur:
“Yazılarımı 10 tane, 20 tane yedek yazıp bin zahmetle gönderiyordum. O
gün oraya cihatla ilgili bir yazımı basmışlar. Kesinlikle kasıtlı bir
şey değildir. Yazılar zaten bir kereye mahsus yazılan yazılar değildir.
O zaman da biz o yazılarda devamlı olarak o temaları işliyorduk.”
Eygi, dolayısıyla, çıkan olaylarda kesinlikle kendisinin bir kastı
olmadığını, hadiselerin derin devletin tertibi ile çıktığını
anlatmaktadır: “Provokasyondur. Benim haberim yokken birtakım
Müslümanlar gitmişler, orada Marksistlerle bir çatışma olmuş. Bundan
dolayı hiçbir sorumluluğum yok. Zaten herhangi bir sorumluluğum olsaydı
o zamanın adliyesi bize karşı pek sıcak değildi. Aleyhimde bu konuda
bir dava açılmış olurdu.”
Eygi, gündemde olan üç tane basın affı çalışmalarının neticelenmesini
yurtdışında beklemeye başlar. İşin üç ayda biteceğini zanneden Eygi,
ancak 6 sene sonra Türkiye’ye dönebilir.
Önce Arabistan’da üç ay kalır, orada oturma talep eder, ancak başarılı
olamaz: “Onlar çok ürkek bir topluluktur. Hiçbir devletle pürüzlü iş
istemezler.” Bu arada pasaportunun süresi de biter. Ardından Ürdün’e
geçer, burada 15 gün kalır. Üç ay da Beyrut’ta ikâmet eder: “Ortadoğu
ülkelerinde yaşamak imkansızdı. Çünkü liberal bir rejim yok, hürriyet
yok, hiçbir şey yoktu.” Eygi, son çare olarak Almanya’ya gitmeyi
başarır. Kısa bir süre Paris’te kalır, tekrar Almanya’ya döner. Burada,
1961’de kurduğu Bedir Yayınevi’nden gelen para başta olmak üzere aldığı
borçla geçinen Eygi, 12 Mart 1971 muhtırası, gazetelerini süresiz
kapatıncaya kadar yurtdışından yazı yazmaya devam eder.
Bugün gazetesi en iyi zamanında 83 bin bir okura ulaşır. Eygi’nin eş
zamanlı çıkardığı Babıali’de Sabah ise daha az, 10 bin satan bir gazete
olur. Fakat yaşanan süreçte her ikisi de satılır ve Eygi basından uzak
düşer. Türkiye’ye 1974 senesinin sonbaharında gelebilen Mehmet Şevket
Eygi için gazetecilik serüveni de artık bitmiştir. Onun tekrar medyaya
dönüşü Haldun Simavi yönetiminde iken Günaydın tarafından çıkartılan
Son Haber isimli sağ tandanslı bir gazete ile olur. Zaman gazetesi
Ankara’dan İstanbul’a taşındığında da üç ay kadar bir süre ile Şevket
Eygi yönetiminde çıkar. Eygi’nin en son ücret alarak gazetecilik
yaptığı gazete ise Hürriyet Grubu’nun çıkardığı yine sağ bir gazete
olan Son Çağrı’dır. O da birkaç ay sürer. 1991 yılından bu yana da
Milli Gazete’de ücret almadan yazmakta olan Eygi, bir ara büyük
konuşur: “Mebus olmaktansa mahpus olmayı tercih ederim dedim. Bir
müddet sonra da hapse girdim zaten.” 1984-85’te yazdığı üç ayrı yazıdan
28 ay hapis cezası alır. Eygi’nin başı 2005 yılında da yargı ile
derttedir; üstelik Yargıtay, daha önce aynı konuda başka bir kişi için
beraat kararı vermiş olduğu halde, Mehmet Şevket Eygi’ye hapishane
yolunu açık tutmaktadır.
Toplumun ancak yüzde 10’u temiz
Bugün gazetesini çıkardığı dönemdeki Mehmet Şevket Eygi’yi sivri ve uç
bulan Eygi, bugün geldiği noktada kendisini daha yumuşak ve durulmuş
olarak tanımlamaktadır. Durulmuşluğu, din sömürücüleri karşısında rafa
kaldıran Eygi, onlara karşı gayzının azalmadığını söylemektedir. Çünkü
onları dışarıdaki din düşmanlarından daha tehlikeli bulmaktadır.
Eleştirilerinin birer ceket veya gömlek gibi olduğunu, kimin üzerine
oturursa onu hedef aldığını söyleyen Eygi, toplumun ancak yüzde 10’unun
temiz kalabildiğini savunmaktadır.
Galatasaraylı olmasına rağmen spora alaka duymayan, 1966 senesinde
Osman Yüksel Serdengeçti ile girdiği polemik nedeniyle hâlâ çok pişman
olan Eygi, “Şimdi kendime bakıyorum da ben eşeklik etmişim. Herkesin
karşısında iki Müslüman yazarın tartışması doğru değildi. Kabahat bana
ait.” demektedir. Bugün’de yaptığı sert yayınlar hususunda ise pişman
değildir: “Aynı şartlar varsa yine yaparım. O zaman Marksistlerle biz,
birbirimizin kanını içecek derecede düşman ve kopuk vaziyette idik.”
Müslümanlara sürekli eleştiriler getiren Şevket Eygi, çözüm için de
şöyle bir proje öneriyor: “İslami kesimden çok veya az buçuk tanınmış
50 insan bir bildiri yazarlar. Bu bildiri 25 madde olabilir. Ve bunlar
teori ve yuvarlak laf da olmaz. Ondan sonra gazetelere gidilir ‘Para
ile veya parasız bu bildirinin tam sayfa olarak neşredilmesini
istiyoruz’ denir. Bu, ayrıca broşür halinde de basılır. Bakın 1961’de
Yön dergisi, komünistler, 159 madde mi neydi Komünist Protokolü’nü
yayınladılar. Bomba gibi patladı Türkiye’de.”
Mehmet Şevket Eygi, böyle bir çalışmada öncülük yapmaya dünden razıdır.
Ama şartları da vardır. “Din ticareti ile ülkeyi ve Müslümanları
ilgilendiren konularda ehliyetli kimselerle istişare edilmeksizin iş
yapılmayacak.”
-Türkiye ve Müslümanları sürekli eleştiriyorsunuz. İyi bir şey söyleyin
de moralli bir şekilde bitirelim görüşmeyi?
İslam’ın yasak etmiş olduğu bütün kötülükleri yapmaya devam edersek ve
ıslah hususunda da bir cehd ve hareket içinde bulunmazsak nasıl olumlu
konuşacağımı bilmiyorum
|