Tasavvuf
Tasavvuf bir ilimdir. Hem de başlıbaşına bir ilim...
Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve
kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallere
bezenip Allahü Telâyı yakın olmayı öğretir.
Tasavvufun hedefi insandır ve
insanı islahtır. Bu sebeple, tasavvufun insana nasıl baktığını
bilmek lazımdır:
İnsanın iki cephesi vardır.
1- Maddi vücut
2- Manevi vücut.
Maddi vücut herkes tarafından
bilinen ve görülen vücuttrur. Manevi vücut ise gözle görülmez. Kur'an-ı
kerimde ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen, Kalb, ruh, Akıl, Nefs
gibi unsurlar hep manevi vücudun azalarıdır.
İnsanın maddi vücudunun yaşaması
için yemeye, içmeye, teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi, manevi
vücudun da gıdaya ihtiyacı vardır. Manevi vücudun gıdası ise nurdur.
Nur, Allahü Teâla Hazretlerinden gelir. Peygamber ve onun varisi
Mürşid-i kamil denilen büyük velilerin manevi kalblerinden dağıtılır.
Manevi vücut ancak, bu nuru aldığı takdirde sıhhatli yaşayabilir. Nur
alamayan manevi vücut önce hastalanır, sonra da ölür. Bu manevi
ölümdür. Bu duurmdaki insan, yaşayan ölü gibidir.

"Celalim
hakkı için cin ve insandan bir çoğunu Cehennem için yarattık. Onların
öyle Kalbleri vardır: anlamaz, öyle gözleri vardır ki, görmez, öyle
kulakları vardır ki, işitmez. Dikkat edin onlar, hayvanlar gibidir.
hatta ondan daha şaşkındırlar. İşte bunlar hep o gafiller..." (Araf
-7/179) ayeti kerimesi gibi bu gibi manen ölü kimseleri tarif eder.
Cenâbı Hak, Kur'an-ı Kerimin; 191 yerinde "manevi kalb"den, 49 yerinde "nur"dan, 59 yerinde "akıl"dan, 9 yerinde de "ruh"tan
ve pek çok yerinde de "nefs"ten
bahseder. Tasavvuf, işte bu: kalb, ruh, akıl ve nefs gibi manevi
unsurlarla alakalıdır.
Tasavvufun hedefi, insanın manevi vücudunu, manevi ölüm ve manevi
hastalıklardan korumak, dünya ve ahirette insanı manen, huzurlu ve
sihhatli yaşatmaktır.
Tasavvuf ilmine göre insnın manevi vücudunda iki zıt varlık vardır.
Bunlardan biri Ruh, diğeri de Nefstir. Bu iki zıt varlık insanın
vücuduna hakim olmak için mücadele eder. Nefsin gıdası günahlar,
yardıcısı da Şeytan'dır.
İnsanın içinden gelen her türlü kötü düşünce, fiil ve
ahlaksızlığın sebei nefstir.
Nitekim Yusüf aleyhisselam:

"Ben nefsimi temize çıkarmam
Muhakkak nefs, mübalağa ile kötülüğü emredicidir. ancak rabbimin rahmet
ettikleri müstesna. sureti katiyyede benim rabbim gafurdur, rahimdir.
(Yusuf - 12/53)
"İnsanın en büyük düşmanı iki kaşının arasındaki nefsidir" Hadis-i Şerif
"Nefs kötülüklerin deposodur" (Mektubat-ı
Rabbani)
İşte din ve tasavvuf, insanın içindeki bu habis ve kötü varlığın
terbiyesi ve temizlenmesi ile alakalıdır. Başta peygamberler, sonra da
peygamberleri n varisi olan alimler ve evliyâullah = Mürrşid-i Kâmiller
hep insandaki bu kötü varlığın temizlenmesi, nefsin mağlup olup
ruhun galip gelmesi için çalışırlar.
En Kestirme Yol
Nefsin temizlenmesi ve kalbin nur ile dolmasının en kestirme
yolu,Muhammed Bahâüddin Şah Nakşıbend
(k.s.) şöyle buyuruyorlar:
Yolumuz ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resulullah (s.a.v)
Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine tutunmaktan başka
bir şey değildir. ashab-ı Kiramın takib ettiği yolu izlemekten başka
bir gaye yoktur."
İlk Adım
Hakiki bir mürşid-i kâmile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümin,
nefsinin terbiyesi için ilk adını atmış olur. artık o mürşide kendini
teslim etmiş ve manen biat etmiş olur. Bu maksatla bir mürşide
gelip bağlanan kişiye mürüs (Allah'ı isteyen kişi) denir.
Mürid, geçmiş günahlarına tövbe etmiş, farzlarını yapmaya ve
haramlardan sakınmaya kesin olarak söz vermiştir. Artık bu kişinin
nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir. Sonra mürüd
kalbine ve ruhuna Allahü Teâla Hazretlerinden gelen nuru almayı
öğrenir. Allah^dan gelen bu nuru almakta vasıta, başta peygamberler
sonra da onun varis ve vekili olan mürşid-i kâmillerdir.
Nurun Alınışı
Mürid tenha ve temiz bir yerde kıbleye dönerek oturur. Gözlerini yumar.
Mürşidinin tarif ettiği sûre ve duaları okuduktan sonra dilini damağına
yapıştırır. sonra aklından ve kalbinden (masivayı) mahlukatı düşünmeyi
çıkarır. Bütün dikkatini nurun çıkış ve dağıtım merkezine toplar. Ve
oradan manevi kalbine Allah'dan gelen nurun geldiğini düşünür. bir
müddet sonra da dilini hiç oynatmadan sırf lalbinden "Allah" ismi şerifini zikreder. Bu,
Allah'a yakın olmanın ilk adımıdır. Artık insana nur geldikçe ruh
kuvvetlenir. Nefs de böyle bir ruha galip gelemez ve vücut idaresini
eline geçirmez.
Kutub ve Kutublar
Veliliin
en üst derecesindeki zatlara"kutub" denir. Kutublar, her devirde bir
veye iki, en fazla üç kişi olur. Bunlara; üçler denir; Kutbü'l aktab,
Gavsü'l âzam, Kutbü'l ûlâ diye isimlendirilirler. Üçlerin en yüksek
decede olanı Kutbü'l-aktab'tır.Kutbü'l-aktab,
kutubların kutbu demektir. Bu zât, Peygamber Efendimizin tam varisidir.
Velayet derecelerinin en yüksek makamına çıkmış bu zatlara,
Mürşid-i kamil, insan-ı kâmil, Şeyh veya vâris-i Resül ismi verilir. Bu
zatlar, Resülüllahın manevi vücudundan aldıkları Allah'ın nurlarını
kendi mânevi vücutları vasıtasıyla, isteyen insanların mânevi
vücutlarına dağıtırlar. Yaşadıkları devrin insanlarını irşad ederler.
Silsile-i Sâdât
Bu büyük veliler, Kur'ân-ı Kerimde Neml sûresinde anlatılan,
Yemen'den Kudüs'e, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda
Belkıs'ın sarayını getiren Süleyman aleyhisselamın veziri (Asaf bin
Berhaya) gibi büyük salâhiyet ve tasarruflara sahiptirler.
Sahabe-i Kiram bu hususta en öndedir. Bu yüksek hallerin sahibi allah
dostları Sahâbe-i Kiram'dan sonra da devam etmiştir. Hatta,
birbirlerine bağlı zincir halkaları gibi bir silsile halinde, biri
diğerine vazifesini devrederek günümüze kadar gelmişlerdir.
Tasavvufta iki silsile mevcuttur. Biri, Zikr-i Hafi = Gizli Zikir
Silsilesi, diğeri Zikr-i Cehri = Açık Zikir Silsilesi.
Gizli zikir silsilesi Hazreti Ebubekir Efendimize dayanır. Açık zikir
silsilesi de Hazreti Ali Efendimize dayanır. Tasavvuf erbabı her fert,
mutlaka bu iki silsileden birine bağlanır.Bütün tarikatlar=yollar, bu
iki ana koldan gelmişlerdir. Daha sonraları bu iki kol,
1
.
Nakşi Silsilesi
2.Kaadiri Silsilesi diye anılmıştır.
Bu silsilere Silsil-i Zeheb (Altun Silsile), Silsile-i Kibrîti Ahmer
isimleride verilmiştir.
Altun Silsil'yi teşkil eden zevat-ı kiram'ın adedi 33'dür. bu
sırlardan bir sırdır.
Mürşid-i Kâmilin Vasıfları
Her
şeyin hakikisi ve sahtesi bulunduğu gibi mürşidi kamilinde hakikisi ve
sahtesi mevcuttur.
Sahtesinin şerrinden kotrunmak ve hakikisine kavuşmak için Cenâb-ı
Hakka çok iltica etmek lazımdır. Çünkü her devirde sahteleri,
hakikilerinden çok fazla olmuştur.
Sahtesinde bulunan en açık vasıflar şunlardır:
1- Sahte mürşid, en başta dinin emirlerine ve Resülüllah
Efendimizin
sünnetine uymaz.
2- Her devirde görülen en açık misali kadın erkek
münasebetlerindedir.Kadın cemaatle bir arada bulunur. Kadınlara elini
öptürür.
3- Sahte mürşidin, sohbetlerinde ve toplantılarında rüyaya çok
geniş
yer verilir.
4- Hadis-i şeriflere ve ayeti kerimelere ulemanın verdiği
manaların
dışında manalar verilir. Sünnetler yanlış yorumlanır.
5- Dinin yayılması için değil, kendi tarikatının yayılması için
çalışılır.
6- İnsanların hidayete ermeleri için çalışmaktan ziyade
istikameti düzgün insanlarla uğraşır ve onlarla meşgul olur.
7- Mekruhlara ehemmiyet vermez.
8- Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar.
9- Zamanlı zamansız, yerli yersiz insanların gözü önünde ağlar.
10- Çoğu Vahdet-i vücud'a inanır.
11- Namazını hep Mekkede kılıyor diye ve
buna benzer nice şeyleri şakşakçılarına yaydırır.İlk
zamanlar buna tabi olanlar büyük bir zevk duyar, huzur alır,
ibadete bağlılığı artar. Şeytan o kimseyi sahte mürşide bağlamak için
ondan vesveseyi kaldırır, o kimsenin kolayca ve zevkle ibadet etmesini
sağlar. Fakat daha sonra onu daha büyük ve delalete sokar.
13- Erkek ve kadın mürüdlerine bol keseden halifelikler vererek
onları
dünya menfaatiyle kendilerine bağlar.
Gerçek
Mürşid
"Ağaç
nasıl ki, gövdesinden değil de, meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i
kâmil olan kişilerde, gösterişli zahir hallerinden değil, meyve ve
mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden
anlaşılır. Ve bu süretle kendilerine tabi olmak, manevi feyzinden her
hususuta istifade etmek caiz ve sahih olur. şöhreti arşa çıksa, hakiki
mürşidin misali, meyvesidir." (2)
Üveysi İrşad
Bir mürşid-i kamil vefat ettikten sonra da istediği bir kimseyi irşad
edebilir. Kendi ruhaniyetinden yardım isteyen birine yardımlarda
bulunur ve onu manene terbiye eder. İşte bu şekilde cismen değil de
manen terbiye olma haline tasavvufta "Üveysi" olarak irşed olma ha
denir. bu hal ilk defa Veysel
Karani Hazretlerine vaki olmuştur. Resülüllah Efendimizi
bizzat görmemiş ancak, ruhaniyetinden istifade ederek irşad olmuştur.
Nefsinizi
Tanıyormusunuz ?
Kaynaklar:
1) Altun Silsile,
Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Yayınevi,
2) Süleyman
Hilmi Tunahan
3) Mektubat-ı
Rabbani
4) Yusuf, 53
5) Araf, 179
Ana Sayfa