Mason Afganî bir İslâm Önderi
midir?
Mehmet
Şevket
Eygi
Milli Gazete
09.01.2008
Cemalüddin
Afganî’yi, Müslümanlar için önder, lider, kurtuluş rehberi, kılavuz,
imam olarak gösterenler var. Polemiğe ve olumsuz tartışmalara girmek
istemiyorum. Bu konuda iddialarım ve sorularım var. Acaba Afganîciler
bunlara açık ve inandırıcı cevaplar verebilirler mi?
Birincisi: Afganî yalan söyleyerek,
taqiyye yaparak
Müslümanları, yani din ve iman
kardeşlerini aldatmıştır. Şiî olduğu halde kendisini Sünnî
göstermiştir. İranlı olduğu halde Afgan göstermiştir. Bazıları mugalata
yaparak “Şiî olmak suç mudur?” diyorlar. Ben suçtur demedim. “Niçin Şiî
olduğu halde, yalan söyleyerek, gizleyerek kendisini Sünnî
göstermiştir?” diye soruyorum. Resûl-i Kibriya Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuşlardır.
Müslümanın Müslümanı aldatması, kandırması doğru mudur? Bunu yapan kişi
Müslümanlara rehber, kılavuz, önder olabilir mi?
İkincisi:
Afganî Masondur. Herkes biliyor ki, Masonluk ve Masonlar İslâm’a ve
Müslümanlara karşıdır. Diyelim ki, Afganî onların içyüzünü bilememiş,
sezememiş ve iyi niyetle hatâ ederek, içlerine girmiştir. Gerçek böyle
midir? Tarihî ve ilmî araştırmaların derinliklerine inince onun
herhangi bir “birader” olmadığı, Masonluk konusunda önde gelen bir isim
ve şahsiyet olduğu görülecektir. Bazıları, Müslümanların böyle yalancı,
taqiyyeci bir masonun peşinden gitmesini mi istiyor?
Üçüncüsü:
Sultan Abdülhamid Afganî’ye karşıydı. Ona İstanbul Teşvikiye’de bir
konak vermiş (o zaman oralarda bahçeleri ağaçlı konaklar varmış...) ve
kendisini ölünceye kadar altın bir kafeste hapis tutmuştur. Kahire’de
yaşadığı yıllarda Afganî Sünnîler arasında oturmamış, Yahudi
mahallesinde mesken tutmuştur.
Dördüncüsü:
Afganî’nin Mısırlı müridi Muhammed Abduh da Masondur ve Sünnî ulema ve
meşayih tarafından tenkit edilmiş ve çürütülmüşlerdir. Onun müridi ve
Menar Tefsiri sahibi Reşid Rıza da çok tenkide uğramış bir kimsedir. Bu
gibi şaibeli kimseleri Müslümanlara din alimi ve din önderi olarak
göstermek elbette doğru olmaz.
Beşincisi:
Afganî ihtilalci, aktivist bir kişidir. Bugünkü İslâm dünyasındaki
terör hareketlerinde (Şeriata uygun cihad hareketlerini kasd etmiyorum)
onun ve takipçilerinin büyük tesiri bulunmaktadır.
Altıncısı:
Afganî dinde yenilik, dinde reform isteyen bir kişiydi. Her Müslümanın
ictihad yapmasına taraftardı. Sünnî olmadığı için, Ehlisünnet
dünyasındaki dinî disiplinin, dinî hiyerarşinin, üniter yapının
bozulmasını ve yıkılmasını istiyordu. Aradan bir asrı aşan bir vakit
geçti ve onun ektiği tohumların İslâm dünyasını ne hale koyduğu görüldü.
Yedincisi:
İran şahı Nasırüddin’i, Afganî’nin koyu bir müridi öldürmüştür.
Afganî’nin İngiliz ajanı Blunt ile işbirliği yaparak, bi’l-irs
ve’l-istihkak sultan ve halife olan Abdülhamid-i Sani Han hazretlerini
tahtından indirmeyi planladığını tarihler yazıyor.
Sekizincisi:
Biz Ehlisünnet Müslümanları İslâm dininin ilahî olduğuna, onun
hükümlerinin yanlış olmadığına, Allah’ın ve Resulünün bildirmiş olduğu
kesin, muhkem hükümlerin Kıyamet’e kadar bakî ve geçerli olduğuna;
dinde reform yapılamayacağına; Müslümanların dini kendilerine uydurmak
yerine, kendilerini dine uydurmaları gerektiğine inanırız. Bir kısım
reformcular ve yenilikçiler ise, Kur’ân’daki ve Sünnet’teki bazı kesin
hükümlerin “tarihsel” olduğunu ve bunların artık zamanımızda
hükümlerinin kalmadığını iddia ederler. Bunların bir kısmı koyu
Afganîcidir. Bu bir tesadüf müdür? Şu husus da göz önünden hiç uzak
tutulmamalıdır ki, İslâm dinini yıkmak, Müslümanları silmek isteyen
agresif ve harbî kafirler de, reforme edilmiş ılımlı, light; Şeriat ve
fıkıh ahkamından arındırılmış, bir nev’i beşeri bir hümanizma veya
ideoloji haline dönüştürülmüş yepyeni bir İslâm istiyorlar, bunun için
büyük paralar harcıyorlar.
Dokuzuncusu:
Kur’an’da Müslümanların sağlam bir kulpa (urvetü’l-vuska) yapışmaları
isteniyor. Afganî böyle bir kulp değildir. Ciddî araştırmacılar içinde
onun Müslümanlığından bile şüphe edenler vardır. Sadece, mason olması
gerçeği bile ondan şüphelenmemiz, uzak durmamız için yeterli bir
delildir.
Bundan
on küsur yıl önce, Afganî aleyhinde bir yazı kaleme almış ve bu yüzden
bazı İslâmcıların ağır hakaretlerine mâruz kalmıştım. Bunlara
alışkınım, bunlardan dolayı fütur getirmem ve korkmam. Lakin, biz
Müslümanların bu gibi ihtilaflı, tartışmalı konuları ve bahisleri
terbiye, kardeşlik, hukuk, edeb, akıl, mantık, hikmet sınırları içinde
münakaşa ve müzakere etmemiz gerekmez mi? Bana sövüp sayacak ve
Afganî’yi temize çıkartacak. Böyle bir şey akla ve mantığa sığar mı?
Yapacaksan, yapabiliyorsan adam gibi, Müslüman gibi müdafaanı yap,
iddiaları çürüt.
Artık
emekli olmuş bir İlahiyat profesörü var. Polemik ve tartışma
çıkartmamak için ismini vermiyorum, bu zat çok aşırı bir Afganî hayranı
ve propagandacıdır. Müslümanların, Afganî’ye tâbi olarak, onun
görüşlerini ve tezlerini benimseyerek ve uygulayarak kurtulacaklarını
iddia eder. Bu zat ve bağlıları, Afganî konusunda ahlâka ve hikmete
uymayan baskılar yapıyorlar, Ehlisünnet alimlerinin bu konudaki
tenkitlerinin yayınlanmasını engelliyorlar. Ne kadar yanlış bir şey.
Afganî
meselesi madem ki, tartışmalı muhtelefün fih bir konudur; ilmî bir
heyet toplansın ve bunu müzakere etsin. Tabiî, önce toplantının gündemi
tanzim edilip açıkça yazılacak. Mesela, benim yukarıda ileri sürdüğüm
iddialar, tevcih ettiğim (yönelttiğim) sorular... Sonra bilginler ve
uzmanlar heyeti, bunları tartışacaklar ve her şey zabt edilip basılacak.
Beş
kişi Ehlisünnetten, beş kişi Afganîcilerden ve yenilikçilerden olacak.
Toplantıları da son derece âdil, bîtaraf, insaflı, vicdanlı bir kişi
idare edecek.
Şu
hususu da bir kere daha belirtmek istiyorum: bendeniz bundan 50 yıl
önce Afganî hayranıydım. Hattâ Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde
okurken (1952-54 yılları arası) Afganistan elçiliğine mektup yazmış,
Afganî hakkında kitaplar istemiştim. Onlar da, eksik olmasınlar,
isteğime cevap vermişler, bana Afganistan’dan getirttikleri kitapları
hediye etmişlerdi... Zamanla bu konuda kitaplar ve araştırmalar okudum
ve Afganî hayranlığını terk ettim. Bazıları Mehmed Akif in ve
Bediüzzaman hazretlerinin Afganî’yi övmelerini bir delil olarak
gösteriyor. Bu, sağlam bir delil değildir. Çünkü bu iki muhterem
şahsiyet masum (ismet sıfatıyla muttasıf, günahtan ve yanılmadan
korunmuş) değildirler. Yukarıda beyan ettiğim gibi o tarihlerde
Afganî’nin içyüzü, gerçek çehresi bilinmiyordu.
Afganî
İstanbul’da vefat etmiş ve Maçka’da (küçük bir kısmı kalmış olan)
mezarlığa gömülmüştür. Dönmeler de buraya cenaze gömerlerdi. Afganî’nin
mezarını bir Amerikalı yaptırmış, başına bir kitabe koymuştur.
Bilahere, sanırım 1930’lu yıllarda, Afganlar kendisine sahip çıkmışlar,
mezarını açıp kemiklerini Afganistan’a götürmüşlerdir.
Afganî’nin
şöhreti şişirmedir. Ondokuzuncu miladî yüzyılda İslâm dünyasında çok
büyük din alimleri, mürşidler, rehberler, şeyhler zuhur etmiştir. Onlar
ilim ve hizmet bakımından Afganî’den, Abduh’tan, Reşid Rıza’dan bin
kere büyük ve üstündür. Birkaçını sayayım:
Halidi
Bağdadî, Mekke Şafiî Reisüluleması Zeynî Dahlan, Yusuf İsmail
en-Nebhanî, Şeyhülislam Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid
el-Kevserî, Şeyh Muhammed Zafir el-Medenî (Sultan Abdülhamid’in şeyhi
ve mürşididir), Şeyh Ebü’l-Hüda es-Sayyadî ve daha nice alimler ve
mürşidler. Müslümanların böyle Ehlisünnet büyüklerine bağlanmaları
gerekir.
Dinimizde
elbette din ve dünya ayırımı yoktur ama Afganî ve takipçileri Yüce
İslâm dinini siyasallaştırmışlar, adeta siyaseti dinle
özdeşleştirmişler, hattâ dinîn üzerine çıkartmışlardır,
Afganî’den
ilham alanlar Mısır’da, Arap dünyasında, Pakistan’da başarılı oldular
mı?
Allah
cümlemize akıl, mantık, iz’an, insaf, vicdan, basiret, hikmet, firaset,
fetanet ihsan buyursun. Amin...
(Afganî
hakkında birkaç tercüme ve telif kitap yayınlamış bulunuyorum. Arzu
edenler bunları Bedir Yayınevi’nde görebilir.)