|
Aslan
yavrusu,
Fatıma’nın ciğerparesi, Sevgili Peygamberimizin sevgilisi, Cennet
delikanlılarının efendisi, Mazlumların öncüsü Hz. Hüseyin (R.A.)’i
şehit edenlerin başında ordu komutanı olan Ömer ibn-i Sa’d ibn-i Ebi
Vakkas, Hz. Ali’nin en yakın arkadaşlarından olan Sa’d ibn-i Ebi
Vakkas’ın oğludur. Kûfe Valisi Ubeydullah ibni Ziyad, onu Rey şehrine
vali olarak atar ama önce Hüseyin’i öldürmesini ister. Sabahlara kadar
gözyaşı döken, en yakınları tarafından “Öl ama Hüseyin’i öldürme” diye
nasihat edilmesine rağmen “Hüseyin’i öldürmede ateş var, valilikte tat
var” diyerek hem ağlamış, hem öldürmek üzere ordusunu Hz. Hüseyin
(R.A.)’in üzerine aç kurtlar gibi salmış.
İşte
Ömer! Sa’d
b. Ebi Vakkas’ın oğlu... İslâm için ilk defa kan döken, Aşere-i
mübeşşereden olan Sa’d’ın oğlu. Yezid’in ordusunun başına geçmiş,
Resûlullah (S.A.V.)’in torununu öldürmeye gidiyor.. Aslında bütün
akraba ve dostları, dünyalık için Hz. Hüseyin’i öldürmeye gitmemesini
söylemişlerdi Fakat O, Rey şehrine vali olmak için; ibn-i Ziyad’ın
teklifini kabul etti ve ordunun başına geçti. Rabbim muhafaza eylesin.
Amin.
Mal
ve makam
düşkünlüğü insanı ne kadar şaşırtıyor ve nasıl felâket çukuruna
düşürüyor. Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, dünyayı ayaklarının altına
almıştı. Onun yanında mal ve makamın hiçbir kıymeti yoktu. Üstelik
hayatta iken Cennet’le müjdelenmiş olduğu halde toprakta gezerdi. İşte
Ömer b. Sa’d, O babanın oğlu idi. Fakat kısa zamanda fikirler
başkalaşmış, âlemin ahvalinde değişme olmuştu. Bunun, sonucu olarak
Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in şan ve şerefinin yüksekliğini bildiği
halde Rey valiliğinden vazgeçememiş ve göz göre göre kendini Cehennem
ateşine atmaya cesaret edebilmiştir.
Evet
Ömer b.
Sa’d... Bu kişi, Hz. Hüseyin’i vuran Emevî ordusunun kumandanı idi.
Aile fertlerinin itirazlarına rağmen dünya hırsına aldanan ve
kumandanlıktan vazgeçemeyen bir kimse... Bu davranışı ile muhterem
babası Âşere-i Mübeşşere’den Sa’d b. Ebi Vakkas Hazretlerinin
kemiklerini sızlatan biri. İşte dünya hırsının kişileri nerelere
sürükleyeceğinin mücessem örneği. YaRabbi Sen bizi muhafaza eyle. Amin
Hasan
(R.A.)
den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.):
Dinarı
(Altın, para)
sevmek; her hatanın, günahın başıdır. buyurdu. (1)
Hz.
İsa (A.S.)
da:
Dünyayı
sevmek; her hatanın, günahın başıdır, buyurmuştur. (2)
Ömer
b. Sa’d,
Hz. Hüseyin’e yaklaşınca, ona bir elçi göndererek, buralara geliş
sebebini sordu. Hz. Hüseyin, Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini
Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını
bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu
ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlattı ve: “İzin
verin dönüp gideyim” dedi.
Yezid’e
biat
ederek zelil bir şekilde yaşamaktansa kılıç altında ölmeyi tercih eden
Hz. Hüseyin (R.A.), komutandan çekip gitmesi için izin ister ama
Komutan, ben de seni seviyorum, gitmeni isterim fakat vali senin ya
biat etmeni veya öldürmemi emretti” diyerek valiliğin tadına varmak
için izin vermez.
Ömer
b. Sa’d, Hz.
Hüseyin ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kaldı ve
durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah ise Yezîd’e biat
önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatını kesmesini
istedi. Bunun üzerine Ömer Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlar arasında
bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirdi; sonra da
birkaç defa Hüseyin’le gizlice görüştü. Aralarında ne konuştukları tam
olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz. Hüseyin şu teklifleri
yapmıştır: Geldiği yere dönmek, bizzat Yezid’e gidip biat etmek veya
İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak. Ömer, kabul
edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı
ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah önce bu
teklifi uygun gördüyse de Sıffin’de Hz. Ali (R.A.)’nun safında
çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen ona önemli bir fırsatı kaçırmış
olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik
içindeki Hüseyin’i isteğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını
söyledi. Ayrıca O’nun Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtti.
Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek
Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu
başaramazsa onunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e
bırakmasını emretti. Şemir karargâha 9 Muharrem Perşembe günü ulaştı.
Ömer b. Sa’d kumandayı, dolayısıyla kazandığı dünyalığı elden
kaçırmamak için bu görevi yerine getireceğini söyledi.
Muharrem
ayının
9’u perşembeydi. Ömer b. Sa’d, aldığı emri Hz. Hüseyin’e bildirdi ve
görüşünü istedi.
Hz.
Hüseyin de,
o gecelik mühlet istedi ve orduları kamplarına çekildiler.
Hz.
Hüseyin
kardeşlerini ve arkadaşlarını yanına topladı; ve onlara bir konuşma
yaparak, gece karanlığından istifade ederek gitmelerini söyledi. Fakat
onlar bu teklifi reddettiler ve beraber kaldılar. Hz. Hüseyin ve
yanındakiler o geceyi dua, namaz ve istiğfarla geçirdiler.
Ne
var ki Iraklılar O’nu
kardeşleriyle yalnız bıraktılar. Onu davet edip Kerbela çöllerine
getirdiler; sonra da İbn-i Ziyad’ın askerleri oldular. Yemin
billâhlar ederek yardım sözü veren Kûfe ahalisi ise korkunç bir
döneklik ve ahde vefasızlık yaparak yerlerinden kıpırdamadılar.
Hz.
Hüseyin’in
yanında sadece 32 atlı ve 40 piyade askeri vardı. Ertesi gün Hz.
Hüseyin gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına bindi ve
önünde bir mushaf olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin
buraya geliş amacını anlamaları, hakkında insaflı hüküm vermeleri
halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek
kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise
istediklerini yapmalarını söyledi. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin bu
konuşmasında anne babasının ve amcalarının İslâm’a hizmetlerini dile
getirmiş. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)in kendisi hakkındaki övücü
ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını
hatırlatmıştır. Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine Hür b. Yezid
yaptıklarına pişman olarak onun safına geçti.
Kerbela’da
Hz.
Hüseyin (R.A.)’i ilk karşılayıp susuz bir yere yerleşmeye zorlayan Hür
ibn-i Yezid, valinin göndereceği katiller ordusu gelinceye kadar Hz.
Hüseyin (R.A.)’i orada tutan, geri gitmesine izin vermeyen, katiller
ordusu gelince Hz. Hüseyin (R.A.)’i onlara teslim eden Hür ibn-i Yezid,
Hz. Hüseyin (R.A.)’in öldürüleceğini anlayınca katiller ordusunun başı
Ömer ibn-i Sa’d’a gider ve öldürmemesini ister, Ömer, göz yaşları
arasında öldürme emrini verir. Bunun üzerine Hür ibn-i Yezid, yer
değiştirir ve Hz. Hüseyin (R.A.)’in yanına geçer ama biraz sonra
katiller ordusu tarafından öldürülür. Vaktinde
gelmeyen yardım, yardım değildir. Açlıktan öldürdüğünüz adamın kabrini
altından yapsanız ve üzerine yağ ile bal dökseniz faydası yoktur.
Muharrem’in onuncu günü o gözyaşları içinde Hz. Hüseyin (R.A.)’i
öldürmeye gelen komutan zulmünden önce öğle namazını da ihmal etmez. Hz.
Ali
(R.A.)’yi hançerleyerek şehit eden Abdürrahman ibni Mülcem, çok fazla
namaz kıldığından alnında namaz izi varmış. (3)
Hz.
Hasan
(R.A)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizi şöyle
uyarır:
“Sakın
kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın. Dileyen namaz kılsın, dileyen
oruç tutsun. Emaneti olmayanın dini olmaz” (4)
Gönülleri Müslümanlarla
olan, kılıçları kafirlerle olan insanlarımız, makamların, mevkilerin,
unvanların tadına varmak için kafire gözyaşları arasında hizmet ederken
döktükleri gözyaşı cehennemdeki ateşine benzin görevi yapar. Bu dünyada
Müslüman’ı biraz daha fazla öldürsün diye kafire petrol taşımasına
katkıda bulunanlar kendi ateşlerinin yakıtını taşırlar.
Ömer
b. Sa’d’ın
sancağıyla gelip ilk oku atması üzerine başlayan savaş birbirine denk
olmayan bu kuvvetler arasında tam bir dram şeklinde devam etti ve Hz.
Hüseyin’in savaşa başlarken yirmi üç süvariyle kırk piyadeden oluşan
askerleri kısa sürede azaldı. Savaşın sonlarında artık sıcak ve
susuzluktan bitkin hale düşen bu az sayıdaki insanın başında piyade
olarak cesaretle dövüşen Hz. Hüseyin’e Şemir b. Zülcevşen’in emriyle
her taraftan hücum edildi. Sinan b. Enes en-Nehaî önce bir harbe
saplayıp onu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha
sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından
da çadırları yağmaladılar. Bir avuç insan, yine
kendileri gibi Müslüman
olduğunu söyleyen bir ordu karşısında kahramanca Hakk’ı müdafaa etti;
ama âlemdeki “hikmet” kanunu gereği ekseriyet zulmünde galib oldu.
Allah Resulü (S.A.V.)’in gözbebeği torunu ve yakınları hunharca şehid
edildi. Tertemiz kanları Kerbelâ toprağına döküldü. Asırlardır şenlik
sembolü olarak kutlanan Aşure günü de hüzne bulandı. Şehidlerin
cesetleri ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye
köylülerince toprağa verildi.
Artık
Kerbelâ,
İslâm değil, cahilî-Arap asabiyyeti kokuyordu artık. Resûlullah
(S.A.V.)’in torununu öldürmeye koşarken ayet, Kur’an duymak istemiyor,
tanrılaştırdıkları kimselere kulluklarını ifa ediyorlardı, Yezid’in
askerleri.
Hz.
Hüseyin (R.A.)’i ve yanındaki yetmiş iki insanı çocuk, kadın ayırımı
yapmadan susuz bırakan, Fırat nehri ile onların arasına giren ve su
içmelerine izin vermeyen Abdullah ibn-i Hasın, Hz. Hüseyin (R.A.)’in
bedduası ile bu dünyada da susuz ölmüştür. ALLAH (c.c.) ona öyle bir
hastalık vermiş ki, içtiği suyu hemen kusarmış ve suyun başında
susuzluktan ölmüş.
Yürekleri yandığı halde
Müslümanların öldürülmesi için kafirlere yardım edenler aleme ibret
olsun için bu dünyada da cezalarını çekebilirler.
Hz. Hüseyin (R.A.) ve
yakınlarının Kerbelâ çöllerinde susuz şehîd edilmelerinden sonra zalim
Yezid’in zalim ordusu, geride kalan kadın ve çocukları toplayarak Kûfe
şehrine götürürler, İmam Hazretlerini ısrarla çağıran ve yardım sözü
veren kalleş Kûfeliler ise, bu hazin manzara karşısında ağlamaya
başlarlar. İmam Hüseyin (R.A.)’in kız kardeşi ve Hz. Ali’nin (K.V.)
kızı Zeyneb (R.A.) bu ikiyüzlü insanların tavrından iğrenir ve şu
tarihî konuşmayı yapar:
“Ey Küfe halkı! Ey
hileci ve hıyanetkâr halk! Sizi gidi günahkârlar!... Şimdi ağlıyorsunuz
ha? ALLAH göz yaşlarınızı asla dindirmesin! Gözlerinizden yaş hiç eksik
olmasın! Şulelerinizin feryadı asla dinmesin! Kalpleriniz acı ve keder
içinde yansın!
Ne sizin
andlaşmalarınıza bir değer verilir, ne de sözlerinize itibâr edilir.
Lâftan, öğünmekten, gösterişten, cariyeler gibi dalkavukluk yapmaktan
ve düşmanla gizli işbirliği yapmaktan başka neyiniz var sizin? Bilin
ki, siz şirretsiniz! karaktersiz ve alçaksınız!
Simdi kardeşim ve
bizler için mi ağlıyorsunuz? Onun için mi hazin ve acıklı çığlıklarınız
göğe yükseliyor? Evet VALLAHi, ağlayın da ağlayın! Çünkü siz ancak
ağlamaya layıksınız. Sizinki öyle bir utanç ve alçaklık ki, hiçbir
suyla yıkanmaz!
Siz zamanın İmamının
katline ortak, en azından seyirci kalma alçaklığını içinize
sindirdiniz. Onun mübarek kanının pıhtıları hâlâ ellerinizde ve siz
onları aslâ aslâ temizleyemeyeceksiniz!”
Yanan bir yürekten
lâvlar gibi fışkıran şu tarihî hitabe, acaba sadece o günkü Kûfe halkı
için mi geçerlidir? Hayır!.. Filistinliler öldürülürken, Irak’lılar
katledilirken, Şeyh Ahmet Yasin şehid edilirken, bunca zulme, fısk u
fücura seyirci kalan bütün Müslümanlar, hatta bütün insanlık için
geçerlidir.
Hz. Hüseyin (R.A.) ve
onunla beraber şehâdet şerbetini içen mü’minler Cenneti A’lâ’ya
uçtular. Yezid ve şürekâsı da cezalarını görecekleri yere
yuvarlandılar. Küfe halkının utancı ise kıyamete kadar devam edecek.
Zamanın imamının kanı dökülür de, o belde bir daha sükûnet bulabilir
mi? Irak toprakları asırlardır kan ve gözyaşından kurtulabildi mi?
Peki, bizim durumumuz
ne âlemde? ALLAH’ın Kitabı ve Resûlü (S.A.V.)’in sünneti ayaklar altına
düşürüldü; Müslüman beldeler kâfirler ve münafıklar tarafından işgal
edildi; bugünkü Kûfe’li ulemâü’ssû’ ise hâlâ tavuktan kurban edip
etmemeyi tartışıyor! Topyekûn kurtulmayı düşünmek şöyle dursun, dünyevî
zevk ve ihtiraslarından zerre kadar tâviz vermeyi bile düşünmeyen
Müslümanlara ise, Hz. Zeyneb (R.Anha)’nın hitabeti tam da yakışmıyor mu?
Ey Kûfe halkı! Ses size
geliyor mu? Yoksa “Kûfe” ismi ile birlikte siz de mi târihe karıştınız.
Kaynak:
Mehmet Talü
Kerbela Faciası
Milli Gazete,
02-05/02/2007
26/01/2008
|