Bizden....
Bizden
Değil...
Mehmet
Şevket
Eygi
Milli Gazete
21.09.2005
Bu devirde bir
kısım
Müslümanların (hepsini kastetmiyorum) yanlışlıklarından biri de, “Bizden”
kelimesini yerinde kullanmamalarıdır. Kendi cemaatlerine,
tarikatlarına, fırka
veya hiziplerine mensup olan Müslüman için “Bizden” diyorlar, mensup
olmayan Müslüman “Bizden değildir”.
Ne
kadar tehlikeli ve yanlış bir
düşünce... Bütün Müslümanlar bizdendir. Müslümanları bizden ve bizden
olmayan
diye ikiye ayırmak son derece veballidir.
Ben Hanefî mezhebine mensubum,
Şafiî mezhebine mensup Müslümanı dışlayabilir miyim, onu farklı ve
başka bir Müslüman olarak görebilir miyim? Böyle bir dışlama,
“başkalama” sapıklık olmaz mı?
Diyelim ki, ben Nakşîyim, öteki
Kadirî. Bu iki tarikat da (ve ötekileri) tarikat-ı Muhammedîye değil
midir? Nakşî mi üstündür, Kadirî mi? Bu sorunun cevabını Allah kelamı
Kur’ân-ı Kerim veriyor: “Allah katında en üstününüz en takvalı
olanınızdır”. Nakşî daha takvalıysa o üstündür, Kadirî daha takvalıysa
o üstündür...
Zamanımızda bir kısım cemaatçiler
bizdendir, bizden değildir konusunda çok fanatikçe hareket ediyor, çok
ileri gidiyor, din sınırlarını aşıyor.
İslâmî kesimde kimin ehliyeti,
liyakati, uzmanlığı, tecrübesi, birikimi, uygun ve yeterliyse ona ifa
edebileceği hizmetler ve vazifeler verilmelidir. Ama fanatikler buna
yanaşmıyorlar. Adam
ehliyetli, liyakatli, başarılı, uzman bir kişi, lâkin çok büyük bir
eksiği ve kusuru var: Bizden değil!.. Rezalet...
Cemaatçiler
hizmet vermek için o adamın
ruhunu satmasını istiyorlar. Buna ne hakları var?
Bir
gazetecinin, bir eğitimcinin,
bir işletmecinin, bir öğretmenin iş bulabilmesi, hizmet edebilmesi için
ille de Efendi Hazretlerine intisap etmesi mi gerekir? Bir tarikata,
bir Efendiye intisap nasip meselesidir. Nasibi varsa intisap eder,
nasibi yoksa etmez. Bir Müslümanın Allah ile ezelde yapmış olduğu ahd
ve misaka sadık olması, Peygambere biat etmiş bulunması; İslâm’a,
Kur’ân’a, Şeriata, Sünnete yapışmış olması yetmez mi?
Bunlar bazı fanatik cemaatçilere
yetmiyor. İlle de Hazret-i Muhtereme
bağlanacak.
İslâmî kesimde gerçekten çok
değerli eğitimciler, gazeteciler, araştırıcılar, yazarlar, sanatkârlar,
uzmanlar mevcuttur. Bunların çoğu ilgisiz, işsiz, vazifesiz
bırakılmışlardır. Nicesi birer kûşe-i inzivada pinekleyip oturuyor, ne
büyük bir israf. Bu gibi kimselere çalışma imkânı verilse çok iyi
hizmetler edebilirler. Fanatik ve dargörüşlü cemaatçiler, kendilerinden
olan nâ-ehillere iş, makam, mevkii, vazife ve hizmet verirler; kendi
cemaatlerine mensup olmayan ehil kişilere vermezler. Sonunda hizmetler
doğru dürüst yürümez.
Büyük
İslâm tarihçisi ve bilgesi
İbn Haldun benim fanatizm dediğim şeyi asabiyet kelimesi ile ifade
ediyor. Bazı asabiyetler faydalı, olumlu, doğrudur, bazıları da
yanlıştır. Fıkıh
mezhebi doğrudur, faydalıdır ama bu konuda fanatiklik yapmak,
mezhepçilik yapmak yanlıştır. Bir
Müslüman Hanefi olabilir ama Hanefici olamaz.
Tarikatlar çok mübarek, çok
muazzez, çok ulvî müesseselerdir, tarikatlı
olmak iyidir, tarikatçı olmak kötüdür. “Benim tarikatım çok
üstün, öteki tarikatlar çok alçak... Benim şeyhim çok büyük, öteki
şeyhler çok küçük...” diyenler cahil ve eşek kafalı kimselerdir.
Terbiyeli, edepli, efendi bir tarikat mensubu, öteki tarikatların
şeyhlerine de hizmet eder.
Dine, Şeriata, Sünnete hizmet
etmek için cemaatler olabilir. Birtakım Müslümanlar bu cemaatlere
bağlanabilirler, ancak “Cemaatli olmak başka şeydir, cemaatçi olmak
başka şey”. Cemaatçilik yanlıştır.
Tekrar ediyorum: Allah bütün
müminleri kardeş kılmıştır. Hiçbir müminin diğer müminleri “Bizdendir,
bizden değildir” diye sınıflandırmaya, bizden olmayanları hor görmeye,
onları dışlamaya hakkı yoktur. Böyle birşey İslâm’ın ruhuna aykırıdır.
Resul-i Kibriya aleyhisselatü
vesselam Efendimiz, “Mazlum (zulme uğramış) olan Müslümana da, zalim
Müslümana da yardım ediniz” buyurunca Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm
ecmain Efendilerimiz sormuşlar:
– Mazlum olana yardımı anladık
da, zalime nasıl yardım edeceğiz?
Resulullah Efendimiz şu cevabı
vermişler:
– Elini onun eli üzerine
koyarsın, yani zulmüne (en uygun ve münasip şekilde) mani olursun.
Bir insanın kalbinde iman varsa
onu dışlayamayız, ona bizden değildir diyemeyiz. Ehliyetine,
liyakatine, uzmanlığına göre ona hizmet vermekle, iş temin etmekle
mükellefiz.
Nice değerli fikir adamları,
araştırıcılar, edebiyatçılar, tarihçiler, sanat erbabı İslâmî basında
yazı yazamıyor. Bütün kapılar onlara kapalı. Neymiş efendim, bizden
değilmişler.
Değerli, ehliyetli, liyakatli bir
Müslüman, senin aleyhinde de bulunsa, sen onunla İslâmî uhuvvet
(kardeşlik) rabıtasını (bağını) kopartamazsın. Ben kopartırım mı
diyorsun, o halde günahkâr olursun, yanlış bir iş yapmış olursun.
Kur’ân bize nasıl öğüt veriyor:
“Kötülüğü iyilikle gidermeye
çalış, böyle yaparsan sana düşman olan kişinin yakın bir dost olduğunu
göreceksin...”
Batasıca benliklerimiz yüzünden
Ümmet bütünlüğünü, iman kardeşliği yapısını berhava ettik. Haydi, cahil
Müslümanlara fazla bir şey demeyeyim, peki yüksek tabaka Müslümanlarına
ne oluyor? Yüksek bir Müslümanın gönülsüz olması gerekir, bağışlayıcı
olması gerekir, kin tutmaması gerekir. Bedîüzzaman Hazretleri ne demiş:
“Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete (düşmanlığa) vaktimiz yoktur.”
Millî Gazete’de 1991 yılından
beri yazıyorum. Bana böyle bir imkân verildiği için müteşekkirim.
Yazılarıma da karışmıyorlar...
Bundan on sene kadar önce bir gün
telefon çaldı, benim üstü kapalı olarak tenkid ettiğim bir cemaate
mensup terbiyeli ve efendi bir Müslüman konuştu. “Efendim, siz bizim
yaşça büyüğümüzsünüz, hürmet ederim, ellerinizden öperim” diyerek söze
başladı ve tenkidlerimin haksız olduğunu söyledi. Darılmadım, kızmadım;
aksine çok takdir ettim, memnun oldum.Müslümanlar arasındaki
münasebetler böyle olmalı.
Bir Müslüman, başka bir
Müslümanın şeyhini tenkid ediyor, aleyhinde konuşuyorsa, ikinci
Müslümanın fazla tepki göstermemesi, “Bu kardeşim nasipsiz...” sözünden
başka söz söylememesi gerekir.
Vay sen benim şeyhimi,
tarikatımı, Efendimi, cemaatimi tenkid ediyorsun. Sen münafıksın, sen
fitne fesatçısın, sen şusun, sen busun demek ne kadar yanlıştır.
Tenkidden tenkide fark vardır.
Eğer tenkidler yapıcıysa, olumluysa, doğruysa, faydalıysa bunlara kulak
vermek gerekmez mi?
Her hal
u kârda, bir Müslümana iş, vazife, hizmet vermek için onun ruhunu
satmasını istemek ahlâksızlık ve faziletsizliktir.