|
1-Bu
sûrenin diğerlerinde
bulunmayan onsekiz farzı içine aldığı açıklanıyor. Ebu Hayyan'ın
kaydettiği
üzere, Arapların ilk filozofu meşhur el- Kindi'ye öğrencileri: "Ey
filozof, bize şu Kur'ân'ın bir dengini yapıver" demişler. O da:
"Peki, hepsinin değil ama, bir kısmının benzerini yapayım" demiş. Ve
bir çok günler çekilip kapanmış, sonra çıkmış: "Vallahi demiş buna ne
bizim kudretimiz yetecek, ne de başka birinin. Mushaf'ı açtım, Mâide
suresi
çıktı, baktım vefa (sözde durma)yı söylemiş, dönekliği yasaklamış, bir
genel tahlil
yapmış, sonra bir istisna istisna eylemiş, sonra da kudret ve
hikmetinden haber
vermiş ve bütün bunları iki satıra sığdırmış, bunu ise hiç kimse
ciltlerle yazı
yazmadan ifade edemez."
UKUD:
Akdin çoğuludur. Akd,
belgeye bağlanmış anlaşma demektir ki, bir şeyi diğerine sağlam şekilde
bağlayan bağ ve düğüme, mesela ip düğümüne benzetilmiştir. Yani anlaşma
asıl
lugatta sıkı bağlamak ve düğümlemek, sağlam bağ ve düğüm demek olup,
bundan
nakledilerek bir kimsenin bir şeyi benimsemesi veya başkasını susmaya
mecbur
ederek kendini veya diğerini bağlamasına veya karşılıklı bağlanmalarına
akid
adı verilmiştir ki, itikad da bundandır. Şu halde her akid icab ve
kabule
dayanmayıp, bazıları yalnız razı olmakla da anlaşma yapılmış olur ki,
adaklar
ve gelecekle ilgili yeminler bu türdendir
AHİD
de asıl lugatta bir
şeyi halden hale saklayıp gözetlemektir. Böyle gözlenmesi istenen,
gerekli
görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verilir. Bu ölçü ile ahid ve
akid
anlamdaş demek iseler de, akid kelimesi, "misâk" gibi daha çok ihkâm
(sağlamlaştırma) ifade eder.
VEFA
ve İFA ise ahid ve
akdin gereğini yerine getirmek, icabını tamamen icra eylemektir. Burada
çoğulu
muhallâ bi'l-lâm (lâm harfiyle süslenmiş yani harfi tarifli) olan ,
"el-ukud", istiğrak ifade eder ki, gerek Allah Teâlâ'nın kullarına
gerekli kıldığı ve anlaşma yaptığı teklifleri ve dine ait hükümleri
gerek
kulların kendiliklerinden Allah'a karşı bağlandıkları adakları ve
yeminleri,
gerekse insanların kendi aralarında sahih olarak anlaştıkları
emanetler, muameleler
ve diğerleriyle ilgili her çeşit akidleri içine alır. Hatta harb ehli,
zimmet
ehli, Haricîler ve diğer insanlar ile yapılan anlaşmalar da dahildir.
Şu halde
bundan şu kural ortaya çıkar ki, "akidler de aslolan sıhhattir, meğer
ki
bozulmasına bir delil gelmiş olsun". Bunun için herhangi bir akidde
söz,
sıhhat davacısının,delil fesad davacısınındır. Meğerki o akidde fesadın
batıl
olmasından başka bir mânâ ifade etmemiş olsun. Çünkü batıl olma
iddiası, akdin
yokluğunu iddia ve varlığını inkâr demektir. Bunda ise delil, vücut ve
sıhhat
iddiacısına yönelir. Çünkü emri yerine getirmek, sahih olarak mevcut
olan akde
yöneliktir. Akid, sabit ve aktedilmiş değilse yerine getirilecek bir
şey
yoktur. Ebu Bekir Râzî bu fıkhî mânâ ile "Ahkâm-ı Kur'ân"da der ki:
'Akidleri yerine getirin', ukud (akidler) isminin ulaşmış olduğu bütün
akidlerin yerine getirilmesini gerektirir. Şu halde herhangi bir akdin
caiz
olması veya fasit olmasında veya her hangi bir adağın sıhhat ve
lüzumunda
anlaşamadığımız zaman ilâhî sözü ile delil getirmek sahih olur". Fakat
akidler her çeşit dini sorumluluklardan daha genel olduğu ve halbuki
dini
teklifler içinde mendublar ve müstehapların da varlığı bilindiği için,
bu
"îfâ ediniz" emrinin de vücub ve nedben daha genel bir mânâya
yüklenilmesi gerekeceğinin de unutulmaması lazım gelir. Nitekim bunu
Ebu's-Suud
açıkça göstermiştir. Netice olarak dinin özünün, Allah ve kullarla
sağlam
birtakım anlaşmalar ve mukaveleler yapmak ve sahih olarak aktedilen
anlaşmalar
ve akidleri ifa etmek suretiyle hükmünü yerine getirmek demek olduğu bu
sûrenin
başında genel bir esas olarak özetlenip buyurulmuştur ki:
Ey
iman etmiş olan müminler,
bağlandığınız bütün akid (anlaşma)leri ifa ediniz. Yani ilk önce iman
bir
akiddir. Ve siz bu akid ile Allah'a karşı bir takım sözleşmeler ve
akidler
yaptınız, bağlandınız. Sonra kendiliğinizden veya kendi aranızda veya
bütün
insanlar arasında birtakım akidler daha yapar bağlanırsınız. İşte bütün
bu
akidleri ifa ediniz. Dinin kökü, imanın hükmü, Allah'ın emri kısaca
budur.
Şimdi sûrenin ismiyle uyuşmuş olmak üzere önce geçim vasıtalarından
başlıyarak
bunun biraz açıklamasına gelelim:
Size
çeşitli hayvanlar helal
kılındı. Bunlardan faydalanır ve helal helal yiyebilirsiniz. Ancak
haram olması
okunan veya aşağıda geleceği üzere okunacak olanlar müstesna. Ki bu
cümleden
olarak gelecektir.
Daha
önce bilhassa şu dikkat
çekicidir ki siz ihramlı iken avlanmayı helal kılamayacağınız, ihram
halinde
avlanmayı ve av eti yemeyi caiz göremeyeceğiniz halde çeşitli
hayvanlar, bazı
müstesna ile helal kılındı. Yani ey müminler, siz hayvan öldürmek caiz
olmayan
ihram halinde avdan ve av eti yemekten yasaklanmışsınız. Fakat bu halde
bile
bir akdin meyvesi olmak üzere et yemekten mahrum bırakılmadınız. Siz
ihramlı
iken, av olmamak şartıyla ihramda bulunmayanların kestikleri
hayvanlardan
yiyebilirsiniz ki, bu helal ve haram olma birer ilâhî akiddir. Ve böyle
başkasının kestiği hayvanın etini yiyebilmeniz, herhalde kendi aranızda
yapacağınız alış-veriş ve hibe gibi bir akdin meyvesidir. Şu halde
bununla
akidlerin faydalarını ve İslâm dininde geçiminizin nasıl
genişletildiğini
takdir edin ve bu helal ve haramı ifa eyleyin de helali haram, haramı
helal
yapmayınız. İlerde âyetinde açıkça görülecektir ki, ihram halinde haram
olan
av, deniz avı değil kara avıdır. Buradaki av da kara hayvanları, demek
olan
behime-i en'âmdan istisna yerinde bulunmak bakımından buna bir işareti
içerir.
"Behime", esasen aklı olmayan herhangi bir hayvan demektir ki
"İbham" (kapalı bırakma) mânâsından alınmıştır. Sonra bu isim kara ve
denizde yaşayan dört ayaklı hayvanlarda daha çok kullanılarak onlara
tahsis
edilmiştir. Burada helal kılınan ise mutlak behâim (hayvanlar) değil,
kara ve
denizde yaşayan dört ayaklı hayvanlardır.
"EN'AM"
da (ne'am)
ın çoğulu olup, En'am sûresinde: "Hayvanlardan da kimi yük taşır,
kiminin
tüyünden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin" (En'âm,
6/142), "Sekiz çift (hayvan), koyundan iki, keçiden iki". (En'âm,
6/143) "Ve deveden iki, sığırdan iki" (En'âm, 6/144) diye açıklandığı
üzere ehli hayvanlardan deve, sığır, davar, yani koyun ve keçiye
söylenir ki,
yumuşaklık mânâsına olan "nu'ûmet"den alınmıştır. Pençeliler şöyle
dursun beygir, katır, eşek gibi "hafir" denilen tek tırnaklı hayvanlar
bile "en'âm"da dahil değildirler. Nitekim Nahl sûresinde
"Hayvanları da yarattı.
Onlarda
sizin için
ısınmanızı sağlayan şeyler ve daha bir çok yararlar vardır. Ve onlardan
kimini
de yersiniz" (Nalh, 16/5), "Binmeniz ve süs için atları, katırları ve
eşekleri ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır". (Nalh,
16/8) buyurulmuştur. Şu halde "behimetü'l-en'âm" terkib-i izâfi (isim
tamlama)si ya "çam ağacı" gibi izafet-i beyaniyye olup "en'âm
denilen kelimeler" demektir ki, bu şekilde diğer bir âyetteki "Size
okunup açıklananlar dışındaki hayvanlar sizin için helal kılınmıştır".
(Hacc, 22/30) gibi doğrudan doğruya en'âmın helal oluşu nasla
bildirilmiş ve
bunlara benzeyen ceylan, geyik ve diğerleri gibi av hayvanları en'âma
katılarak
helal kılınmış olur. Veya "behime" den maksad en'âmın dışından olarak
izafet-i lâmiye-i teşbihiyye ile "en'âm gibi olan behâim" demektir
ki, bu şekilde de geviş getirmek ve köpek dişleri olmamak bakımından
en'âme
benzeyen geyik ve diğer vahşi hayvanların helal olduğu ve helal olma
sebebine
işaret edilmiş olur. En'âmın helal olması ise daha önce diğer nass
(dinî metin)
ile açıklanmış olduğu gibi, buradan da müşebbehün bih (benzetilen) bir
asıl
olmak üzere yine bi'l-işâre (işaretle) anlaşılır. Ve bundan "avı helal
saymaksızın"
hâl kısmı ile avın istisnası (hariç tutulması) bir istisnâ-i muttasıl
(bitişik
istisna) yerinde bulunacağı "behîme" kaydı da te'kide değil, te'sise
sarfedilmiş olup fazla bir menfaat ifade edeceğinden bazı tefsirciler
bu şekli
tercih etmişlerdir. Fakat bunda ihram durumuna bakarak kelâmı, sırf
haram
kılmaya yöneltmek vardır. Ki, "akidleri ifa edin" sözünün akışına pek
de uygun değildir. Zira vahşi hayvanlardan faydalanmak ava dayandığı
için, bunu
müteakip ihram halinde avın yasaklanması açıklanırken ihram haline göre
bu
helal olmanın hiç hükmü kalmamış ve o halde kelamın gelişi büsbütün
haram
bulmaya yönelmiş ve şu halde bu yasaklama halinde en'amın helal
olmasından
faydalanma ve anlaşmaların semerelerinden isifade etme hususu nasla
bildirilmemiş ve bu İslâm nimeti ile başa kakma mânâsı gösterilmemiş
olacaktır.
Gerek bu ince beyan zevki ve gerekse en'amın aslında helal oluşunun
bilinmesi
sebebiyle tefsircilerin çoğu da birinci izafet-i beyaniyye şeklini
tercih
etmişlerdir. Ki bunda "behime" lafzı helal olma sebebini
araştırmamakla beraber, buna işaret etme nüktesinden de uzak değildir.
Vahşi
hayvanların bunun hükmüne girmesine vasıta olur. Ve her iki takdirde
behime-i
en'am (kara hayvanları), deniz hayvanlarını içine almaz.
Şimdi
bu ilâhî nimetlere
karşı acaba bu helal ve haram olma niçin böyle oluyor? Niçin hayvanlar,
ihramlı
ve ihramsız bütün hallerde mübah kılınır da, avlanmak bazan mübah,
bazan haram
oluyor? Hayvanların hepsi can değil midir?
Nasıl
oluyor da ilâhî
hükümde bu hayvanların, isterse bazıları insanlara helal olabiliyor,
gibi
birtakım düşüncelere de gerek yoktur. Helal ve haramın hükümlerini
sebeplerini
aramaktan çok Allah'a kullukla yerine getirmelidir. Zira şüphe yoktur
ki Allah
neyi irade ederse onu hükmeder. Hükmünde serbesttir. Yani esas
itibarıyla bütün
hükümler onun istek ve iradesine tabidir. İlâhî irade üzerinde tesir
icra
etmesi düşünülen hiçbir sebep, hiçbir kuvvet yoktur. Gerçi birçok
defalar
geçtiği üzere Allah Teâlâ hikmet sahibi olduğundan Allah'ın
tekliflerinin
dayanağı da kulların iyilikleri ve menfaatleridir. Ve şu halde bu helal
ve
haram da birçok yüksek hikmetleri içermektedir. Fakat bütün bu
hikmetler, ilâhî
iradenin meyveleri ve sıralanmış hükümlerinden başka bir şey
değildirler. Asıl
hükmün sebebi, o hikmetler, o iyilikler değil, Allah'ın iradesidir.
Mesela
insan, hayvanlara tercih edilmiş ve en'am (hayvanlar) insana mahsus
hayatın
iyiliğine diğerlerinden daha elverişli yaratılmış ve bu gibi fıtri
hikmet ve
iyiliklerden dolayı en'am helal kılınmış denebileceği farzedilsin.
Fakat buna
karşı acaba bu hilkat, bu nizam niye böyle olmuş? Bunda ne zaruret
varmış,
sorusu derhal ortaya çıkar. Bunun ise tek cevabı Allah'ın böyle istemiş
ve
böyle hükmetmiş olmasıdır. Şu halde esas itibariyle bunların hiç
birinde özel
zaruret yoktur, hepsi mümkün olan şeylerdendir. Bütün gerekliliğin,
zaruretin
ve güzelliğin kaynağı Allah'tır. Hüküm, hikmet, hukuk, şeriat hep bu
iradenin
ortaya çıkmasıdır. Ve bunun için tekliflerin güzel ve çirkin oluşu da
her
şeyden önce yaratan ve yaratılan, Allahlık ve kulluk ölçüsüyle Allah'ın
iradesine dayanmaktadır. İlim ve hukuk hikmeti ne kadar
derinleştirilirse
derinleştirilsin, esasında hukuk konusundan dışarı çıkamaz.
2-Asıl
hikmet eşyanın
tabiatı değil, onların yaratıcısı ve "her şeyi kuşatıcı" olan
Allah'ındır. Din açısından bu helal ve haram da sırf onun iradesinin
eseridir.
Bunun için: Ey iman edenler ne Allah'ın şeâirine, yani iradesini
gösteren
merasim ve dini sorumluluklarına, ibadet ve taatlarına nişane olanı
işaret
edici alâmetlerine, mesela hacc için ihram , mikatlar, cemreler, Safa
ve Merve,
Meş'ar-i haram, Arefe ve rükun, tavaf ve sa'y, kurban, traş olma ve
ıhlal gibi
menasik denilen şiarlara ve ne bu alâmetlerden sayılan haram aya, yani
savaş
haram olan receb, zilkade, zilhicce, muharrem dört aydan birine (Bakara
Sûresi
2/194. âyetine bkz.) ve ne hedye, yani Kabe'ye hediye edilen
kurbanlıklara, ne
de kılâdelere, yani kurbanlık nişanesi olmak üzere kurbanlıklara
herhangi bir
şeyden takılan gerdanlıklara ve özellikle bunların takıldığı
gerdanlıklı kurbanlıklara,
ve Kabe'ye doğru gelenlere, Rabblarından hem bir fadl (dünyaya ait bir
ticaret)
ve hem hoşnutluk ümit ederek ziyaret kastedenlere hürmetsizlik etmeyin.
Yani
bütün alametlere hürmet edin, hürmeti terketmeyin. Bu cümleden olarak
haram aya
savaş ve nesi' (haram ayı tehir etmek) sûretiyle riayetsizlikte
bulunmayın,
hediye kurbanlık ve gerdanlıkların hürmetini ihlal etmeyin,
diğerlerinin sevk
ettiklerine hücum etmeyin. Kendinizin kurbanlık götürüp, ona bir nişane
takmanız da ihramlının yapacağı işlerdendir. Öyle ise bozmayın, derhal
elbisenizi çıkarıp ihrama girmekle ve bundan sonra bunların etlerini
sadaka
olarak vermekle bu hürmeti koruyun. Hem ziyaret, hem ticaret kastıyla
Kabe'ye
gelenleri yasaklamayın, hacıların yolunu kesmeyin. Kabe'ye dışardan
gelenler de
Mekke'ye ihramsız girmesin. Avlanacaksanız ihramdan ve Harem'den çıkıp,
hılle
(harem dışına) girdiğiniz zaman avlanın. O zaman Harem dışında
avlanmaya izin
var. Fakat harem avı, ne ihramlı, ne ihramsız hiç bir halde caiz
değildir.
Bir
zamanlar sizi Mescid-i
Haram'dan yasaklamaları sebebiyle bir kavme olan buğz (kızgınlık) sizi
kendilerine taarruz ve tecavüzünüzle günaha sokmasın, şeârie
hürmetsizlik etmek
cürmüne düşürmesin. İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde "hemze"nin
esreriyle okunduğuna göre: Bir toplum sizi Mescid-i Haram'dan men
ederlerse,
onlara buğz ve kininiz şeâire hürmetsizlik ederek kendilerine tecavüz
etmeniz
suretiyle sizi günaha sokmasın. iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın
da, günah
ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, ve Allah'tan korkun, bu emirlere
karşı
gelmekten çekinin. Çünkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir, dayanılır şey
değildir.
Rivayet
edildiğine göre bu
âyetin başlıca iniş sebebi Benu Dubey'a b. Sa'lebe'den Hutam b. Hindi
Bekri
olayı olmuştur .Bu Hutam Medine'ye gelmiş, atlarını Medine dışında bir
yere
bırakmış, yalnızca Peygamberimizin huzuruna varmış, bir kavmin
davetçisi
olduğunu ve arkadaşlarıyla beraber gelip müslüman olacaklarını vaad
etmiş.
Çıktığı zaman Resulullah: "Bu adam bir günahkar yüzüyle girdi ve bir
hain
kafasıyla çıktı" buyurmuş. Sonra Medine'den çıkmış, Medine halkının
yayılmakta olan develerine rastgelmiş sürmüş götürmüş ve şu recez
bahriyle
söylenmiş şiiri söyleyerek gitmiş:
(1)
Haber alınınca takip
edilmiş, yetişilememiş, ertesi sene yani kaza Umresi senesi Bekir b.
Vail
hacıları yanında Yemâme'den çıkmış, hacca gelmiş ve beraberinde hayli
ticaret
malı varmış. Sürüp götürdüğü develerden bir çoğunu gerdanlıklarla
süsleyip
Kabe'ye hediye olarak sevk etmiş. Müslümanlar karşıdan bunların
geldiklerini işitince
karşılayıp vurmak için Resulullah'tan izin istemişler, bu âyet inmiş,
izin
verilmemiştir.
Kaza
Umresi zilkade ayında
vaki olduğundan "eş-Şehra'l-Haram" önceden ve bizzat buna işaret
demektir. Diğer taraftan İbnü Zeyd'in rivayetine göre Mekke'nin fethi
senesi
müşrikler de Kabe'yi ziyarete geliyorlar ve Umre'ye giriyorlardı.
Müslümanlar,
"ey Allah'ın Resulü bunlar müşrik, biz de bunları bırakmayalım baskın
edelim" demişler. "Kabe'ye doğru gelenlere engel olmayın" âyeti
nazil olmuş, Hudeybiye'yi hatırlatan kısmı da buna daha çok yatkındır.
Bu
rivayetlerde gösterilen
nüzul sebebine göre yalnız müslüman hacıların değil, müşriklerin bile
Kabe'yi
ziyaretten yasaklanmamalarını emreder ve hoşnutluk isteği kendi
mezheplerine
göre "kendi kanaatlarınca" demektir. O halde Berae sûresinde:
"Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allah'ın mescidlerini
onaramazlar" (Tevbe, 9/17), "Müşrikler pisliktir, artık bu
yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe, 9/28)
âyetleriyle hicri dokuzuncu seneden sonra müşrikler Mescid-i Haram'a
yaklaşmaktan yasaklandıkları zaman bu umûm neshedilmiş, yalnız müslüman
hacılara mahsus kalmıştır.
Aynı
şekilde hükmü de Bakara
sûresinde açıklandığı üzere "Onları nerede yakalarsanız öldürün"
(Bakara, 2/191) gibi genelleştirme âyetleriyle neshedilmiştir.
Âlimlerin
çoğunluğunun görüşü de budur. Fakat bazı âlimler haram ayda hücum
harbinin
yasaklanmasının baki olduğuna ve taarruzu yasaklayan hükmünün
kaldırılmadığı
görüşüne sahip oldukları gibi, esasen de müslümanlardan başkasına şamil
olmadığına ve çünkü sevap arzusu ve ilâhî rıza mânâsıyla müminlerin
şiarında
açık bulunduğuna, dolayısıyla müşriklerin yasaklanmasını emreden Berâe
âyetlerinin bununla ilgisi olamayacağı görüşüne sahip olmuşlardır.
Bunun için
Hasen (r.a.), "Mâide sûresinde neshedilmiş âyet yoktur" demiş. Ebu
Meysere'nin, "Bu sûrede onsekiz farz vardır ve bunda neshedilmiş âyet
yoktur" dediği de nakledilmiş ve bu konuda yukarda anılan: "Mâide
sûresi, nüzul bakımından Kur'anın sonlarındadır, helalini helal,
haramını haram
kabul edin." hadis-i şerifi ile de delil getirilmiştir ki, bunlar
sûrenin
tamamının Veda haccı senesinde inmiş olduğu rivayetine taraftar
olmuşlar
demektir. Bununla beraber Mâide sûresinin iki âyetinin dışında
neshedilmiş âyet
bulunmadığı hakkında da bütün tefsircilerin ittifakı vardır. Hz. Ebu
Bekir'in
hacc ile görevlendirildiği hicri dokuzuncu seneye kadar Arap
müşriklerinin
hacdan yasaklanmadıkları bilinmektedir. Zikredilen Berâe âyetlerinin
inişi
üzerine bu seneden sonra yasakladıklarında ve hicrî onuncu senesinde
Resulullah'ın bizzat başkanlık yaptığı Veda haccında kâfirlerden hiç
birinin
yaklaştırılmadığında da ihtilaf yoktur. Fakat mesele bundan önce
kâfirlerin
yasaklanmaması, yasaklanmaya dair bir emir varid olmamasından mıdır?
Yoksa
yasaklanmamaları bu âyet ile emredilmiş olmamasından, yani kâfirleri de
içine
almış bulunduğundan mıdır? İşte ihtilaf bu noktadadır. Ve bilinmektedir
ki
nesih, nassın kalanındakinin kesinliğine zarar vermeyeceğinden, her iki
şekilde
kısmının önce ve sonra müslüman hacıların hacdan yasaklanmaları
hükmündeki
hükmü kat'i ve muhkemdir. Berâe âyeti de müşrikler aleyhinde muhkemdir.
Ve
bugün ihtilafın semeresi, ancak "haram ay" meselesinde açıkça
olabilecektir. Zira bazı âlimlerin dediği gibi burada nesih yoksa
müslümanlar
"haram ay" denilebilen dört ayın hiçbirinde saldırıcı olarak harp
ilan etmeye izinli değillerdir. Çoğunluğun dediği gibi nesih varsa,
lüzumuna
göre, gerek savunma ve gerek saldırı savaşı edebilmek için bu dört ay
da diğer
aylar gibidir. Daha önce mevcut olan "haram aylar" kaydı bugün
kaldırılmıştır. Biz de çoğunluk ile beraber bu kanaatteyiz.
Sonra
bu âyetin hacc
aylarında asayişin korunmasına her zamandan çok ve özel bir şekilde
dikkatli
davranılması gerektiğine çok ciddi olarak işaret ettiğinde de şüphe
yoktur.
"Siz
ihramlı olduğunuz
zaman avlanmayı helal saymanız hariç" istisnasına dair olan bu
açıklamadan
sonra, "haram oldukları size okunacak olanlar müstesna" istisnasının
açıklanmasına gelelim:
3-
"Çeşitli hayvanlar
size helal kılındı", fakat size şunlar haram edildi.
1-
Meyte, (leş yani,
kesilmeden ölen, daha doğrusu tezkiyesiz ölen.) Meyte, canlı karşılığı
ölü
demek değil, hiç bir haricî tesir olmadan ölen demek de değil, mezbuh
(kesilmiş) karşılığı ölü, "kesilmeden ruhu ayrılan" tam şer'i
mânâsıyla söylenecek olursa karşılığı ölüdür ki, aşağıda gelecek olan
"ancak tezkiye ettikleriniz" ifadesi bu karşılığı gösterecektir.
2-
Dem, yani kan ki, maksad
akıtılmış kan olduğu diğer bir yerde, bu cümleden olarak En'am sûresi
145. nci
âyette açıklanmıştır. Meyte (leş) meyte, kan da kan olduğu için bizzat
kendileri pis ve haramdırlar. Fakat kanın böyle haram oluşu şunu
anlatır ki,
leşin haram olmasında, akabilecek kanın tamamen içinde kalmış olmasının
da az
çok bir hissesi vardır. Ve leşin mânâsına bu dahildir. Bazı müşrikler
leşi
yerler ve "Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü niçin
yemiyorsunuz?" derlermiş. Aynı şekilde kanı barsaklara doldururlar ve
kızartır misafirlerine yedirirlermiş.
3-
Domuz eti, ki, En'am
sûresinde "Muhakkak o pistir" (En'am, 6/145) buyurulduğu üzere
domuzun kendisi aynen pistir. Domuz eti de, domuz eti olduğu için
bizzat
haramdır. Domuz kendisi genel mânâda haram olduğu halde, burada
denilmeyip de
(domuz eti) denilmesi aşağıdaki tezkiye istisnasına bunun için bir
ilgisi
olamayacağını iyice anlatmak içindir.
4-
Kesilirken üstüne
Allah'tan başkasının ismi çekilen" ve mesela "bi'smi'l-lâti
ve'l-uzzâ" (Lât ve Uzzâ'nın ismiyle) denilen ki, beraberinde
"Bismillah" gerek denilsin ve gerek denilmesin. Bu da Allah'dan
başkası adına kesildiği için haramdır. Hayvanı yaratan, insanın emrine
veren ve
buna onu kesmek hak ve kudretini lütfeden Allah olduğu halde, o hayvanı
Allah'tan başkasının adına kesmek büyük bir zulüm, bir şirktir. Böyle
kesilen
bir hayvan da manevî ve hukukî durumuyla murdar ve haramdır.
Bu
dört, esastır. Bundan
sonrakiler, dinen bunların şumülüne dahildir. Onun için bir çok
âyetlerde
yalnız bunların zikredilmesiyle yetinilmiştir. Fakat cahiliye devrinde
bir
takım kimseler leşi yemedikleri halde, leşi "bir harici tesiri
olmaksızın
kendi kendine ölen" diye kabul ederler ve gerçekte leş kabilinden olan,
gelecekte görüleceği üzere ölüleri yerlerdi ki, müslümanlar dışında
böyle
kimseler hala vardır. Şu halde burada dini bakımdan leşin kısımlarından
bazıları şu şekilde açıklanıyor:
5
- Boğulan, yani gerek
takıldığı iple ve gerek kemend ile ve gerek el ile ve gerek ağaç ve taş
arasına
sıkışarak, özetle herhangi bir şekilde nefesi tıkanarak boğulup ölen.
6-
Vurulmuş, yani yakından
veya uzaktan her hangi bir darbe ile vurulup ölmüş olan.
7-
Tereddi eden, yani
yüksekten aşağı veya bir kuyuya, bir suya düşüp ölen.
8-
Tosuşan, yani süsülmüş ve
süsmüş olan. At veya diğer bir hayvan tekmesiyle ölen de bu mânâda
olmakla
beraber, daha önce mevkûze (vurulmuş) de dahildir.
9-
Canavarın yediği, yırtıcı
bir hayvan tarafından telef edilen. Belki bundan maksat hayvanın
boğazına giden
değil, artığı ve hatta yırttığıdır.
SEBU',
nâb denilen sivri
dişleri bulunan arslan, kaplan, kurt, köpek ve diğerleri gibi âdet
olarak
saldıran, kapan, yırtan, öldüren her hangi bir yırtıcı hayvan demektir
ki,
pençe denilir. Pençesi bulunan yırtıcı kuşlar da aynı mânâda dahildir.
Dilimizde canavar (cânver) ismi üç mânâda kullanılmıştır. Biri, canlı
mânâsına,
genelde hayvan demektir ki, bu kullanış şimdi kalmamış denecek kadar
azdır.
İkincisi özellikle domuza veya kurda söylenmesidir ki, kara canavar,
boz
canavar diye ayrılır. Üçüncüsü cana saldıran yırtıcı hayvan demektir,
örfümüzde
canavarın asıl mânâsı budur. "Sebu" da bu demektir. Cahiliye devrinde
leşi yemeyenler içinde de münhanika" (boğulup ölen) dan buraya kadar
sayılan beş ölüyü yiyenler bulunuyordu. Nitekim bugün hıristiyanlar
domuz etini
yedikleri, gibi, darbe ile vurularak ölen (mevkuzey)i de yerler ve
özellikle
domuzu tepesinden ağır bir demirle vurarak yerler. Güya bunları, dahili
bir
sebeple ölmeyip , bir insan veya hayvan fiil ve tesiriyle ölmüş
olduklarından
leş gibi değil, kesilmiş gibi telakki ederler. Halbuki bunların beşi de
kesmek
suretiyle kanları akıtılmamış olduğundan tamamen leştirler ve
haramdırlar.
Ancak
tezkiye ettikleriniz
müstesnadır. Yani henüz canları çıkmadan yetişip kesmek suretiyle
hayatlarına
son verdikleriniz haram değildir. Şu halde debelenirlerken, henüz
gözünü kırpar
veya kuyruğunu oynatır veya bacağını depretirken bile yetişip
kesilebilenler
helal olur. Bazı tefsirciler bu istisnasının istisna-i munkatı
olduğuna, yani
yukarda zikredilen hiçbirini haram olmaktan çıkarmış olmayıp, hepsine
karşılık
olarak helal olanı ayrıca göstermiş bulunduğunu söylemişlerdir.
Gerçekte bütün
kelimeler şer'î mânâ ile düşünüldüğü takdirde bu istisnanın neticesi,
leş ve
haram olanlarla kesilmiş ve helal olanların karşıtını ifade etmekten
başka bir
şey değildir. Diğer bazı tefsirciler ise bu istisnanın en sondaki
"canavarın yediği" kısmına tahsis edilmiş bir istisna-i muttasıl
olduğunu söylemişlerdir. Zira lafız bakımından en yakın olan budur. Bir
de
bunun lugat anlamıyla, şer'î anlamı arasında bir fark yoktur .Halbuki
kendinden
önceki natıha (süsülmüş), yukardan aşağıya düşmüş, vurulmuş, boğulmuş,
lugat
anlamlarından başka ölüm mânâsını da içine almış olarak leş
kısımlarından birer
şer'î isimdirler. Şu halde onlara nazaran istisna ancak munkatı istisna
olabilir. Bir istisna ise hem muttasıl, hem munkati' olamayacağı ve
muttasıl
mümkün iken munkatıya gidilemeyeceği için, bu da muttasıl olarak yalnız
sonuncuya bağlı olabilir. Ancak bunların mevt (ölüm) mânâsını içine
almaları,
asıl anlamlarına nazaran değil, istisnayı düşündükten sonra, haram olma
hükmüne
göre olduğu ve şer'î mânâları da bununla ortaya çıktığı düşünülürse
istisnasının, kendisinden önceki dan "münhanika" (boğulmuş)ya kadar
beşinden bir muttasıl istisna olduğu anlaşılır. Mesela "münhanika"
(boğulmuş)nın mânâsı, lügat mânâsı bakımından ölmüş ve ölmemiş olanı
içine
aldığından, henüz ölmeden kesilebilenler haram olmaktan çıkarılmış,
ölmüş
olanlar da haram kısmında kalmış olur. Hakikatte Hz. Ali, İbnü Abbas,
Hasen,
Katade, bunun "münhanika" (boğulmuş)dan, "canavarın yediği"
ne kadar hepsinin istisna olduğunu söylemişler. Tefsircilerin çoğu da
bunu
tercih etmişlerdir. Bununla beraber bu üç bağlama şeklinin hiçbirinde
şer'î
hükme göre bir ihtilaf yoktur. Daha yukarıdaki dörde gelince: Bu
istisnanın
onlara hiç bitişmesi ve onlardan bir şeyi haram olmaktan çıkarması
ihtimali
yoktur. Çünkü kesilmiş olanın bir daha kesilmesi mümkün olmadığından
bir kerre
ün e bitişmediği kesinlikle bilinmektedir. Bunu atlayıp da daha
üstündekilere
bağlanamayacağı da dil kuralları ile bilinmektedir. Bundan başka
yukarda
hatırlattığımız üzere domuzun kesilmesi mümkün ise de, etin kesilmesi
düşünülemez. Aynı şekilde kan ve leş de böyledir. Bunun için hiç kimse
bu
istisnanın "münhanika"dan daha yukarısına bağlanma ihtimalini
söylememişlerdir. Ancak tümümün münkatı' olduğunu söyleyenler
bulunmuştur. Şu
halde, o dört içinden tezkiye (kesmek)ile helal sayılması düşünülen
hiçbir şey
akla gelmez. Gelelim tezkiyeye:
TEZKİYE,
sülâsî (üç harfli)
sinden (tef'il) dir ki zekat yapmak demektir. Burada "zekatına
yetişmek" diye tefsir olunmuştur "Asâ" vezninde "zekâ"
ve "necât" vezninde "zekât", kesmek yani boğazlamak
mânâsınadır. Bu maddenin aslının , lugatte bir tamamlanmak mânâsıyla
ilgili
olduğu açıklanıyor. Nitekim ateşin parlamasına denilir ki, tamamı
parlama
demektir. Aynı şekilde anlayışa "zeka" denilir ki, tamamı anlama
demektir. Sonra yaşın kemaline "zeka" denilir ki, gençliğin sonuna
gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da, kanını
akıtarak ve
vücudunun normal sıcaklığını teskin ederek hayatına tamamen son vermek
demek
olduğundan zeka ve zekat denilmiştir. İşte kelimenin lügat bakımından
mânâsı ve
esası budur. Ve bundan şer'î mânâya nakledilerek zekat bir şer'î isim
olmuştur
ki, lugatta mânâsı olan kesmekten bir yönden daha özel ve bir yönden
daha
geneldir. Önce daha özeldir: Çünkü gerek bu âyet ve gerek diğer naslara
göre
şer'î zekatta zekatın yeri ve kesilecek kısım, alet, diyanet, besmele
gibi bazı
özel şartlar gereklidir. Şu halde her kesilen temiz değildir. İkinci
olarak,
şer'î zekatta da kesmek asıl olmakla beraber av hayvanlarında olduğu
gibi
kesmeye güç yetmediği zaman yalnız yaralama ve kan akıtma ile veya
kesilmesi
âdet olmayan balıkda herhangi bir haricî sebep ile ölümün ortaya
çıkması şer'an
zekat olmaya yeterlidir. Halbuki bunlara ne dinen, ne lugat bakımından
boğazlama denilmez. Bu şekilde şer'î zekat, isteğe bağlı zekat ve
zorunlu zekat
adıyla iki kısımdır. İsteğe bağlı zekat mümkün olan yerde zorunlu zekat
yeterli
olmaz. Bunları biraz açıklıyalım:
Önce
boğazlanacak olan
hayvanda kesilme yeri "Lebbe" denilen boyun dibinden, yani gerdandan
çene altına kadardır. Resulullah "Gerdanda ve boğazda" buyurmuştur.
İmam-ı Azam Ebu Hanife demiştir ki:" Boğazın altı, ortası, üstü,
hepsinde
boğazlamada bir mahzur yoktur".
İkinci
olarak kesilmesi
vacip olan şey denilen dört şeydir ki, yani nefes borusu olan gırtlak,
yani
yenip içilen şeylerin geçtiği yemek borusu, bir de şah damarları
denilen iki
damar ki, nefes borusu ile yemek borusu bunların arasındadır. Bunların
dördü de
güzelce kesildi mi zekat (kesme) tamamıyla ve sünneti üzere yapılmış
olur. Bu
dörtten eksik kesilirse Hanefi mezhebi imamları evdacın çoğu kesilirse
yenir,
bunların herhangi taraftan olursa olsun üçü kesilirse yenir" demişler.
Bununla beraber Ebu Yusuf şunu açıklamıştır ki: "Nefes borusu, yemek
borusu ve iki damarın biri kesilmedikçe yenmez". İmam Malik ve Leys
ise:
"Evdac ve nefes borusu kesilmelidir, birisi bırakılırsa olmaz"
demişlerdir. Sevrî de: "Evdac kesilirse, nefes borusu kesilmese bile
mahzur yoktur" demiş, İmam Şafii hazretleri de: "Zekat (kesmen)ın
yetecek en alt derecesi nefes borusu ile yemek borusunu kesmektir, iki
damar da
kesilmelidir. Bununla beraber, bunlar kesilmez de nefes borusu ile
yemek borusu
kesilirse caiz olur" demiştir.
Üçüncü
olarak: Âlet, evdac
(nefes ve yemek boruları ile iki şah damarın)ı yarıp kanı
fışkırtabilecek
keskince herhangi bir alette mahzur yoktur, zekat (kesme) doğrudur.
Yerinde
duran dip ve tırnak ile yarmak caiz değildir. Çıkmış tırnak veya kemik
veya
boynuz veya diş ile yarmak mekruhtur. Aynı şekilde kör bıçakla da
mekruhtur.
Peygamberimiz buyurmuştur: "Allah Teâlâ her şeye ihsanı yazmıştır. Şu
halde öldürülmeyi haketmiş birini öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi bile
güzel
yapınız. Hayvan kestiğiniz zaman da boğazlamayı güzel yapınız, her
biriniz bıçağını
bilesin ve keseceği hayvanı rahatça yatırsın."
Dördüncü,
diyanet, yani
kesenin Müslüman veya kitap ehli olması. Müslüman ise ihramda
bulunmaması.
Beşinci,
besmele çekilmesi.
Altıncı,
zorunlu zekat
(kesim) olan av meseleleri bundan sonra da gelecektir. İşte şer'î kesim
budur.
Şu halde (zal) harfi ile olan bu maddeyi, (zay) ile olan ve esasen
"temizlik ve üreme" mânâsına gelen (zeka), (zekat) tezkiye maddesiyle
karıştırmamalıdır. Böyle bir yanlış ile "temizlediğiniz ve tezkiye
ettiğiniz müstesnadır" gibi bir mânâ vermeye kalkışmamalıdır. Tezkiye
ile
pis hayvan temizlenmez, temiz hayvan pis ölmekten kurtarılır. Bu
açıklama ve
izahtan maksadımız, zamanımızda bir doktorun müslümanlara domuz eti
yedirmek
için yazdığı bir risalede düşmüş olduğu sapıklığı hatırlatmaktır.
Bilinmektedir
ki, domuz etinde zararlı bir mikrop (trişin) bulunduğu son zamanlarda
fen
bilgileriyle anlaşılmıştır. Bu zat da, önce Kur'ân'da domuz etinin
haram
kılınmasını, domuz olduğu için aynen değil, ancak bu mikroptan dolayı
olduğuna
kendince bir karar vermiş, sonra domuz etinde malum olan bu mikrobun
ilmen ve
kimya ile yok edilebildiğini okumuş ve bunun domuzu temizlemek demek
olduğuna
da hükmetmiş, bunun üzerine (zâl) ile (zây)ı; ile ı; ile yi ayırmayarak
istisnasını ele almış bunun temizlemek demek olduğunu ve domuz etine
kadar
hepsini içine aldığını, tahlil ve kimyevî tasfiyenin de bir temizleme
olması
hasebiyle domuz etini temizliyeceğini, dolayısıyla domuz etinin
kesmekle helal
olmadığı halde, kimyevî tasfiye ile helal olabileceğini, diğerlerinde
de aynı
hükmün cereyan edeceğini iddia etmiştir. Halbuki burada ve maddelerinin
farkını
bir kenara koyarak bile böyle bir düşünce tarzına imkan yoktur. Zira bu
düşünceye göre domuz ölüsünün yenmesi caiz olacak da, mesela boğulmak
üzere
bulunan bir koyunu ölmeden kesip yemek caiz olmayacak. Bu şekilde
temizlemek
mânâsıyla kesmeyi de içine alır, denecek olursa, o zaman domuzun da
kesilip
yenmesi caiz görülmüş olacak ve domuz eti haram değildir, denilmiş
olacaktır
.Ve eğer bunun domuzla ilgisi olmadığı itiraf edilecek ise, aynı
kelimenin
kavramı olduğu iddia edilen mikrop tasfiyesinin domuzla ilgisinden
bahsetmek
büyük çelişki oluşturacaktır. Sonra unutmamak gerekir ki, Kur'ân'ın
haram
kıldığı domuz etinin sade mikrobu değil, kendisidir. Buna karşı domuzun
yalnız
bu mikroptan dolayı pis ve haram olduğunu ve bunda maddî veya manevî
daha başka
sebep ve hikmetler bulunamayacağını iddia etmek ise baştan bir tehakküm
ve bir
haksızlıktır. Daha sonra etin içindeki mikropları kimya yoluyla yok
edip
öldürmek, etin kendisinde tasfiye denebilecek bir kimyevî tahlil yapmak
da
değildir. Şu halde buna bir temizleme demek de yanlıştır. Eğer maksat,
tam
anlamıyla bir tahlil veya kimyevî etki ise herhangi bir et, sun'î veya
tabiî
bir şekilde kimya ile tam bir tahlil ve değiştirmeye tabi tutulduğu
zaman o
artık et ismini kaybeder, diğer bir niteliğe dönüşür ve başka bir isim
alır;
dinen onun helal ve haramlığı da yeni aldığı isim ve niteliğe göre
ayrıca
düşünülür ve takdir edilir. Nitekim pis olan bir şey yanıp kül olduğu
zaman
temiz olur. Domuz kemiklerinden elde edilecek olan kömür veya fosforun
diğerlerinden farkı olmaz, fakat bunlar başka meselelerdir.
Bu
açıklamadan sonra
konumuza dönelim:
10
- Dikili taşlar (putlar)
üzerine boğazlananlar. Bu kısım, "Kesilirken üstüne Allah'tan
başkasının
ismi çekilenler." üzerine atfolunmuştur, bu da haramdır. Demek ki her
kesme, şer'î kesme değildir.
NUSUB,
" mansub"
(dikilmiş) mânâsına tekil, veya "nisab"ın veya "nusbe" nin
çoğuludur, bunun çoğulu da "ensab" gelir. Bazı tefsirciler bunu
"asnâm" (putlar) diye tefsir etmişlerdir. Fakat diğerleri
"asnâm" ile "ensab"ın farkını göstermişlerdir. Şöyle ki
"asnâm", resimli ve nakışlı taşlar, putlardır. "Nusub" ise
dikili taşlardır ki, resimli veya nakışlı olması şart değildir, vesen
(put) gibidir.
Nitekim Adiy b. Hâtim boynunda haç ile geldiği zaman Peygamberimiz : "
Boynundan şu putu at" buyurmuş, haç'a vesen demişti. Demek ki
"Nusub" resimli ve nakışlı olması şart olmayarak evsan (putlar)
kabilinden hürmet için konulmuş ve dikilmiş taşlardır ki, zamanımızda
"âkide" derler. Bunlar tek parça bir taştan, ibaret olabilecği gibi,
birçok taşların birleşmesinden de olabilir ve sadece bir yığın halinde
de
bulunabilir. "Nusub"ın tekil ve çoğul olması düşüncesi de bundandır.
"Ensab"
da birçok nusublar demektir.
Kısaca
cahiliye devrinde
Kabe'nin etrafında böyle dikilmiş veya konulmuş birtakım taşlar vardı
ki,
bunlara hürmet ve tazim ederler ve üzerlerinde kurban keserlerdi. Hatta
bunlara
bile kurban keserlerdi. Mekke'de olduğu gibi diğer Arap beldelerinde de
böyle
saygı ve hürmet edilen putlar vardı ki "Sa'd" dedikleri taş da
bunlardan biri idi. İşte Mücahid, Katade ve diğerlerinin dedikleri gibi
nusub
(dikili taşlar) bu taşlardır. Mücahid'in açıklamasına göre cahiliye
insanları
bunların üzerinde kurban keserler ve isterlerse bunları daha hoşlarına
giden
diğer taşlarla da değiştirirledi. İbnü Abbas hazretlerinden de : "
Bunlar
üzerinde kurban keserler ve bunlar üzerinde ihramdan çıkarlardı" diye
nakledilmiştir. İbnü Cerir demiştir ki:" Bunlar asnâm (putlar)
değildirler, sanem resimli olur. Bunlar ise üçyüz altmış kadar dikilmiş
taşlardı. "Derler ki, üçyüzü Huzâa'da idi. Kurbanları kestikleri zaman,
bunların Kabe'ye gelen taraflarına kanları serperler ve etleri yarıp bu
taşların üstlerine korlardı. Müslümanlar: Ey Allah'ın Resulü, cahiliye
halkı
Kabe'ye kan ile saygı gösterirlerdi. Bu ise bize daha çok layık değil
mi?
demişler. Peygamberimiz "hayır" dememişti. Bunun üzerine
"Onların ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız
ona ulaşır". (Hacc, 22/37) âyeti inmiştir."
İşte
bütün bunları haram
etmiştir. Bunlar ya açıktan açığa dir veya o kabildendir, o mânâdadır.
Bu
şekilde iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birisi, "lâm" mânâsına olarak
"putlar için boğazlanan" demektir. Fakat bunun, cümlesinden olduğu
açıklamaya muhtaç değildir. Diğeri, "Putlara karşı, yani ona bir
hürmeti
içererek üzerinde veya dibinde ve yanında her ne adına olursa olsun
kesilen" demektir ki, bu şekilde boğazlanırken dikili taşların veya
putların veya diğer bir adın anılıp anılmamasından daha genel olur. Ve
hatta
dikili taşlar (putlar)a hürmet fikri beslemek üzere yalnız Allah'ın
ismi anılsa
bile yine haram olur. Bu ise mânâsında olmakla beraber açık değildir.
Dolayısıyla delil olarak gösterilmesi, leşe nazaran boğulmuş hayvan ve
diğerleri gibi mühim bir faydayı içermektedir. Özetle her halde dikili
taşlar
(putlar) üzerinde ve üstünde kesilene mahsus değildir. Ve bununla
yalnız
kesilenin haram olması değil, bir kesme tarzının haram oluşu da
açıklanmıştır.
İşte bütün bu mânâlarla haram olduğundan dolayıdır ki, bir âmirin veya
büyüklerden birinin gelişinden dolayı kurban kesmek haramdır. Fakat
Allah için
misafire ikram veya fakirlere sadaka olarak dağıtmak üzere kesmek
caizdir.
11-
Ezlam, yani zarlarla
kısmet istemeniz veya almanız. Cahiliye Arapları bir yolculuğa, bir
harbe, bir
ticarete, bir nikaha, kısaca mühim bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç
zar ile
bir kısmet çekerlermiş. Zarın birinde ," Rabbim emretti", yahut
"yap" diye emir, diğerinde, "Rabbim yasakladı", yahut "yapma"
diye yasak yazılı; biri de boş olurmuş. Torbaya elini sokar, birini
çeker, emir
çıkarsa yaparlar, yasak çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha
çalkalarlarmış.
İşte burada böyle falcılık yasaklanmıştır. Cumhur (çoğunluğun görüşü
budur. Bu
şekilde "istiksam", rızık ve diğer ihtiyaçlarla ilgili hayır ve şer,
kısmeti bilme sevdası demek olur. Kaffal tefsirinde der ki: "Bu
istiksâm
(kısmet isteme) , cahiliye devrinin bir buluşu idi ve yenecek şeyler
hakkında
yaptıklarına da uygun idi. Çünkü dikili taşlara kesmek Kabe'nin yanında
yapıldığı gibi, orada bulundukları zaman bunu da orada yaparlardı."
Mücahid, burada "ezlâm" (zarlar)'ın Fars ve Rumlar'ın kumar
oynadıkları küp şeklinde olan tavla zarları ile Arab'ın ok gibi olan
zarlarından daha genel olduğunu söylemiştir. Bununla beraber Arab'da
küçük
çakıl taşlarından zarlar olduğu da nakledilmiştir. Diyorlar ki, asıl
Arab'ın
zarları üç çeşit idi: Birisi, zikrolunduğu üzere üç zar ki herkes
kendisi
edinebilirdi. İkincisi, yedi zar ki Kabe'nin içinde "Hubel" denilen
putun yanında dururdu. Birinde yazılı ki, diyet işlerinde bu yediyi
çekerler,
kime çıkarsa diyet ona lazım gelirdi. Birinde (evet), diğerinde (hayır)
yazılı.
Çekerler, çıkan ile amel ederlerdi. Birinde (sizden), birinde
(bitişik),birinde
(sizden başkası) yazılı, bir insanın kendilerinden olup olmadığını
tanımak için
çekerler. Çıkana uyarlardı. Birinde de yazılı idi. Su için
çıktıklarında da
bunu çekerlerdi. Bu yedi zar kahinlerin ve hakimlerin yanında da
Hubel'in
yanında gibi bulunurdu. Üçüncüsü de on zar ki Bakara sûresinde "Sana
şarap
ve kumardan soruyorlar" (Bakara, 2/219) âyetinde açıklanan kumar ve
piyango zarları idi. Bazı tefsirciler burada "zarlarla kısmet
isteme"den maksadın yine bu meysir (kumar) olduğunu söylemişlerdir.
Hakikatte bunun yenecek şeylerle münasebeti açıktır. Çünkü "Dikili
taşlar
üzerine boğazlananlar"ın bir taksim şekli demektir. Bu şekilde
"istiksam" kısmet almak demek olur. Bununla beraber fal ve kısmet
aramak da rızık ve yemek meseleleriyle ilgilidir. Netice olarak bir
mânâya göre
falcılık, bir mânâya göre de kumarcılık yasaklanmıştır. Kumar ayrıca
yasaklanmış olduğundan çoğunluk burada öbür mânâyı tercih etmişlerdir.
Ve her
iki şekilde "kur'a"nın da her şeyde caiz olamayacağı anlaşılmıştır.
Bütün
bunlar fasıklıktır bu
sayılan haramlara el uzatmak, Allah'a itaattan ve Allah yolundan
çıkmaktır. Şu
halde müslümanlar bunlara asla el uzatmamalıdırlar. Sofralarını,
kursaklarını,
şahıslarını, toplumlarını bu gibi kötülüklerden temizlemelidirler.
Bugün,
şu şimdiki zamanda,
şu son yıllar zarfında veya özellikle şu âyetin indiği şu günde, şu
demde. Ki
bu âyet hicrî onuncu yılda, Veda Haccı'nda Arefe günü olan cuma günü
ikindiden
sonra, Peygamber Efendimiz Arafat'da "Adba" adındaki kıymetli
devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmuştu. Devenin kolları vahyin
şiddeti
ile, üzerinden basan saadet yükünün ağırlığına dayanamayıp çöküvermişti.
Bugün
kâfirler sizin
dininizden artık ümitlerini kestiler. Bu dini bozmak ve sizi
kendilerine
çevirmekten veya bu dine karşı size üstün gelmekten ümitlerini
kestiler. Şu
halde siz o kâfirlerden korkmayın, korkup da yemenizde, içmenizde ve
diğer fiil
ve hareketlerinizde onlara göz yummayı hatırınıza getirmeyin, onlardan
endişe
etmeyin de ancak benden korkun, benden korkun da emirlerimi,
yasaklarımı tamamen
icra edin ve anlaşmalarınızı güzelce yerine getirin, bugün sizin
dininizi
kemaline erdirdim, size bütün iman, akaid ve ahlâk kurallarını koydum
ve en
mükemmel teşrî usulü ve ictihat kanunlarını öğrettim, bundan sonra bu
ahkâmın,
bu helal ve haramın nesholunma (kaldırılma)sı ihtimali kalmadı, ve size
nimetimi tamamladım. Tevfik ve hidayetle tam saadete eriştirdim, galip
ve
muzaffer kıldım. Mekke'yi fethetmeyi ve cahiliyye nişanelerini yıkmayı,
müşrikleri Kabe'ye yaklaşmaktan ve çıplak tavaf etmekten yasaklayarak,
sizi
bugün tam emniyet ve üstünlükle haccı eda etmeyi ve hükümlerini yerine
getirdiğiniz şu mesut makama ulaşmayı nasip ettim.
Mücahedelerinizin
meyvelerini toplattırarak, özetle sizi kuvvetli bir güce ve hakim bir
devlete
mazhar kılıp tam mânâsıyla "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden
yardım dileriz" (Fatiha, 1/4) diyebilen tek sosyal toplum haline
getirerek
bulunduğunuz şu mukaddes makamda, "Allahım, ben senin emir ve fermanına
her zaman uyarım, her zaman itaat ederim. Senin ortağın yoktur.
Davetine
sadakatle icabet ederim. Şüphesiz hamd de, nimet de, mülk de, sana
mahsustur.
Emir ve davetine uyarım" diye Allah'ın kelimesini yücelten, şükrünü
ilan
eden, alınları ak, gönülleri pak, seçkin ve yüce bir Muhammed ümmeti
kıldım da
"size olan nimetimi tamamlayayım" (Bakara, 2/150) vaadimi yerine
getirdim, ve size din olmak üzere İslâm'ı beğendim, ona razı oldum ki,
Allah
katında beğenilen din başkası değil, ancak odur. İşte sayılan haramlar,
bu en
mükemmel din ve bu tam nimet ve bu İslâm cümlesindendir. Şu halde
müslümanlar
bundan böyle başka tebliğleri beklemeyerek ve bu haramların
kaldırılabileceğini
hatıra getirmiyerek bu din gereğince akitlerini yerine getirmeye özen
göstermeye ve ilâhî minetler ile nimetlenmiş olmaya devam etmelidir.
Eser
sahipleri (râviler)
demişlerdir ki, bugünden sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) nihayet seksenbir
veya
sekseniki gün kadar yaşadı ve bundan sonra dini hükümlerde ne bir
fazla, ne bir
nesh, ne bir tebdil (değiştirme) vaki olmadı. Bununla Hz. Peygamber'e
peygamberlik görevinin sonu ve böylece vefatının yaklaştığı haber
verilmiş
oluyordu. Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu âyeti okuduğu
zaman
ashab-ı kiram gerçekten sevinmiş ve pek büyük sevinçler göstermişler ve
fakat
Hz. Ebu Bekir ağlamıştı. Sorulduğunda: "Bu âyet Resûlullah'ın vefatının
yaklaştığını gösteriyor" demiş ve bundan tebliğ vazifesinin sona
erdiğini
anlamıştı. Ve yine rivayet edildiğine göre aynı mânâyı Hz. Ömer de
anlamıştı.
Bakara sûresinde açıklandığı üzere en çok tercih edilen rivayete göre
"Bir
günden korkunuz ki, o gün hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz" (Bakara,
2/281) âyeti de bundan sonra ertesi gün Kurban Bayramının birinci günü
inmiş ve
seksenbir gün sonra Peygamberimizin vefatı vuku bulmuştu. Rivayet
edilir ki,
Hz. Ömer'in halifeliği zamanında bir gün yahudilerden birisi: "Ey
müminlerin emiri, siz kitabınızda okuyorsunuz, bir âyet var; eğer bu,
bizim
yahudi toplumuna inmiş olsaydı, o gün biz bayram yapardık" demiş.
"Hangi âyet?" diye sormuş olduğunu söylemiş. Hz. Ömer (r.a.) de:
" Biz o günü ve o gün bunun Hz. Peygamber (s.a.v)'e nazil olduğu yeri
tanırız. Cuma günü Arefe'de bulunuyordu" buyurmuş ve o günün bayramımız
olduğuna işaret etmiştir. İbnü Abbas'dan da bayram günü ve cuma günü,
iki bayramın
birleştiği bir günde indi" diye nakledilmiştir. den buraya kadar gelen
aziz hitapları haram olan yiyeceklerin beyanı sırasında bir mu'tarıza
cümlesi
siyakında toplanmıştır ki, bunun hikmeti de bu haramların bir zarar ve
baskı
değil, bir kâmil din ve tam bir nimet cümlesinden olduğunu ve Allah
katında
hoşnut olunan İslâm dininin sağlam hükümlerinden bulunduğunu ve
müslümanların
bu çirkinliklere asla tenezzül etmemeleri gerektiğini özellikle
anlatmak
suretiyle haramı tekit ve ondan çekinmeyi anlatmaktır. Şu halde bunu
takip eden
bu mu'tarıza cümlesine değil, öncesindeki haramlara bağlıdır. Fakat bu
mu'tarıza cümlesinin tekit durumuyla yukarda işaret ettiğimiz üzere bu
bağlantıya şöyle bir ifade siyakı verilmiş oluyor:
Şimdi
müminler bugün bu dini
olgunluğa erdiklerinden ve böyle pisliklerden kurtulup temiz ve saf tam
bir
nimete erdiklerinden dolayı Allah'a teslim olmak ve bağlanmakla hamd ve
şükür
etsinler, bayram yapsınlar ve sakın Allah'a itaatten çıkıp da harama el
sürmesinler ve bu haramların helal olabileceğini hatırlarına
getirmesinler,
ancak her kim bir mahmesada yani karın kasığa geçmiş ölümden ve ölümün
başlamasından korkulur bir açlık halinde sıkışık durumda olur da, bir
günaha
meyletmeyerek, yani zaruret miktarını geçmiyerek veya diğer bir çaresiz
durumda
olanın elinden almayarak bunlardan yerse Allah gafurdur, rahîmdir,
cezalandırmaz. Zaruretler, haram olan şeyleri mubah kılar. Fakat muztar
olmak,
başkasının hakkını iptal etmez. Nitekim bu mânâ Bakara sûresinde
"başkasına saldırmadan ve sınırı aşmadan" (Bakara, 2/173) diye ifade
olunmuş idi.
Haram
edilen şeylerin bu
şekilde açıklanmasından hemen sonra bunların zıddı olan helallerin
açıklanması
siyakında buyuruluyor ki:
4-
Ey Muhammed, ümmetin sana
şunu sorarlar veya soruyorlar:
Kendilerine
neler helâl
kılındı? İkrime ve Muhammed b. Ka'b'den nakledildiğine göre Cebrail
aleyhisselam: "Biz köpek bulunan eve girmeyiz" demiş olduğundan
dolayı Hz. Peygamber köpeklerin öldürülmesini emretmiş ve Ebu Rafi'i
bununla
görevlendirmiş. O da Medine'deki köpekleri hep öldürüp Avali'ye (şehrin
dışındaki yüksek kısımlara) kadar varmış. Bunun üzerine Asım b. Adiy ve
Sa'd b.
Hayseme ve Uveym b. Sa'd gelmişler: "Bize ne helâl kılındı ey Allah'ın
Resulu?" demişler. Resullullah susmuş, sonra bu âyet nazil olmuştur.
Hakim
Ebu Abdullah "Sahih"inde senediyle rivayet ettiği üzere Ebu Râfî
demiştir ki: "Resulullah bana köpeklerin öldürülmesini emretti.
İnsanlar
geldiler: 'Ey Allah'ın Resulü, öldürülmesini emrettiğin bu ümmetten
bize ne
helal kılındı?' dediler, Allah Teâlâ âyetlerini indirdi." Bundan başka
Saîd b. Cübeyr demiştir ki, "Adiy b. Hatim ve Zeydülhayl : 'Ey Allah'ın
Resulü, biz köpeklerle ve doğanlarla av avlarız, Âli Dır'in ve Âli Ebi
Havriyye'nin
köpekleri yaban sığırlarını, yaban eşeklerini ve geyikleri alırlar.
Bazısını
kesmeye yetişiriz, bazısı da öldürülür kesmeye yetişemeyiz. Halbuki
Allah Teâlâ
leşi haram kılmıştır. Şu halde bize bunlardan neler helal oluyor?'
demişlerdi.
Bu âyet bu sebeple indi." Buna göre bu soru istisnasına ait, ve cevap
da
tezkiye (kesme) nin şer'î mânâsını açıklama ve izah sadedinde gelmiş
demek olur
ki, söz gelimine çok uygundur. Önceki rivayet, bu âyetlerin inişinin,
haram
kılma âyetinden önce olduğuna; ikinci rivayet de sonra olduğuna delalet
etmektedir. Bundan sonraki "bugün size helal kılındı", "bugün
dininizi ikmal ettim" den başka bir gün olmadığına göre de, bu
âyetlerin
inişleri başka başka olduğunu kabul etmek zor olacaktır. denilen
günlerin
birbirinden başka günler olmadığı açık ve belli bulunduğundan, bunlar
yalnız
Arefe gününü değil, Mâide sûresinin bütün nüzul zamanını kaplayan
Muhammed
(a.s.)'ın son senesini tek zaman olarak ifade etmekte ve bu şekilde
gerek
haramın açıklanması ve gerek helalin açıklaması âyetlerinin nüzul
tarihi
açısından ya hakikaten veya hükmen bitişik ve yakın bulunduklarını
anlatmaktadır. "Böyle soruyorlar" diye sorunun vaki oluşunu hikaye
değil, " sorarlar" diye olmuş ve mümkünü içine alacak şekilde daha
genel bir soru tasavvur edilmesi gerekir. O halde her türlü şüpheyi
kaldırmak
ve defetmek için:
Ey
Muhammed, şöyle söyle:
size iyi ve güzel şeyler helal kılındı. Kötü ve çirkin şeyler değil,
nitekim
"Onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar" (A'raf,
7/157) buyurulmuştur. Şu halde İslâm midesine, İslâm sofrasına pis
şeyler
değil, hoş şeyler konmalıdır. Daha önce de işaret edildiği üzere
"tayyib" lugatta "müstelezz" yani hoşlanılan temiz ve hoş
şey demektir. Haram olma şüphesi bulunmayan - izin verilen- helale de
buna
benzeterek "tayyib" denilir. Zira zararı olmamak mânâsında
birleşirler. İbnü Cerir, Taberi gibi bazı tefsirciler burada
"tayyibat", "helaller" diye tefsir etmişlerse de
"helaller helal kılındı" demek tutuk bir ifade olacağından
tefsircilerin çoğu ve müctehidler bunun "lezzet ve iştah duyulan temiz
ve
hoş şeyler" mânâsına yorumlanmasının vacib olduğunu göstermişlerdir. Şu
halde mânâ, "Hoşa giden ve iştah hissedilen her temiz şey size helal
kılındı" demektir. Fakat bundan herkesin her hoşuna giden şeyin helal
olduğunu
da sanmamalıdır. Muhakkaktır ki, kötü alışkanlık ile huy ve ahlâkı
bozulmuş
kimselerin zevk ve takdirine itibar yoktur. İbret, selim tabiatadır. Ve
"tayyibat" ancak selim tabiatlı kişilerin tiksinmeyip hoşlandıkları
şeylerdir. Yoksa çöl halkı ve zorluklar içinde yaşayanlar her çeşit
hayvanı
hoşlanıp yiyebilirler. Gerçi "Yerde olanların hepsini sizin için
yarattı" âyeti delaletince mubah olmak esastır. Ve bu umûma göre
insandan
başka her hayvandan, her bitkiden ve her şeyden yemek suretiyle de
faydalanmanın
mubah olması lazım gelirdi. Fakat "Onlara temiz şeyleri helal, murdar
olanları haram kılar." (A'raf, 7/157) delaleti üzere bu umûmdan habâis
(çirkin ve kötü şeyler) çıkarılarak helal, tayyibata tahsis edilmiş ve
dolayısıyla aslî mubah olmayı kayda bağlamak için, bu büyük bir esas ve
genel
bir kanun olmuştur ki; helal ve haramın tayininde özel delil
bulunmadıkça buna
müracat olunur. Ve çirkin şeyleri ayırt etmeyenlerin zevkine itibar
olunmaz.
Cahiliye Arapları, yukarda açıklandığı üzere leşi veya leş kabilinden
bir hayli
şeyleri yedikleri halde, tayibattan olan en'am (hayvanlar) dan
bazılarını,
En'am sûresinde açıklanacağı üzere deve), sâibe (puta adanan deve),
vasîle
(erkek ve dişi olarak ikiz doğan yavrular), ham (on kere döl alınan
deve)
adlarıyla kendilerine haram ederler yemezlerdi. Bunların temiz olduğuna
hükmettikeri halde bazı vehimlerinden dolayı yemezlerdi. Buna karşı
temiz olan
her şeyin helal olduğu açıklanmış ve bu hüküm: "De ki: 'Allah'ın,
kulları
için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?' (Araf, 7/32)
âyetiyle
de tekit edilmiştir ki, sebepler ve nüzul hikmeti yanında bu âdetin
kat'i
şekilde kalkması da vardır. Şüphe yok ki, bu "tayyibat"da kara ve
deniz hayvanlarından başka, kuşların ve hatta bütün bitkilerin de
hoşları
dahildir. Ve sonra helal olan her hayvanın bütün kısımlarının da helal
olması
gerekmeyeceğini ve kesilmiş olan hayvanların kısımları meyanında
bulunan habâis
(çirkin şeyler)in de haram olduğuna işaret etmektedir.
Özetle
selim tabiatın ve
sağlam fıtratın hoşlandığı bütün tayyibat (hoş ve güzel şeyler) helal
kılındı
"Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların
sizin için tuttuklarını yiyin..."
CEVÂRİH,
"cariha"nın çoğuludur ki, esas olarak "cerh"den alınmış
olup, tesir mânâsı düşüncesiyle "kasibe" (kazanan) mânâsına isim
olmuştur. Şu halde cevarih, kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve
ağız gibi
yaralama ve kazanma aleti olan organa cevarih denildiği gibi, av tutan
yırtıcı
hayvanlara ve kuşlara da kavasib ve cevarih denilir ki, burada maksat
budur.
"Mükellibîn", "mükellib"in çoğuludur. Mükellib, teklib eden
yani yırtıcı hayvanları ava dadandırıp alıştıran, avcılık talim edip
öğreten
demektir ki; bir köpek, sahibi tarafından kışkırtıldığı yere gider,
çağırılınca
gelir, avı tutunca habseder yemez, sahibi almak isteyince kaçmaz,
zorlayınca
dinler ve bunu en az üç kere yapıp âdet edinirse öğrenmiş sayılır.
Ahmed b.
Hanbel ikiyi, Hasenü'l-Basri biri yeterli görmüştür. Bu öğretime teklib
denilmesi tağlib yoluyladır. Zira çoğunlukla öğretilen köpeklerdir.
Bununla
beraber her yırtıcı hayvana da köpek (kelb) denir. Nitekim Ebu Leheb'in
oğlu
Utbe, Şam seferine giderken Resulullah: "Allah'ım buna kelblerinden bir
kelbi musallat et" diye dua etmiş, Utbe'yi de yolda arslan yemiş idi.
Bunun için bu eğitimin bilinen köpeğe mahsus olduğu sanılmamalıdır. Şu
halde
mânâ şudur: Bir de kelb ve diğer yırtıcılar meyanından ava alıştırarak
Allah'ın
size öğrettiği anlayışlardan eğitim yaptırarak öğrettiğiniz eğitilmiş
avcı
hayvanlar helal kılındı. Şu halde bunlardan bu şekilde faydalanır,
besler, alır
satarsınız. Fakat yemeye gelince kendilerini değil. Size imsak
ettikleri,
tutuverdikleri avlardan yiyiniz. Dikkat edilmesi gerekir ki, değil,
dir.
Tuttuklarının hepsini değil; bir kısmını, güzel kısımlarını yiyiniz.
Sonra
mutlaka "yakaladıkları" değil, "size tutuverdikleri" dir.
Yani kendilerine değil, size tutuverdiklerini yiyiniz. Şu halde bir
köpek
eğitilmiş olursa ve avcı tarafından sevkedilir de bir avı tutar,
yaralar,
öldürür de avcı ona ölmüş olduğu halde yetişirse helaldir. Eğitilmiş
yırtıcının
yaralaması, boğazlama yerine geçen bir kesmedir. O, onun bir aletidir.
Diğer
parçalayıcılar ve aynı şekilde ok, mızrak, tüfek de böyledir. Muhakkak
diriyken
yetişilip boğazlanması şart değildir Zira o zaman eğitilmiş ile
eğitilmemişin
farkı yoktur. Fakat cevarih (yaralayıcılar) kavramı gereğince yaralama
gereklidir. Yaralamadan boğar veya çarpar da öldürürse bazıları, "size
yakaladıklarından", zahirî olarak mutlaktır, diyerek yine yenir demişse
de, doğrusu bunun boğulmuş veya vurularak öldürülmüş olandan farkı
yoktur, aynı
mânâya dahildir, yenmez. Sonra eğitilmiş köpek, yaralamış ve öldürmüş
olmakla
beraber, biraz da yemiş bulunursa bu da yenmez. Çünkü o onu kendisine
tutmuş
demektir. "Size tuttukları" değildir. Bununla beraber Selman-ı
Farisi'den, Sa'd b. Ebi Vakkas'dan, İbnü Ömer'den, Ebu Hüreyre'den
yenir diye
rivayet de edilmiştir. Malik ve Evzâi yenir demişlerdir. Ancak bu
meselede
köpek ile kuş ayrılmıştır. Ve kuşun yemiş olmasının helal olmasına
engel
olmayacağı gösterilmiştir ki, Hanefî mezhebi bunu kabullenmiştir.
Bu
şekilde bunların
tuttuklarından yiyin, ve üstüne Allah'ın ismini anın. Yani köpeği ve
kuşu
salarken "besmele çekin" ve her halde Allah hesabı süratli olduğundan
emirlerine karşı gelmekten sakının.
5-
"Bugün sizin
dininizi ikmal ettim, size olan nimetimi tamamladım" diye tekit ve
belgelendiği gibi yine aynı mânâ ile helallerin vurgulanması ve ondan
sonra
genellenmesi dolayısıyla buyuruluyor ki: Bugün size bütün tayyibat, her
çeşit
hoş nimetler helal kılındı. Bir de kitap ehlinin yiyeceği, yani gerek
bu
tayyibattan kestikleri ve avladıkları ve gerek ekmek ve diğerleri gibi
yiyecekleri size helal, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Yani
yedirir
ve satabilirsiniz. "Taam"dan maksadın ne olduğu hakkında üç görüş
vardır: Birincisi, kurbanlık demektir. İkincisi, ekmek ve meyve gibi
kesilmeye
muhtaç olmayandır ki, Zeydiyye imamlarından nakledilen budur. Üçüncüsü,
kurbanlıklar ve diğer her çeşit yiyeceği içine alır. Çoğunluk birinci
görüşü
tercih etmişlerdir. Çünkü kurbanlıktan başkasının yiyecek olmasında
sahibine
tahsisi yoktur. Kurbanlık ise kesicinin fiiliyle yiyecek olabilir. Ve
bunun
için kitap ehline bağlanmasının bir mânâsı vardır.
Ahkâm-ı
Kur'ân'da Ebu Bekir
er-Râzî der ki: "İbnü Abbas'tan, Ebu'd-Derdâ'dan, Hasen ve Mücahid,
İbrahim, Katâde ve Süddi'den rivayet edilmiştir ki den maksad
kurbanlıklardır.
Gerçekte görünen de bunu gerektirir. Gerçi yiyecek lafzını genel mânâda
kullansak, gerek kurbanlıklarını ve gerek diğer yiyeceklerini içine
alır. Fakat
daha açık olan özellikle kurbanlıklar kastedilmektedir. Çünkü ekmek,
zeytin
yağı ve diğer yiyeceklerin hükmü, onu imal edenlerin özellikleriyle
ayrılık
arzetmez. Bunlarda mecusî veya kitabî (semavî bir kitaba inanan
kişi)nin farkı
olmadığında kimsenin şüphesi yoktur. Haramlarda söylendiği üzere
kesilmeden
ölenlerin de gerek müslüman ve gerek kitabî ve gerek mecusî ve diğer
her kim
tarafından öldürülmüş olursa olsun haram olduğunda müslümanların
ihtilafı
yoktur. Şu halde diye özellikle kitap ehlinin yiyeceğinin mübah
sayılmasındaki
maksadı, bilhassa dinlerin değişmesi ile hükmü değişen kurbanlıklara
yorumlamak
vacib olur. Yani açıklamanın faydası, özellikle kurbanlıklar itibarıyla
ortadadır. Belli ki kitap verilenler, kitabı olmayanlardan ihtirazdır
(yani onları
hükmün dışında bırakmaktır). Halbuki yiyecek hususunda kitap ehli ile
diğerlerinin farkı ancak kurbanlıklar ve av meselelerindedir. Kitap
ehlinin
leşine, domuz etine ve şarabına varıncaya kadar her yiyeceği helal
olmadığı,
haram edilenlerden bulunduğu gibi, kitabî olmayanların her yiyeceğinin
haram
olmadığı da bilinmektedir. Şu halde kitap ehlini seçerek diğerlerinden
ayıran
bu özel mubahlığın faydası ancak kurbanlıklarda açıktır. Demek ki
yiyecek güzel
ve temiz şeylerden olmak şartıyla genel mânâsı üzere bırakılsa da,
bakış açısı
ve beyanın hedefi, özellikle kitap ehlinin kestikleri ve avladıklarının
helal
olduğunu göstermek ve bu şekilde kesmek için diyanet, yani müslüman
veya kitap
ehli olmak şart olduğunu anlatmaktır. Bununla beraber "kendilerine
kitap
verilenlerin kurbanlığı" denilmiş olsaydı, o zaman diğer yiyeceklerin
haram olması, şüphesi ortaya çıkacak ve karşılıklı yiyecek yedirmenin
caiz
olacağı anlaşılamayacaktır. Bunun için yine "yiyecek" kelimesini,
güzel ve hoş, temiz şeylerden olmalı şartıyla kurbanlıklar ve
diğerlerinden
daha genel olmak üzere, asıl mânâsıyla düşünmek ve ancak kitap ehlinin
diğerlerinden farkının, kurbanlıklar itibarıyla olduğunu da mâsîkaleh
(sözün
kendisi için getirildiği şey) olarak anlamak, yani kurbanlıkların helal
olmasını
ibarenin delaletiyle, diğerlerinin helal oluşunu da işaretin
delaletiyle almak
gerekecektir. Ve bundan dolayıdır ki, Ebu Bekir Razî kurbanlıklar
hakkında
"azher: daha açık " deyimini kullanmıştır. Şunu da unutmamak gerekir
ki "Allah'tan başkası için kesilen" mutlak şekilde haram idi. Kitap
ehli ise görünüşte tevhid (Allah'ı bir kabul ettiklerini) iddia
ettiklerinden
dolayı görünüş durumlarına bakarak kurbanlıklarında Allah'tan
başkasının adını
ilan etmezler demektir. Şu halde bir yahudi veya hıristiyanın kestiğini
acaba
ne ad ile kesti diye araştırmaya kalkışmayarak ve dış görünüşleriyle
yetinerek
yemek caizdir. Fakat bir hıristiyanın, mesela bir koyunu keserken veya
ava
köpeğini salarken "Mesih'in adına" dediğini bizzat duyan bir müslümanın
da o koyundan veya avdan yemesi caiz olmaz. Çünkü bunun "Allah'dan
başkası
için kesilen" olduğu şüphesiz bir şekilde malumu olmuştur. Kitap
ehlinin
dış görünüşüyle yetinmek caiz olunca, müslümanlık iddiasında bulunan
herhangi
bir kimsenin de dış görünüşüyle yetinmenin caiz olacağında ve
dolayısıyla gerek
ehl-i sünnet olsun ve gerek olmasın İslâma ait mezheplerden hepsinin
kurbanlığının helal olduğunda şüphe yoktur. Meğer ki -Allah korusun-
dinden
dönmüş olsun. Çünkü mürted (dinden dönen), kitap ehline da katılsa
kestiği asla
yenmez.
Yiyecek
çeşidinden olan bu
temiz ve hoş şeylerden başka müminlerden muhsane olanlar, yani hür ve
namuslu
müslüman kadınlar ve kızlar, bunlardan başka kitap ehlinden olan
muhsaneler,
yani hür ve namuslu kadınlar ve kızlar da ihsan ederek yani namuslu bir
şekilde
nikahınız altına alarak ne metres tutmakla açıktan ne de dost tutmak
suretiyle
gizlice zina etmiyerek ücretleri olan mehirlerini kendilerine
verdiğiniz
takdirde sizin için helaldirler.
Görülüyor
ki, yiyecek
hususunda iki taraftan izin verilmiş, müslümanlara hem kitap ehlinin
yiyeceklerini yemek, hem de kitap ehline müslüman yemeğini yedirmek
suretiyle
karşılıklı alış veriş helal kılınmış, fakat nikah hususunda bu helal
olma bir
tarafa tahsis edilmiş, yalnız müslümanların kitap ehlinden namus
dairesinde
nikah ile kadın almaları helal kılınmış ve bununla daha önce Bakara
sûresinde
geçen "İman etmedikçe müşrik kadınları nikahlamayın" (Bakara, 2/221)
yasaklaması, kitap ehli kadınlar hakkında kaldırılmış ve karşılıklı
olarak müslüman
kadınlarının kitap ehliyle evlenmelerine asla izin verilmemiş, bu cihet
aslı ve
geçmişteki haramlığı üzerine bâkî kılınmıştır.
İlk
önce "O, yeryüzünde
ne varsa hepsini sizin için yarattı " (Bakara, 2/29) âyetinde
açıklandığı
üzere, insana ait nefis ve ırz meselelerinde mubah olmak değil, haram
olmak
esastır. İkinci olarak bu aslî ve ezelî haramlık "Allah'a ortak koşan
erkekler de inanıncaya kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin"
(Bakara, 2/221) yasaklaması ile tekit edilmiş ve açıklanmıştır. Üçüncü
olarak
Nisa sûresinde "Allah, müminlere karşı kâfirlere asla yol
vermeyecektir." (Nisa, 4/141) ile bu haramlık ve yasaklama daha genel
şekilde açıklanmıştır da. Dördüncü olarak bütün helallerin özetlenip
açıklandığı bu âyette, yiyecek her iki taraftan incelenerek nikah için
de bu
beyan sergisi açılmış olduğu halde, kitap ehlinden kadın almanın
müslümanlara
helal oluşu açıklanmış ve tersinden sükut edilmiştir ki, bunda zaruret
beyanı
denilen bir kasr (tahsis) vardır . Ve bu şekilde müslüman kadınlarının
kitap ehli
ile evlendirilmesinin asla bahis konusu olamayacağı hatırlatılmış, aslî
ve
geçmişteki haramlığı üçüncü defa olarak anlatılmış ve belgelenmiştir.
Çok açık
olan ve asr-ı saadetten beri ümmetin ittifakı ile de bilinen bu
meseleyi
hatırlatmamıza sebep zamanımızda İslâmî delilleri bilmeyen bazı
cahillerin
Kur'ân'da buna dair bir nass (dini delil) bulunup bulunmadığını
sormaları
olmuştur. Halbuki bu gibi, haramlık asıl olan meselelerde, izin
verilmemiş
olması yeterli bir delildir. Şu halde bu gibiler hakkında yasaklama var
mı diye
değil, izin var mı diye sormak lazım gelir.
Burada
gerek yiyecek ve
gerek nikah bölümlerindeki kitap verilenler, kitap ehli olan yahudi ve
hıristiyanlardır. Hz. Ali (r.a.) Arap hıristiyanlarından Beni Tağlib
hakkında:
"Bunlar hıristiyanlıktan, şarap içmekten başka bir şey anlamamışlar. Ve
şu
halde hıristiyan hükmüne dahil değildirler" demiş. İmam Şafiî de bunu
tercih etmiş ise de çoğunluk ve Hanefî imamları, kitabın zahirine göre
bütün
Arap hıristiyanlarının kestiklerinde de bir mahzur yoktur, demişlerdir.
Ancak
İbnü Abbas nikah bölümünde kitap ehlinden maksadın harbî (düşman
ülkesinde)
olmayanlar olduğunu ve dolayısıyla harbî olan yahudi ve hıristiyan
kadınlarını
nikah etmenin caiz olmadığını söylemiştir. Fakat bunda da âlimlerin
çoğunluğu
âyetin mutlak olmak üzere harbî ve zimmî düşman ülkesindekileri de,
İslâm
devleti tebasındaki yahudi ve hıristiyanları da içine aldığını ve bu
bakımdan
harbî olan kitap ehlinden kadın almanın haram değil, bir zaruret
bulunmadıkça
nihayet mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Kitap
ehlinden başkasına
gelince: Bunlardan mecusiler hakkında Resullullah: "Mecusilere kitap
ehli
muamelesi yapınız, fakat kadınlarını nikah etmemek ve kestiklerini
yememek
şartıyla" buyurmuştur.
Bununla
beraber dünyada
kitap ehline yiyecek ve kadın yönüyle verilen bu özelliklerden dolayı
ahiret
açısından da böyle sanılmasın. Çünkü, her kim bu imana yani en mükemmel
dine ve
İslâm şeriatına küfrederse bütün ameli tutulur, Ve ahirette zarar
edenlerden
olur. Şu halde bunların yiyeceklerini yerken veya kadınlarını alırken
imanı
bozmaktan, dinden dönme tehlikesine düşmekten son derece çekinmelidir.
Ve
bundan dolayıdır ki, düşman ülkesinde yaşayan bir kadını almak
mekruhtur.
"Sizin hoşunuza gitse, de inanan bir cariye, Allah'a ortak koşan bir
kadından daha hayırlıdır." (Bakara, 2/221).
İlâhî
anlaşma ve akidlerden
helal ve haram hükümlerinin açıklanması sırasında dinin kemale
erdirilmesi ve
nimetin tamamlanması ile Allah'ın ahdinin (vaadinin) yerine getirilmiş
olduğu
anlatıldıktan ve bu cümleden olmak üzere dünya hayatının maksatlarından
olan
sofranın güzel ve temiz şeyleri, Nisâ sûresinin "Size helal olan
kadınlardan alın" (Nisâ, 4/3) kavramını açıklayarak temiz ve güzel
şeyleri
aile ile birleştirerek müslüman toplumuna sunulduktan ve nihayet bundan
böyle
anlaşmayı yerine getirme hükmünün tamamen kulluk görevine yöneldiği,
bunun da
iman akdi ile İslâm'a ait hükümleri yerine getirmeye bağlı olduğu
işaret
edildikten ve bu dünyanın bir de ahireti bulunduğu hatırlatıldıktan
sonra
"İyi kadınlar, iyi erkeklere" (Nur, 24/26) âyetinin delaleti üzere
ahirete ait nimetleri kemale erdirmek için, bu en mükemmel dinin
imandan sonra
kulluk anahtarı olan temizlik emrinden başlamakla kulluk akdini
belgelemek için
buyuruluyor ki:
6-
Bu âyete, teyemmüm âyeti denilmiştir
ki, Buhari ve Müslim'de Hz. Aişe'den rivayet edildiği üzere, adı
geçenin
gerdanlığının düştüğü seferde geceleyin susuz bir yerde kalınıp abdest
almak
mümkün olmadığından dolayı nazil olmuş ve bu gibi durumlarda abdest
yerine
teyemmümü emretmiştir. Gerçi bu âyet, ilk önce abdestin farzlarını
tesbit
etmekte ve böylece aynı zamanda bir "abdest âyeti" olduğu muhakkak
bulunmakta ise de, abdest başlangıçta bu âyet ile meşru kılınmış
olmayıp, ta
Mekke'de namazla beraber farz kılınmış ve hatta İslâm'da hiçbir zaman
abdestsiz
namaz kılınmamış olduğu bilindiğinden, bununla abdestin farz oluşu
doğrudan
doğruya değil, taharet (temizlik) hükümlerini çıkarmada esas alınmak
üzere,
takrir yoluyla tesbit edilmiş ve bunun ismi abdestten çok teyemmüme
dayandırılmıştı.
Sahabeden Alkame b. el-Feğra (r.a.) demiştir ki: "Bu âyeti ininceye
kadar
Resullullah su dökmüş (küçük abdestini yapmış) olursa, abdest almadıkça
ne
konuşur, ne de selam alırdı. Biz söyleriz, o söylemez, biz selam
veririz, o
vermez ve almazdı." Yani Ebu Hayyan'ın da naklettiği üzere
Resullulllah,
bu âyetten önce abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, söz bile
söylemezdi. Şu
halde bunun inişi abdestin her işi için değil, namaz için farzolduğunu
açıklamakla Resulullah'a bir ruhsat ifade etmiştir. Anılan sefer, ifk
(iftira)
kıssasının ortaya çıktığı Benî Mustalik Gazvesi olduğuna, bunun da
hicrî
altıncı sene şaban ayında Hudeybiye seferinden önce vuku bulunduğuna
göre bu
âyet, Mâide sûresinin ilk inen âyetlerinden ve hatta bu sûrenin
Hudeybiye'den
sonra inmiş olduğu söylendiğine göre inişinin başlangıcı olan ilk âyeti
demek
olur. Fakat unutmamak gerekir ki, Nisâ sûresinde "Ey iman edenler, siz
sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın" (Nisa", 4/43) âyetinde de
geçmişti.
KIRÂET:
İbnü Kesir, Ebu Amr,
Asım'dan Ebu Bekir Şu'be, Hamze, Ebu Cafer, Halefü'l-Âşir kırâetlerinde
( =
lâm) cer ile esre şeklinde; geri kalanlarda yani Nâfi, İbnü Âmir,
Âsım'dan
Hafs, Kisai, Yakub kırâetlerinde nasb ile üstün şeklinde okunur. Nasb
(üstün),
ayaklarını, yüz ve el gibi "yıkayın" emrine bağlanmasında, cerr
(esre) de "meshedin" hükmüne bağlanmasında açıktır. Ve bu iki
kırâetin birbirine uyumu açısından bir mezheb ihtilafı ortaya
çıkmıştır. Zira
birine göre ayaklar yıkanacak, diğerine göre de mesh ile
yetinilebilecek
görünüyor. Bunun en güzel en doğru çözüm şekli, çıplak ayakların
yıkanması,
meşhur sünnet ile sabit olduğu üzere abdestle giyilmiş mest ve fotin
üzerine de
meshedilmesidir. Ehl-i sünnetin çoğunluğunun mezhebi budur. "Kaffâl
Tefsiri"nde, sahabeden yalnız İbnü Abbas ve Enes b. Malik, tabiinden
İkrime ve Şa'bi ve Ebu Cafer Muhammed b. Aliyyi'l-Bâkır'dan, "ayaklarda
abdestin farzı, mesh" olduğu nakledilmiştir ki, Şia'dan İmamiyye'nin
mezhebi budur. Bütün fakihlerin çoğunluğu ve tefsirciler ise,
"ayaklarda
abdestin farzı, yıkamak" olduğunu beyan etmişlerdir. Zahiriye'nin
başkanı
olan Davud-ı İsfahanî de: "Her ikisinin cem'i (toplanması) vacib"
olduğunu söylemiştir ki, bu da Zeydiye imamlarından Nasır Lilhakk'ın
görüşüdür.
Hasenü'l-Basrî ile Muhammed b. Cerir et-Taberi de mükellefin, meshetme
ile
yıkama arasında serbest olduğunu söylemişlerdir. Bunların tartışması
fıkıh
kitaplarında genişçe yapılmıştır. Burada ancak şu kadar söyleye-lim ki,
çıplak
ayaklara meshetmeyi caiz görmek âyetin sonunda "sizi temizlemek
istiyor"
diye açıklanan temizlik hikmetine kesin olarak aykırı bulunduğu ve hele
yıkanmamış kirli ayaklarla camilere girmenin, temizlik şöyle dursun,
normal
temizlik ile bile uyuşmasının mümkün olmadığı ortadadır. Nitekim
ayaklarını
güzelce yıkamamış ve ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanlar hakkında
Resulullah "Vay şu ökçelerin ateşten haline" buyurmuş ve tekrar
yıkanmasını emretmiştir. Bir de maksat mesh olsaydı gibi sadece demek
yeterli
olur. "Topuklara kadar" kaydına hiç de gerek kalmazdı. Bu da farzın
esasının yıkamak olduğuna ve meshin buna dayanması lazım geldiğine
işaret eder.
Kısaca ayaklar hakkında yıkamak emri muhkem, mesh emri mücmeldir ve
yüksek
sünnet ile açıklanmıştır. tıpkı Nisâ sûresindeki gibi de okunmuştur.
(Nisâ,
4/43 âyetine bkz.)
Ey
iman edenler! Malum ya,
imandan sonra ilk vazife namazdır. Siz namaza kalktığınız, yani namaza
kalkmak
istediğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız
ve
başlarınıza meshediniz, iki topuğa kadar ayaklarınızı da. Yani
ayaklarınızı da
yıkayınız, yahut mesli ise meshediniz. Bu temizlikler yapılmadan namaz,
namaz
olmaz. "Allah, taharetsiz hiçbir namazı kabul etmez". Buna
"tuhûr: temizlik" ve "vudu: abdest" denilir ve işte
abdestin farzı bunlardır. Ve görülüyor ki, bu da dört şeyden,
ibarettir: Üç
yıkama, bir mesh. İmam Şafii, bunların tertibi de dahil olmak ve bir de
niyetsiz ibadet olamayacağı düşüncesiyle niyet de hesaba katılmak üzere
altı;
Ahmed b. Hanbel hazretleri de yüzde ağız ve burun içlerinin de dahil
olduğu
düşüncesiyle mazmaza (ağıza su verme) ve istinşak (buruna su vermey)i
de katıp
sekiz saymıştır. Hanefilerde ise niyet, tertip, ağız ve buruna su
vermek
sünnettir. Ve abdestin daha birtakım sünnetleri ve edebleri vardır ki,
bunları
tamamlayıcıdır. Hepsinin başında besmele vardır. Âyetin zahirine
bakınca, her
namaza kalkarken ayrıca bir abdest almak gerekir gibi görünür. Bunun
için
Zâhirîler, her namaz için ayrıca bir abdestin farz olduğunu
söylemişlerdir.
Çoğunlukla Peygamberimizin ve Raşid Halifelerin böyle yaptıkları da
muhakkaktır. Fakat bunlar farz değil, sünnettirler. Çünkü Mekke'nin
fethi günü
Peygamberimiz, beş vakit namazı bir abdest ile kılmış, Hz. Ömer de: "Ey
Allah'ın Resulü, bundan önce yapmadığın bir şey yaptın" demiş,
cevabında
"Bilerek yaptım ey Ömer" buyurulmuş olduğu da rivayet olarak sabittir
ki, bu isteyerek yapma ile cevaz (izin) gösterilmiştir. Sonra âyetin
tamamiyle
zahirine bakılacak olursa, abdestin ancak namaza kalkıldığı zaman
alınabilmesi
gerekecek ve dolayısıyle otururken abdest alıp da, namaza kalkmak da
yeterli
olmayacaktır. Bunu ise Zâhiriyye de söylememiştir. Demek olur ki, bu
noktada
âyetin zahiri kastedilmediği ittifakla sabit olduğundan gerek halin
delaleti ve
gerek teyemmüm fıkralarında hades (küçük veya büyük abdessizlik)in
açıklanması
karineleriyle âyetin mutlak oluşu ya hitabın abdesti olmayanlara tahsis
edilmesi veya yani "abdestiniz olmadığı halde namaza kalktığınız
zaman" mânâsıyla kayıtlanarak tefsir edilmesi gerekir. Ve o halde
abdestin
vücubunun sebebi, mutlak namazı irade etmek değil, abdestsizlik
şartıyla namazı
irade etme demek olur ki, çoğunluğun görüşü de budur. Sonra dikkate
şayandır
ki, "başlarınızı meshediniz" değil, "ba" ile buyurulmuştur.
Bu ise "başınızla meshediniz" demek gibidir. Nasıl ki "mendile
sildim" demekle "mendil ile sildim" demek arasında fark vardır.
Burada meshin başa yapılacağı ve başın mesh aleti olamayacağı açık
olduğu
halde, ( = ba)'nın getirilmesi bir alet mânâsına işaret, bu ise örf
bakımından
bir elden ibaret olmakla, bu ifade şeklinden ve bir de "nasıye"
hadisinden Hanefi imamları, "Elinizi ölçü tutarak elinizle başınıza
meshediniz" mânâsı anlaşıldığını göstermişler ve meshin farzı, "cüz'î
bir harekette tam bir el mikdarı, diğer deyimle nasıye mikdarı, diğer
deyişle
dörtte biri" olduğunu ve tamamını meshin sünnet olduğunu beyan
etmişlerdir.
Fakat İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel tamamına meshin farz olduğunu, İmam
Şafiî
de bir parmak dokunmanın yeterli bulunduğunu söylemiştir.
YIKAMANIN
MAHİYETİ: Suyu
âzânın üzerinden tamamen akıtmaktır. Oğmak şart değildir. Şu halde su
damlamadıkça yıkama denmez. Abdest, hadesten taharet yani itibarî ve
görülmeyen
bir kirlilikten temizlik olduğu için bununla necaset (maddî pislik)ten
temizlenmek için olan yıkamayı birbirine karıştırmamalıdır. Necasetten
temizlenmede, pislik iyice kayboluncaya kadar yıkamak ve gereğine göre
oğmak
veya silmek gerekli ise de abdestte bu gibi temizliğe engel olan kir ve
pislikler daha önce kaldırılmış olacağından görünmeyen hadesi kaldırmak
için
bir defa yıkamak yeterli olabilir, farzı bu kadardır. Çünkü emir,
tekrarı gerektirmez,
fakat iki defa daha iyi olur. Ve üç defa tekrar sünnettir, oğmak da
sünnettir.
Ancak İmam Malik, oğmak farzdır demiştir.
MESH:
Esasen bir şeye
dokunmak ve örfte el sürmektir. Dînen de farzı, dokunmaktır. Şu halde
başa meshetmek,
taze, kullanılmamış bir yaşlığın istenen mikdara isabet etmesi
demektir. Bundan
tekrar sünnet değildir. Fakat hafifçe bir saç düzeltmesi olabilir.
İşte
namazın şartlarından
biri böyle abdesttir. fakat bunun yeterli olması, cünüp olmadığı
takdirdedir.
Ve eğer cünüp iseniz, yani rüyada veya uyanıkken fışkırarak meninin
inzal
(inme)i ve inzal olmasa (inmese) bile iltikai hitaneyn (erkek ve
kadının
sünnette kesilen yerleri, yani tenasül uzuvlarının birleşmesi) olmuş
ise iyice
temizleniniz kendinizi baştan tırnağa tamamen yıkayıp temizleyiniz,
guslediniz
ki Nisâ sûresinde "gusledinceye kadar" (Nisa', 4/43) diye
"iğtisal" (gusletme) ile tabir edilmişti. Burada tekellüf (zahmet
verici, zorlayıcı) sigasiyle "tetahhür" denilmiş ve gusletmede
mübalağa edilmesinin gereği gösterilmiştir. Bunun için zorluğa varmamak
üzere
mümkün olan her taraf yıkanmalı ve hatta ağız burun içleri bile
yıkanmalıdır.
Abdestte sünnet olan ağzı çalkalama ve buruna su çekme gusülde farzdır.
Fakat
bu gusül ve o abdest
mazeret bulunmadığı takdirdedir. ve eğer hasta olur, veya seferde
bulunur, veya
herhangi biriniz helâdan gelir, veya kadına dokunursunuz da bir su
bulamazsanız, yani ya gerekli araştırmadan sonra gerçekten bulamaz veya
hastalık veya sefer aramaya engel veya kullanmaya engel olduğundan
dolayı arama
veya kullanmaya güç ve çare bulamazsanız, o zaman abdest veya gusül
yerine hoş
ve temiz bir toprakla teyemmüm ediniz. Niyet ediniz de o topraktan
yüzlerinize
ve kollarınıza meshediniz. Hastalık ve yolculuk kayıtları, suyu bulmaya
veya
kullanmaya engel olan özürleri; heladan gelmek veya kadına dokunmak da
abdesti
veya guslü gerektiren sebepleri; suyu bulamamak da bunların yerine
teyemmümün
sıhhatinin şartını göstermektedir. Açıktır ki, heladan gelmek, bedenden
bir
necasetin çıkmasından kinayedir ki, dilimizde abdest bozmak denilir.
Hanefilerce durum böyledir. Fakat İmam Şafiî sebileyn (idrar ve dışkı
yolların)
dan çıkması demiş, İmam Malik de iki yol (idrar ve dışkı yolların)dan
çıkması
alışılmış olan pislikten demiştir.
(Nisâ
4/43. âyetinde
teyemmümün, saîdin mânâları ve daha bazı izahlar geçmiş olduğundan
oraya
bakınız.) Burada fazla olarak kaydı zikredilmiş ve bu şekilde
teyemmümde yalnız
kasd ve niyet ile mesh yeterli olmayıp temiz toprağa dokunmak da
gerektiği
işaret edilmiştir. 'in ibtida veya teb'îz olması ihtimali vardır.
İbtida
olduğuna göre elin temiz toprağa dokunması yeterlidir. Teb'îz olduğuna
göre de
muhakkak elden yüze ve kollara da biraz bir şey sürülmesi lazım gelir.
Birincisi Hanefi mezhebinin, ikincisi de Şafiî mezhebinin görüşüdür.
Taşa,
mermere ve madene teyemmüm caiz olup olmayacağı hakkındaki ihtilafın
kaynağı
budur. İbtida olması ruhsat, teb'îz olması ihtiyattır.
Şimdi
sakın "bu
külfetler, zahmetler nedir?" demeyiniz. Bu taharet (temizlik) veya
teyemmüm emirleriyle Allah'ın isteği size bir baskı yapmak sıkıntı ve
zahmete
koşmak değil, fakat o sizi tathir etmek, maddî manevî, görünür görünmez
pisliklerden ve günahlardan temizlemek ve size nimetini tamamlamak
ister ki
şükredesiniz, dışınız ve içiniz temizlenip nimetin zevkini tadasınız,
nimet
vereni ve nimet verenin hakkını göresiniz. Şu halde dinde güçlük
çıkarma
yoktur. Dine ait teklifleri külfet ve zahmet değil, bir nimet
tanımalıdır.
Abdestin, guslün, teyemmümün hikmeti, maddî paklık ve manevî
temizliktir. Güzel
ve temiz şeyler, temiz kişiler için olduğundan temizlik, nimet ve
saadetin
tamamlanmasına sebeptir. Bu da şükretmeye sebeptir. Şükür de: "Andolsun
şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım". (İbrahim, 14/7) âyeti
gereğince nimet ve saadetin artmasına sebeptir. Bu şekilde tamamın
üstünde
nimet ve saadet sonsuz bir artma ile cereyan edip gidecek demektir.
Yukarda
"size nimetimi tamamladım" buyurulduğu halde, ondan sonra burada
"size olan nimetini tamamlamak için" buyurulması, daha doğrusu inişte
önceliği bulunan bu âyetin, bu vechile tertipte geriye bırakılmayı
gösterir ki,
orada nimeti tamamlamak, izafî ve dünyaya ait bir tamamlamadır. Burada
daha
tamamlanması vaad olunan nimet de ebedî ve sonsuz olan ahirete ait
nimettir. Bu
sebeple bunda "Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak
verilecektir" (Al-i İmran, 3/185), "O günden sakının ki, o gün
hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastaman
verilecek
ve onlara hiç haksızlık edilmiyecektir" (Bakara, 2/281) kavramlarına
işaret vardır. Nihayet burada şu da anlaşılıyor ki, nimet ve saadetin
en büyüğü
şükran (teşekkür etme, iyilik bilme) dir. Ve en mesut kimseler teşekkür
hissi
ile dolu olanlardır. Ve Allah'ın rızasına erme zevki bunun içindedir.
(Fatiha
sûresinde ye bkz.)
7-Özetle,
nimetin artması
şükür ile, şükür de nimeti unutmamakla ayakta duracağından bu
temizlikleri
yapınız ve Allah'ın size olan nimetini ve özellikle İslâm nimetini
unutmayınız,
zikir ve fikrinizden çıkarmayınız, daima anmakla şükrediniz ki, namaz
bu şükür
cümlesindendir. Ve o mîsakı anıp îfa ediniz ki, Allah onunla sizi
"işittik
ve itaat ettik" dediğiniz zaman belgelemiş, sağlamlaştırmıştı. Burada
Bakara sûresinin sonundaki: "İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, bizi
bağışlamanı dileriz! Dönüş sanadır" (Bakara, 2/285) iman ve
belgelemelerine bir işaret bulunduğu açıktır. Bu mîsaktan maksat, Akabe
gecesinde ve Beyatu'r-Rıdvan'da vaki olan mîsak (anlaşma) olduğu ve
Peygamberimiz ile olan bu mîsakın Allah'a isnad edilmesi "Muhakkak ki
sana
beyat edenler, söz verenler, gerçekte Allah'a beyat etmektedirler."
(Feth,
48/10) âyetinin delaletine dayanmış bulunduğu da söylenmiş ise de,
bunun âlemin
yaratılması ve Âdem'in hilkati konularının içinde olup, Fatiha'da
"Ancak
sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" (Fatiha, 1/4) diye
aktedilen ve sonra ağır ağır bütün müslümanların Peygamber'e kolay ve
zor,
sevinç ve keder, bütün durumlarda işitmek ve itaat etmek esası üzere
iman,
ittiba ve bey'atlarıyla belgelenen ve dolayısıyla bütün anlaşmaları
içine alan
ezelî ahd olması daha açık ve daha tercih olunandır. Mücahid, bu
mîsakdan
maksad, A'raf sûresinin 172. âyetinde açıklanan "Ben sizin Rabbiniz
değil
miyim? "Evet" dediler" (A'raf, 7/172) anlaşması olduğunu; Süddî
de, Allah Teâlâ'nın tevhid ve şeriatler hakkında tayin etmiş olduğu
aklî ve
şer'î deliller olduğunu söylemiş ve ilm-i kelâmcıların çoğunluğu bunu
tercih
etmişlerdir ki, bunların hepsi aynı yoruma dönüşürler. Çünkü asıl mîsak
birdir.
Fazlalaşan bunun çeşitli şekilde belgelenmesidir. Bu hatırlatmanın
özeti,
"sözleşmeleri yerine getirin" gereğinin kabulü geçmiş olduğunu
hatırlatmakla yerine getirilmesini belgelemektir. Şu halde mânâ şöyle
demek
olur:
Yaratılışınızın
bütün geçmiş
safhalarında ve mutlak acizliğinizin hüküm sürdüğü varlığınıza ait
devrelerinizde, fıtrat olarak bağlanmış olduğunuz ve sonra
ihtiyaçlarınızın
sıkıştırdığı, emellerinizin kaynaştığı şuurlu demlerinizde akıl ve
fikrinizle
samimi kalbinizden kopan yalvarmalarınızla "işittik ve itaat ettik"
diye kuvvetli sözleşmelerle belgelediğiniz o kulluk sözünü,
semerelerini
vermeye, nimetlerine ermeye başladığınız genişlik günlerinde ve
başarılı
olduğunuz sırada unutuvermeyiniz de, o İslâm nimetini ve iman
hidayetini
teşekkür zevkiyle anıp, akitlerinizi tamamen yerine getirin, ve
Allah'dan
korkunuz da, bunları unutup nankörlük etmeyiniz, kalbinizi bozmayınız,
Çünkü
"Allah sinelerinizde gizlenen en gizli şeyleri bilir." Şu halde
yalnız cisim ve görünüşle ilgili temizlik ile değil, hem cismanî, hem
rühanî,
hem zahirî, hem batınî tam bir temizlik ile temiz ve pak olarak olgun
bir
kullukla Allah'ın huzuruna geliniz ve nimetin tamamına erip şükrediniz.
8-9-10-Tevhid
dininin ahlâkî
gayesini, sosyal ve siyasî hikmetini özetleyen bu âyetin benzeri Nisâ
sûresinde
geçmiş idi. Fakat orada "Adaleti tam yerine getirerek, Allah için
şahidler
olun" (Nisâ, 4/135), burada ise "Allah için hakkı ayakta tutanlar
olun." buyurulmuştur. Gerçi iki mânânın birbirini gerektirmiş olduğunda
şüphe yoktur. Elbette adaletle ayakta duran, Allah için ayakta ; Allah
için
ayakta olan da adaletle şahitlik eden olur. Şu halde ifade sırf kelâmda
bir
sanat gösterme ve çeşitlenmeden ibaret sanılabilir. Fakat dikkat
edilirse
anlaşılır ki, orada asıl maksad, Tu'me olayında olduğu gibi sevgi ve
iltimas
yerlerinde adalet ve hakkâniyeti gözetmek, kendisi ve sevdiği yakınları
aleyhinde bile olsa hakkı (doğruyu) itiraf ve adaleti yerine getirmek
idi.
Burada ise maksad, düşmanlık ve nefret yerlerinde adalet ve hakkaniyeti
gözetmek, düşmanın lehinde bile hak ve adaleti tutmak ve tatbik
etmektir. Yani
orada dahilî siyaset, burada ise haricî siyaset görüşü üstündür. İkinci
olarak,
orada sözün gelişi kullara adalet ile Allah'a ihtisas ve kulluğu
temindir.
Burada ise Allah'a ihtisas ve kulluk ile kullara adaleti temindir. Her
iki
bakış açısıyla da birincide adaletle ayakta durmakla, burada Allah için
ayakta
durmakla başlamanın uygun olduğu açıktır. Şu halde:
Ey
müminler, yalnız abdest
alıp namaz kılmakla kalmayınız ve ancak o zaman Allah huzurunda kıyam
edilir
zannetmeyiniz, daima Allah için ayakta olunuz, yapmanız gereken her işe
Allah
için sarılıp Allah için hükümler icra ve işleri idare ediniz, hep
adalet ve
hakkaniyet şahitleri olarak hakkı yerine getiriniz. Her fiiliniz ve
sözünüz
Allah için olsun. Her yönden adalet ve hak şahidi olunuz, adaleti
yerine
getirmede numune-i imtisal (örnek insan) olunuz. Ve bir kavme şiddetli
kininiz
veya onların size kini ve düşmanlığı sizi adaletsizliğe sevketmesin. Şu
halde
haklarında doğru şahitlik ve adilane hükmetmeye veya işkenceye,
iftiraya, harbe
girmeyenleri öldürmeye, sözünden dönme vesaire gibi helal olmayan
şeyleri
yapmakla zulüm ve düşmanlık yapmaya, günaha sokmaya sebep olmasın.
Adalet
yapınız ki, o takvaya daha yakındır. Allah'ın korumasına girmek için en
yakın
vasıtadır. Artık haricî siyasette düşman olan kâfirler hakkında adalet
bu
derece önemli vacip olunca, dahilî siyasette ve müslümanlar hakkında
adaleti
yerine getirmenin ne büyük bir fariza (görev) olduğunu ve Nisa sûresi
âyetine
ne kadar önem vermek lazım geldiğini kıyas ediniz. Evet, adalet böyle
yüksek ve
takvaya en yakın bir görevdir. Fakat takvanın aynısı da değildir. Bunun
için
adalet yapınız, ve Allah'dan korkunuz. En yüksek gaye budur. Bütün
kurtuluş,
bütün iş bundadır. Allah'dan korkmayan adalet de yapamaz. Şu halde
emirlerine
ve hükümlerine karşı gelmekten sakınıp, Allah'ın korumasına giriniz.
Çünkü
"Allah yaptıklarınızdan haberdardır" iyi veya kötü, hiçbir işten
gaflet etmez ve hiçbirisini hükümsüz bırakmaz.
O
her işten haberdar olan
Allah, iman edip, temizlik, namaz, adalet ve takva gibi güzel ameller
yapan ve
akidlerini yerine getiren kimselere şöyle vaad etti:
1-
Onlara hem bağışlama, hem
de büyük mükafat vardır.
2-
İnkar eden ve
âyetlerimizi -ki, işte bu adalet ve takva emirleri ve vaad ve tehdit
haberleri
de bu cümledendir- yalan sayanlar. Bunlar da hep cehennemliktirler. bir
de İşte
sonuçta amellerin cezası ya o, ya budur. Bu iki kanun, Allah'ın değişme
kabul
etmeyen vaadidir. Buna dünyada bir misâl olmak üzere:
11-Bunun
nüzul sebebi
hakkında biri genel, biri de özel olmak üzere iki vecih rivayet
edilmiştir:
1.
İşin başlangıcında
müşrikler galip ve çok, müslümanlar ise mağlub ve yenik idiler.
Müşrikler,
devamlı şekilde müslümanları belaya sokmak, basmak, öldürmek,
yağmalamak
istiyorlar. Allah Teâlâ da onları maksatlarından menediyor,
müslümanları
koruyordu. Bu şekide az zaman içinde İslâm kuvvetlendi, müslümanların
gücü
büyüdü ve müşriklerin elleri kırıldı. İşte burada bu kurtuluş nimeti
hatırlatılmıştır.
2.
Özel bir olayı
hatırlatmıştır. İbnü Abbas ve Mükâtil'in beyanlarına göre, Hz.
Peygamber
(s.a.v.) Beni Âmir'e bir seriyye (küçük süvari müfrezesi) göndermişti.
Bi'r-i
Meûne'de hepsi şehit olmuşlar, ancak bir kayıp aramakta olan üç kişi
kurtulmuşlardı ki, bunlardan birisi Amr b. Ümeyye ed-Damrî idi. Bununla
diğer
biri Resulullah'a durumu haber vermek için beraber gittiler. Yolda Beni
Amir'den olduklarını söyleyen iki kişiye rastladılar. İkisini de
öldürdüler.
Meğer
bunlar Benî Selim'den
imişler. Resulullah'tan eman (eminlik)ları varmış, bunu bilmediler ve
hata
etmiş oldular. Bundan dolayı Benî Selim geldiler, diyet istediler.
Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) yüksek maiyyetlerinde dört seçkin dostu
Ebu
Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.anhüm) bulundukları halde çıktılar, Benî
Nadir'e
vardılar. Çünkü bunlar kendileriyle savaş yapılmamak ve taraflarından
diyetlere
yardım olmak üzere Resûlullah ile anlaşma yapmışlardı. Hz. Peygamber
(s.a.v.) :
" Ashabımdan biri benim eman verdiğim iki kişiyi vurdu. Bana diyetleri
gerekti. Buna sizin yardımda bulunmanızı istiyorum" buyurdu. Onlar
da:" Buyurunuz, yemeğimizi yiyiniz, isteğinizi veririz" derler ve
aralarında Peygamber'e ve ashabına bir su-i kast yapmaya da karar
verirler.
Atâ'nın rivayetine göre, üzerine damın üstünden büyük bir taş
yuvarlatıp ezmek
için karar verirler ve hazırlarlar. Bu esnada Cebrail inip hemen durumu
haber
verir. Resullullah, derhal kalkar hareket eder. Yahudiler:
"Çömleklerimiz
kaynıyor" derler. Resul-i Ekrem niyetlerinin vahy ile haber verildiğini
söyler ve açılır. Bu âyetin iniş sebebi, özellikle bu olay olmuştur."
Kavm"den maksad, bu Benî Nadir yahudileridir. Bunun gibi daha birtakım
olaylar
vardır ki bazıları Nisâ sûresinde "korku namazı " (salatu'l-havf)nı
emreden "Sen de içlerinde bulunup namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir
bölük seninle beraber namaza dursun..." (Nisâ, 4/102) âyetinde geçmiş
idi.
Yani
ey müminler! Allah'ın
nimetleri yalnız hayra ulaşmak kabilinden olanlar değildir. Şerden
koruma
şekliyle olan nice nimetler de vardır. Bunun için Allah'ın size şu
nimetini de
unutmayınız, şükrünü eda ediniz, Hani bir kavim size ellerini uzatmak
istemişlerdi de, Allah onların ellerini sizden menetmişti. O zaman bunu
Allah'tan başka kim yapabilirdi? Şu halde müminler bunları unutmasınlar
da
ancak Allah'a tevekkül etsinler ve dayansınlar. Allah'dan başka itimad
ve
istinad olunacak hiçbir şey olmadığını bilsinler. O ahlâksızlar gibi
dünyaya
veya şuna buna meylederek ve dayanarak Allah'ın anlaşmalarını bozmaktan
sakınsınlar, akitlerini yerine getirsinler ve ancak Allah'a dayanarak
içte ve
dışta adalet ve takva ile hükümleri icra ve İslâm'ı ilan etsinler.
Bakınız
anlaşmayı bozmak ne
kadar çirkin ve sonucu ne fecidir:
12-
Bir zamanlar Allah,
İsrailoğulları'ndan da söz almıştı. Ve onlardan on iki nakib (müfettiş)
göndermiştik. Birinci cümlede "Allah", ikincide " biz" diye
gıyabdan tekellüme iltifat (dönme), büyüklük ve ululuğun ortaya konması
veya
nakibleri Hz. Musa aracılığıyla gönderdiğine işaret içindir.
Nakib,
teftiş mânâsına dan
veya mânâsına olarak vezninde müfettiş veya teftiş veya tecrübe olunmuş
emin
(inanılır) ve itimad olunur mânâsına olup bir kavmin durumlarını bilen
ve
işlerine güçlerine kefil olan amir ve eminlerine söylenir ki, reis
(başkan) den
başkadır, gibi. Zeccac'ın beyanına göre bu kelimenin aslı, geniş delik
demek
olan den olduğu için bizim "kulağı delik" deyiminden anladığımız
"sırlara âşina olma" mânâsını içine alan bir anlam vardır.
İsrailoğulları on iki sıbt (torun) olduklarından, her sıbttan bir nakib
gönderilmiştir. Mücahid, Kelbî ve Suddî demişlerdir ki, bu nakibler,
Musa
(a.s.)'ın harp ile görevlendirilmiş olduğu Cebbarlar şehrine gidip
durumlarını
öğrenmek ve dönüp peygamberleri Musa'ya haber vermek için
gönderilmişlerdi.
Gittiler, birtakım büyük cisimler ve bir kuvvet, heybet gördüler ve
korktular,
döndüler; gelir gelmez de kavimlerine söylediler, bildirdiler. Halbuki
Musa
(a.s.) onları söylemekten yasaklamıştı. Fakat sözlerinde durmadılar,
caydılar.
Yalnız Yehudâ sıbtından Kaleb b. Yufenna ile, Efrâim b. Yusuf sıbtından
Yuşa b
Nun sözlerinde durdular ki, ileride gelecek olan "Allah'tan
korkanlardan
iki adam dedi" (Mâide 5/23) âyeti bunlar hakkındadır.
Rivayet
edildiğine göre
Firavun'un suda boğulmasından sonra Allah Teâlâ İsrailoğulları'na Şam
topraklarında Kenanlıların zalimlerinin oturdukları Eriha'ya
gitmelerini emretmiş
ve "Ben, burayı size vatan ve karargâh olmak üzere yazdım. Gidiniz
içindekilerle savaş ediniz, yardımcınız benim" demiş. Hz. Musa'ya da
verilen emirlerin yerine getirilmesi için, her sıbttan kavmine kefil
olacak bir
nakib ve emin seçmesini emretmişti. Hz. Musa nakibleri seçti ve
İsrailoğulları'ndan söz aldı, nakibler bunlara kefil oldular ve bu
şekilde hep
birlikte hareket ettiler. Kenan topraklarına yaklaştıkları zaman
nakibleri,
anıldığı üzere, teftiş ve gizli şeyleri öğrenmeleri için gönderdi.
Ve
Allah İsrailoğulları'na
demişti ki: ben sizinle beraberim. Yani ilmimle, kudretimle yanınızda
hazırım,
emin olunuz sizi başarılı kılacağım. Şöyle ki: Eğer siz namazı doğru
bir
şekilde kılarsanız, ve zekatı verir, ve bütün peygamberlerime inanır,
ve onları
müdafaa ederseniz -"Ta'zir"in aslı kötülüğü defedecek bir iş
yapmaktır. Kabahatli kimselere yapılan yola getirme ve terbiyeye ta'zir
denilmesi de kötülükleri yasaklama ve iyilikleri savunma olması
bakımındandır.-
Bunlardan başka bir de Allah'a karz-ı hasen (borç verme) ile borç
verirsiniz.
Yani farz vergi olan zekatdan başka sırf kendi arzunuzla Allah için
sadakalar,
yardımlar verir ve verdiklerinizin mükafat ve karşılığı Allah
tarafından
muhakkak ödeneceğine inanmakla beraber, onu bugün dünyada almak ve
görmek
sevdasında bulunmaz ve ahiret sevabını ve sırf Allah'ın rızasını
düşünerek
verirseniz; işte namazı kılma, zekatı verme, bütün peygamberlere iman,
bunları
düşmanlara karşı savunma, Allah'a borç verme, bu beş şeyi yaptığınız
takdirde
muhakkak ve muhakkak tarafınızdan günahlarınızı örteceğim ve mutlaka
sizi
altlarından, ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bundan sonra, yani bu
söz
almadan ve bu şart ve tekit edilmiş vaadden sonra her kim de kâfirlik
eder,
peygamberlerin hepsine iman etmezse, açık yolun ortasında göz göre göre
sapmış,
hiçbir mazeret kabul etmiyecek çirkin bir hata yapmış, açıktan açığa en
büyük
tehlikelere atılmış olur. Şu halde bundan önce küfredenler hakkında bir
mazeret
kuruntusu olsa bile bundan sonrakiler için böyle bir şey bahis konusu
olamaz.
İşte İsrailoğulları vaktiyle böyle irşad edilmiş ve bu şartlar altında
böyle
sağlam ve tekit edilmiş bir sözleşmeye bağlanmış idi, fakat bozdular.
13-Şu
halde başka bir
sebeple değil, ancak sözleşmelerini bozduklarından dolayıdır ki biz de
onları
lanetledik
Bu
lanetin tefsirinde üç
şekil zikredilmiştir: Ata'nın açıklamasına göre, rahmetimizden kovduk
ve
uzaklaştırdık demektir ki, asıl mefhumu ve detaylı mânâsıdır. Hasen ve
Mukatil:
"çevirdik, şekillerini maymunlara ve domuzlara çevirdik" demek olduğunu
söylemişler. İbnü Abbas hazretleri de: "Rezil ettik, üzerlerine
cizyeleri,
ağır vergileri bastırdık" diye tefsir etmiştir ki, misal ile
açıklamaktır.
Özetle
sırf sözleşmeyi
bozmak yüzündendir ki, başlarına felaketler yağdırdık. ve kalplerini
kasvet
içerisinde bıraktık, ne söylense duymaz, hak ve adalet tanımaz,
haksızlık ve
zulümden kaçınmaz, Allah'dan korkmaz, ümitsizlikten kurtulmaz bir hale
getirdik. Hamze ve Kisaî kırâetlerinde "ya"nın şeddesiyle ve
"elif"siz olarak okunur ki, kalp veya hileli akçe (para) demektir.
Yani kalblerini kalp para gibi bozuk ve düşkün bir hale getirdik. Bunun
için
kelimeleri yerlerinden değiştirerek bozarlar. Kelimeleri şuraya buraya
çekerek
kelâmı (sözü) değiştirirler. Bu onların öyle bir âdeti olmuştur ki,
diğerleri bir
yana, Allah'ın kelâmını ve arzularına uymayan ilâhî hükümleri bozar ve
değiştirirler. Nitekim Tevrat'taki "recm" âyetini reisler hakkında
"tahmim" yani "kömürle yüz karalamak" diye yorumlamaya
kalkışmışlardı. Fırsat bulunca kelimeleri de başkalaştırırlar. Fakat
çoğunlukla
buna imkan bulamadıklarından dolayı bozgunculuklarını, kötü yorum ile
yaparlar.
Allah'ın kelâmını bozmaktan daha büyük bir kalb katılığı da düşünülmez.
(Nisâ
sûresindeki "Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden
değiştiriyorlar"
(Nisâ, 4/46 âyetine bak.)
Yine
kalblerinin
katıldığından ve bozukluğundan dolayı hatırlatıldıkarı ve ihtar
olundukları
şeylerden en mühim bir kısmını da unuttular, Diğer bir mânâ ile,
hatırlatıldıkları, belletildikleri şeylerin bir kısmından tad almayı,
faydalanmayı unuttular, hatırlarına getirmez veya getiremez oldular ki,
peygamberlerin sonuncusu olan peygamberimize iman bu cümledendir. Ey
Muhammed,
sen de bunlardan daima bir hiyanete muttali olur durursun. Yani
bunların
âdetleri budur. Geçmişleri, peygamberlere sözleşmeyi bozmak ve öldürmek
ile
hiyanet edegeldikleri gibi, sonra gelenleri de sana hainlik eder
dururlar,
sözleşmelerini bozarlar, düşmanlarına yardımda bulunurlar, seni
öldürmeye ve
zehirlemeye teşebbüs etmek isterler. Ancak birazı müstesna. Ki
çoğunluğun
açıklamasına göre bunlar iman etmiş olanlardır. Bununla beraber
denilmiş ki, bu
azlığın küfür üzere kalmış olmakla beraber, siyasi açıdan yaptıkları
sözleşmede
duran ve hainlik etmeyenler olması da muhtemeldir. Bu kadar
kötülüklerin ve hainliklerin
sayılmasından sonra bunlara hiç emân vermeyiniz. Hemen mahvediniz ve
yok ediniz
tarzında bir emir verilecek gibi gelirken bakınız ne buyuruluyor:
Şimdi
ey Muhammed, sen
bunlardan geçmişteki hainliklerini affet. Onlara aldırma, geçmişi
Allah'a bırak
ve geleceğe bak. Çünkü "muhakkak Allah iyilik yapanları sever".
Affetmek ve aldırmamak da ihsan (iyilik yapma) dır. Sen ise büyük
ahlâk, güzel
ahlâk ile gönderilmişsin. Bu affetme ve aldırmama emrinin, müstesna
olan az
kimselere mi, yoksa diğerlerine de mi ait olduğu bahis konusu olmuştur.
Bazı
tefsirciler müstesnaya ait olduğunu, yani Hz. Peygamber'e iman
edenlerin
geçmişteki günahlarına veya iman etmemekle beraber sözünde duranların
ufak
tefek kusurlarına aldırmayıp affetmeyi emrettiğini söylemişlerdir.
Fakat bunun
böyle hainlikten istisna edilmiş olanlara bağlanması lafız itibarıyla
yakın
olmakla beraber, mânâ yönüyle kusurlu ve açık değildir. Doğrusu burada
bu
âyetin inmesinden önce vaki olan hainliklere ait olmak üzere, hainlere
ibare
ile ve müstesnalara öncelikle ve delaletle olmak üzere hepsine karşı
genel bir
af ve aldırmama emredilmiş ve bu şekilde âlemlere rahmet olan Hz.
Peygamber'e
önce el uzatmak isteyen hainlere karşı bile kin ve intikam hissinden
uzak
olarak adaletten başka güzel ahlâk ile muamele etmesi emredilmiştir.
Affın,
genelde vaki olan suça sarfedilmiş olacağı malumdur. Bununla beraber
bunlarda
hainliğin devam edip duracağı açıklandıktan sonra "onları affet"
buyurulması, bu affın geleceğe de bir ilişkisine işaretten uzak
değildir. Ve
işte tefsircileri düşündüren de bu nokta olmuştur. Fakat bu yönle
affetme ve
aldırmamanın bütün gelecekte her suça ve hatta her hainliğe umum ve
şümulünü
(kapsamını) ifade eden hiçbir kayıt yoktur. Nihayet bununla her
hainliğin
cezalandırılmasının vacib olmadığı ve bazılarının affı caiz ve hatta
mendub
olduğu anlaşılır. Çünkü mutlak emir esasen ne umum ifade eder, ne de
tekrar. Şu
halde burada yahudilerin bu kadar cinayetlerden sonra muhakkak
cezalandırılmaları gerekir gibi bir zan defedilmiş ve İslâm dininin
musamahası
gösterilmiştir. Şu halde mânânın özeti: "geçmişi affet, gelecekte de
her
hainliği cezalandırma taraftarı olma" demek olur. Katâde bunun Berâe
(Tevbe) sûresindeki "Allah'a inanmayanlarla savaşın" (Tevbe, 9/29)
âyetiyle, bazıları seyf (kılıç) âyeti ile, bazıları da Enfal
sûresindeki,
"Bir kavmin, (sözleşmeye) hainlik yapmasından korkarsan, sen de aynı
şekilde onlara at, çünkü Allah hainleri sevmez." (Enfal, 8/58) âyetiyle
hükmünün kaldırılmış olduğunu söylemişlerdir. Fakat "geçmişte ve
gelecekte
yahudilerin hiçbir hainliğini, hiçbir suçunu cezalandırma" demek
olmadığı
gibi; savaş ve öldürme emirleri de, "hiçbir af yapma" demek
olmadığından, bunlarla nesih sözü çoğunluk katında bâtıldır. Ancak
yukarda
geçen (Enfal, 8/58) âyeti dikkat çekicidir. Fakat yerinde görüleceği
üzere bunu
da neshin affı değil, belki buradaki özetlemeyi bir açıklama olarak
kabul etmek
gerekir. Çünkü nebz (atma) emri bile bir izindir. Ve ondan sonra vuku
bulacak
tevbe ve müracaatın kabulü de yasak değildir.
14-
İsrailoğulları böyle
olduğu gibi "biz hıristiyanlarız" diyenlerden, kendilerine
"hıristiyan" adı veren, hıristiyan oldukları iddiasında bulunan
hıristiyanlardan da biz öylece söz almıştık. Bunlar da İncil gereğince
Allah'a
ve peygamberlerine iman edecekler, Tevrat ve diğer Allah'dan inen
kitaplar ile
amel edeceklerdi ki, bu arada hak ruh olan Hatemü'l- Enbiya
(Peygamberlerin
sonuncusu) Resulullah Efendimiz de -özellikle- dahil idi. Fakat çok
geçmeden
bunlar da sözlerinden, kendilerine anılıp hatırlatılan şeylerden mühim
bir
kısmını, en çok haz ve nasib alacakları esaslı noktaları terkedip
unuttular,
anlaşmalarını bozdular, bu cümleden olarak Allah'ı birlemek (tevhid) ve
hak ruh
olan son Peygamber'e iman bu aradadır. Unuttuklarından biz de
aralarında
kıyamete kadar kin ve düşmanlığı kışkırttık. Birbirlerini küfre nisbet
edip kin
ve nefret saçtılar, birbirlerinin kanlarını döktüler, kıyamete kadar da
dökeceklerdir, ne yaptıklarını, ne sanat işlediklerini de Allah ileride
kendilerine haber verecektir. O zaman sanatlarının cezasını görecekler,
acısını
tadacaklar, ne yaptıklarını anlayacaklardır. Bu cümle, şiddetli bir
azab ile
korkutma ve tehdittir. Nitekim dilimizde de: "Ben sana bu yaptığını
anlatırım" demek, şiddetli bir tehdit ifade eder. "Allah" isminin
açıkça geçmesi de büyüklük terbiyesi içindir. Yaptıklarına "sanat"
denilmesi de iki nükteyi içerir ki, önce bunların bu kötü işlerde
becerikli
olduğunu, andlaşmayı bozmayı, kitabı ihmal etmeyi, kin ve düşmanlık
saçmayı ve
daha birtakım kötülükleri sanat edindiklerini bildirir. İkinci olarak,
bunların
sanayi ile öğündüklerine işaret ederek, yahudilerin ticaret sevdasıyla
dini,
Allah'ı ve ahireti unutmaları çoğunlukla ticarette zarar ve ziyan ile
tasvir
olunduğu gibi; bunların da sanat sevdasıyla Allah'ı, peygamberi, din ve
diyaneti unutmaları zararlı bir sanat olarak tasvir edilmiştir.
Azab
etme ve cezalandırmanın
"haber verir" diye "tenbie", yani haber verme ve bildirme
ile ifade edilmesi de bunların yaptıkları kötü, işlerin ahirete ait
neticeleriyle hakikatinden "Dünya hayatından sadece (görünen) dış yüzü
bilirler, ahiretten ise onlar tamamen gafildirler" (Rum, 30/7) âyeti
gereğince gafil bulunduklarına ve başlarına kıyamet kopmadan
fenalıklarını
anlamayacaklarına işaret eder. Bütün bunlarla beraber bu cümlede,
gelecekteki
hitaplar ve beyanları destekleyici bir söz ve hazırlama mânâsı da
vardır. Zira
bu arada yaptıklarının bazıları haber verilecektir. Bunun için bu
noktada her
iki kitap ehline hitabı yöneltmek ile buyuruluyor ki:
15-16-
Ey Kitap ehli, ey
Tevrat ve İncil ile kendilerinden söz alınmış yahudi ve hıristiyanlar!
Muhakkak
kitaplarınızda özel vasıfları anılarak vaad edilmiş ve müjdelenmiş olan
Resûlümüz Muhammed aleyhisselam size geldi. O mensup olduğunuz kitabın
içeriğinden gizlemekte olduğunuz, haz almayı unuttuğunuz şeylerin
birçoğunu
size açıkça beyan ediyor, bir çoğundan da affediyor yüzünüze vurmuyor.
Açıkladıkları kaçınılmaz olan dinî esasları içerdiği, dolayısıyla
diğerlerinden
müstağni olduğu için, onları dikkatinize havale ediyor ve dinî bir
zaruret
bulunmadıkça sizi teşhir ve zelil etmek istemiyor. Şimdi size Allah'tan
her
türlü şek ve sapıklık zulmetleri (karanlıkları)ni yok eden bir nur ve
i'cazlı
bir beyan ile doğru yolu açıklayan bir kitab-ı mübin -yani Kur'ân-
geldi ki, Allah
bununla rızası arkasında giden, yani Allah'a iman ile rızasını arayan
kimseleri
selamet yollarına ( = es-Selam, Allah'ın güzel isimlerinden olduğuna
göre)
Allah yollarına hidayet eder, doğrultur, ve onları izin ve
kolaylaştırmasıyla
karanlıklardan nura, (cehâlet, küfür ve şaşkınlık zulmetlerinden
tevhidin yakîn
nuruna) çıkarır. Bunları doğru bir yola, dosdoğru bir caddeye, hak bir
kanuna
götürür ki, artık bundan sonrası selamet ve kurtuluşun kendisidir. Bu
caddeden
sapmaksızın gidenler doğruca giderler, Allah'ın rızasına ererler.
"Nimet
verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazab edilmiş olanların ve
sapmışların
yoluna değil" (Fatiha, 1/6-7)
Görülüyor
ki burada önce
yahudi ve hıristiyanların kitaplarında türlü türlü yorumlar, bozmalar
ile
gizlemeye uğraştıkları Resulullah'ın peygamberliği meselesi kendilerine
açıktan
haber verilerek hepsi doğru yola davet edilmiş ve bunların yaptıkları
işlerde
Allah'ın rızasını hesaba katmadıkları ve selameti nur ve açıklıkta ve
doğrulukta değil, karanlıklarda, sapa ve eğri yollarda aradıklarına da
işaret
edilmiştir. Bu ise Allah'a imansızlıktan doğduğu için bu arada
özellikle
Allah'ın birliğini, birleşme davasıyla gizleyenlerin küfürleri pek açık
bir
şekilde anlatılmak ve cüz'i aklı bulunup hitaba değer olabilecek hiç
kimsenin
böyle apaçık bir küfrü benimseyemeyeceği de anlatılmak üzere hitaptan
gıyaba
geçilerek buyuruluyor ki:
17-*}
"Allah, o
Meryem'in oğlu Mesih'dir" diyenler yemin olsun ki şüphesiz küfrettiler.
Burada bunu kimlerin söylediği açıklanmıyor. Fakat bunların, "yahudi
değil
ancak hıristiyanız" diyenler arasında bulunacağı açıktır.
Hırıstiyanların
bunu inkâr ettikleri nakledilmiştir. Gerçekte genel de teslis (üçlü
ilâh)e kani
olan hıristiyanların böyle tek başına birlik isnadını inkâr etmesi
lazım gelir
gibi de görünür. Bunun için bazı tefsirciler, bu söz hıristiyanların
arasında
ittihadı benimseyen belirsiz bir kısmın mezhebi bulunduğunu, bazısı ise
bu
âyetin "Yakubiyye mezhebi", gelecek olan "Muhakkak Allah üçün
üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır" (Mâide, 5/73) âyetinin de
Keldaniyye mezhebi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Diğer tahkik
(kritik)çi tefsirciler ise, "hıristiyanlarız" diyenlerin hepsinin
mezheplerinin, açıkça olmasa bile benimseme açısından böyle olduğunu
anlatmışlardır. Çünkü bunlar genellikle Mesih'e ilâh (tanrı) dedikleri
gibi,
"eb (baba), oğul, ruh, üç ilâh, bir ilâhtır. Uluhiyet (Allahlık)
cevheri
birdir" diye, üçlü inanma altında bir de tevhid (tek ilâh inancı) iddia
ettiklerinden, gerçekte "Allah, Mesih'ten ibarettir" demiş oluyorlar.
Gerçekte hıristiyanların üçlü inanışının iki yüzü vardır ki, birisi
şirk,
birisi birliktir. Şirk ile azarlandıkları zaman tevhid yüzünden
görünürler,
ittihad ile muâheze edildikleri zaman da; " biz üç diyoruz" derler.
Hıristiyanlar, baba, oğul, ruhul-kudüs diye ayırdıkları üç ilâhı, bir
Allah
olmak üzere birleştirdikleri zaman bu birlikte Mesih'i kastederler.
Baba ve
Ruhu'l-kudüs'ün oğulda cesetlendiğini düşünürler ki, işte "Allah,
Meryemoğlu Mesih'ten ibaret" dedikleri budur. Küfür olması için "
Mesih,
ilâhtır" demek bile yeterli olduğunda, şüphe yok ise de, böyle demek,
"Mesih, ilâhtır" veya "Allah, Mesih'tir" demenin aynı
olmadığı için buna hıristiyan mezheplerinin hangisinin açık ve
hangisinin gizli
bir şekilde temas edeceğini biraz düşünelim:
Birincisi:
"Allah"
bir özel isim olduğu gibi, Meryemoğlu Mesih isminin de bir şahsı ifade
eden bir
özel isim olduğu açıktır. Bunun için "Allah, Meryem'in oğlu
Mesih'dir" demek, Allah ile Mesih arasında, "Mesih İsadır" demek
gibi tam bir şahsî birliği iddia etmektir. Ve böyle diyenler Mesih'i
ancak
lahut (Allah)tan ibaret bir şahsî hüviyet farzetmiş olurlar. Ve
Meryem'in oğlu
olan bir insanî şahıstan insanlığı uzaklaştırıp, onu yalnız Allah
olarak almış
olurlar. Bu şekilde, "Allah, Mesih'tir" demek, "Mesih Allah'tır"
demenin aynıdır. Mantık bakımından birisi diğerine "aks" olur.
İkincisi,
resmî
hıristiyanların iddia ettikleri gibi Mesih'in Allah'tan başka insanlık
tarafı
bulunduğu, Mesih'in hem tam bir ilâh, hem de tam bir insan ve hatta
küllî bir
insan olduğu tasavvur edildiğine göre anılan söz: "Allah bir insandır
veya
bir çeşit insandır" demek gibi bir cüz'i birliği veya hulûl (başka
cisme
girme) iddia etmek olur. Bu takdirde, "Allah, Meryem'in oğlu
Mesihtir" sözü, " Mesih aynen Allah"tır" demek olmasa da
"Mesih'in bir kısmı: bir cüz'ü Allah'tır, Mesih'in dışında Allah
yoktur;
fakat Mesih'te Allah'tan başka bir şey de bulunabilir" demek olur.
Mesih
hakkında bütün
hıristiyanların inancı üç mezhebe ayrılmıştır: Bir kısımı Mesih'de
ancak bir
tabiat, diğer kısmı iki tabiat tasavvur ederler. Bir tabiat tasavvur
edenlerin
bazısı yalnız beşer demiş, diğer bazısı da yalnız Allah olduğunu iddia
etmiştir. Birisine göre Mesih ilâh değil, ancak bir insandır. Diğerine
göre de
insan değil, ancak bir ilâhtır. Diğerleri ise Mesih'te biri Allah, biri
insan
iki tabiat var demişler ve bu beşerî oluşun küllî veya cüz'î olup
olmadığından
da bahsetmişlerdir. Başlangıçta İskenderiye papazlarından olup Aryan
mezhebinin
sahibi olan Aryos ve taraftarları gerçekten muvahhid (Allah'ı birleyen)
idiler.
Bunlar İsa (a.s.)'ın bir kelimetullah (Allah'ın kelimesi) olduğunu ve
fakat
Allah'ın aşağısında olup mahluk (yaratılmış) olduğunu ve Hz. İsa'nın
bir ilâh
değil yaratılmış olgun bir insan olduğunu benimsiyorlardı. Aryos
Hıristiyanlığı
ilk kabul eden İstanbul'un kurucusu I. Konstantinin zamanında idi.
Konstantin
kendisi ve birkaç halefi bu mezhepte bulunuyorlardı. Hıristiyanlığın
resmen
ortaya çıkmasından daha önce Antakya patriği olan Şemşat'lı Pols ve
buna
uyanlar da gerçekten tevhid ehli idiler. Bu zat, "İsa (a.s.) diğer
peygamberler gibi Allah'ın kulu ve resulüdür. Allah onu Meryem'in
rahminde
eşkalsiz yaratmıştır. Hz. İsa bir insandır, onda ilâhlık yoktur. Kelime
nedir,
Ruhu'l-kudüs nedir, bilmem" diyordu. Aynı şekilde hıristiyanlığın
resmen
ortaya çıkışından sonra I. Kostantin'in oğlu II. Konstantin zamanında
İstanbul
patriği bulunan Makdonyos da yalnız tevhidi kabul ediyor Hz. İsa
yaratılmış bir
kul, bir insandır, diğer peygamberler gibi bir nebi ve Allah'ın
resulüdür, İsa
Ruhu'l-kudüs ve Allah'ın bir kelimesidir, fakat Ruhu'l-kudüs ve kelime
mahlukturlar" diyordu. Bütün bu mezhepler, bir Allah tanıyor ve Hz.
İsa'da
yalnız bir ilâh durumu görüyorlardı ki, asıl "Apostolik" yani
"Havari mezhebi" sayılması gereken Hıristiyanlık inancının da böyle
olması gerekirdi. Âyetin bu mezheplerle ilgisi yoktur. Fakat yine I.
Konstantin
zamanında (M.325) tarihinde İznik'te toplanan ilk konsilde (Hıristiyan
ruhani
meclisinde) iki bin kırksekiz piskopos toplanıp içlerinden -Aryos hariç
bırakılmak ve onun aleyhinde birleşmek üzere- üçyüz onsekiz kişi
seçilmiş ve
bunlar İskenderiye patriğinin başkanlığı altında toplanarak Aryos'u
kâfir ilan
ederek ve teslis (üçlü inanç)i kabul edip ilk olarak Hıristiyanlık
kanunlarını
koymuşlardır. Bunların kabul ve yaydıkları inanç şu idi: "Biz herşeyin
sahibi, görülenin görülmiyenin yapıcısı olan bir ilâh babaya ve bir
oğula: bir
Allah'ın bir oğlu, bütün yaratılmışların ilki ve yaratılmış değil
babasının
cevherinden bir hak ilâhtan bir hak ilâh, bütün âlemler ve her şey onun
eliyle
yaratılmış bizim için ve bizim kurtuluşumuz için gökten inmiş ve
Ruhu'l-Kudüsten cesetlenip bakire Meryem'den doğmuş ve Filatos
zamanında asılıp
defnedilmiş olan ve sonra üçüncü gün kalkıp göğe çıkan ve babasının
sağında
oturan ve ölülerle diriler arasında hüküm vermek için bir kere daha
gelmeye
hazır bulunan Yesu Mesih'e iman ederiz. Bir de Ruhu'l-kudüse,
babasından
çıkacak olan hak ruha ve günahları affetmek için bir vaftize
(ma'mudiyeye) ve
katolik, kutsal bir Mesih cemaatine ve bedenlerimizin dirileceğine ve
sonsuz
daimî hayata da iman ederiz ve 'bir zaman var idi ki Allah'ın oğlu
yoktu'
diyenlerle 'Allah'ın oğlu kendisiyle tek cevher değildir' diyenlerin
Katolik
kilisesi tarafından kâfir ilan olunacaklarını beyan ederiz." demişler
ve
artık bu "Mukarrerat mezhebi" resmen ilan edilmiş idi.
Görülüyor
ki bunlar, ilk
iman kısmında önce Allah'ı Mesih'ten başka gibi gösterdikleri halde,
ikinci
Yesu hakkında: "babasının cevherinden, bir hak ilâhtan bir hak ilâh"
diye üç aslı (ekanim-i teslisi) toplayıp üçünü de ilâhlıkta baba
cevherinde
birleştirmişler, sonra da Mesih'i bulup Allah'ın sağ tarafına yani
üstüne
oturtmuşlardır ki, bunun: "Allah'ı makamından indirmek ve gerçekten
Allah
Mesih'ten ibarettir" demek olduğu açıktır.
Sonra
bunların ikinci iman kısmında
Ruh'ul-kudüs'ü: "babasından çıkacak olan hak ruh" diye vasıflandırıp
ve tefsir ederek ayırmaları da dikkate şayandır. Doğrusu bununla geçmiş
kitaplardaki son peygamber müjdesini tesbit etmişlerdir. Çünkü bu kısım
özellikle İncil'deki "Ben gideceğim ve size benden sonra kendi
nefsinden
söylemeyen Farıklit, hak ruh gelecek ve herşeyi öğretecek ve benim
söylediğim
şeyleri de size hatırlatacaktır." diye Hz. İsa'nın kendisinden sonra
geleceğini müjdelediği ahir zaman peygamberine ait olduğu çok açıktır.
Burada
Ruhu'l-kudüs'ün, "hak ruh" diye tefsir edilmesi ve bunun o zaman
henüz gönderilmiş olmayıp ileride Allah tarafından geleceğini anlatmak
üzere
hıristiyanların deyişiyle" babasından çıkacak olan" diye
vasıflandırılması ve bir de Hz. İsa'nın bir daha gelmesi meselesinden
sonra
bunun ayrıca açıklanmış olması tamamen gösterir ki, bu Ruhu'l-kudüs'ten
maksat,
ilk defa İsa'nın kendisinden cesetlendiği söylenen Ruhu'l-kudüsün aynı
değil,
sonradan Allah'tan gelecek olan ruhu'l-hak (hak ruh) ile tefsir edilmiş
bir
Ruhu'l-kudüs'-tür. Bundan da doğrudan doğruya son peygambere iman
kasdedilmiş
bulunduğu açıktır. O zaman İznik Konsili henüz Muhammed (s.a.v.)'in
gönderilmesi karşısında bulunmadığından bunu kendi terimlerine göre
kitaplarından bir gelecek müjde olarak özetlemişler ve belli bir niyete
tabi
olmamışlardır. Gerçekte geçmiş kitaplarda Allah'tan geleceği vaad
edilen o hak
ruh, bu karardan üç asır sonra Muhammed (s.a.v.)'in gönderilmesi ile
gelmiş ve
Allah tarafından hitabıyla Kitap ehline bu gerçeği hatırlatmış ve ihtar
eylemiştir. İznik konsili, Mesih'e iman kısımında samimiyet (ihlas) ve
açıklığı
benimsemeyip "Onların aralarına düşmanlık soktuk." (Mâide, 5/14)
âyetinin delaleti üzere, sırf Aryos ve Aryânileri küfre nisbet etmek
için
harekete geçmiş, İsa'nın hakikatinin yaratılmamış ve fakat Meryem'den
doğmuş
olmak gibi çelişkili birtakım vasıflarla vasıflandırmış ve ilâhî
hakikat ile
cevherde birleştirerek bir taraftan üçleme (teslis), bir taraftan
birleme ve
sonra Mesih'in Allah'a üstünlüğü davalarını içine alan batıl olduğu
apaçık bir
muamma ile hakkı örtmüş, bozmuş ve bu şekilde gelecek nesilleri için
açık ve
ortada olan gerçekleri inkâra vesile olacak bir münakaşa başlangıcı ve
bir
dalalet (sapıklık) muamması koymuş bulunduğundan; Allah ile peygamberi,
mâlik
ile mülkü, yaratan ile yaratılanı birbirine karıştıran bu sapıklık
düğümü,
gözleri, gönülleri, karartmış, Allah bilinmez olmuş, Allah'tan
geleceğine iman
edilen "Hak ruh" büsbütün unutulmuş, sonraki katolikler de
"bunun oğuldan, yani Mesih'den çıkması şarttır" diye bir şart daha
eklemiş; o ezeli müjde, o nur-i mübin (açık nur) parladığı ve "Biz O'nu
Ruhu'l-kudüs ile te'yit ettik" (Bakara, 2/87) âyeti delaletince Hz.
Mesih'i kudsiyetiyle tasdik ve teyit ederek bütün beşeriyete hak dini
öğretmek
ve Mesih'in davetini hakkıyla hatırlatıp düşündürdüğü ve yeryüzünde
ilâhî
melekûtu bütün âlemlere gönderdiği halde, "bu Hıristiyanlık içinden ve
Hıristiyanlık kilisesinden çıkmadı" diye inkâra sapılmış ve hala
sapılmaktadır. Sonraki hıristiyanlar doğruyu inkâr hususunda daha çok
ifrata
(aşırılığa) gitmiş olmakla beraber, bütün bunların sapıtma kaynağı
İznik
konsilinin bu çekişkili muamması olduğundan , "Allah, Meryem'in oğlu
Mesih'ten ibarettir" diyen birlik ve hulul (başka şeye girme) küfründen
yalnız Panteistler, Monofozitler, Yakubiler değil, İznik konsilinden
itibaren
Melekanîler yani Katolik ve Ortadokslar da sorumludurlar.
Tefsirciler
burada
Hıristiyan mezheplerinden başlıca Melekâiyye, Nesturiyye ve Yakubiyye
mezheplerini bahis konusu etmişlerdir. Çünkü bunlara çeşitli
mezheplerin
prensipleri nazarıyle bakılabilir. Şu halde gerçeği anlamak için bu
mezheplere
bir göz atmak gerekecektir:
MELKAİYYE
YAHUT MELİKiYYE
VEYA MELKİT MEZHEBİ: Esasen İbranî dilinden "melk" kelimesinden
alınmış olup, "hükümdar fırkası" mânâsıyla Katolikliğe ve
Ortadoksluğa verilmiş bir isimdir. Ve bugün Rum katoliklerine
"Melkit" denilmektedir. Frenklerin "Larus" lugatında der
ki: Melkit, Ötükenler tarafından katoliklere verilmiş bir isimdir. Ve o
zamandan beri Grek ortadokslarında kalmıştır. Beşerel lugatında ise "M.
451 tarihinde toplanan dördüncü konsilin kararına tabi olanların
ismidir ve bu
isim o zaman Ötükenler tarafından Ortadokslara verilmiştir" denilir.
IV.
hicri asırda yetişmiş olan Endülüslü İbnü Hazm "Fisal" isimli
eserinde demiştir ki : "Bugün Hıristiyan mezheplerinin başlıcaları
Melekaniyye, Nestûriyye, Yakubiyye olmak üzere üçtür. Ve en büyükleri
Melekâniyye fırkasıdır ki, Habeş ve Nube'den başka hıristiyan
memleketlerinden
her birinin bütün ahalisinin ve İslâm memleketlerinden Afrika, Sicilya
ve
Endülüs hıristiyanlarının hepsinin ve Şam hıristiyanlarının çoğunun
mezhebidir". Ebu Hayyân da Endülüs hıristiyanlarının Melekâni olduğunu
ve
"Mesih Allah'tır" dediklerini söylüyor. İlk İznik konsilinden sonra
Konstantin'in oğlu II. Konstantin zamanında İstanbul Patriği olan
"Makdunyos", Aryos gibi Ruhu'l-kudüs ve kelimenin yararatılmış
(mahlûk) olduğunu ve İsa'nın mahluk bir insan ve bir peygamber olduğunu
açıklayarak tek tevhidi benimsemiş, II. Konstantin de bunu
desteklemişti. Sonra
büyük "Tedus" zamanında yüzelli piskoposun toplanmasıyla
Konstantiniye'de ikinci konsilde bu Makdunyos ve taraftarları aforoz
edilmiş ve
Aryosî'lerden sonra Makdunîler de kaldırılmış mezheplerden olmuştur.
Bundan
sonra Ermenistan'ın istiklalini kazandığı küçük Tedus "Teodosios"
zamanında (M. 428) İstanbul patriklerinden "Nestoryos" Allah
Teâlâ'nın tek olup baba, oğul, Ruhu'l-kudüs ,yani vücud, ilim, hayat üç
esası
bulunduğunu ve Ekanim-i Selase (üç asıl) Allah'ın zatı üzere ne fazla,
ne de
"o odur" şeklinde aynı olmadığını; Hz.İsa'da biri ruhanî ve ilâhî,
biri de cismanî ve ilâhî iki şahsiyet bulunduğunu, Meryem'den doğan
ancak insan
olup, ilâhın ancak ilâhdan doğduğunu ; kelimenin İsa'nın cesedi ile
birleşmesi
Melkâniye'nin dediği gibi uyuşma ve zırhlanma suretiyle olmayıp güneşin
pencereye veya bardağa doğması gibi doğmak suretiyle olduğunu kabul
etmiştir.
Bu şekilde Nesturiyye mezhebi kurulmuş olduğundan Efsus (Efes- Ayasluğ)
şehrinde ikiyüz piskopostan ibaret üçüncü konsil toplanıp bunu aforozla
lanetleyerek
sürmüşler (M.431), böylece Nestûrîlik de kaldırılmış mezheplerden
olmuştur.
Fakat Nestoryos durmamış, Yukarı Mısır'a gitmiş, mezhebini yaymış ve
tabileri
çoğalıp muhalifleriyle harp ve öldürme vaki olmuş ve bir zaman bu
mezhep
sönmüş; sonra Nusaybin Matranı "Bersuma" tarafından tekrar
diriltilmiş, Musul, Irak, Faris (İran) ve Horasan hıristiyanlarına
galip gelmiş
olup bugün Musul ve civarında mevcuttur. Nestoriliğe karşı mücadele
ederken
İstanbul patriklerinden "Ötükes" tersine, Hz. İsa'da ilâhtan ibaret
olmak üzere ancak bir tabiat bulunduğunu ve cesetlenmesinden itibaren
ilâhın
beşeri yutmuş olduğunu ve şu halde öldürme ve asmanın ilâha taalluk
ettiğini
iddia etmiş ve bu şekilde Frenklerin "Monofizit veya Monofizim"
dedikleri "şahsî birlik" mezhebi ortaya çıkmış bulunduğundan,
geçmişte anılan küçük Teodosios'un halefi Merkıyan zamanında (M.451)
İstanbul'da Kadıköy'de üçyüz otuz piskoposdan ibaret dördüncü konsil
Ötüken
aleyhinde toplanmış, fakat bu toplantıda Yakubîler çıkıp muhalefette
bulunmuş,
konsilin kararını benimseyen çoğunluk mezhebine muhalifleri, Melkit
adını
vermişler. Bundan sonra Yâkubilik de hayli yayılmış, Merkiye'nin halefi
büyük
Liyon'dan sonra küçük Liyon, ondan sonra Zenun, ondan sonra Nestas hep
Yakubi
mezhebinde imişler. Sonra Yustin hükümete geçince Yâkubilerden pek
çoğunu
öldürmüş, daha sonra Yustanos zamanında da Mısır şehirlerinde
Melekanîler
arasında bir ihtilal ve öldürmeler olmuştur.
İş
bu Yâkubiyye mezhebi, ilk
önce İstanbul rahiplerinden olup Antakya Patriği olan Yakub Berdeai
(Jakop
Barada) ya mensubtur ki, Monofizitlerin en tutucusu sayılır. Şu halde
bu mezheb
bir çok Monofizit mezheplerinin esası demek olduğundan, hepsi bu ad
altında
düşünülebilir. Bunlar da ekânim-i selâse (üç esas)yi benimseyen ve üç
konsil
kararına tabi olmakla beraber, dördüncüye karşı çıkarak kelimenin, et
ve kana
dönüştüğünü ve dolayısıyla Allah'ın tamamen Mesih olduğunu, Mesih'in
cesedinden
görünen o ve hatta "o odur" tarzında aynı bulunduğunu iddia
etmişlerdir. Bir kısmı, "Mesih Allah'tır" diye açıkça ifade etmişler;
bir kısmı, "İlâh insanlık ile ortaya çıkıp Mesih'in insanlığı hakkın
mazharı oldu, fakat ne bir cüz'ün hulûlü, ne de sade bir sıfat hükmünde
olan
kelimenin birleşmesi yoluyla değil, belki aynı ve mesela meleğin insan
şeklinde
görünmesi gibi" demişlerdir. Çoğunluğu Mesih, tek cevher, tek esastır.
Bununla beraber iki cevherdendir diye iddia etmişler, bazan cevher
yerine
"iki tabiattan bir tabiattır" deyimini kullanmışlar ve dolayısıyla
kadim olan Allah'ın cevheriyle sonradan olan insanın cevherinin, nefis
ile
beden gibi birleşip bir cevher, bir esas olduklarını; ancak " ilâh
insan
oldu" denilemeyip, tersine "insan ilâh oldu" denileceğini
söylemişler. Nitekim kömür ateşe atılır ve "kömür ateş oldu" denilir
de, "ateş kömür oldu" denilmez. Gerçekte ise o ne mutlak ateş, ne
mutlak kömür değil, bir kordur" demişler, kelimenin de insan-ı küllî
ile
değil, bir insan-ı cüz'î, yani bir şahıs ile tamamen birleştiğini
söylemişler
ve bununla beraber bu birleşmeye karışma ve zırhlanma, hulûl (karışma),
değişme
de demişler, fakat bu hulûlu suyun süte karışması gibi cüz'i hulûl ile
değil,
aynaya insan suretinin hululiyle temsil etmişlerdir.
Melkâîler
ise Mesih'in
insanlığının cüz'î ve şahsî değil, bir küllî insanlık olduğuna
kânidirler. Ve
bundan dolayıdır ki, papalarda ve azizlerde bundan bir hisse ile
kudsiyet
tasavvur etmektedirler. Endülüslü İbnü Hazm vaktiyle Yakubilerin
Mısır'a bağlı
yerlerde bulunduklarını, Nube'nin hepsi, Habeş'in hepsi ve her ikisinin
kırallarının Yakûbî olduklarını söylemiştir. "Larus" ta diyor ki:
"Monofizitler kuvvetli olarak teşekkül etmişlerdi ve bugün üç müstakil
(bağımsız) kiliseye sahiptirler: "Ermeni kilisesi, Suriye Yakubiyye
kilisesi, Mısır Kıpt kilisesi." İşte Katolikleri ve Ortadoksları içine
alan Melkâniyye, bundan sonra Nesturiyye, bundan sonra da bütün
Monofozistleri
temsil etmek üzere Yakubbiye bu üç mezheb muvahhid (Allah'ı birleyen)
Aryonîlerden yüz çevirerek diğer hıristiyan fırkalarının başlıca
mezheplerini
içine almaktadır ki, zamanımızda bilhassa protestanlığı da bu arada
saymak
gerekir. İslâm dininin ortaya çıkış ve tesiri üzerine II. hicrî asırdan
(H.
145) itibaren kiliselerdeki Hz. İsa, Meryem, Havariler ve diğer
başkanların
resimlerine kulluk etmenin (ibadetin) puta tapıcılık olduğunu anlıyan
ve
müslümanların itirazından aciz kalmış olan hıristiyanlar içinde
"İkonoklast" putkıranlar adıyla bir gurup ortaya çıkmış olduğu gibi,
İstanbul'un müslümanlar tarafından fethi ve bu şekilde Doğu Roma'nın
yıkılmasını takip eden hicrî IX. asrın sonlarında ve miladî XVI. asrın
başlarında Almanya'da "Luter" adlı rahibin papalara karşı dini ve
siyasi itirazlar ve neşriyatıyla başlayan ve "reform" denilen hareket
ile protestanlık ortaya çıkmış ve ondokuzuncu konsil olan Latirant
Sinodun'da
aforoz edilmiş ve bundan sonra siyasî tesirler ile gelişerek birçok
şubelere
ayrılmış ve nihayet İsveç, Danimarka, Prusya, İngiltere, Amerika'da
resmî
mezhep olmuştur.
Hıristiyanlıkta
"reform" denilen, dinî ve siyasî tahriklerden çıkan mezheplerin ve
fırkaların tümüne Protestanlık denilir ki, bunların bir kısmı o zaman
İncil ve
akıl adına papaları protesto ederek Roma kilisesinden ayrılan
katoliklerle
kurulmuş, bir kısmı da bizzat protestan cemaatlerinin sinesinden
türemiştir. Bu
şekilde diğer hıristiyan fırkalarının toplamına eşit denecek kadar
protestan
fırkaları hasıl olmuştur. Başlıcaları Luteranizm, Kalvinizm,
Presbiteranizm,
Angilikanizm, Anabaptizm fırkalarıdır. Angilikanizm denilen
İngiltere'nin resmi
mezhebi katolikliğe en yakın mezheptir. Aralarındaki başlıca fark,
İngilizlerin
papayı tanımayıp, kralı amir ve hakim tanımaları, papazların
bekarlığının
İngiltere'de yasak oluşu, İncil'in tercemesiyle ayinin İngilizce
yapılması
hususlarından ibarettir. Kilisenin eski durumuyla ruhânî reislerin
derece
sıralaması tamamen bâkidir.
Bütün
protestanların da üçlü
inanç (teslis) ve Mesih'in ilâhlığı davasında Melkâîlerden yani
katoliklerden
farkı yoktur. Bunlar da onlar gibi üç esasa (ekânim-i selâse) ve
Mesih'te iki
tabiat ile ilâhlığın birleşmesine kanidirler. Genel şekilde farkları
başlıca birkaç
noktada özetlenmiştir:
Birincisi:
Protestan
kiliseleri Mürcie (günah işlemek insana zarar vermez diyen) dirler.
Kurtuluş
için inanmayı yeterli görürler ve amele pek önem vermezler. Bunlarca
inanmanın
ölçüsü, katoliklerde olduğu gibi papalar veya konsiller tarafından
tayin ve
tefsir edilen anane değil, ferdin akıl ve danışmasıyla inceleme ve
tefsir
yapılmak üzere kitaplar, yani "Ahd-i atik" denilen Tevrat ve ona
dahil olanlar ile "Ahd-i cedid" denilen dört İncil ve ekleridir.
Bunlar,
hakimiyet ve selahiyeti Pasteur dedikleri "ruhani reisler
heyetlerine" dağıtırlar. Ve bunların seçiminde başlıca bazı kimselere
seçme selahiyeti vermek suretiyle kilise hükümetinde sadıklara da bir
hisse
bırakırlar. Şu halde ferdî akıl davası da mutlak değildir.
İkincisi:
Protestanlıkta
ruhbaniyet, yani papazların bekarlığı şartı kaldırılmıştır. Ve pek çok
protestan kiliselerinde İsa'nın çarmıha gerilmiş bir resminden başka
put
bulundurulmaz.
Üçüncüsü:
Protestanlar,
günahın doğuştan ve takdirin ezelden olduğu inancını bütün şiddetiyle
benimserler. Buna gerçi katolikler de kanidirler. Fakat protestanlar
akla önem
vermiş oldukları iddiasında bulundukları ve halbuki üçlü (teslis)
inancı ve
Mesih'in ilâhlığı ve bununla beraber Hz. İsa'nın asılması inancının
akıl ile
uyuşmadığı da açık bulunduğu için, bu noktada insanların doğuştan
günahkâr
olduğunu ve bu günahtan ancak üçlü ilâh ve İsa'nın asıldığına inanmakla
kurtulmanın mümkün olacağını, bunun ise bir akıl işi değil, bir ezelî
takdir ve
Allah'ın yardımı işi olduğunu en esaslı bir inanç olarak benimsemişler
ve
bununla davayı kazanacaklarını sanmışlardır. Mutlak mânâda ezelî takdir
inancı
doğru olmakla beraber, genel olarak, günahın doğuştan oluşu davası
insanları
isyana sürüklemekten başka bir şey olmadığı gibi, sonra bunun tek
affının
çaresi üçlü ilâh ve asılma inancıyla mümkün olacağı iddiası da hak ve
akıl ile
alay etmekten başka bir şey değildir (Al-i İmran sûresine bak)
Protestanlıkta
en çok hakim
olan ruh, papaların nüfuzunu kırmak ve Roma kilisesinin hakimiyeti
aklından çıkmak
arzusu olmuştur. Gerçekte Hıristiyanlığın esasının İncil-i Şerif olması
gerekirdi. Güya Katolik kilisesinin esası da bu idi. Fakat gerçekte
eldeki
İncillerinin ilk İznik konsiline kadar doğruluk ve sıhhatini temin
edecek
hiçbir ilmî vasıta yoktur. Önce bunların her biri bir zatın yazması
olduğundan,
nihayet bir tek kişinin haberinde sonuçlanıyordu. Eğer dört kişinin
dördü de
bir tabaka insanlarından olsalardı, dört İncil'in birleşmiş olduğu
noktalar,
dört râvînin haber vermesine dayanmış olabilirdi. Fakat bu bile henüz
bir
tevatür olabilmekten uzak idi. Halbuki bunlar içinde Havarilerden
olarak yalnız
"Yuhanna" (Senjan) vardır. Bunun ise kendisinden rivayeti sağlam
olmadığı gibi, diğerlerinin de kimlerden almak suretiyle rivayet etmiş
oldukları
belli değildir. Şu halde ittifak ettikleri noktalarda da bir mertebede
dört
rivayetin birleşmesi yoktur. Sonra bunların ilk yazıldıkları dilin
İbrânîce
olduğunda, Yunanca, Latince ve diğer dillere önce bundan terceme ve
nakledilmiş
oluğunda - adeta- ittifak var demektir. Hatta İbnü Hazm bunda hiç
ihtilaf
olmadığını nakletmiştir. Halbuki mevcut tercemelerin en son Yunancaya
dayandığı
gösterilmektedir. Özetle eldeki dört İncil'in resmiyeti, yalnız İznik
konsiline
dayanmaktadır. Ve ondan önce bunların varlığını isbat edecek ilmi
vesikalar
kayıptır. Bunun için Hıristiyanlığın "mukaddes kitaplar" adına
dayandığı İnciller, esas itibariyle Kur'ân-ı Kerim gibi bütün kırâet
şekilleriyle kat'i ve mütevatiren sabit bir nass, bir kitab-ı mübin
(açık
kitap) olmak şöyle dursun; Müslümanlıkta metin ve senetleriyle rivayet
ve
dirayet bakımından cerh ve ta'dil edilerek tahric ve tenkıh (ayıklama)
ve
tesbit edilmiş olan hadis kitapları gibi sahih ve ilmî bir rivayet
ananesine ve
şahitliğine bile dayalı değildir. Eldeki İnciller'in bütün resmi
vesikaları
"authenticite"si Hz. İsa'dan tam üç asır sonra gelen ilk konsillerin
kabullerine dayanır. Şu halde ilk konsillerin tam selahiyeti teslim
edilmedikçe
ne eldeki İncillerin inanç dayanağı olabilecek bir kıymeti kalır, ne de
Hıristiyanlığın.
Bunun için akla önem verdikleri iddiasında bulunan protestanların,
hiçbir zaman
akıl ile uyuşmadığı ittifakla sabit olan teslis (üçlü inanç) ananesinde
ve
Mesih'in tanrılığı davasındaki tutuculukları ve hatta Mesih'in
tanrılığını
inkâr ettiğinden dolayı "Mişel Serve" adındaki İspanyalı bir doktoru
ateşle yakmaları bir rûhî sapıklık olduğu gibi, ananeyi ve konsillerin
selahiyetlerini inkâr eden akılların sırf o anane ile sabit olan İncil
tercemelerini sıhhatli, sağlam bir inanç delili gibi ileri sürmeleri de
ondan
daha garip bir fikrî çelişki oluşturur.
Netice
itibariyle Aryos ve
diğerleri gibi eski hıristiyanlar istisna edildikten sonra Katolik,
Ortadoks,
Nestûrî, Yakûbî, Protestan ve diğer hiçbir Hırıstiyan mezhebi yoktur ki
inançlarının esasını teslis (üçlü ilâh inancı) teşkil etmesin ve
Mesih'in
tanrılığını kabul etmesin. Halbuki kendi lugatlarında teslis (üçleme),
"seçkin üç şahsın ancak bir ilâh teşkil etmesidir" diye tarif
edilmektedir. Şu halde bütün hıristiyanlar, baba, oğul, Ruhu'l-kudüs
adıyla herbiri
seçkin ve aynı derece eşit birer şahıs saydıkları üç esas (ekânim-i
selâse)ın
üçü birden Yesu Mesih'te bir ilâh oluşturduğuna ve "Allah, Meryem'in
oğlu
Mesih'ten ibaret" olduğuna kanidirler. Ancak Mesih'te Allah'tan başka
bir
cevher, bir tabiat daha olup olmadığında, yani "Mesih Allah'tır"
denilip denilmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Monofizitler, Yakubiler
ona da
kanidirler, diğerleri değildir. Ve bunun içindir ki, hıristiyanların
çoğu
mezheplerinin panteizm, yani "vahdet-i vücûd" teorisi olmadığını
iddia ederler. Hatta Monofizitler bile Mesih'in cevherinin ve tanrılık
cevherinin tek ve bir olduğuna kani olmakla beraber, mutlak cevher
birliğini
kabul etmediklerinden mezheplerini panteizmden ayrı tanımak isterler.
Bununla
beraber yine "hıristiyanız" diyenler içinde "vahdet-i
vücud"u benimseyenler de vardır. "Metalib ve Mezâhib" adlı
eserimizde Avrupa felsefe tarihlerinden nakledildiği üzere Pavlos'un
zamanında
yaşayanlardan olup Atina'da hıristiyanlığı yayarken idam edilen
"Denis"in
hıristiyanlıkta vahdet-i vücud mezhebinin kurucularından olduğu ve
bunun birçok
zamanlar gizli bir şekilde yayıla yayıla nihayet ondokuzuncu asırda
protestanlık içinde Almanya'da resmi mezhep haline geçtiği
açıklanmıştır. Demek
olur ki âyet: "Muhakkak küfredenler, 'Meryem'in oğlu Mesih Allah'tır'
demişlerdir" şeklinde olsaydı, hıristiyan mezheplerinin ancak bir
kısmına
ilişmiş bulunacaktı. Halbuki :
"Muhakkak
küfredenler,
'Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir' dediler" buyurulmuş olmakla teslis
(üçleme) iddia edenlerin hepsinin inançlarını içine almış ve burada
bunların
yalnız şirk ve çokluk ifade eden üçleme açısından değil, özellikle
bunun
altında iddia ettikleri tevhid bakımından kâfir oldukları
açıklanmıştır. Teslis
(üçleme) bakımından küfürleri Nisa sûresinde "Allah üçtür demeyin"
(Nisâ, 4/171) âyeti ile açıklandığı gibi, ilerde "Küfredenler,
'Muhakkak
Allah, üçün üçüncüsüdür' dediler" (Mâide, 5/73) âyetiyle de ikisi
birden
gösterilecektir. Ve her ne olursa olsun, "Allah, Meryem'in oğlu
Mesih'tir" diyenlerin kâfir olduklarında şüphe yoktur.
Ey
Muhammed sen o kâfirlere
de ki: Şimdi Allah, Meryem oğlu Mesih'i ve onun aslı olan anasını ve
bunlar
gibi bütün şu yeryüzünde bulunan kimselerin hepsini, ister azab etmek
ister
kurtarmak şeklinde olsun, helak ve yok etmek isterse, buna karşı
Allah'tan
yerde ve gökte kim bir şey kurtarmaya kâdir olabilir ki, tanrılıktan
ufak bir
hisseye sahip olsun? Şüphe yok ki, hiç bir kimse. Demek ki bütün
bunlar,
hakikatte yok olabilirler. O halde bunlardan biri olan Mesih'in şahsı
veya nevi
veya cinsi nasıl ilâh olabilir? Hepsinin yaratıcısı ve hakimi olan
Allah
devamlı sizin öldürüldüğünü ve asıldığını iddia ve bu şekilde yok
olması mümkün
olduğunu itiraf etmekte bulunduğunuz Mesih'in üstünde olduğunu
Allah'tan
korkmadan nasıl inkâr edersiniz? Allah'ın dilemesine karşı anasını
ölümden
kurtaramayan ve Allah dilemezse kendini ve hatta bir kılını kurtarmak
ihtimali
bulunmayan Meryem'in oğlu Mesih onu şahsıyla, asliyle, çeşidiyle,
cinsiyle ve
mensup olduğu bütün âlemi ile helak ve yok etmeye gücü yeten Allah
Teâlâ'ya
nasıl eşit tutulur? Ve nasıl olur da Mesih'in Allah ile birleşmesi veya
Allah'ı
içine alması iddia edilir? İlmi, kudret ve iradesi her şeyi kaplamış
olan şanı
büyük Allah'ı, Meryem'in oğlu Mesih'in şahsiyetine veya nevine veya
cinsiyetine
indirerek fanilerle çevrilmiş farzedip de açıktan veya gizliden,
"Allah,
Mesih'ten ibarettir" demekten daha büyük bir küfür mü tasavvur edilir?
Bu
ne çelişki, bu ne küfür, bu ne cüret? Yeryüzünde bulunan bütün ruh
sahiplerinin, akıl sahiplerinin, insanların ölegeldikeri ve ölmekte
bulundukları belli. Mesih'ten önce dünyaya gelmiş, Mesih'i doğurmuş ve
onun
aslı ve anası olmuş olan Hz.Meryem'in de bu fanilerden olduğu ve
Mesih'in anası
olmakla ölümden kurtulamadığı da belli. Sonra Mesih'in de vefatı ve
semaya yükseltilmesi
muhakkak. Demek ki bütün bunlar, ne olursa olsunlar, hiç kimsenin karşı
koyamayacağı hükmedici bir kudrete boyun eğmişlerdir. İşte hak ilâh, bu
kudretin sahibi olan Allah'tır. Şu halde bunların yaşaması ve ölümü,
yok olması
veya baki olması sırf Allah'ın kudretine ve iradesine mahkumdur. O
dilerse,
dilediği kadar durdurur, dilerse yok eder. Şayet Allah diler de yok
etmezse,
onlar yine, gerçekte yok olabilmesi mümkün olmaktan çıkmazlar. Allah
yok
olmalarını dileyecek olursa Allah'ın iradesine karşı kendi kendilerini
tutamazlar, çünkü manen hastadırlar. Bu zaruretten dolayıdır ki
hıristiyanlar
önce bir baba ilâha inanırlar. Şimdi farzedelim ki bunların hiç biri
daha
ölmemiştir. Henüz bir beşer hayatı vardır ve henüz Mesih vefat
etmemiştir.
Fakat bununla, gerek Mesih ve gerek diğerleri ve gerek tümü, yok olması
kabil
olmaktan çıkamazlar.
Kendi
nefislerindeki aciz ve
zati imkandan kurtulamazlar. Eğer Allah Teâlâ bundan böyle bunları yok
etmeyi
dileyiverirse, ne bunlardan, ne de semaviler gibi bunların
dışındakilerden
Allah'ın kudret ve iradesine karşı gelip dayanıp da en ufak bir şey
olsun
kurtaracak, koruyacak ve devamlı kılabilecek hiçbir kimse, hiçbir
kuvvet
tasavvur olunamaz. Şu halde Mesih'in şahsı, nevi, cinsi, haddi zatında
yok
olması mümkün ve fani olmaktan kurtulamaz. Bunlar bizzat değilse
düşünce ile
fanidirler. Fani, yok olması mümkün olan herhangi bir şahsın veya türün
veya
cinsin ilâh sayılması ise haksızdır, batıldır. Gerçek ilâh olan Hak
Teâlâ'yı
inkârdır, zarardır. İlâhlık, her türlü acizlik ve noksanlık şaibesinden
uzak
üstün bir kudret ve hakim irade ifade eder. Ve hakkıyla ilâh demek, zat
ve
sıfatlarına, eserlerine ve hükümlerine ve hatta varlıklardan hiç
birisine O'nun
kudretinden başka ve O'na ciddi olarak karşı koyabilecek hiçbir kuvvet
taalluk
etmeyen ve etmek ihtimali bulunmayan her şeyin sahibi, her şeyin
hakimi, her
şeyi içine alan demektir. Hak ilâhın hakkı, kudretine karşı tesir
edebilecek
hiçbir kuvvetin düşünülememesidir. Bunun için, isterse düşünce
seviyesinde
olsun, herhangi bir fani veya faniler toplamı ilâh olamaz. Bunlardan
biri veya
bir kısmı veya hepsi Allah ile zat veya sıfat bakımından küllî (tüm)
veya cüz'î
bir şekilde birleşemez.
Her
çeşit birleşme, katılım,
hulûl (başkasına girme) veya ittihad (birleşme) küfürdür. İlâh olmak
başka,
ilâhî olmak yine başkadır. Mesih'in öldürülme ve asılmasını iddia eden
hıristiyanlar, onun helakinin ve fani oluşunun mümkün olduğunu ikrar ve
itiraf
etmekte olduklarından, bunların hem bu davalarını reddetmek ve hem
ikrarlarıyla
kendilerini susmaya mecbur etmek için âyette yalnız "Allah Meryem'in
oğlu
Mesih'i helak etmeyi dilerse" demek yeterli iken bununla yetinilmeyip,
gerçeği hem ilzamî (susturucu), hem burhanî (delilli) bir şekilde beyan
etmek
ve anlatmak üzere "anasını ve yeryüzündekilerin hepsini", atıfları da
eklenmiştir ki, çok dikkate şayandır. Bununla azdan çoğa doğru giden
bir bakış
istikrası öğretilerek Mesih'in önce anasına, ikinci olarak yeryüzündeki
bütün
ruh sahipleri, akıl sahipleri beşer cinsine dahil ve bunlarla birtakım
hususlarda cins birliği ve aynilik olduğu anlatılmış ve bu şekilde
Mesih ve
anasının yok ve fani olması mümkün olup ilâh olamayacakları önce açıkça
ve
özellikle, ikinci olarak bütün içinde gizli ve tekitli olarak isbat
edilmiş ve
hatırlatılmıştır ki, bu ifade de Mesih'i, şahsî beşer veya küllî beşer
ile
düşünen hıristiyan mezheplerinin hepsine işaret olunarak "Muhakkak
Allah,
Meryem'in oğlu İsa'dır" iddiasının gerek şahsî birlik ile şahsî ittihad
ve
aynilik üzere ve gerek tür ve cinse ait vahdet (birlik) ile cüz'î
birleşme ve
tazammun (içine alma) şeklinde olsun bütün ihtimalleriyle batıl ve
küfür olduğu
anlatılmıştır. Yani Allah, Mesih'in ne aynı, ne cüz'ü, ne de cüz'îsi ve
ferdidir. Ancak onun üstünde yaratıcısı, sahibi, hakimidir. Diğer
deyimle
Mesih, Allah'ın ne aynı, ne cüz'ü, ne tümü, ne de küllisi değil,
aşağısıdır.
Sonra de ve lafızları âmm olmakla, yerdekilerle beraber, göktekiler ve
melekler
de dahil olmak üzere bütün masivallah (Allah'ın dışındakiler)ı içine
almış
bulunduklarından Allah'ın zatından başka her şeyin yok olmasının mümkün
olduğuna işaret ile, bütün Allah'ın dışındakilerden ilâhlığı inkâr
etmiş ve şu
halde bütün âlemler veya kısımlarından hiç birisinin de Allah ile
ayniliği veya
küllî, cüz'î bir birleşmesi mümkün olmadığına ve böyle sözlerin yalnız
Mesih
hakkında değil, diğerleri hakkında da söylenmesi Allah'a küfretmek
olduğuna
işaret etmiştir. Şu halde Allah'ı âlemde yok etmeye uğraşan vahdet-i
vücut
davaları da batıl ve küfürdür.
Özetle
ne Mesih ilâh
olabilir, ne de âlem ve âlemin kısımlarından herhangi bir şey. Çünkü
ilâh,
gerçekte zeval (sona erme)den uzak ve üstün bir kudretin işe
karışmasından
azade olmalıdır. Bunların ise hepsi yok olabilir. Allah bunların baki
kalmasını
istemeyip ve yok olmalarını isteyecek olursa hepsi derhal mahv olur.
Allah'ın
ilâhlığında ve bütün bunlar üzerine dilediği gibi tasarruf hakkı,
kudreti ve
hakimiyetinde ise asla şübhe yoktur. Zira, bütün gökler ve yer ve
aralarındaki
bütün varlıkların mülk ve melekûtu tamamen ve yalnızca Allah'ındır.
Yani bütün varlıklar
üzerinde var etme ve yok etme, yaşatma ve öldürme ve diğer herhangi bir
şekilde
mutlak tasarruf ve hakimiyet hakkı Allah'ındır. Şu halde Allah
dilediğini baki
kılar, dilediğini yok eder. Ve böyle yapmakla ne bir haksızlık etmiş
olur, ne
de bir karşı konulmaya maruz kalır. Şüphe yok ki, Mesih de bunların
içinde ve
Allah'ın hükmü altındadır. Bunun böyle olduğunu hıristiyanların da
bilmesi
gerekir. Zira inançlarının başında "her şeyin sahibi, görülen ve
görülmeyenin yapıcısı ve yaratıcısı bir ilâha inanma" vardır. Böyleyken
Mesih'i hiç bir şey değilmiş gibi Allah'ın mülkü saymazlar, sonra dönüp
Allah'a
eşit tutarlar, sonra dönüp Allah'ın önüne geçirerek sağ tarafına
geçirtir
oturturlar. Ve bu şekilde başkanlık ve hakimiyeti ona verirler de artık
"Allah,
dün Meryem'den doğan ve Allah'ın takdirine karşı gelemeyip asılan ve
çıkıp
üstüne oturan Mesih'ten ibarettir." diye hem Allah'a, hem Mesih'e
küfrederler. Ve sonra da Mesih'in insanlığını genelleştirerek âbâ-i
yesûiyyeye
(ruhban babalarına) bile ilâhlık hissesi vermek isterler. Bunlar
Allah'ın,
herşeyin maliki, Mesih'in de yok olmasının mümkün olduğunu itiraf
ettikten
sonra, dönerler Mesih'in yok olmasının mümkün olmadığını iddia etmek
için şöyle
bir takım şüpheler ve safsatalar da serdederler. "Mesih'in Allah
katında
özel bir şerefi yok mudur? Baksanıza onun doğumu diğerlerine benziyor
mu? O,
mucizeleriyle birtakım ölüleri diriltirken, körlerin gözlerini açarken,
çamurdan kuş yapıp uçururken Allah'tan bazı şeyleri kurtarmış, Allah'ın
yaratıcılığına iştirak etmiş olmuyor mu? Şu halde Allah ona ve onun
aracılığıyla bu âleme kendi cevherinden bir şey vermemiş midir? O halde
Allah'ın cevherinin yok oluşu kabil olur mu? " derler. İşte bu gibi
şüpheler ve vehimleri de reddetmek ve ortadan kaldırmak için
buyuruluyor ki:
Allah
ne dilerse yaratır ve
dilediği gibi yaratır. Şu halde ne Mesih'i bir anadan yaratmasında ve
ne ona
özel bir şeref verip onun eliyle de yaratma ve öldürme işini yapmasında
hiç bir
şüpheye yer yoktur. Allah, İsa'yı böyle yaratmakla ona bir ilâhlık
cevheri
vermiş olmaz ve hele bunlarla Mesih'in Allah'a eşitliği ve ileri
geçmesi hiç
gerekmez. Yani Allah Teâlâ'nın icâdı (yaşatması) kendi zatından
dışarıya bir
şey koparıp atmak şekliyle değildir. Varlıklardan hiç biri ondan
ayrılmaz,
doğmaz, sudûr etmez, ortaya çıkmaz; o her şeye kendini, kendinden bir
parçayı
vermez. Böyle bir tasavvur, Allah'ın zatında ayrılma ve boşalma
tasavvurudur
ki, mümkün olmayanı düşünmektir. Allah doğurmaz, yaratır; hem de neyi
diler ve
nasıl dilerse öyle yaratır. Dilerse başlangıçta göklerin ve yerin
sahasını ve
basit şeyleri yarattığı gibi, bir asli madde olmadan da yaratır.
Dilerse
bunların aralarındaki mahlûkları yarattığı gibi bir asıldan yaratır.
Bunu da ya
başlangıç olarak topraktan bitkileri ve hayvanları ve Âdem'i yarattığı
gibi,
dilerse cinsin zıddı bir asıldan inşa eder (yapar) veya dilerse aynı
cins bir
asıldan yapar. Bunu da dilerse bir erkekten dişi yaratmak suretiyle
çeşitlendirir, nitekim Âdem'den Havva'yı böyle yaratmıştır. Dilerse bir
dişiden
erkek yaratmak suretiyle çeşitlendirir, nasıl ki İsa'yı da böyle
yaratmıştır.
Dilerse hem erkek, hem dişiden yaratır ki, diğer insanları da böyle
yaratmış ve
yaratmaktadır. Aynı şekilde dilerse diride ölüm yaratır, dilerse ölüde
hayat
yaratır. Dilerse çok yaratır, dilerse nadir ve benzersiz yaratır.
Dilerse hiç
bir mahluk hizmetinde kullanmadan yaratır, dilerse beşeri sanatlarda
olduğu
gibi diğer bir mahluku aracı yaparak yaratır ki, işte İsa'nın eliyle
kuş
yaratması, ölüleri diriltmesi de bu kabildendir.
Şu
halde İsa da Allah'ın
yaratığıdır, bunlar da . Ve İsa bunları yaparken Allah'a karşı gelmiş,
Allah'tan bir şey kurtarmış ve kendi tanrılığını göstermiş değil, ancak
Allah'ın iradesini yerine getirmiş ve ancak Allah'ın ilâhlığını ispat
etmiştir.
Yoksa Allah istemeseydi İsa bunların hiçbirini yapamazdı. İşte Allah
böyle her
dilediğini dilediği gibi yaratır. Bir Meryem'den bir Mesih de yaratır
ve onun
aracılığıyla ölülerde hayat da yaratır, çünkü Allah'tır. Ve Allah
herşeye tam
kudretle kâdirdir. Ve her şeye karşı mutlak kâdirdir. Allah'ın kudreti
hiçbir
şekilde kayıt ve tahdide tabi değildir. Her şeye tam kudretle gücü
yettiğinden
dilediği şeyi yaratır ve onda dilediği kadar kudret ve şeref de
yaratır. Sonra
her şeye karşı mutlak kâdirdir. Çünkü yaratmak, yaratıcının kendinden
birşey
koparmak, kendi zatından, kendi kudretinden birşey eksiltmek demek
olmadığından, bütün yaratıklar ve onlarda yaratılmış olan kudretler
Allah'ın
kudretini kendilerine nakletmiş değildirler. Bütün şahsi aczleriyle
onun
hakimiyetinin altında elegeçirilmiş mahkumlardır. Bütün yaratıklar ve
onlardaki
güçler Allah'ın ve kudretinin parçaları ve değişmeleri değil,
eserleridirler.
Eserler ise eseri yapanın aynı veya bir kısmı değil, ancak delilidir.
Yaratıklar, biri diğerinden doğabilir, sebep olabilir, değişebilir.
Bunun için
varlıklarda yok olma, değişme, seçilme, tekamül ve derecelerin değişimi
cereyan
eder. Fakat bütün bunlar, eşyanın Allah'a göre değil, birinin diğerine
göre
olan ilgileridir. Çünkü bütün eşyanın Allah'a nisbeti, yaratığın
yaratanına mahkumiyet
ve delaletleridir. Bütün bu degişimlerden, bu nisbetlerden eşyanın ve
eşyadaki
kuvvet ile kudretin aslında aczi ve yokluğu ve hepsinin üstünde illet-i
kül ve
muhit-i kül (herşeyi kuşatmış) olan ilâhî kudretin tek hakimiyeti ve
hakimiyetinin baki oluşu okunur. Bunun içindir ki yalnız eşyanın
tabiatını
incelemekle uğraşan fen bilimleri bile bilgilerinin başına illiyyet
(nedensellik) ve baka-yı illet (illetin bakâsı) kanununu yazarlar. Ve
illetin
değişmesinden, illetin bâki oluşuna ulaşırlar. Yukarılarda da
hatırlattığımız
üzere fencilerin illetin değişmesi ve baka-yı illet deyimleri arasında
görünüşte bir çelişki vardır. Ve bunun halli şudur: "İlletin
değişimi" deyimi, yaratılmış şeylerdeki yaratığın kudret ve kudretinin
ifadesidir ki, maksat, illetlinin ve izafinin illetinin değişimidir.
Baka-yı
illet de, hakiki illetin değişiminden azade olarak mutlak hakimiyetini
gösterir. Hasılı "yok olan ve değişen baki ve daim olandır" demek
çelişki olduğundan aklın ve naklin şu noktada kesin bir uyuşması vardır
ki,
değişime mahkum olan eşya gerek eksilmek ve gerek gelişmek üzere
yürüsün,
bunların bütün kemalleri ve kudretleri izafidir. Ve hepsi tamamen,
ebedi, sonu
olmaktan ve noksanlıkların münezzeh olan ilâhî yüksek kudretin
esiridir. Allah
her şeye ve her şeye karşı kâdirdir ve hiçbir şey Allah'a karşı kâdir
değildir.
Allah'tan başka her şey aslında acizdir. Bu da ilâhî kudretin
hükmüyledir.
Mesih de aciz, Muhammed de aciz, beşer de aciz, melek de acizdir. Yer
ve
gökleriyle ve aralarındaki bütün kâinatıyla âlemin bütün sistemleri de
acizdir.
Allah, bunları her an yaşatmakla ve yok etmekle ve hepsinin üzerinde
mülk ve
melekûtunu açıklayıp durmaktadır. Ve şu halde, "Allah, Meryem'in oğlu
Mesih'den ibarettir" diyenlerin kâfir olduklarından şüphe yoktur.
18-
Bir de yahudiler ve
hıristiyanlar, 'biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler.
Kendilerinin
başka insanlara benzemediklerini, diğer halka karşı Allah katında böyle
bir
seçkinlikleri olduğunu iddia ettiler ve gurur ile Allah'tan korkmaz
oldular. Şu
halde müslümanlar Allah'a tevekkül ederken ve dayanırken, her ne yapsak
Allah
bizi sever sanıp da böyle bir gurura düşmemeli ve Allah'ın kulları
olduklarını
unutmamalıdırlar. Bunu hıristiyanların söyledikleri belli ise de
yahudilerin
söyleyip söylemedikleri bahis konusu olmuştur. Fakat İbnü Abbas
(r.a)'dan
rivayet edildiğine göre nüzul sebebi asıl yahudiler olmuştur. Çünkü
Resul-i
Ekrem (s.a.v), yahudilerden bir topluluğu İslâm dinine davet etmiş ve
Allah'ın
azabıyla korkutmuş idi. Buna karşı: "Bizi bununla mı tehdit ediyorsun,
"biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz" demişlerdir. Hıristiyanlara
gelince, İncil'de "Mesih ben babama ve babanıza gidiyorum" dedi diye
bir fıkra nakletmektedirler. "Allah'ın oğullarıyız" deyiminin bir
özel imtiyaz davası olduğu belli, fakat bunu ne gibi bir anlam
düşünerek
söyledikleri inceleme noktası olarak görülmüştür. Denilmiş ki yahudiler
bununla
"Allah'ın oğlu" dedikleri Üzeyr'e mensub olduklarını, hıristiyanlar
da "Allah'ın oğlu" dedikleri Mesih'e intisablarını kastedmişler ve
intisab ile kendilerini şeref ve imtiyazda Allah'ın torunları hükmünde
tutmuşlardır demek olur. Yahut doğrudan doğruya Allah'a intisablarını
kasdederek Allah'ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve esirgeyici ve
kendilerinin Allah yanında sevgili oğulları gibi nazlanabilecek
derecede yakın
ve kıymetli olduklarını idda etmişlerdir ki, her iki şekilde "Allah'ın
oğulları" deyimi mecaz demek olur. Diğer yerlerde de işaret ettiğimiz
üzere geçmiş dinlerde ve özellikle İbranice dilinde Allah Teâlâ'ya raûf
(şefkatli)
ve rahîm (merhametli) mânâsından mecaz olarak " = baba" denmesi caiz
görüldüğünü ve Hz. İsa'nın da bu mânâ ile duasında ve vaazlarında bu
deyimi
kullandığını ve fakat bunun sonradan kötüye kullanılarak hakikat gibi
kabul
edilmeye başlandığını bazı âlimler zikretmişlerdir ki, işte oğul deyimi
de bu
kötüye kullanma cümlesindendir. Nitekim asıl İbrânîce İncil'de (ibn) ve
(veled)
deyimleri bulunmadığı halde (baba) deyiminin güya buna lüzum
göstermekle izin
vermiş olması zannıyla sonraki İnciller'e konulmuş olduğunu
naklediyorlar.
Muhtemel ki bunda yahudilerin "Üzeyr, Allah'ın oğludur" demiş
olmaları da bir misal tutulmuştur. Bazı hıristiyanlar Mesih hakkında
"Allah'ın oğlu" deyiminin şeref ve yakınlıktan mecaz olduğunu
söylemişlerdir. Fakat bunun samimi olmayıp bir perde arkasına gizlenme
olduğu
anlaşılıyor. Çünkü yukarda söylendiği üzere İznik konsilinin
yayınladığı inanç
esaslarında "babasının cevherinden" diye açıklanmış olması, bunu
doğum görüşüyle bir hakikat gibi isnat ettiklerini göstermektedir.
Ancak
kendileri hakkında "Allah'ın oğulları" demelerinin mecaz kastıyla
olduğunu kabul etmek mümkündür. Bu şekilde "Allah'ın dostları"
atfının bir atf-ı tefsir olması gerekecektir. Bu da âyetin zahirinin
zıddıdır.
Biz, birtakım hıristiyanın ve bu cümleden protestanların bu evlatlık
iddiasına
sıkı bir şekilde sarıldıklarını görüyoruz. Halbuki mecaz olan bir
ifadeye bu
kadar şiddetli bir bağnazlıkla sarılmanın sebebi izah edilemez.
Anlaşılıyor ki
bunlar, "biz Allah'ın evlatlarıyız" demekle, Allah olduğunu iddia
ettikleri Mesih'e bağlandıklarını kastediyorlar. Fakat bunun genel
şekilde
mecaz olarak değil, yine doğum görüşünü takip ederek ve bir gerçek gibi
düşünerek söylüyorlar. Çünkü bunlar Mesih'in insanlığını cüz'î ve şahsî
değil,
bir nâsut-i küllî (tüm insanlık) şeklinde düşündüklerinden ve bu tüm
insanlık
ile de bütün insanlığı içine alan bir mânâ değil, hıristiyanlık
türemesi içinde
bir özel kısım kastettiklerinden dolayı Mesih'e "Allah'ın oğlu"
derken, onu Allah ile bir cevherde birleştirdikleri gibi, kendilerini
de
"Allah'ın oğulları" veya "Allah'ın evladı " adıyla anarken
Mesih'in cevheri ile birleştiklerini söylemek istiyorlar. Bu şekilde bu
deyim
cahil hıristiyan halkına göre bir mecaz, seçkinlerine göre de bir
hakikat gibi
düşünülüyor. Nitekim Cizvit papazlarındaki "ruhbân babalar" deyimi de
bunun bir çoğaltılmışıdır. Ve işte hıristiyanların teslis (üçlü inanç),
muammasını gizli bir ukde (düğüm) olarak benimseyip takip etmelerinin
hikmeti,
ilâh ile beşerî bir kısmın doğumu görüşüyle birleştirerek kendilerinden
babalar
ve oğullar silsilesi içinde bir uluhiyet hanedanı oluşturmak sevdası ve
bu
şekilde kendilerini her çeşit sorumluluktan azade sayıp, diğer halk ve
insan
yığınları üzerinde bir sahip olma hakkı ve mutlak bir tasarruf ve
hakimiyet
iddia etme hayalidir ki, "biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz"
dedikleri zamanda "biz bir uluhiyet hanedanıyız" demek isterler ve
kendilerinde böyle bir özel imtiyaz farzederler. Her halde âyet bize
gösteriyor
ki, gerek yahudi ve gerek hıristiyanlar verdikleri sözü bozmak
suretiyle hak
dinden çıkmış, hakiki veya mecazi bir ilâhlar doğuşu hayali tutturarak
kendilerini "her şeye kâdir" olan Allah'ın kulları değil, oğulları ve
evlatlığı ve özellikle dostları ve dengi saymak gururuna düşmüşler,
Allah'ın
haklarını ve kulların haklarını tanımaz ve Allah'tan korkmaz
olmuşlardır. Ve bu
gurur kendilerinin felaket sebepleri olmuş ve olacaktır.
Ey
Muhammed, sen onlara de
ki: Öyle de Allah sizi günahlarınızla niçin azab edip duruyor ya?
Öldürülmelere
mi uğramadınız? Esaretlere mi düşmediniz? Nimetler, devletler mi
kaybetmediniz,
başka hayvan şekillerine dönüşmeye mi uğratılmadınız? Hayır, siz
Allah'ın
oğulları veya dostları değil, akıl sahibi olarak yarattığı yaratıklar
cinsinden
bir beşer, derisi, aplak, aciz, fakat anlayış sahibi bir mahluksunuz;
haddiniz,
hududunuz bu, durumunuz budur. Allah'ın yaratığı ve onun kudret ve
iradesine
mahkum bulunmak bakımından diğerlerinden hiçbir farkınız yoktur. Ne
olsanız bir
mahluk olmaktan kurtulamazsınız. Allah'ı sevenler, hiç Allah'a karşı
çıkar,
günaha girer mi? Sonra Allah sevdiklerine azab eder mi? Allah ise
yaratıklarına
karşı hiçbir hususta mecbur değildir. Mutlak dilediğini yapandır.
Dilediğini
affeder, günahlarını hasenat (sevaplar) ile örter, rahmet ve sevgisine
mazhar
eder. Ki bunlar Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve imanlarında
sebat
edenler arasında bulunurlar dilediğine de azab eder. Kötülüklerinin
azabını
çektirir. Allah'a ortak koşan, yaratılanı yaratan yerine koyanlar için
de bu
azab muhakkaktır. "Allah, kendisine ortak, koşulmasını bağışlamaz,
bundan
başka dilediğini bağışlar" (Nisâ, 4/116) İşte yaratılanın, yaratan
karşısındaki yeri, bu iki dilemenin eşit olarak mutlak ihtimal
dairesinde
olmasıdır. Ve böyle olmakta sizin beşer cinsi içindeki diğer halktan
hiçbir
ayrıcalığınız yoktur. Dün çırılçıplak bulunduğunuz, yalın ayak başı
açık
zaruretler içinde kıvrandığına güldüğünüz, insan yerine koymayıp her
türlü
hakarete layık gördüğünüz bir fert veya bir kavim, yarın bakarsınız ki
Allah'ın
lütuf ve mağfiretine ermiş tepenize çıkmıştır. Bugün saadetlere
gömülmüş,
cihana hakim olmuş, geleceğini temin etmiş sandığınız bir fert veya
toplum öbür
gün bakarsınız ki Allah'ın bir belasına çatmış, helak olmuş, ateşler
içinde
yanmakta, ıstıraplar içinde kıvranmaktadır. Allah'a karşı bütün insan
cinsi şu
iki takdirin nöbetleşme ihtimaline eşit bir şekilde mahkumdur. Çünkü
bütün
gökler ve yer ve bunların aralarındaki bütün varlıkların hepsi Allah
için bir
mülk, bir hükümet, bir saltanattır. Bu memleketin, bu hükümetin, bu
saltanatın
hepsi tamamen ve müstakil olarak Allah'ın mülküdür. Ve hepsi Allah'a,
mülkü
olmakla mensubdur. Varlıklardan hiçbirinin Allah'a mahlukluk, kulluk ve
mahkumiyetten başka bir şekilde bağlılık iddia etmeye hakkı yoktur.
Hepsi onun
mülkü ve melekûtu altında boynunu eğmiş ve mahkumdur. Allah, bütün
bunlar
üzerinde yaratma, zabt ve idare, yaratma ve yok etme, can verme ve
öldürme,
takdir etme ve cezalandırma ile dilediği gibi tasarruf eder. Ve bu hak
ancak
O'nundur.
Şu
halde bunlar içinde bir
zerre kadar olan şu yer üzerinde çırılçıplak olarak yaratılan ve
yerdeki
varlıkların az bir kısmından ibaret olan beşer cinsi ve beşer içinden
bir kısım
halk nasıl olurda öyle bir iddiada bulunabilir? Halbuki en sonunda
varılacak,
başvurulacak olan yegane merci de ancak O'dur. Bugün bu iddiada
bulunanlar da,
diğerleri gibi O'nun hükmü altında bu dünyadan çekilip ahirete gitmeye
ve
gittikleri zaman da başkasına değil, ancak O'na varmaya ve O'nun
huzurunda
hesap verip, itaatlarının veya isyanlarının, iyilik veya kötülüklerinin
acı veya
tatlı cezasını çekmeye mecburdurlar. Bu böyle iken idrak sahibi olan
insanlık
bunu nasıl düşünmez ve nasıl Allah'a isyandan çekinmez de öyle batıl
gururlara
saplanır?
Şimdi
bu çıkışma ve ihtardan
sonra davette bir nezaket olmak üzere iltifat yoluyla buyuruluyor ki:
19-
Ey kitap ehli,
peygamberlerin ardının kesilmesine karşı, yani vahiylerin kesildiği ve
eserlerinin unutulması, bozulması ve tahrif edilmesi ile yıkılmaya yüz
tuttuğu
ve hak dinin bilinemez, tanınamaz hale geldiği bir fetret (kesilme)
zamanında
size o Resulümüz Muhammed (s.a.v) geldi, sizin için, siz insanların
selamet ve
saadeti için, acı tatlı her türlü hükümleri ve haberleri, hakkı
açıklıyor ki,
yarın ahirette Allah'ın huzuruna varıp hesaba çekildiğiniz zaman, "Bize
ne
bir müjdeci, ne de Allah'ın azabından korkutucu geldi, daha önce
gelenlerin de
eserleri bozulmuş, yıkılmış, biz fetret için de kalmıştık."
demeyesiniz,
böyle özür göstermeyesiniz işte size tam bir müjdeci ve korkutucu
geldi. Bundan
böyle, öyle bir mazeret göstermeye de hakkınız kalmadı. Allah da her
şeye
kadirdir. Şu halde insanlardan peygamber göndermeye, hem bunu bir zaman
cereyan
eden bir sünnet (âdet) yaparak devamlı ardarda göndermeye, hem de
bunları
kesintiye uğratıp fetretler (aralıklar) yaratmaya ve sonra bu aralıklar
içinde
unutulan gerçekleri hatırlatacak ve her şeyi öğretip açıklayacak ve
insanlığın
bütün hata ve saygısızlığını kesecek bir Peygamber yaratıp göndermeye
de
kadirdir. Özetle kahretmeye de gücü yeter, lutfa da. O halde en çok
irşada
muhtaç olduğunuz bir zaman aralığında gönderilmiş olan bu şanlı
Peygamber'in,
bu ilâhî nimetin kıymetini takdir ediniz, açıklamalarına kulak verip
itaat
ediniz. Eskisi gibi inkâr ve küfürden, sözleşmeyi bozmaktan sakınınız
ve bu
sayede günahlarınızın affolunmasını isteyiniz. Ve biliniz ki her ne
olsanız,
sonunda dönüp dolaşıp "dönüş ona ve herşeye kâdir" olan Allah
Teâlâ'nın huzuruna varacaksınız ve ona karşı fetret (iki peygamber
arası
zaman)te kalanlar gibi bir mazeret göstermeye de inkâr
bulamayacaksınız, bütün
sorumluluk üzerinize yüklenip kalacak ve kendi azabınızı kendi eliniz
ve kendi
isteğinizle bile bile hazırlamış olacaksınız. Ey yahudi ve
hıristiyanlar! Siz
bugün de Allah'ın huzurunda bulunduğunuzu düşününüz. Elinizi kalbinize
koyup
vicdan selametiyle bir düşünürseniz, İbrahim'in duası, Musa'nın haber
vermesi,
İsa'nın müjdesi olan o Peygamber, o hak ruh, o müjdeci ve korkutucu
henüz bize
gelmedi, diyemezsiniz. Fetretler içinde karmakarışık olmuş, bin türlü
değişiklik ve tahriplere uğramış ve bununla beraber yine delalet ve
açıklığıyla
bu Peygamber'in geleceğini bildirmiş olan Tevrat ve İncil'den sonra
Muhammed
Resûlullah'ın geldiğini ve Kur'ânın her şüpheden uzak olarak varlığını
inkâr
edemezsiniz.
Ey
Muhammed! Sen bu açıklama
cümlesinden olmak üzere şunu da hatırlat:
20-Hani
bir zaman Musa kavmine
şöyle demişti: Ey benim kavmim, Allah'ın size olan nimetini anıp
yâdediniz. O
zamanki nimetini ki, içinizde peygamberler yarattı ve sizi hükümdarlar
kıldı ve
size âlemlerden hiçbirisine vermediği şeyler verdi. Âlemde hiçbir
kavimde
İsrâiloğulları'ndaki kadar çok peygamber gönderilmemiş olduğu
bilinmektedir.
Önce Yâkûb'un evlatları Esbat (torunlar), sonra Musa, Harun, Yûşâ ve bu
cümleden
Hz. Musa'nın kavminden seçip beraber Tur dağına gittikleri yetmiş zat
ve daha
sonra nice İsrailoğlu peygamberi gelmiştir. Ancak âyetin ilerisinden
kesin bir
şekilde anlaşılıyor ki Hz. Musa bu hatırlatmayı yaptığı zaman
İsrâiloğulları
henüz Arz-ı Mukaddes'e girmemiş ve daha bir vatan tutmamış ve henüz
hükümdarlar
devrine ermemişti. O sırada da Musa, Harun ve yetmiş zat ile tahakkuk
etmiş ise
de "sizi hükümdarlar kıldı" demek nasıl mümkün olabilir? Gerçi bunun
vaki oluşunun tahakkukuna dayanarak, istikbalden mazi ile tabir olarak
kılacaktır, kılacağı muhakkaktır veya ezelde böyle takdir etmiştir"
mânâsına olması ve dolayısıyla peygamberlerden bütün İsrailoğulları
peygamberleri, hükümdarlardan da bütün İsrailoğulları hükümdarlarının
kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bu şekilde meâlin özeti şöyledir: "Ey
benim kavmim! Muhakkak ki Allah sizin içinizde daha birçok peygamberler
yapacak
ve sizi hükümdarlar kılacak. Saltanatlara erdirecek ve size diğerlerine
vermediği şeyleri verecek. Şimdi Allah'ın bunları yaptığı veya takdir
ettiği
zaman size olan nimetini anın ve düşünün de ona göre hareket edin."
demek
olur. Ve Hz. Musa'nın bu hatırlatmasının o günkü bulundukları zamânâ
değil,
sırf geleceğe ait bir nimeti, ezeli bir takdiri gaybdan müjdeleme ve
haber
verme şeklinde kabul edilmesi gerekir. Gerçekte İsrailoğulları'nın
Mısır'dan
çıkışından Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsâ'yı öldürmeye teşebbüs
ettikleri
zamana kadar içlerinden büyük küçük pek çok peygamber ve krallar gelmiş
ve bu
arada Hz. Davud ve Süleyman saltanatı gibi peygamberlik ve hükümdarlığı
şahsında toplayan emsalsiz saltanatlar da geçmiş bulunduğunda şüphe
yoktur. Ve
burada İsrailoğulları'nın o zamana kadar başka milletlere nasip olmayan
en
mesut devirlerine işaret de yok değildir. Fakat asıl maksat bu olsaydı
"içinizde peygamberler ve krallar yaptı" denilmesi gerekir ve bu daha
veciz ve daha açık olurdu. Halbuki buyurulmakta bazısını peygamber ve
hepsini
hükümdar yapan bir mânâ kastedilmiş olduğu anlaşılıyor. Bunun için
tefsircilerin büyüklerinden Süddî ve diğerleri burada "mülük"
(hükümdarlar)ün = "hür olanlar" demek olduğunu göstermişler ve
hürriyetten maksat ta tam mânâsıyla hürriyet, yani şahsî ve siyasî
hürriyeti
içine alan bir mânâ olduğunu anlatmışlar da demişlerdir ki: "Siz
önceleri
Kıbt kavminin elinde bulunduğunuz, hizmetçi, köle ve cizye ehli
derecesinde
mağlub ve mahkum olduğunuz halde, sizi kurtarıp kendinize mâlik, şahsî,
siyasî
insanlık hukukunuza sahip, kendinizi anlamaya ve işlerinizi idare
etmeye kâdir
hürler kıldı; artık kimsenin kulu, kölesi, hizmetçisi değilsiniz ve
cizye ehli
gibi bir galibiyetin üstünlüğü altında ve istilasında bulunmuyorsunuz.
Hem
şahsen hür, hem de toplum ve siyaset bakımından hürsünüz" demektir. Ve
bu
mânâ, hem âyetin nazmına daha uygun ve hem de daha çok faydaları içine
almaktadır. Bu şekilde Hz. Musa'nın bu hatırlatması yalnız vaad edilen
nimeti
ve geleceği haber verme değil, vaki olan nimeti ve gerekli sonuçlarını
hatırlatmadır ki, meâlin özeti şu demek olur: Ey benim kavmim, Allah
sizin
içinizde peygamberler yarattı ve sizin hepinizi esirlikten ve
mahkumiyetten
kurtarıp sultanlık demek olan hürriyete erdirdi ve size öyle olağanüstü
şeyler
ihsan etti ki şimdiye kadar hiçbir kavme nasip etmemiştir. Şu halde ey
hür
ümmetim, Allah'ın bu nimetlerinin değerini biliniz, kendinizi iyi idare
ediniz.
Peygamberlerinizin Allah tarafından size haber verdiği ve tebliğ
ettikleri ve
edecekleri hususları güzel rızanızla gereği gibi icra ve tatbik ediniz
de bu
nimetlerden yararlanmayı ve Allah'ın bu iyiliklerinden istifade etmeyi
biliniz."
demek olur ki, hürriyet sultanlığının asıl kıymet ve önemi kendine
sahip ve
hukukuna malik olmanın mânâsı ve faydası lâubalilik (ciddiyetsizlik)
değil,
insanı gerçekten mesut edecek maksatlara ve iyiliklere gayret sarfetmek
için
iyi seçimdir. Bu ise ilk önce ilim ve irfana dayanır. Buna da her zaman
ve her
şahıs için şahsî akıl ve ferdî (tek başına) tecrübe kâfi gelmez. Her
şeyden
önce Allah'ın özel bir yardımına yani peygamberlerin haber vermesine
ihtiyaç
vardır. Şu halde genellikle hürriyetten istifade edebilmek için
peygamberlere
iman, verdikleri haberlere ve irşadlarına başvurmak ve itaat etmek
gerekir.
Allah da bunları vermiştir.
21-O
halde Allah'ın bu
nimetlerini hatırlayınız da: Ey benim kavmim, Arz-ı Mukaddes (mukaddes
topraklara) giriniz ki, Allah onu sizin için yazdı, yani size vatan ve
mesken
olmak üzere takdir ve kısmet etti, "Levh-ı mahfuz"a yazdı. Şu halde
buna emin olarak ve başka bir endişeye tâbi olmayarak azim ve gayret
edip oraya
giriniz ve gerisin geri ardınıza dönmeyiniz. İmansızlık edip dinden
dönmeyiniz
veya sebatsızlık edip karşınızdakilerden kaçmayınız, Mısır'a ve
Mısır'daki
esaret haline dönmeye kalkmayınız ki hepiniz hiçbir şey elde edemeyen
kimseler
olursunuz, dünya ve ahirette zarara düşer, herşeyden mahrum kalır,
ziyana uğrar,
ziyan olursunuz. Yani kısmetiniz geride değil, ileridedir. Bu kısmet de
mutlak
değil, iman ve itaat, mücedele ve sebat ile şartlanmış ve
kayıtlanmıştır.
Nitekim yukarda "Eğer namazınızı kılar, zekatınızı verir ve
peygamberlerime inanırsanız, muhakkak ben sizinle beraberim" (Mâide,
5/12)
buyurulmuştu. İşte o günahların örtülmesi ve o cennetlere girmek bu
şartlar
altında ve Arz-ı Mukaddes'e girmekle mümkün olacaktır. Yoksa haliniz
berbattır.
Allah'ın emrini, peygamberlerin tebliğini dinlemeyecek olursanız,
hürriyet,
esirlikten daha çok, zarara sebep olur. Haydi azmediniz ve gayret
gösteriniz de
oraya giriniz.
ARZ-I
MUKADDES (Mukaddes
yer): Temiz ve mübarek yer demektir ki, Kudüs'te "Beyt-i Makdis"in
bulunduğu
yerdir. Vaktiyle birçok peygamberin oturduğu yer olduğundan böyle isim
verilmiştir. Bir rivayete göre İbrahim Aleyhisselam Lübnan dağına
çıktığı zaman
Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve
gelecek nesline mirastır" buyurmuş. Bunun tayin ve takdirinde
"Tur" yani dağ ve havalisi denilmiş. Dımeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir
kısmı denilmiş, Şam toprağı da denilmiştir. Hz. Musa Mısır'dan,
çıktıktan sonra
Şam arazisinde yerleşme vaad edildiği ve İsrailoğulları'nın buna "arz-ı
mevâıd = vaad olunan arz" dedikleri de söylenmiştir.
İbnü
Cerir et-Taberi der ki:
"En doğrusu Allah'ın peygamberi Musa Aleyhisselâm'ın dediği gibi
"arz-ı mukaddes" (mukaddes yer) demekle yetinilmektir. Çünkü şu yer
veya bu yer olmasının doğruluğu hakikati ancak haber ile bilinebilir.
Halbuki
bu konuda kesin şehâdet denebilecek hiçbir haber yoktur. Şu kadar ki bu
"mukaddes arz Fırat ile Arîş-i Mısr (el-Ariş) arasındaki sahadan da
hariç
olmayacaktır. Çünkü bütün tevil (yorum) ve siyer ehli ile âlimlerin bu
hususu
haber vermekte ittifakları vardır".
22-Musa'nın
bu teklifine
karşı kavmi ne dediler bilir misiniz? Ey Musa o dediğin yerde öyle bir
kavim
var ki, hepsi zorba, yani karşı konulmaz, istediğini zorla, cebren ve
ezerek
yaptırır, yahut boylarına yetişilmez, iri, güçlü kuvvetli, dev gibi
adamlar
onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyiz. Şu halde onlar şayet
oradan
çıkarlarsa biz de muhakkak gireriz, dediler. Allah'a ve peygambere
karşı
geldiler. Girme emrini kabul etmeyi," deve iğnenin deliğinden geçerse"
kabilinden, mümkün olmayan şarta bağlamak istediler ve sanki "balık
kavağa
çıkarsa biz de oraya gireriz" demiş oldular. Yukarda geçtiği üzere on
iki
elçi casusluk için gönderildiklerinde iri iri korkunç bir takım
cisimler ve
manzaralar ve bir kuvvet ve heybet görmüşler, tutulmuş, tehlikelere
maruz
kalmışlar, korkmuşlar ve döndükleri zaman ikisinden başkası kavimlerine
durumu
açıklayıp yaymışlar ve korkutmuşlar.
Tefsirciler
temsilî bir
ifade ile naklederler ki, Musa Aleyhisselam elçileri durumu öğrenmek
için
gönderdiği zaman bu zorbalardan biri bunları görmüş ve hepsini tutmuş,
bahçesinden getirmekte olduğu bir meyve ile beraber torbasına koyup
kralın
önüne götürmüş, saçıvermiş ve "Garib değil mi bunlar bizimle harp etmek
istiyorlar" demiş. Kral da: "Haydi arkadaşınıza gidiniz ve
gördüklerinizi haber veriniz" diye bunları salıvermiş, korku içinde
gelmişler, olayı Hz. Musa'ya anlatmışlar, o da bunu kimseye
söylememelerini
emretmiş, fakat dinlememişler, ancak içlerinden Musa'nın yiğiti Nun
oğlu Yuşâ
ile Musa'nın damadı Yuhanna oğlu Kâleb işi kolaylaştırmaya çalışmışlar,
çok
güzel, çok hoş, nimeti bol bir memleket, ahalisinin gövdeleri iri,
bedenleri
kuvvetli ise de kalbleri zayıf demişler. Diğer on kişi ise halkın
gözlerini
korkutmuş, yıldırmışlar, savaştan çekinmelerine sebep olmuşlardır. Bu
nakilde
zorba hükümetinin kuvvetli bir zabıta teşkilâtı bulunduğu ve
İsrailoğulları'nın
kendilerine saldırma hilesinde olduğunu öğrenmiş bulundukları
anlatılmış
demektir ki, bunların kuvvetlerini ve iriliklerini tasvir yolunda
İsrailoğulları'nın türlü türlü hikayeleri, masalları vardır. Bu
cümleden olarak
bu zorbalar hükümetini başı gökte gururlu ve kibirli bir şahin
misaliyle temsil
demek olan "Ac" yahut "Unuk oğlu Uc" masalı bu arada
nakledilir ki, fevkâlâde büyük ve kıymetli de olsa zorba bir hükümetin
Allah'ın
kudreti ile ansızın bir darbe (vurup) altında mahvolup yok
olabileceğini
anlatır. Dilimizde "ucu boluk" diye bilinen bu tarihi masalı burada
nakletmek konunun anlaşılması bakımından faydalıdır. Şöyle ki:
Vekiller
casusluğa
çıktıkları zaman Unuk oğlu Uc ile karşılaşmışlar ki üçbin üçyüz otuzüç
arşın
uzunluğunda boyu varmış ve üçbin senedir yaşıyormuş. Rastladıkları
zaman
başında bir deste odun varmış. Bunları tutmuş o destenin içine koymuş,
karısına
götürmüş: "Bak bunlar bizimle savaşmak arzusunda bulunuyorlar" diye
önüne atıvermiş. "Şunları ayağımın altında ezivereyim mi?" demiş. O
da: "Hayır öyle yapma, bırak gitsinler, gördüklerini kavimlerine haber
versinler" demiş, bırakıvermişler. Onlar da bunların durumlarını gözden
geçirmişler. Görmüşler ki, üzümlerinin bir salkımını dört beş kişi
götürebiliyor. Nihayet çıkmışlar, birbirlerine:"Eğer bunları
İsrailoğulları'na haber verirseniz, Allah'ın peygamberine karşı dinden
dönerler, öyle ise gizleyelim, yalnız Musa ve Harun Aleyhisselam'a
söyleyelim,
onlar ne fikirde bulunacaklarsa bulunsunlar" demişler ve aralarında
böyle
anlaşma yapmışlar ve yanlarına bir tane de üzüm almışlar ki bir adam
ağırlığında varmış. Fakat geldiklerinde Kâleb ile Yûşâ'dan başkası
sözlerinde
durmamışlar, her biri kendi torunlarına harbi yasaklamaya ve
gördüklerini
anlatmaya başlamışlar.
Daha
sonra Musa'nın ordugâhı
bir fersah (üçmil veya beş kilometre) kare imiş. Uc gelmiş, bunlara
bakmış,
dönmüş dağdan bu asker mikdarında ve değirmentaşı şeklinde kocaman bir
kaya
yontup ordunun üzerine bastırmak için başına almış, Allah Teâlâ da bir
Hüdhüd
göndermiş, başına göre kayanın ortasını oymuş. Delinmiş birden bire
Uc'un
boğazına geçmiş, geçince sendelemiş yıkılmış. Çabalarken karşıdan Hz.
Musa yürümüş.
Boyu on arşın imiş, on arşın da âsâsı varmış. On arşın da sıçramış bu
otuz
arşın yükseklikte ancak topuğuna yetişmiş vurmuş, fakat öldürmüş. Bunun
üzerine
etraftan hançerlerle üşüşmüşler ve başını koparmışlar.
Bu,
bir devletin yıkılış
şeklini temsildir. Unuk oğlu Uc bir hükmî şahıs, fakat tarihî bir
masaldır. O
zaman Arz-ı mukaddes'te oturup hüküm süren bir kavmin timsalidir. Ahad
(birler), Aşerat (onlar), Miat (yüzler), ulüf (binler) rakamların
mertebelerinden her birinin ilk ferd sayısı olan "üç" adedine
çarpımının sonucu bulunan üçbin üçyüz otuzüç sayısı Fisagorilerin sayı
körletmesine kaynak teşkil eden gizli bir usul (metod) ile bu devletin
hükmünün
dairesini, arazisini, maddi kuvvetini gösterir. Bununla üçbin üçyüz
otuz üç
arşın, Hz. Musa'nın on arşın boyu iki tarafın maddi bakımdan mukayese
edilmesine bir ölçü teşkil eder. Üçbin sene, bu kavmin eskiliğini,
başındaki
odun, parlaması mümkün olan bir fitneyi temsildir ki, bu casusların
gelişi ve
tutuluşları da bu fitneye bir ek olmuş demektir. Kadın, hükümdarın
şehveti ve
maiyeti; üzüm, servet ve ziraatın feyz ve bereketi; taş, o devrin
mancınık ve
diğerleri ile harp araçları; bakış ve dönüş İsrailoğulları'nın
gelmesinden
sonraki tedbirler ve hazırlıklar; Hüdhüd, ilâhî tasarruf; taşın
delinmesi, hükümet
merkezi (baş şehir)nin fesat ve dağılması; boğazına geçmesi, harbe ait
tedbirlerin tepkisi ve iç ihtilâl; sendeleyip yıkılmak devletin
yıkılması; bu
sırada Hz. Musa'nın yürümesi, İsrailoğulları'nın sonradan saldırması;
üçbin
küsüra nisbette Musa'nın on arşın boyu İsrailoğulları'nın ve
bulundukları
arazinin miktarıdır. Asâ, Hz. Musa'nın i'cazının gücü ve bunun on arşın
boyu,
harp yoluyla yürünülen mesafe; on arşın sıçrama, hiç harp edilmeksizin
işgal
edilen mesafe; otuzar arşın yükseklik, üçbin üçyüz kusûra nisbetle yok
edilen
kuvvet ve işgal edilen arazi; topuktan vurulup ölmek, koca bir devlet
ve
memleketin kenarından ve güzergâhından az bir yerin işgaliyle
yıkılıvermesi ve
nihayet etraftan üşüşüp başını koparmak, hükümetin yok olması ve
memleketin komşu
kavimler tarafından bölüşülüp istila edilmesidir.
İlk
bakışta bundan
İsrailoğulları'nın Arz-ı Mukaddes'e girişi Hz. Musa'nın hayatında olmuş
gibi
sanılırsa da, bunun yanlış olduğu söyleniyor. Şu halde Hz. Musa'nın da
şahsı
değil, maneviyatı ve dini düşünülmüş demek olur.
Şimdi
bunları nakletmekten
maksadımız, efsanelere karşı Kur'ân açıklamalarının sağlamlık ve
eminliğini
anlatmaktır. Kur'ân bize gösteriyor ki, İsrailoğulları'nın bu gibi
efsaneleri,
boyunu göklere çıkardıkları Acların, Ucların, devlerin asıl ve hakikatı
iki
kelimeden ibarettir: "zorba bir kavim". Bu ve bu gibi geçmiş
ümmetlerin kıssalarında doğrudan doğruya Kur'ân'ın sağlam ifadesine
dikkat
etmek ve buluşları, hayalden gerçeğe nasıl yönettiğini anlamak gerekir.
Tefsircilerin bu gibi yerlerde böyle hikayeleri nakletmekten
maksatları,
Kur'ân'ı bunlarla tefsir ve açıklama fikrini vermek değil, Kur'ân-ı
Kerim'in
sağlam beyanları ile geçmiş rivâyetlerin durumlarını ölçmek için bir
ölçü ve
misal vermektir. Bunu farkedemeyen ve ayıramıyanlar, Kur'ân'ın mânâsını
bunlara
döndürerek düşünmenin gerekeceği zannına düşerek pek çok hata etmiş
olurlar.
Allah Teâlâ bu gibi hatırlatmalar ile müslümanların diğer kitap ehli
gibi
efsaneler peşinde dolaşmamalarını ve hak dini vehimlerde ve
hayaletlerde değil,
gerçek hakikatte aramalarını hatırlatmış ve bunun için kitabına
"Kitab-ı
mübin" (açık kitap), "Kitab-ı hakîm" (hikmetli kitâp) demiş
"O'nda muhkem âyetler vardır, onlar kitabın aslıdır" (Al-i İmrân,
3/7) buyurmuştur. Hakikat mümkün iken mecaza gidilmemesinin lüzumunu
öğretmiştir. (Bakara sûresinde 26.ncı âyete ve Al-i İmrân sûresine
bak.)
23-Kısaca
İsrailoğulları Hz.
Musa'ya karşı "Biz arz-ı mukaddes (mukaddes yer)e girmeyiz" diye
dayattılar. Ancak korkanlardan, yani Allah'dan ve Allah'ın emrine karşı
gelmekten
korkanlardan iki er -rivayetlerin çoğuna göre Yuşâ ve Kâleb- ki Allah
ikisine
de nimet vermek suretiyle mesut etmişti, bunlar dediler ki, üzerlerine
kapıyı
tutunuz, giriniz, çünkü onu tutup girdiniz mi, siz muhakkak galipsiniz.
Şu
halde böyle yapınız ve ancak Allah'a dayanınız, eğer Allah'a ve
Musa'nın
peygamberliğine inanıyorsanız böyle yapınız. Allah'tan korkan ve mesud
olan bu
iki er,
Hz.
Musa'nın
peygamberliğine, vaadindeki ve verdiği haberindeki doğruluğuna hakkıyla
iman
etmiş olduklarından, gördükleri kuvvet ve heybete rağmen, Allah'ın
lütfuyla,
sözlerinde durarak, bu şekilde itimat ve güvenilirliklerini
açıklamışlar ve
kavimlerini itaate teşvik etmişler ve sürüklemişler ve bunlar
başlangıçta bu
sebatta Allah'ın nimetine mazhar oldukları gibi, sonra mukaddes arza
girme
nimetine de erişmişlerdir.
Başka
bir rivayete göre
İsrailoğulları'nın korkmakta oldukları zorbalar kavminden iki adam
demektir.
Bunlar, Allah'ın yardımı ile Hz. Musa'ya iman edip gelmişler ve
zorbaların
içlerinin dışları gibi kuvvetli olmadığını bildiklerinden bu şekilde
teşvikte
bulunmuşlardır. Dahhâk, Said b. Cübeyr ve Kaffâl bu mânâya kânidirler.
Fakat
önceki mânâ tercih edilmiştir.
"el-bâb"dan
maksat, zorbalar memleketinin kapısı, yani girişi, güzergâhı demek olan
bir
şehir veya bu şehrin kapısıdır. İbnü Ebi Nüceym'in Mücahid'den
rivayetinde
(zorbaların şehri) diye vârid olmuştur. Ve bunun "Eriha" olduğu da
nakledilmiştir.
24-Acaba
Musa'nın kavmi bu
garantiye karşı ne yaptılar? Büsbütün azıtıp dediler ki: Ey Musa,
muhakkak ki
onlar orada bulundukça, biz o yere ebedî olarak girmeyiz, kapı şöyle
dursun o
yere sonsuza dek ayak basmayız. Şu halde sen Rabbinle git de ikiniz
harbediniz,
biz muhakkak burada oturacağız, yani bir adım ileri gitmeyiz.
25-Hz.
Musa, bunların
sapıklık ve inadını, inkârlarını görünce tam hüzün ve kırgınlıkla ve
ilâhî
rahmet ve icabeti çekecek olan bir kalb inceliği ile Allah'a şikayet
ederek,
şöyle dedi: Ey Rabb'im! ben kendimden başkasına malik değilim, bir
canım var
ki, kudretim, iradem, hükmüm ancak ona geçer, bir de kardeşime, yahut
kardeşimin de benim gibi. Şu halde bizimle şu itaatten çıkan, isyanda
ısrar
eden sapık kavmin arasını ayır, yani bize bizim hakettiğimize, onlara
da kendi
hakettiklerine göre hükmedip aramızı ayır. Demek ki Hz. Musa, ya o iki
kişiye
bile tamamen inanmayarak veya din kardeşi mânâsını kastedip, onları da
hesaba
katarak böyle dua etti.
26-Allah
Teâlâ da, buyurdu
ki o isyan ve bu dua sebebiyle bunlara o vaad edilen "mukaddes yer"
kırk sene haram edilmiştir. Yani oraya girmeleri şer'î bir şekilde
haram kılma
ile dinen haram olmak mânâsına değil, men (yasaklama) mânâsına tekvînî
haram
etme ile kırk sene mahrum kılınmışlardır. Bu müddet içerisinde hiçbiri
oraya
giremeyecek. Şu kara yerde Tih içinde nereye gittiklerini bilemeyecek,
açıkta
vatansız, şaşırmış ve sersem, serseri olarak dolaşacaklardır. Bu hüküm,
hürriyetlerini kötüye kullanan, peygamberlerini dinlemeyen o sapıklar
hakkında
Hak Teâlâ'nın kötü bir cezasıdır. Belli ki bu ifadeden bunların hepsi
bu
müddeti dolduracak ve sonra kurtulacaklar mânâsı anlaşılmaz. Ölenler
ölecek,
kalanlar girmek isterlerse girebilecek demek olur. Hatta bazı
tefsirciler
demişlerdir ki, "kırk sene", "tahrim" (haram kılma)nın
değil, nin kaydıdır. Şu halde haram kılma, mutlaktır. Müddet ile
kayıtlanan
Tih'dir. Yani tîh halinde de nihayet kırk sene kalacaklar, fakat
bunlara
girişten mahrum kalma hali devamlı olacak, çünkü o zamana kadar hepsi
ölecek,
ancak evlatları olan yeni nesil girecektir.
Şaşırıp
son derece hayrette
kalmak; isim olarak içinden çıkılmaz, yol bulunmaz ova, çöl demektir.
Bunun
için İsrailoğulları'nın mahkum oldukları bu çöle "Sahray-ı Tih" (Tih
çölü) denilmiştir.
Acaba
bu müddet içerisinde
Musa ve Harun Aleyhisselâm ne oldular? Nakledildiğine göre bu meselede
rivayetler çeşitlidir. Bazıları Tih'te kalmadılar, demiştir ki, âyetin
zahiri
de bunu gösteriyor. Diğer bazıları ise kavimleriyle beraber Tih'te
kaldıklarını, fakat bunun kendileri hakkında bir azab olmayıp,
İbrahim'e ateşin
soğuk ve selam olması gibi rahat ve selamet olduğunu söylemişlerdir.
Bunu
söyleyenler de şu noktada fikir ayrılığına düşmüşlerdir: Acaba Harun
ile Musa
Tih'de mi vefat ettiler, yoksa çıktılar mı? Bir kısmı Tih'de önce
Harun'un, bir
sene sonra da Musa'nın öldüğüne, bundan sonra vasisi ve kızkardeşinin
oğlu Yuşâ
b. Nun peygamberlik göreviyle yerine geçerek, Kâleb de hayatta olduğu
halde
yeni nesil ile çok geçmeden ve hatta bir rivayette Musa'nın ölümünden
üç ay
sonra Arz-ı mukaddes'i fethettiğine kâni olmuşlardır ki, yaygın olan da
budur.
Diğer bir kısmı ise Hz. Musa'nın vefatından önce Tih'den çıkıp
zorbalarla harp
ettiğini ve üstün gelip Arz-ı Mukaddes'in bir kısmına girmiş olduğunu
nakletmişlerdir.
"Tih"
kelimesi hem
masdar, hem isim olduğundan dolayı "Tih'de kalmak" deyimi iki mânâ
ile düşünülmelidir: Birisi, hayretler içinde sersem bir şekilde kalmak;
diğeri
de çölde kalmak. Şüphe yok ki, birinci mânâ peygamberler hakkında
tasavvur
edilemez. Âyette gelen, azab ve ceza ifade eden ise bu mânâyadır. Bu
mânâ ile
Musa ve Harun Aleyhisselam Tih'te kalmamışlardır. Fakat çölde kalmak
genelde
böyle değildir. Bir çölde yerine getirilen vazifenin zor da olsa bir
ceza ve
azab olması gerekmez. Nitekim peygamberlerin âlemde en büyük zahmetlere
uğramış
oldukları ve bu imtihanın onlar hakkında bir azab değil, peygamberlik
makamı gereğinden
bulunduğu da bilinmektedir.Şu halde Musa ve Harun Tih'te "yetîhûn"
(azab ve ceza içinde) değildiler. Fakat çölde yine İsrailoğulları'nın
başında
bulunuyorlardı demek olur. Hatta bu sayededir ki, İsrailoğulları bu
ceza ve
terbiye esnasında "Bunun üzerine taştan oniki su kaynağı fışkırdı."
(Bakara, 2/60), "Ve bulutu üstünüze gölgelik çektik, size kudret
helvası
ve bıldırcın indirdik." (Bakara, 2/57) mucizelerinden istifade etmeye
devam etmişler ve yeni bir nesil yetiştirmişlerdi. Yoksa kırk yılda
değil, kısa
bir zamanda tamamen yıkılıp giderlerdi. Arz-ı mukaddes'e girme
meselesine
gelince, Beyt-i Makdis mevkisine ve Şam toprağına giriş, Hz. Yûşâ
zamanında
olmakla beraber, ilk hareket ve zorbaları ilk mağlûb eden darbeyle
"bâb"e (kapıya) giriş, Hz. Musa'nın hayatında vaki olmuş olduğu
anlaşılıyor.
Şu
halde ey Musa böyle sapık
kavme, sapıklar güruhuna üzülme, bunlar cezayı haketmişlerdir. Rivayet
edilir
ki, Musa Aleyhisselâm duasına nedâmet etmiş, bunun üzerine böyle
buyurulmuştur.
İşte
ey Muhammed, sen onlara
bu kıssayı hatırlat, yine uyanmazlarsa sen de böyle sapıklara üzülme ve
sonraki
cinayetlerinin hükmüne bir hazırlık yapmak üzere:
27-
Bunlara karşı Âdem'in
iki oğlunun veya iki âdem oğlunun kıssasını da hakkiyle oku. Çünkü
onlar bu
kıssanın tam uygun tipidirler. Tefsircilerin çoğu bu iki Âdem oğlu, Hz.
Âdem'in
oğulları olan Kâbil ile Hâbil olduğunu söylemişler, Hasen ve Dahhâk ise
kıssanın sonundaki "bundan dolayıdır ki" âyetinin karinesiyle
bunların İsrailoğulları'ndan iki şahıs olduğunu söylemişlerdir. Her
halde
dikkat edilmesi gerekir ki, kıssadan faydalanmak için şahısların
hüviyet
(kimlik) lerinin tayini lazım olmadığından mutlak olarak "Adem'in iki
oğlu" buyurulmuş, "hakkıyle" kaydıyla da efsanelere değil,
olayın zatî gerçeğine dikkat çekilmiştir. Çünkü Kâbil ve Hâbil kıssası
adıyla
da acaib ve tuhaf bir çok şeyler söylenmiştir. Yani bu kıssa bir
olaydır.
Mesela bunun hayal edilen bir olay olduğu dünüşülse bile,
İsrailoğulları'nın
durumları bunun hakiki bir konusunu teşkil eder, bu onlara hakkıyla
okunur. Şu
halde hata olmak ihtimalinden kurtulmayacak olan türlü türlü
rivayetleri ve
açıklamaları bir yana bırakarak yalnız Kur'ân'ın nassını takip
etmelidir. Bir
hadis-i şerifte görülmüştür ki, "Allah Teâlâ size iki Âdem oğlu ile bir
darb-ı mesel getirdi, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın". Şöyle ki:
Bir
zaman iki âdem oğlu
birer kurban sunmuşlardı da, her nedense birininki kabul edilmiş,
diğerininki
kabul edilmemiş idi. "Kurban", örfümüzde Allah'a yaklaşmak için
kesilen kurbanlığa denirse, de asıl mânâsı Allah'a yaklaşmak için
sunulan
herhangi bir şey demektir ki, gerek kurbanlık ve gerek diğer
sadakalardan daha
geneldir. Herhangi bir delil ile birinin kurbanının kabulü, diğerinin
ise kabul
edilmeyişi anlaşılınca, kurbanı kabul edilmeyen diğerini çekemiyerek,
yemin
olsun ki, seni öldüreceğim, dedi. Öbürüde dediki: Allah ancak yeterince
korunanlardan kabul eder.
28-29-Şu
halde Allah'tan
kork, niyyetini düzelt, eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan,
ben seni
öldürmek için elimi uzatacak değilim, çünkü ben âlemlerin Rabb'i olan
Allah'dan
muhakkak korkarım. Ben bu şekilde şunu isterim ki, beni günaha
sokmayasın da,
hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı
yüklenerek can verip Hakk'ın huzuruna varasın da. ateşe gireceklerden
olasın,
zira zalimlerin cezası budur".
Burada
iki soru vardır:
Birincisi "Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz" (İsrâ,
17/15) olduğu halde katil olan, öldürülenin günahını nasıl yüklenir?
Bu
nokta birkaç şekilde izah
edilmiştir: Bir hadis-i şerifte: "Söğüşen iki kişinin söyledikleri
başlıyana aittir, zulme uğrayanı haddi aşmadıkça." Söğüşenlerin bütün
söyledikleri başlayana aittir. Yani ilk başlayan hem aynen kendinin
günahını,
hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının günahının bir aynını
yüklenir. Fakat
mazlum (zulme uğrayan), haddi aşıp daha ileri gitmedikçe buyurulduğu
gibi,
burada da "benim günahım" demek, şayet sana karşı karşılık vererek el
uzatırsam, gireceğim günahın bir aynı demektir. Şu halde biri tecavüz
eder,
diğeri de karşılık verir de, her ikisi de öldürülürlerse, başlayan iki
cinayet
diğeri de bir cinayet işlemiş olur. Beriki, karşılık vermeyecek olursa,
bu bir
cinayetten de kurtulur. Fakat katil yine iki cinayet yapmış ve iki
günah
yüklenmiş bulunur ki, birisi mazlumu öldürmek, diğeri kendini cezaya
layık
bulup ateşe atmak cinayetidir. Bundan başka "benim günahım" demek,
muzafın hazfi ile yani beni öldürmek günahı, de bundan önceki günahın.
Bu
cümleden olarak, "kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahın"
demek de olabilir ki, bu mânâ İbnü Abbâs, İbnü Mes'ûd, Hasen ve Katâde
hazretlerinden de nakledilmiştir.
İkincisi,
bir insan için
kendinin Allah'a isyan etmesini istemek caiz olmadığı gibi, başkasının
isyanını
isteme de caiz değildir. O halde böyle bir muttaki (Allah'dan gereğince
korkan)nin diğeri hakkında iki günah istemesi nasıl caiz olur? Buna da
iki
cevap vardır:
Birincisi,
bu sözden asıl
maksat, diğerinin günaha girmesini istemek değil; ne kendinin, ne de
onun
günaha girmemesini istemek, günahtan uzaklaştıracak bir nasihat
vermektir.
İkincisi,
isyan istemek caiz
değilse de isyan edenin cezalandırılmasını istemek caizdir. Bu itibar
ile mânâ,
ben günaha girmek istemem, sen ısrar edersen ben de senin Allah'tan
cezanı
isterim, demek de olabilir. Fakat birincisi daha uygundur.
30-Bu
takva, bu barış fikri,
bu hayır dileme, bu nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine kurbanı kabul
edilmeyen
zalimin nefsi, nefsâniyeti kendisine kardeşinin öldürülmesini güzel
gösterdi,
yani vazgeçirmek şöyle dursun, böyle büyük bir cinayeti güya bir itaat
zevkiyle
endişesiz yapılabilecek, engelden uzak, arzusuna itaat eden ve boyun
eğen bir
şey gibi gösterdi, kolaylaştırdı ve hatta cesaretlendirdi. Derler ki
"istediği gibi otlamak için, otlak önüne bol bol seriliverdi" demektir.
Burada "tatvic" bu mânâda "tavc" dan tef'il veznidir. Bu
şekilde nefsi ona bu cinayeti bir otlak gibi önüne serilmiş pek itaat
edici ve
hoş bir şey gösterdi veya isyanı bir taat gibi yapılması gerekli bir
şey gibi
saydırdı da kardeşini öldürdü. Ve şu halde zarar edenlerden oldu.
Bununla
kendisine bir fayda temin etmek ihtimali olmadıktan başka, dininde de,
dünyasında da zarar etti, hüsran (zarar) lar içinde kaldı.
31-İlk
önce öldürdüğü
insanın cesedini ne yapacağını şaşırdı, sonra Allah bir karga gönderdi
ki, yeri
deşeliyordu. Bu gönderiş veya bu eşeleyiş ona kardeşinin ayıbını, yani
ortada
görünmesi çirkin bir hâl alan leşini nasıl örtüp gizleyeceğini
göstermek
içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham edilmiş olarak Eyvahlar
olsun,
vay bana ben şu karga kadar olup da kardeşimin leşini gömüp gizlemekten
âciz
oldum ha..!" dedi ve şu halde nedâmet eden güruhdan oldu, nedâmeler
içinde
kaldı. İşte:
32-
Sırf bundan dolayı, yani
âdem oğlunun kardeşini hem de salih ve muttaki (Allah'dan lâyıkıyla
korkan) ve
hayır düşünen bir kardeşini bile haksız yere öldürmesi vâki olan bir iş
ve bu
kıssa mefhumunun İsrailoğulları'na hakkıyle uymuş olmasından dolayıdır
ki;
İsrailoğulları üzerine şöyle yazdık. Yani onlara indirilmiş olan
kitaplarda
emrimizle şu hükümler yazılıp farz ve kanun yapıldı ki her kim insan
nefislerinden bir nefsi, ne kısası gerektiren bir nefsi öldürme, ne de
yeryüzünde kanını heder edecek bir bozgunculuk karşılığı olmayarak,
yani bu iki
sebepten biri bulunmayarak, öldürürse, bunun -kendisi de dahil olduğu
halde-
bütün insanları öldürmüş gibi olduğu muhakkak. Çünkü haksız yere birini
öldüren
katil, genellikle yaşama hakkı tanımamış, kanların haramlığına,
nefislerin
masumluğuna saldırmış, adam öldürmeye yol açmış, başkalarına da cesaret
vermiş
olur. Şu halde bir kimseyi öldüren herkesi öldürmüş gibi, Allah'ın
gazabını ve
büyük azabını haketmiş olur da hayat hakkı kalmaz, kanı boşa gider ve
öldürülmesi vacib olur. İşte haksız yere adam öldürme, böyle genel bir
zarardır. Bu gibi adam öldürmelerine sevkeden ve herkesin zararını
gerektirecek
ve genel asayişi bozacak fesat, eşkiyalık, ihtilal de böyledir. Bunun
için
böyle bir katil veya bozguncuyu öldüren herkesi öldürmüş gibi değil,
belki
hakkı yerine getirmiş veya bir kurtarma yapmış olur. Her kim de bir
nefse hayat
verir, yani affetmek veya öldürülmesine engel olmak veya herhangi bir
yok olma
sebebinden kurtarmak suretiyle hayatının devam etmesine sebep olursa
sanki
insanların hepsine hayat vermiş, birine yaptığını -kendisi de dahil
olduğu
halde- hepsine yapmış gibi olur.
Bilinmektedir
ki, herhangi
bir teşbih (benzetme), müşebbeh (benzeyen) ile müşebbehün bih (kendine
benzetilen) in her yönde ve bütün hükümlerde eşit olmalarını
gerektirmez. Şu
halde bundan herkesi ilgilendiren öldürmek veya hayat vermenin, bir
kişiyi
ilgilendiren adam öldürme ve hayat vermeden hiçbir şekilde farkı yoktur
demek
anlaşılmamalıdır. Her iki fıkradaki tepkilerden maksad, adam öldürmenin
zararını, kişiye hayat vermenin de genel bir fayda olduğunu açık bir
şekilde
anlatmak ve dolayısıyla adam öldürmeye karşı kısas olarak (öldüreni
öldürerek)
ve yeryüzünde bozgunculuk suçuna karşı ceza olarak öldürme ve idamın
meşruluğunu tesbit ile adam öldürmeye saldırmaktan korkutmak ve hayatı
muhafaza
etmeye teşviktir.
Fakat
burada iki soru
vardır: Önce İsrailoğulları'na bu hükümlerin yazılıp vacib olması niçin
"bundan dolayı" olsun? Vaktiyle Kâbil'in Hâbil'i o şekilde öldürmüş
olması, İsrâiloğulları'na bu hükümlerin vacib olması için ne
münasebette sebep
ve illet olabiliyor? Bunu İsrailoğulları'na tahsis etmenin sebebi
nedir?
"Bundan dolayı insanlara yazdık" veya "âdem oğullarına yazdık"
buyurulmak gerekmez miydi? İşte bundan dolayı Hasen ve Dahhâk anılan
kıssadaki
öldürmenin bizzat Hz. Âdem'in sulbünden gelen iki oğulları arasında
değil,
İsrailoğulları'nda vuku bulduğuna ve iki âdem oğlundan maksad
İsrâiloğulları'ndan iki kişi demek olduğuna ve İsrailoğulları'nda böyle
bir
öldürme olayının olması, bu hükümlerin inmesi için belirli bir sebep
teşkil
ettiğine kâni olmuşlardı. Fakat çoğunluğun açıklamasına göre kıssa
böyle
değildir. O halde bunu, şöyle anlamak gerekir: kıssaya değil, kıssanın
mânâsındaki
etkin mânâlara aittir. Şöyle ki, insan öldürmek, gerçekte, büyük bir
zulüm,
hüsran ve nedametin sonuçlarından başka bir şey olmayan büyük bir
cinayettir.
İnsan olanların bundan son derece sakınmaları gerekir. Halbuki
insanlıkta bu
zulüm olagelen bir iştir. Hatta iki âdem oğlunun biri, iyi bir
kardeşine bu
zulmü pek hazin bir şekilde yapmış ve felaketi dillere destan olmuştur.
Bu önce
bir menfaat kastinden değil, sırf bir zarar verme arzusundan, bir
çekememe ve
nefsaniyetten doğmuş, hem de ihtirasın coşmasına uygun bir hal içinde
değil,
Allah'a sunulan bir ibadetin, bir kurban takdim etmenin kabul edilip
edilmemesinden ve Allah'ın iradesine razı olmamaktan doğan bir haset
(çekememezlik), bir haset ki, buna karşı en yüksek bir takva hissi ile
öne
sürülen hayır dileme, barış severlik ve insanlığın her türlü temiz
hislerini
gıcıklamaya yeterli olacak olan en ahlâkî, en akla uygun nasihatlar ve
mânevî
çekindirmeler asla faydalı olmuyor. Tersine bütün bunları cinayetin
teşvik
edici sebepleri yerine koyuyor. Kendine karşı elini kaldırmayan,
kaldırmak
istemeyen ve iyi bir kardeş olmaktan başka bir arzu beslemeyen o güzel
kardeşine, "Seni öldürmek ne kolay, ne tatlı şeymiş" diyerek saldırıp
kıydırıyor. Sonra da zararlara, nedametlere düşürüyor ve öyle bir
felaket haline
getiriyor ki, ilk önce o yüksek kardeşinin sarih ve açık öğütlerini ve
irşadlarını dinlemeyen o kafa, Allah'ın emri ile en sonunda pislikler
arkasında
dolaşan bir karganın hareketlerinden eyvahlar çekerek uyanma dersi
almaya ve
ona gıbtalar ederek nedametler çekmeye mecbur oluyor. İşte beşeriyette
adam
öldürme cinayetinin vâki olan bir iş olmasından dolayı, buna karşı
dayanmak ve
genel şekilde meşru bir hak olduğu gibi, özellikle bu olay veya bu
kıssada
cinayete sevkeden ve yapılmasını kolaylaştıran ruh hali, bu cümleden
olarak
hased, nefsâniyet ve fiilî karşı koyma olmadığı zaman cinayete teşvik
etme
hasleti İsrailoğulları'nda çok açık ve kıssanın mânâsı bunların
hallerine
tamamen uygun olduğundan dolayı, bunlar hakkında daha çok şiddetli
hükümler indirilmiş;
hem kısas, hem de "yeryüzünde bir fesat" suçuna karşı idam cezası
farz kılınmış, ferdin hayat hakkı, umumun hayat hakkına eşit ve ferdi
kurtarma,
umumu kurtarma mânâsında olduğu anlatılmıştır.
Acaba
bunlarda hâlâ bu ruh
haleti var mıdır? Şu halde bu şiddete hâlâ gerek var mıdır? Ve bu hüküm
bugün
geçerli olmalı mıdır? Yoksa yalnız nasihat yeterli midir? Allah biliyor
ki
bunlara bizim nice peygamberlerimiz açık deliller ile geldiler, bu
konuda açık
ve kesin delillerle açıklamalarda bulundular. Ardından bunların birçoğu
bundan
sonra da yeryüzünde hâlâ israf etmekte, fırsat buldukça adam öldürme ve
fesat
çıkarmada pervasızca ifrat etmektedirler. Hatta bundan sonradır ki
peygamberleri öldürmeye kalkıştılar ve nice nice ihtilaller çıkardılar.
Şu
halde yeryüzünde bunlar ve bu gibi israfçılar bulundukça, bunlara karşı
yalnız
sözlü ve ahirete âit deliller ile yetinilmeyip, fiilî deliller olan
şiddetli
hükümlerin tatbiki, bütün insanların hayat hakkını korumak ve
yeryüzünde
fesatçılığın işlenmesine karşı koymak için her zaman hak bir kanundur.
Hakikatte:
33-Bu
âyetin nüzul sebebi
hakkındaki rivayetler şunlardır:
1-
Kitap ehlinden bir kavim
hakkında inmiştir ki, Hz. Peygamber ile aralarında sözleşme
yapmışlardı,
sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk yapmaya
kalkıştılar. (İbnü Abbas'dan bir rivayet).
2-
Müşrikler hakkında
inmiştir. (İkrime'den, Hasenü'l-Basri'den ve Alâ'dan rivayet)
3-
Olayları meşhur olan
Ureyneliler hakkında inmiştir ki, Ukûl, Ureyne ve Beciyle'den bir kısım
halk
yoksulluk ve hastalık içinde oldukları halde Medine'ye gelmişler,
müslüman
olduklarını açıklamışlar, Resulullah kendilerini zekattan toplanan
beytü'l-mâl
develerinin otladıkları yere göndererek bunların sütlerinden içip
geçinmelerini
ve hastalıklarını da bu develerin sidikleriyle tedavi etmelerini
emretmiş,
varmışlar. Bir müddet sonra tamamen sıhhatlerini kazanıp iyileştikten
sonra
dinden dönmüşler, çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip
ırza da
tecavüz ederek kaçmışlar, fakat takip edilerek yakalanmışlardı. (Enes
b. Mâlik,
Urve b. Zübeyr ve daha bazı zevattan rivayet)
4-
Ebu Bürde de denilen
Hilâl b. Uveymirî Eslemî'nin kavmi hakkında inmiştir ki, Peygamberimiz
bu Hilâl
ile "ne iyiliğine, ne kötülüğüne yardım etmemek; ona gelen müslümanlar
emanlı olup heyecana düşürülmemek ve aynı şekilde her kim Resûlullah'a
gitmek
üzere Hilâl'e uğrarsa emanlı olup heyecana düşürülmemek" üzere "barış
anlaşması" (akd-i muvâdea) yapmıştı. Bir gün Kinâne oğullarından bir
kısım
halk müslüman olmak maksadıyla gelirken Hilâl'in kavmine uğramış, o gün
de
Hilâl orada yokmuş, kavmi tutmuşlar bunların yollarını kesmişler ve
kendilerini
öldürüp mallarını almışlardı.
Bu
rivayetlerin toplamından
anlaşıldığı üzere âyetin inişi, her halde yol kesme haydutluğu ile
ilgilidir.
Fakat bazıları bu hükmün kâfirlere mahsus olduğuna, bazıları da fâsık
müslümanları
da içine aldığına kâni olmuşlardır ki, fakihlerin çoğunun görüşü budur.
Peygamber'le
harb etmek akıl
ve âdet bakımından mümkün olabilirse de, Allah ile savaşmak ne aklen ne
de
şer'an mümkün olmadığından her halde mecazdır. Halbuki bir lafzın hem
hakikat,
hem mecaz olması caiz olamaz. Şu halde burada savaş, hem Allah'a ve hem
peygamberine ilgisi itibariyle mecaz olmak gerekir. Şu halde
"muharebe" lafzı, ya Allah ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine
karşı gelmekten mecazdır. Veya o emirler ve hükümleri tatbik ve icra
eden
Allah'ın kullarına savaştan mecazdır. Sonra bu savaşın bilinen
mânasıyla açık
savaş olmadığı da gerek siyak (söz gelişin)tan ve gerekse nüzul
sebeplerinden
anlaşılmaktadır. Zira görülüyor ki bunda esirlik ve cizye gibi hükümler
yoktur.
Tefsircilerin çoğunluğu ve fakihler, harbin aslı, bir selb (zorla alma)
mânâsını içine alması bakımından bu savaştan maksat, yol kesmek demek
olduğunu
beyan etmişler ve buna "büyük hırsızlık" adını vermişlerdir. Bazıları
da gerek, şehir dışında ve gerek içinde olsun. Yani açıktan hırsızlığa
kalkışmak demişlerdir. Bu mânâda ise müste'min (emân alarak İslâm
ülkesinde
bulunan gayr-i müslim), zımmî (gayr-i müslim vatandaş), harbî
(müste'min ve
zımmî olmayan gayr-i müslim), kâfirlerden vaki olabileceği gibi, fasık
müslümanlar tarafından da olabilir. Özetle bunlar, biri diğerini
koruyarak
toplanıp kuvvetli bir engel teşkil eden ve bu şekilde gerek
müslümanların ve
gerek İslâm tabiyetinde veya himayesinde bulunanların canlarına veya
mallarına
veya ırzlarına kasteden ve asayişlerini bozan sosyal ve siyasi sapıklık
erbabıdır. Ve bu âyette bunların cezası olan dinî ceza açıklanmıştır.
Şöyle ki:
Allah
ve Resulüne savaş
açan, yani Allah'ın ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine fiilen karşı
çıkmakla Allah'a ve Resulullah'a harp vaziyeti alan ve yeryüzünde
bozgunculuk
için koşan, cana veya mala veya ırza saldırmaya veya tarla ve nesli yok
etmeye
girişmek ve ihmalcilik ile hak (doğru) nizamı ve halkın asayişini
bozmak ve
ifsat etmek için çalışan kimselerin suçlarının derecelerine göre
cezaları
şundan ibarettir:
Öldürülmeleri,
yani adam
öldürmüşler ise kısas yoluyla değil, affı caiz olmamak üzere cezayı
tatbik
ederek öldürülmeleri veya asılmaları, yani hem adam öldürmüşler, hem de
mal
almış veya ırza tecavüz etmişlerse diri olarak asılıp, süngü ile
öldürülecek,
yahut öldürüldükten sonra ölü olarak asılarak halka gösterilmeleri,
veya
ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi, yani adam öldürmemişler de
yalnız
mal almışlar ise, biri sağdan, biri soldan olmak üzere birer elleriyle
birer
ayaklarının kesilmesi, veya bulundukları yerden sürülmeleri, (yani
bunların
hiçbirisini yapmış olmayıp yalnız yolda tehdit etmişler ise yeryüzünden
sürülmeleri), hapsedilmeleri veya bulundukları yerden diğer bir yere
sürülmeleri.
İşte
Allah'a ve peygamberine
harp vaziyeti alarak silahlanıp bozgunculuk yapanların derecelerine
göre tayin
edilen cezaları, yani şer'î cezaları bu şekilde öldürmek veya asmak
veya kesmek
veya sürgüne göndermekten ibarettir. Bilinmektedir ki, herhangi bir
savaşın mahiyeti
bu dördün birinin dışında kalmaz ve bu cezalar bunların gerektirdikleri
fiillerin mahiyeti gereği olarak hakkıyle karşılıklarıdır. A'ta'dan,
Katâde'den, Hasen'den buradaki tekrarların, yani " =ev" atıf harfinin
tahyir (iki şeyden birini seçmek) için olduğuna dair bazı rivayetler
vardır.
Buna göre âmir bunlara bu dört cezadan birisini tatbik etmeye mecbur,
fakat
işin gerektirdiği duruma göre bunlardan birini seçmekte serbesttir
demek olur.
Fakat cumhur (âlimlerin çoğunluğu) bunun gerek rivayet ve gerek dirayet
bakımından doğru olmadığını ve tekrarın seçim yapmak değil, yukarda
gösterildiği üzere suçun derecelerine göre dağıtım ve taksim etmek için
olduğunu ve şu halde veliyyü'l-emr (âmir)in bu konuda seçme hakkı
olmayıp,
suçun derecesine göre cezayı yerine getirmekle yükümlü bulunduğunu,
mesela
hapis yatması gerekeni kesmek, kesmek gerekeni öldürmek ve yalnız
öldürülmesi
gerekeni asamayacağı gibi, bunun zıddını da yapamayacağını ve hiçbir
şekilde
affetme hakkı olmadığını açıklamışlardır. Hakikatte katili hapsetmekle
yetinmek
ve katil olmayanı asabilmek gibi rivayet ve dirayet bakımından akla
uymayan bir
"istediğini seçme" mânâsının batıl olduğu açıktır. Fakat biz burada
şunu söyleyebiliriz ki " = ev" edatı, hakikatte seçmeye ve bölmeye
muhtemeldir. Gerçi burada taksim (bölmek) ve tevzi (dağıtmak) rivayet
ve
dirayet bakımından tercih edilmiş ve seçilmiştir. Fakat bununla tahyir
(seçim
yapma) ihtimalinin mutlak batıl ve hükümsüz olması da gerekmez. Çünkü
sürgüne
göndermeyi âzâ kesmeye, kesmeyi öldürmeye, öldürmeyi asmaya
çıkarabilecek
şekilde, cezayı şiddetlendirme şeklinde bir seçim yapma asla caiz
olamamakla
beraber, tersine asmayı öldürmeye, öldürmeyi uzuv kesmeye, uzuv kesmeyi
hapse
indirebilecek şekliyle cezayı hafifletme suretinde bir seçme ve bir
selahiyet
düşünülmesi akla yatkın ve mümkündür. Seçim yapma ihtimali, aslında
mevcud ve
bazı rivayetler de nakledilmiş olduğu halde bu imkan büsbütün inkâr
edilemez ve
edilemeyince de zaten "cezalar, şüphelerle düşer" olduğu için hâl ve
zamanın değişmesine göre cezayı hafifletici olmak üzere, gerektiği
zaman bu
ihtimali de düşünmek doğru olabilecektir. Bu mânâ, bir lafzı aynı
zamanda hem
seçim yapmaya, hem de tenviâ (çeşitlendirmeye) yorumlayarak iki mânâyı
bir
delalette toplamak değil, çeşitli durumlar ve farklı zamanlara göre iki
mânâyı
sırayla düşünerek bir çeşit seçime ihtimal veren taksim ile "iki
ihtimalle
amel olarak" her şüpheden uzak bir mânâ almaktır ki, hem cezanın
mânâsına,
hem de genel kâidelerden hafifletme hükümlerine çok uygundur.
Bilinmektedir
ki salb
(asman)ın mânâsı kollarından bir yere germektir. Nitekim "salib"
bundan alınmıştır. İmam Şâfiî hazretlerinin asmanın ölü olarak
yapılmasını,
yani önce öldürüp, müslüman ise namazı da kılındıktan sonra asılıp,
herkese
gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe yoktur. Bir
yere
sürgüne göndermeye gelince, esasen nefy, idam etmek, yok etmek
demektir.
Halbuki burada öldürme ve asmaya karşılık zikredilmiş olduğu için
"asma" mânâsına olmadığı açıktır. O halde hayatta olan bir kimsenin
bütün yeryüzünden sürülmesi ancak hapsetme demek olabilir ki, Arap
dilinde nefy
bu mânâya da kullanılmış olmasında fikir ayrılığı yoktur. İmam-ı Azam
Ebu
Hanife hazretleri ve pek çok dil bilgini bu mânâyı tercih etmişlerdir.
Gerçi
bulunduğu memleketten diğer bir beldeye çıkarmaya veya dâr-ı İslâm
(müslüman
memleketin) den çıkarmaya da nefy (sürgün) denilebilirse de, bunun
ikisi de
sakıncadan uzak olmadığı için caiz görülmemiştir. Çünkü maksat, şerri
defetmektir. Halbuki bir haydutu diğer bir memlekete sevketmek, orada
bulunan
Allah'ın kullarına zarar vermekten uzak değildir. Büsbütün İslâm
memleketinden
gayr-i müslimlerin memleketine çıkarmak ise gayr-i müslimlere bir
şahsın
katılmasını arzu etmek demek olduğundan hiç caiz olmaz demişlerdir.
Bununla
beraber şahısların ve yerlerin değişmesine göre anılan sakıncanın
ortaya
çıkmayacağı anlaşılırsa, diğer bir memlekete sürgün etmenin caiz olduğu
söyleyenler de vardır. Bu cümleden olarak Ömer b. Abdülaziz
hazretlerinden bu
mânâ rivayet edilmiştir. Daha önce Tihâme çölünün en uzağında
"Dehlek", Habeş'te "Nâsı' " birer sürgün yeri idi
denilmiştir. Dilimizde de nefy, bu mânâda kullanılmaktadır. İmam Şâfiî
de
demiştir ki, burada nefy'in iki mânâya gelme ihtimali vardır. Birisi,
eğer
bunlar adam öldürmüş, mal almış ve yakalanmış iseler, cezaları yerine
getirilir. Eğer yakalanmamış iseler devamlı takip edilirler. İşte bu
şekilde
nefyden maksad, bunların hükümetten korkarak bir beldeden bir beldeye
devamlı
şekilde kaçıp gitmesidir. İkincisi, yalnız korkutmak ile kalmış, adam
öldürmemiş
ve mal almamış olanlar da devamlı olarak takip edilir. Fakat
tutuldukları zaman
tazir edilir (şer'î haddin dışında hakimin uygun göreceği bir ceza ile
cezalandırılır)ler ve hapsedilirler. Bunlar hakkında da nefyden maksat
yalnız
hapistir. İmâm Şâfiî'nin nefyi böyle iki hale göre mânâlandırması bizim
tahyir
(seçme) ve taksim etme meselelerindeki hatırlatmamıza benzer. Bir de
Şâfiî'nin
bu ifadesi hapsin had (şer'î ceza) değil, tazir mahiyetinde olduğunu
göstermektedir. Hakikatte hapis miktarı tayin edilmemiş olduğuna göre
böyle
olması gerekir. Şu halde bunun şer'î ceza (had) olması, hapsin aslına
göredir.
İşte
Allah ve Resulüyle
savaş eden ve yeryüzünde bozgunculuk etmek için, koşanların cezaları
başka bir
şey değil, ya öldürülmek, ya asılmak, ya elleri ayaklarının çapraz
olarak
kesilmesi veya yeryüzünden nefyolunmak (sürülmek)tır. Fakat bu cezanın
kısaltılması (veya tahsisi) mutlak değil, izafidir. Zirâ bu ceza
bunların sırf
dünyadaki düşüklük ve rezaletleridir. Bundan başka bunlar için ahirette
pek
büyük bir azab daha vardır. Ki bunların hiçbiriyle kıyas edilmesi
mümkün
değildir.
34-
Ancak sizin kudretiniz
kendilerine yetişmeden, yakalanmaları tahakkuk etmeden önce tevbe etmiş
olanlar
müstesnadırlar. O zaman biliniz ki Allah şüphesiz affedicidir, merhamet
edicidir. Şu halde bu şekilde tevbe edenler hakkında Allah'ın hukuku
davası
takip edilmez ve söylenen cezalardan hiçbiri tatbik edilmez. Ancak
şahsî hukuk
davası kalır. Adam öldürmüşlerse öldürülenin vârisleri isterse
affederler,
dilerlerse mahkemece suçları sabit olduktan sonra kısas ettirebilirler
(öldürttürebilirler). Tevbe ile düşen hüküm, öldürmenin had cezası
olarak
yerine getirilmesinin vacib olmasıdır, caiz olması değildir. Aynı
şekilde mal
almışlarsa, mal sahipleri mallarının geri verilmesini veya tazminini
(sebep
oldukları zarar ve ziyanı ödemelerini) isteyebilirler ve davada
serbesttirler.
Sonra gerek böyle ve gerekse savaş durumu almadan bozgunculukta
koşanlar
hakkında gerek Allah'ın hukuku ve gerekse kulların hukuku dolayısıyla
ûlü'l-emr
(müslümanların en yetkili âmirinin) bir de ta'zir (had cezasının
dışında
cezalar verme) yetkisi vardır ki, had cezasını gerektirecek dereceye
çıkmayan
münkerât (dince yapılması çirkin bulunan hususlar)da tatbik edilir.
Geniş
bilgisi fıkıh ilmine aittir. Genel kaidesi şudur: Bir münker (dince
çirkin
bulunan bir şey)i işleyen her şahıs, cezalandırılabilir.
Şimdi:
35-
Ey Allah'a ve Resulüne
iman edenler! Siz o sözleşmelerini bozanlara, o kâfirlere, o fâsıklara,
o
bozgunculuğa koşanlara benzemeyiniz de, Allah'dan layıkıyle korkunuz.
Allah'ın
cezasından, azabından korkunuz, çirkinliklerden sakınınız, şayet bir
günaha
düştünüzse hemen tevbe ediniz. Zira anladınız ki gafûr (çok affedici),
rahîm
(çok acıyıcı) olan Allah'ın azab ve cezası da pek büyüktür. Fakat takva
(Allah'tan gereğince korkma)yı yalnız fenalık yapmamaktan ve yalnız
kaçınmaktan
ibaret menfi (olumsuz) bir huy kabul etmeyiniz. Kıssada dinlediniz ki
muttakî
âdem oğlunun kardeşinin karar verdiği cinayete karşı bile Allah
korkusuyla
elini uzatmak istememesi ve yalnız öğüt ile yetinmesi, kendisini
öldürülmeden
kurtarmaya yetmedi. Şu halde kötülüklerden kaçınmakla yetinmeyip, tam
mânâsıyla
korununuz da Allah'ın korumasına girmek ve affına ve rahmetine ermek
için
Allah'dan vesile de isteyin. Boş durmayıp, yalnız iman ve korku ile
yetinmeyip,
Allah'a yakınlık için vesile de arayınız. En uygun sebeplere teşebbüs
etmek
suretiyle Allah'ın sevgisine layık güzel ameller yapmaya iradenizi
sarfediniz
de ve Allah yolunda, İslâm dini uğrunda, doğru yol üzerinde gücünüzü
bolca
kullanmakla mücalede ediniz, dahilî ve haricî engel ve zorluklara göğüs
gerip
hak düşmanlarını yeniniz.
Dilimizde
bilindiği üzere
"vesile", kendisiyle bir gayeye ulaşılan, yani yaklaşılan sebep,
yaklaşma sebebi demektir ki "mâbihittakarrub" (kendisiyle yaklaşılan
şey) mânâsına, sadece "kurbet" (yaklaşma) da denilir. Nitekim Hasen,
Mücahid, Atâ, Abdullah b. Kesir gibi bir çok selef tefsircileri "yani
yakınlık" diye tefsir etmişlerdir. Katâde, Allah'a itaat ve hoşnut
olacağı
amel ile yaklaşınız, diye anlatmış; Sûddî de: "yani istemek ve
yakınlık" diye ifade etmiştir ki, hem "ibtiğâ" (isteme)yi, hem
"vesile"yi açıklamaktır. İbnü Zeyd de, "muhabbet (sevgi) ile
Allah'a kendinizi sevdirmeye çalışınız" demiş ve, "Onların taptıkları
da Rab'lerine bir yol arar, her biri Allah'a daha çok yaklaşmak için
çalışır" (İsrâ, 17/57) âyetini okumuştur. Şu halde mânânın özeti:
"Biz müminiz, Allah bizi yalnız iman ile sever deyip de ciddiyetsiz
olmayınız, Allah'dan korkunuz, kötü ahlâktan ve çirkin amelden
sakınınız sonra
yalnız korkmak ve sakınmakla da kalmayınız, iradenizi sarfedip gerekli
sebeplere de teşebbüs ediniz, Allah'ın emirlerini yerine getiriniz ve
bununla
da kalmayınız, Allah'a yaklaşmak için daima vesile arayınız, her
fırsattan
istifade ile kendi gönlünüz ve isteğinizle farzlar ve vacipler dışında
güzel
güzel işler, Allah'ın rızasına uygun ameller yaparak kendi tarafınızdan
da
kendinizi Allah'a sevdirmek isteyiniz, isteyerek, yalvararak çalışınız
ve
uğraşınız" demektir. Ve bunda "Mümin kulum bana nafile ibadetlerle
yaklaşmaya devam eder" kudsî hadisinin mânâsının yerleştirilmiş
bulunduğu
açıktır. "Vesîle cennette bir makamdır" hadis-i şerifi vesilenin
ahirete ait önemini anlatır. Kısaca vesile, lazımdır. Ve onu bulmak
için
isteyip aramak ve başvurmak da gereklidir. Çünkü vesilenin vesilesi de
iman ve
ittika (korunma) ile istek ve iradedir. Ve şu halde asıl vesile Allah'a
yaklaşma kasdı ve sevme arzusudur. Ve işte bu kast ve niyet ile
sebepleri
araştırma, güzel ahlâk ve güzel amel gibi Allah'ın rızasına uygun hoş
vesileler
hazırlamakla kulluk için koşmayı emretmektedir. Ve bunun içindir ki,
buna,
mücahede emri katılmıştır. İman, ittikâ ile; ittikâ, vesileyi aramakla;
vesileyi arama da, mücahede ile tamam olur.
Şimdi
imandan sonra bu üç
emri yerine getiriniz ve bunlara da inanıp koşunuz ki kurtuluşa ermeyi
ümit
edersiniz.
36-37-Zira
hiç şüphe yok ki
o küfredenler, kıyamet gününün azabından fidye verip nefislerini
kurtarmak
için, mesela bütün yeryüzündeki şeylerin toplamı daha bir o kadarıyla
beraber
kendilerinin olsa, hepsini feda etmek isterler, ama kendilerinden kabul
olunmaz, ve onlara mahsus elem verici bir azab vardır, ateşten kaçmak
isterler
halbuki onlar ondan çıkamazlar, çıkmak istedikçe küfrün gereği olarak
yine
içine atılırlar. Ve bunların hakkı köklü ve ebedî bir azabtır. Şu halde
siz
bunlara asla benzemeyin ve bunlardan korkup çekinmeyin de ancak
Allah'tan
korkun ve Allah'a yaklaşmak için vesile isteyin, sebeplerini hazırlayın
da
bunlarla mücahede edin ve yeryüzünde bozgunculuk için çalışanların da
dünyadaki
cezalarını verin. Ve bu cümleden olmak üzere:
38-SİRKAT,
lugatta
"başkasının malını gizli olarak almaktır" ki, dilimizde hırsızlık
denir. Hırsızın çoğunlukla göz diktiği, çalmak istediği mal, rağbet
edilen
mallardan olur. Yoksa alınması âdet olarak normal karşılanan şeylerin
alınıverilmesini örf tam mânâsıyla bir hırsızlık saymaz. Hırsızlığın
mahiyetinde mal sahibinin koruma ve gözetimini çalmaya kalkışmak mânâsı
vardır.
Bunun için hırsızlık fiilinin cezayı gerektirecek derecede tam
anlamıyla
oluşması iki şarta bağlıdır ki, birisi alınan malın az çok
beğenilebilecek bir
ölçüye ulaşması, diğeri de bir mekanda veya muhafızlı bir yerde
saklanmış
olmasıdır. Ancak İbnü Abbas, İbnü Zübeyr, Hasenü'l-Basri ne miktarın,
ne de
saklamanın, şart olmadığına ve azın, çoğun hırsızlık olup ceza lazım
geleceğine
kâni olmuşlardır ki, Zâhiriye mezhebinden Dâvûd-u İsfahâni'nin ve
Hâricîlerin
görüşleri de budur. Gerçi az veya bekçisiz, açıktaki bir malı alıvermek
de hırsızlık
kabilinden ise de, bu genellemenin tam bir hakikat olduğu şüphelidir.
Zira
örfün müsaade ettiği miktarı alıvermek bir terbiyesizlik olmakla
beraber ne
açığına gasb, ne de habersiz alınmasına hırsızlık denilivermediği de
bilinmektedir. Halbuki cezalar her yönden kesin ve yakînî ve şüphe ile
düştüklerinden, eli kesilecek hırsıza tam mânâsıyla ve şüphesiz olarak
sârik
(hırsız erkek) veya sârika (hırsız kadın) denilebilmek için nisab
(belli
miktar) ve hırz (saklama) her halde şart olmalıdır. Ve bunu isbat için
rivayet
edilen haberler hiç dikkat nazarına alınmasa bile, hırsızlık
kelimesinin tam
örfi mânâsı bunu gerektirir. Ve fıkıhçıların çoğunluğu bunda ittifak
etmişlerdi. Ancak nisabın ölçüsünde ihtilaf etmişlerdir. Bir kerre
dörtte bir
dinar veya üç dirhemden aşağısına itibar eden olmamış ve İmam-ı Azam
Ebu Hanife
hazretleri madrûb (basılmış, damgalanmış) olmak üzere on dirhem gümüş
akçe
kıymetine ulaşamayana itibar edilmiyeceğini yani bunun aşağısında
ta'zir
(haddin dışında ceza) yapılırsa da, had (şer'î ceza) lazım
gelmeyeceğini
göstermiştir ki, bir dinara eşit demektir. Hakikatte başkasının bir
"tane" sini çalmak bile lugat ve örf bakımından bir hırsızlık olsa
da, kesinlik demek olan cezalarda şüphenin muteber olduğunda söz
olmadığından,
fiilî hırsızlığın ceza ve nekâl olan şer'î cezayı gerektirecek bir suç
olması
şüphe-i ibâha (bir şeyin alınmasının mubah olduğu hakkındaki şüphe)dan,
şübhe-i
hak (bir şeyin alınmasının hak olduğu hakkındaki şüphe)dan, şüphe-i
ıztırar
(bir şeyin alınmasının zaruri olduğu hakkındaki şüphe)dan da uzak
olması
gerekir. Halbuki bir malın muhafaza edilmemesi bir müsamaha ve
dolayısıyla bir
ibâha şüphesi teşkil edeceği gibi; bir şahsın az bir miktarda bir malı
çalmaya
tenezzül etmesi de her halde bir zaruret şüphesinden uzak değildir. İlk
önce
zekat, sadakalar gibi infak hükümleriyle çaresizliğin defedilmesinin
sebepleri
temin edildikten "Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak
vardır" (Zâriyât, 51/19) buyurulduktan ve haramlardan zaruret halleri
istisna edildikten sonradır ki, Hak Teâlâ hırsızlığın cezasını
emretmiştir. Bu
genel şartlar altında ise hırsızlığa cesaret eden bir elin İslâm sosyal
kurumu
içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesilmesi gerekli olur. Fakat
fakirlerin
hakkını vermeyen, ıztırab sahiplerinin acısını düşünmeyen ve tersine o
zorluğu
günden güne şiddetlendiren bir sosyal toplumun hırsızlara karşı durumu,
büyük
çapta hırsızlık yapanların durumuna benzemekten kurtulamaz. Şu halde
zorlama
veya zaruret şüphesi ile kesin bir ceza ve nekâle hak kazanmak sabit
olamaz.
Nitekim Hz. Ömer bir kıtlık senesinde hırsızlık cezasını tatbik
etmemiştir.
Çünkü herkesin sıkıntı ve ihtiyaçla karşı karşıya geldiği böyle bir
zamanda
infak (fakire dağıtma) görevinin gereği gibi yapılamayacağı açık
olduğundan,
her fert hadd-i zatında sıkıntılı olmasa bile, zaruret şüphesi
içindedir. Şu
halde malın açıkta bırakılması bir şüphe-i ibâha olacağı gibi, normal
durumlarda çalınan malın bir sıkıntılının el uzatabileceği az miktardan
fazla
bir nisabda bulunmaması da şüphe-i ıztırardan uzak olamayacağından
hırsızlık
fiilinin hakkiyle ceza ve nekâl olan cezayı gerektiren bir suç olması
için hem
nisabın, hem saklamanın, muhafaza etmenin şart olması gerekir. Ve bu
şartlar,
hırsızlığın lugat anlamından olmasa bile, hakkıyla ceza ve nekâl olan
mânâlarından
bi'l-işare (işaret yoluyla) sabit, bundan başka hem kitabın genel
kâideleri,
hem de Resulullah'ın yüksek sünneti ile teyit edilmiştir ki, daha geniş
açıklaması Fıkıh ilmine aittir.
Özetle,
hırsıza bir özür
şüphesi bırakmamak için her halde bir nisâbın da şart olduğu kesindir.
Ancak bu
nisâbın mikdarı üzerinde ictihatlar yapılmıştır. Ve fakihler nebevi
sünnete
bakarak bunun dörtte bir dinar ile bir dinar veya on dirhem arasında
dönüp
dolaştığında da ittifak etmişler, Şâfiî gibi kimisi en küçüğü, İmâm-ı
Azam gibi
kimisi de en büyüğü tercih etmişlerdir ki, şüpheden tamamen uzak olan
da budur.
Acaba on dirhemden fazla bir miktar kabulüne imkan yok mudur? Biz buna
"vardır" cevabını vermek istiyoruz ve nisâb miktarının, bu iki sınır
arasında dönüp dolaştığında ittifak edilmiş olduğuna kâni değiliz.
Mademki
mikdarın asıl meselesi üzerinde ictihatlar yapılmıştır .Ve madem ki bu
konuda
şüphe meselesinin büyük bir önemi vardır. O halde bunun ictihada ait
mahiyetini
muhafaza eden bir zaman meselesi olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer
böyle
olmasaydı müctehidlere en çok ve en az fikirlerini veren misaller,
haberler
sabit olmazdı. Bir dinar, bir miskal altın demektir ki, o zaman ondört
kırat
olan vezn-i sebi (yedi dinar = on dirhem) dirhemiyle on dirhem gümüş,
kıymetçe
buna eşit idi. On iki dirhem sayıldığı da varsa da bu daha küçük bir
dirhem
ölçüsüdür. Ve buna göre dörtte bir dinara üç dirhem denir. Nitekim
bugün bizde
meşhur olan onaltı kıratlık dirhem ile sekiz dirhem on iki kırat tutar
ki,
mecidiyeden biraz fazladır. Demek ki o zamanlar altın-gümüş farkı
ortalama
olarak bir on, şimdi ise biz görüyoruz ki bu fark beş altı misli
artmıştır. Bir
miskal altın sekiz on dirhem değil, kırk elli dirhem gümüş karşılığına
çıkmıştır. Altın gümüş farkı böyle olduğu gibi, eşya ile nukut
(paralar)
arasında da bu farklılık açıktır. Bir zaman bir miskal altına eşit olup
şüphe-i
ıztırârı kaldıran on dirhem gümüş, bugün için o zamanın üç dirhem
gümüşünden
daha aşağı bir kıymette bulunduğunda şüphe olmadığı gibi, bugünün bir
miskal
altını da böyledir. Şu halde nisab miktarı, şüphe-i ıztırarın
defedilmesi
açısından zamanın değişmesiyle değişir.
Bu
örneklerden istifade ile
zamanımıza göre şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir mikdar tayini caiz
ve
hatta lazımdır. Çünkü: "Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden
bunlardan yemek zorunda kalırsa ona günah yoktur" (Mâide, 5/3) âyetinin
hükmünün şer'î cezada da geçerli olduğunda söz olmadığı gibi, bunun
şüphesinin
de geçerli olduğunda şüphe yoktur. Ve işte nisab miktarı o günahı ve
ona karşı
ceza ve nekâli haketmeyi tayin edecek olan bir ölçüdür.
Ey
müminler hırsız erkek ve
hırsız kadının da, yani şüphe ve mazeretten âzâde olarak hırsızlığı
açığa çıkan
gerek erkek ve gerek kadın hırsızların da kazandıkları işe bir ceza,
Allah'tan
bir nekâl, yani bir daha yapmamaları için hakkıyle bir bağ, bir tuşak,
bir
kelepçe olmak üzere ellerini kesiniz. İbnü Mesud mushafında olduğundan
dolayı,
önce sağ elini, tekrar ederse sol elini de kesiniz. Çünkü Allah hem
azîz
(üstün), hem hakîm (hikmet sahibi)dir. Emrine karşı gelinmez, hükmünü
hikmetle
verir. "Hak" O'nun yüksek himayesinde, ceza O'nun hikmeti
cümlesindendir. Zulüm ve bozgunculuğa razı olmayan, hayır ve hakka
çalışmak
için el ve kudret ihsan eden; Allah'dan gereğince korkmayı, vesile
aramayı,
mücahedeyi emreden; fakirleri korumak, sıkıntılı olanları gözetmek,
düşkünlere
yardım etmek için bu kadar âyetler ve hükümler indiren; infak, zekat,
sadakalar, yardımlaşma hükümleriyle gücü olanlara vazifeler farz kılan,
zenginlerin mallarından dilencilere, düşkünlere belli bir hak veren
Allah
Teâlâ'nın bu emirlerini, bu hükümlerini icra ve tatbik eden müslüman,
sosyal
toplumu içinde Allah'tan korkmayarak, Allah'a yaklaşmak için güzel
vesileler
dileğinde bulunmayarak ve Allah yolunda mücahede etmek için nefsinin,
şehvetinin isteklerine sabredemeyerek başkasının hukukuna gizlice el
uzatmak
kendisinin ne hakkı, ne de hakkı olduğu şüphesi bulunmayan bir malı
Allah
görmüyormuş gibi çalmaya kalkışmak elbette Allah'ın izzetine bir
tecavüz ve
gizliden gizliye bir harptir. Ve böyle bir elin cezası da kesilmektir.
Şu halde
suç ile ceza arasında denklik yok zannedilmesin. Zira bu ceza yalnız
malın
karşılığı değil, gizli bir hainlik ve Allah'ın izzetine bir tecavüz
olan
hırsızlık fiilinin cezasıdır. Bu el kendini ateşe sokmuş veya kılıca
uzatmıştır. Bu, gerek ona ve gerek ona uyup azacak olanlara Allah
tarafından
öyle sabit bir kelepçedir. Bununla hem hırsız fesad (bozgunculuk)tan
temizlenir, hem de diğerleri. Sonra Allah Teâlâ'nın izzetine bu şekilde
tecavüz
edenleri bu cezaya layık kılması ve böyle devamlı bir kelepçeye koyup
haddini
bildirmesi yalnız bir kızgınlık eseri değil, sırf hikmettir. Bu ceza
tatbik
edilen sosyal toplumda hırsızlığın kökü kesilir. Kesilmeye layık el
bulunmaz
olur. O şart ile ki, hakkıyle tatbik edilsin ve her şüpheden sâlim
olarak
tatbik edilsin de hiçbir haksızlığa meydan verilmesin. Aksi halde
Allah'ın
izzet ve hikmeti de ters şekilde ortaya çıkar. Haksız yere bir mal
çalan elin
cezası kesilmek olursa, haksız yere bir el çalan ellerin cezasının ne
olması
lazım geleceği tasavvur olunsun!
39-
Yani hırsızlık yapıp
kendi elinin kesilmesine sebep olarak kendine zulmetmiş olan hırsız
erkek veya
hırsız kadından herhangi birisi eli kesildikten sonra tevbe edip hâlini
düzeltirse Allah affedici ve merhametli olduğu için tevbesini -her
halde- kabul
eder. Ve ahirette ona başka azab yapmaz, rahmet ve mağfiret eder. Şu
halde eli
kesilmiş ve tevbekâr olmuş olanlara daha önce hırsızlık etmiş diye kötü
gözle
bakmamalı, acıyıp yardımda bulunmalıdır.
Bu
tevbe, cezanın
tatbikinden önce olursa ceza düşer mi, düşmez mi? Çoğunluk ve
Hanefiler,
"mal sahibi affetmedikçe olmaz", İmam Şâfiî ise, bir görüşünde
"olur" demiştir. Gerçekte zulümden maksat nefsine değil, başkasına
olan hırsızlık olduğu takdirde bu âyet, bunu ifade etmiş olacağı ve
yukardaki
büyük hırsızlık erbabının tevbeleri meselesi de bir itibar ile bunu
teyit
edeceği için, biz de bu mânâyı tercih edeceğiz. Ancak bu şekilde
"durumunu
düzeltirse" şartı gereğince iyi hâlinin ortaya çıkması için tâziren
(şer'î
bir had cezası dışında) uygun bir müddet hapis ve çalınan mal yok
edilmiş ise
ödetilmesi lazım geleceğinden gaflet edilmemelidir. Had (el kesme)
cezası icra
edildiği takdirde ise "yaptıklarına ceza olarak" ifadesinin
delaletince, fiilin tam cezası verilmiş ve "haketme" de kazanma
mânâsında dahil bulunmuş olacağından ödenmesi lazım gelmez. Fakat aynen
mevcut
ise geriye alınır. Çünkü kazanılmış değildir.
Şimdi
bu hükümler ve
Allah'ın emirlerinin şiddeti ve insanlık âleminde bu gibi cezaları
haketmiş
fesad erbabının varlığı âlemlere rahmet olan Resulullah'ın kalbinde bir
korku
ve hayrete, bir hüzün ve üzülmeye yol açabileceğinden, bunu
yasaklamakla adalet
hükümlerinin yerine getirilmesine sevketmek için buyuruluyor ki:
Ey
Muhammed!
40-NÜZUL
SEBEBİ: Ebu
Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından gelen
rivayetlerin
özetine göre Tevrat'ta İsrailoğulları'ndan zina edenlere recm
(taşlanmak
suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı. Nihayet
bir gün
büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri
gelen
seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, yasaklamışlar.
Sonra
zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu
defa da
düşkünler gürûhu kalkmış, "Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da etmeyin,
ikisini de recm edin" demişler. Bunun üzerine, " mesele zorlaştı,
geliniz bir çaresine bakalım" demişler. Recmi bırakıp tahmime karar
vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı
vururlar,
yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dolaştırır teşhir
ederlermiş.
Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış. Berâ
b. Âzib
(r.a.) den rivayet edildiği üzere birgün Resulullah Medine'de böyle bir
yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini
çağırmış,
"Sizde zina eden kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş,
"evet" demiş. "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için söyle,
kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?" deyince,
"Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu recimdir" demiş ve
kıssayı nakletmiştir. Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında bir
kadın
Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış, tutmuşlar,
Kureyza
oğullarından bir takımlarını Resulullah'a göndermişler, "Sorunuz
bakalım
zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder,
şayet
celd (deynekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla öldürme
cezası)
derse sakınınız" demişler. Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)'ın
rivayetine göre: "Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) sonra
namuslu
bir kadın ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver" demişler.
Bunun
üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, "Ey
yahudi toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız" buyurmuş, onlar da
Abdullah
b. Sûriya'yı çıkarmışlar, Kureyza oğullarından bazılarının rivayetine
göre o
gün İbnü Sûriya ile beraber Ebu Yasir b. Ahtab'ı ve Vehb b. Yehûdâ'yı
da
çıkarmışlar ve "İşte bunlar bizim bilginlerimiz" demişler. Resulullah
biraz konuşmuş, nihayet "Kalanlar içinde Tevrat'ı en iyi bilen budur"
diye İbnü Sûriya'yı göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça
diğerlerinden küçük
ve tek gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış,
"Ey
İbnü Sûriya Allah'a ve Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant
vererek
söylüyorum. Namuslu hayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah'ın
Tevrat'ta recm ile hükmettiğini bilmiyor musun?" buyurmuş, o da:
"Allah için evet, ey Kasım'ın babası (Muhammed)! Bunlar senin Allah
tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu kesin bir şekilde
bilirler ve
fakat haset ediyor (kıskanıyor) lar" demiş. Resulullah da oradan
çıkmış,
gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de
recmini
emretmiş. Beni Osman b. Galip, b. Neccâr mescidinin kapısı önünde
recmedilmişler. Fakat İbnü Sûriya böyle dediği halde, sonradan düşük
karekterli
yahudilerin saldırısıyle inkâr etmiş ve işte âyeti ve tahrif olayı
bunları
hatırlatarak nazil olmuştur. Bir de İkrime ve Katâde ve daha
bazılarının
rivayetine göre Beni Nadir yahudileri Beni Kureyza'dan daha haysiyetli
ve
şerefli imiş. Bunun için Beni Kureyza'dan biri Beni Nadir'den birini
öldürürse öldürülür.
Fakat Beni Kureyza'dan birini öldürürse yüz vesak (1 vesak = 200 kg)
hurma
diyet alınırmış. İbnü Zeyd'in rivayetine göre Huyey b. Ahtebî, Nadir'li
için
iki diyet, Kureyzalı için bir diyet hükmedermiş. Sonra Benî Nadir'den
biri,
Beni Kureyza'dan birini öldürmüş, Beni Kureyza da Peygamberimizin
hükmüne
müracaat etmişler. Buna işaret olarak inmiştir. Hasılı bu âyetler
müslüman
olmayanların, İslâmın hükmüne müracaatı hakkında nazil olmuştur. Ve bu
arada
onların ahlâkı ve müracaattan maksatları da bildirilmiştir. Fakat bu
âyetlerin
siyakında zinaya dair açıklık bulunmadığına göre asıl nüzul sebebi olan
hadise
ikinci rivayet dolayısıyla bir öldürme olayı olmak üzere daha uygun
görünüyor.
Bundan dolayı önceki olay nüzul sebebi olmaktan çok âyetin istidrâd
(bir
konudan diğerine geçme) yoluyla işaret ettiği geçmiş olaylar
cümlesinden
olabilir. Bir de İbnü Atıyye, doğru rivayete göre recm meselesini asıl
meydana
koyup yahudi bilginlerini rüsvay edenin Abdullah b. Selâm olduğunu
söylemiştir.
41-
"Ey peygamber!"
Peygamberlik ünvanıyla nidâ, şân yükseltmek ve kalbi takviye etmek
suretiyle
vazife yapmaya sevketmek ve "küfre koşanlar seni üzmesin" tecellisine
güzelce hazırlamak içindir. Zira inkâra koşanlar seni üzmesin, demek,
görünüşte
kâfirleri Peygamber'i üzecek hareketlerden yasaklamakla beraber,
gerçekte:
"Sen bunlardan dolayı üzülme" diye Peygamber'i yasaklamadır. Hüzün
ise insanın elinde olmayan hareketlerden olduğu için, bundan maksat,
yasaklama
değil, teselli etmek ve üzüntüyü gidermektir. Ve bunda adaleti ve hakkı
tanımayanlara karşı gerçeği anlatmak ve hüküm icra etmenin -âdet
olarak-
üzülmeye sebep olduğuna da işaret vardır. "gerek ağızlarıyla
"inandık" deyip, kalpleri ile inanmamış olanlardan ve gerekse
yahudilerden (olsun)" Bu ifade küfre koşanları açıklamaktır. Yani
bunlar
ağızlarıyla "biz inandık" diyen ve fakat kalblerinde iman olmayan
münafıklarla yahudilerden imiş. Hüküm, nüzul sebebine ve sayılı
şahıslara
tahsis edilmiş olmayıp âmm (genel) olmak için belirli vasıflarıyla
tarif
olunarak buyuruluyor ki, bunlar:
1-
dirler, yani pek çok
yalan dinleyicidirler. Doğru söz bunların hoşuna gitmez, onu
dinlemekten içleri
sıkılır, fakat yalana gelince seve seve dinlerler, memnun olurlar.
Yalanlar,
romanlar, masallar, propagandalar, uydurmalar, iftiralar, ara
bozuculuk,
yağcılık bunların çok hoşlanarak dinledikleri şeylerdir. Ve bu hal
onlarda bir
alışkanlık olmuştur. Bunun için daima yalancılara mahkum olurlar.
Bundan
dolayı,
2-
dirler. Yani sana
gelmeyen ve geriden geriye insanları, şaşırtıp yanlış iş yaptıran diğer
bir
kavmi dinlerler ki asıl küfrün, yalanın kaynağı bunlardır. Bunlar öyle
bozgunculuk yaparlar ki yerli yerine mahallesine konduktan sonra hak
kelimeleri
bozarlar, asli yerlerinden çıkarırlar. Güya bunlara göre söz doğruyu
anlatmak,
doğruyu ve gerçeği açıklamak için değil; hakikati örtmek, aldatmak için
konulmuştur. Kendileri hep eğri söyledikten başka belli ve açık sözleri
hatta
ilâhî kelâm ve kitapları da bozarlar. Baksanıza recm âyetine ne
yaptılar!
Bu
gelmeyenlerin Fedek
yahudileri oldukları da söylenmiştir. Bu fıkra bunların yalnız içerde,
perde
arkasında tahrik yapanlarına mahsus olmayıp siyasî durumlarına ve
yabancı
telkinlerine tâbi bulunduklarına da işareti içermektedir. Yani küfre
koşanlar
en çok yabancı telkinlerine kulak verenlerdir.
Böyle
perde arkasından kelâm
bozarak ve niyetine hile katarak yalan dinleyicileri tahrik edenler
sana ve
senin mahkemene gelenlere şöyle hüküm verilirse tutun, verilmezse sakın
yanaşmayın, derler, küfür telkin ederler. O yalan dinleyiciler de
bunlara aldanır
küfre koşarlar. Ve her kim ki, Allah onun fitneye düşmesini isterse,
artık sen
onun için Allah'tan hiçbir şey kurtarmaya sahip olamazsın. Şu halde
bunlar seni
üzmesin. Çünkü, bunlar öyle kimselerdir ki, Allah bunların kalblerinin
temizlenmesini istememiştir. Kalblerini bu şekilde bozmuş ve
mühürlemiştir.
Şüphe yok ki Allah bu kalblerin de temizlenmesini isteseydi, bunların
da
kurtulması mümkün olurdu, fakat istememiştir,. Bunu "Niçin
istememiştir?" denemez. Zira Allah'ın iradesi illet (sebeb) lerin
başlangıcıdır.
(Bu sûrenin başına ve Bakara sûresinin 6.âyetinin tefsirine bkz.) Bu
her iki
kısımın hakkı dir. Yani, onlar için dünyada bir rezillik yine onlar
için
ahirette büyük bir azab vardır. Bunlar,
42-
yalan dinleyici, haram
yiyicidirler. Rüşvet alırlar, yalan olduğunu bildikleri bir davayı
dinler
hükmederler veya ettirmeye çalışırlar. Basit bir menfaat için yalanı
yağlarlar,
arabozuculuk ve kandırma peşinde koşarlar, rüşvetle bile bile yalancı
şahit
dinlerler, yalan yere şahitlik ederler, para alır haksızların,
yalancıların
yalanını yayınlarlar, yalanlar uydurup para çekerler.
SUHT,
(sin)in zammı (ötrüsü)
ve "" (hâ)nın sükûniyle ve İbnü Kesir, Kısâi, Ebu Cafer ve Yakûb
kırâetlerinde "" (hâ)nın zammı (ötrüsü) ile şeklinde, haram mal
demektir ki, bir şeyin kökünü kazımak mânâsına "saht" ten alınmıştır.
Haram da bereketi olmadığı ve ev bark yıktığı için "suht" diye
isimlendirilmiştir. Bir hadis-i şerifte "Haramın bitirdiği her ete en
layık olan şey ateştir" diye rivayet edilmiştir. Suht, her türlü haramı
içine alır. Bununla beraber çoğunlukla sahibinin gizlemek zorunluluğunu
duyduğu
bir ayıp, bir âr olan, basit ve alçak menfaatlerde kullanılır. Nitekim
Hz.
Ömer, Osman, Ali, İbnü Abbas, Ebu Hureyre ve Mücahid'ten rivayet olarak
suht,
" rüşvet, fahişenin aldığı ücret, erkek hayvanın dölü karşılığı alınan
ücret, şarap parası, kendi kendine ölmüş hayvan satışından alınan para,
kâhine
verilen ücret, masiyet için verilen ücret diye açıklama yapılmıştır.
Bazıları
bunlara biraz daha eklemiş, bazıları da çıkarmıştır. İbnü Mes'ud
hediye-i
şefaat (aracılık hediyesin)i de açıkça ifade etmiştir.
Şimdi
ey Muhammed, bunlar
sana hükmün vermen için gelirlerse, dilersen duruşmalarına bak,
aralarında
hüküm ver, tartışmayı kes; dilersen bakma, yüzünü çevir, kendi
kendilerine ne
halleri varsa görsünler, yani serbestsin. Şayet sen onlardan yüz
çevirirsen,
sana hiç bir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında
adaletli ve
ölçülü hükmet, . Allah adalet yapanları elbette sever. Atâ, Nehâvî,
Şa'bî,
Katâde, İbnü Cerir, Esamm, Ebu Müslim, Ebu Sevr demişlerdir ki,
"Müslüman
hakimler için de bu ihtiyar (serbestlik) hükmü bâkidir, dilerlerse
hükmederler,
dilerlerse vazgeçerler." Fakat İbnü Abbas, Mücahid, İkrime, Hasen,
Atâ-i
Horasânî, Ömer b. Abdilaziz ve Zühri, "Bu serbestlik hükmü, gelecek
olan
'aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet' emriyle kaldırılmıştır. Şu
halde baş
vurdukları zaman bunları kendi hakimlerine göndermek caiz değildir."
demişlerdi. Halbuki bir iki noktada daha nesh sözü geçmiş idi. Hanefi
âlimleri
de hüküm vermeyi reddetmenin caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu
cümleden olarak
İmam Şâfiî ehl-i zimmet (müslüman devletin gayr-i müslim tebeası)
duruşma
istedikleri zaman, müslüman hakimlerine hüküm vermek vacibtir. Fakat
müslümanlarla bir müddete kadar anlaşmış olan taraflar arasında hüküm
vermek
vacib değil, muhayyer (serbest)dir demiştir. Serbest bırakma hükmü bir
tarafın
başvurusu, vücûb hükmü de iki tarafın rızalarıyla müracaatları haline
yorumlanırsa neshe ihtiyaç kalmaksızın yardım ve arabuluculuk mümkün
görünür.
Şimdi
bunların hakeme
başvurmaları fikri doğruluktan ve iyi niyetten doğmayıp, sırf
arzularına bir
çare aramak maksadıyla olduğunu beyan etmek için buyuruluyor ki:
43-
Yanlarında Tevrat,
Tevrat'ta Allah'ın hükmü varken onlar seni nasıl tahkim ediyorlar, ne
diye
hakem yapıyorlar? Sonra da nasıl dönüyorlar? Hiç şüphe yok ki, Allah'ın
hükmüne
ve kendilerinin iman iddia ettikleri Kitab'a imanları yok da ondan. O
halde
bunlar asla mümin değillerdir. Ne Tevrat'a iman ederler, ne Kur'ân'a;
ancak
arzuları, şehvetleri arkasında koşarlar. Bunun için sen bunların küfre
koşmalarından dolayı üzülme.
44-İyi
amma, Tevrat ile hâlâ
amel caiz olabilir mi? Bazı şartlar altında evet. Çünkü hiç şüphesiz
biz,
Tevrat'ı bir hidayet ve nuru içeren bir kitap olarak indirdik. Bütün
müslüman
olan, dinleri Allah'a teslim ve uymaktan ibaret bulunan peygamberler
bununla
yahudiler hakkında hükmederler. Peygamberlerin "İslâm" ile
vasıflandırılmaları, İslâmın şerefini ortaya çıkarmak için genel bir
övgü
sıfatıdır ki, nebiler içinde "Allah katında muhakkak ki din İslâmdır"
. (Al-i İmran, 3/19) âyetinde anlatılmış olan İslâmı din edinmedik
hiçbir fert
bulunmadığına işaretle yahudilere tariz (taşlamay)i ifade eder. Kelâmın
zahiri,
bütün peygamberleri içine alır ki, "Hangisi olsa yahudiler hakkında
bununla hükmeder, dolayısıyla "Muhammed de.." demek olur. Bununla
beraber bu hükmün yahudiler hakkında olması karinesiyle maksad,
Musa'dan İsa'ya
kadar olan peygamberlerdir denilmiş. Bazıları da den maksadı, İbrahim
dini
üzere olan peygamberlerdir, demişler. İkrime: "Muhammed (s.a.v.) ve
ondan
önceki peygamberler" diye belirtmiş; Hasen ve Süddî de: "Yahudilere
hükmü yönüyle, özellikle Muhammed Aleyhisselâm kastedilmiştir"
demişler.
Çünkü kelamın sevkedilişinin aslı, Muhammed Aleyhisselâm'a ait olan
hükmü isbat
etmektir. Şu halde mânânın özeti, yahudilere hakem olma durumunda
bulunan her
peygamber, bununla onlara hükmeder. Şu halde Muhammed aleyhisselâm da..
Bunlardan başka bütün kendini Tanrıya adamış zâhitler ve yüksek âlimler
de.
"Rabbânî " ve "Rabbî" kelimelerinin mânâsı Âl-i İmran
sûresinde "Nice peygamber var ki, kendileriyle beraber birçok erenler
çarpıştılar" (Âl-i İmran, 3/146) âyetinde geçmiş idi ki, İbnü Abbas'dan
rivayete göre, "Rabbânî, insanlar üzerinde ilim ile siyaset icra eden
ve büyük
ilimden önce küçük bilgiler ile terbiye eden" ilim ve iyilik erbabı
demek
oluyordu." Ahbar" da "" (hâ)nın kesri ve fethiyle
kelimesinin çoğuludur ki "tahbir " ve "tahsin" mânâsına
"hıbr" kelimesinden alınmış ve "mürekkeb" demek olan
"hıbr" ile de ilgili olarak ilm-i tahbir, yani tahriren (yazarak)
veya takriren (anlatarak) güzelleştirme, süsleme ve yazarak tesbit ve
devam
ettirmeye çalışan yahut güzel kalem sahibi olan yüksek âlimler
demektir.
Esasında bu mânâ ile yahudi âlimlerine "ahbâr" denilmiştir. Fakat
burada maksad, doğru ve tam mânâsıyla bilginler olan yahudi
fakihleridir.
Zemahşeri der ki: "Rabbâniyyun ve ahbar, Harun Aleyhisselâm'ın
evlatlarından peygamberlerin yolunu benimseyen zâhidler ve âlimlerdir."
Özetle
yalnız peygamberler
değil, varisleri olan hakiki zâhitler ve âlimler, imamlar ve fakihler
de
bununla hükmederler. Çünkü bu peygamberler, zâhidler ve bilginler
Allah'ın
kitabını, hakikaten Allah'ın kitabından olanı korumakla
görevlendirilmiş ve
bunun üzerine şahit olmuş bulunduklarından, bu sebep ve bu haysiyetle
öyle
hükmederler. Ki bu koruma iki şekildedir: Birincisi kalblerinde
hissetmek ve
dilleriyle öğretmek, eğitmek ve beyan etmek. Diğeri de hükümlerine
uyup,
gereğince amel ederek korumaktır. Şu halde insanlardan korkmayın,
benden korkun,
benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Çünkü her kim Allah'ın
indirdiği kitap
ile hükmetmez, onun hakimiyetini tanımazsa, işte bunlar o kâfirlerdir.
Ki
bunlar için elem verici azab, devamlı azab vardır .Bunlar ateşten
çıkmak
isteseler de çıkamazlar.
45-46-Biz
Tevrat'ı indirdik
ve onda bu yahudilerin üzerine şöyle yazdık, şöyle farz kıldık ki
elbette cana
can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve seviyelerine
göre
yaralar birbirine kısastır. Yahut can cana karşılıktır, göz göze
karşılıktır,
burun buruna karşılıktır, kulak kulağa karşılıktır, diş dişe
karşılıktır ve
benzerleri bunlar gibi benzeyişleri mümkün olan yaralar birbirine
kısastır.
Kisâî kırâetinde hepsi ref' ile okunmuştur ki, her biri birer cümle
olarak
cümlesine mânâ cihetiyle bağlanmakla, "şunu da yazdık, şunu da, şunu da
"diye fiilinin mef'ûlü olur. İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Amir
kırâetlerinde
ref (ötrü) ile okunur ki, tafsilat verdikten sonra hükmün genellemesi
ve özeti
olur. Nâfi, Âsım, Hamze kırâetlerinde ise hepsi "nefse" atfedilerek
mensub (üstünlü) okunur ve "kısâs" hepsinin haberi olabilir.
Gösterdiğimiz iki meâl bunları hatırlatmaktır. Bununla beraber hüküm
değişmez.
Yani yaşama hakkına bilerek zulmedilip haksız yere öldürülen insanın
öldürülmesinden dolayı, öldürenin de tam hakkı bir candır. Yok edilen
bir
hakkın tam gereği de ayniyle ödenmektir. Bir can da bir cana tamamen
eşit ve
karşılıktır. Ve hayat hakkı eşittir. Şu halde öldürülenin hakkının
esası,
katilin canıyla kısas olunmaktır. Bir can yerine bir candan fazla almak
veya
noksan vermek haksızlıktır, zulümdür. Meğer ki hak sahibi noksanı
almaya razı
olsun. Aynı şekilde bir göz kör edenin tam borcu bir gözdür. Görme
dereceleri
isterse, eşit olmasın. Yaşama hakkı açısından bir göz de bir gözün
dengidir. Şu
halde gözü kör edenin tam borcu da nihayet gözünü verip kör olmaktır.
Çünkü bir
göz, bir gözün dengi, körlük körlüğün kısasıdır. Fazlası fazla, noksanı
noksandır. Burun, kulak, diş.. hepsinde de aynı benzerlik geçerlidir.
Ve bu
ölçü üzere eşitlik ve benzeyişin korunması, kesinlikle mümkün olan her
uzvun
kesilmesidir. Her yaşamın kısası kendi dengidir. Bir ekleminden parmak
veya el
ve ayak veya dibinden zeker (erkeklik organı) ve ünseyeyn (iki husye =
iki
yumurtalık) kesilmek veya eti ezmeden veya kemiği kırmadan baş yarmak
gibi
denkliğin korunması mümkün olan yaralar aynı aynına takas olur. Fakat
et
parçalanmak, kemik kırılmak veya içe girmiş olmak gibi benzeme ve
eşitliğin
muhafazası mümkün olmayan veya ölüm tehlikesi bulunan yaralar böyle
değildir.
Kısas, tam dengi dengine karşılama ve takas demek olduğundan, denklik
bulunmayan veya denkliğin korunamaması ihtimali bulunan yaralamalara
kısas
yapılamaz. Şu halde bunlar tam mânâsıyla ödenemeyip zaruri olarak tam
makul bir
dengi olmayan maliyet itibariyle, yani erş (sakatlanan bir uzuv için
yaralayandan alınan şer'i diyet, kan parası) veya hükümet-i adl
(bilirkişinin
tayin edeceği tazminat) ile ödetilebilir. Kısas, tam bir ödetme olduğu
için
bunda kul haklarının alınması dolayısıyla, Allah'ın hakkı ve umûmun
hakkı da ödetilmiş
olur. Ve başka hiçbir ceza gerekmez. Fakat kısas edilemeyince başka
şekilde
ödetilme eksik demek olacağından erş (şer'î diyet) ile tazminattan
başka tazir
olarak bir ceza haketmesi ortadan kalkmaz.
Sonra
şunu da unutmamak
gerekir ki, kısas, şeriat sahibine göre yerine getirilmesi öncelikle ve
bizzat
kastedilmiş olmak üzere meşrû kılınmış bir hüküm değil; tecavüz edilen,
yok
edilen bir hakkın gereği olmak ve hayat (yaşama) hakkının masûniyet
(dokunulmazlığ)ini temin etmek için meşrû kılınmıştır. Yani cana can,
göze göz
yazılmak, can almak, göz çıkarmak için değil; cana dokundurmamak, göz
çıkartmamak içindir. Şu halde:
Her
kim kısas hakkını
tasadduk eder, affederse bu kendisine bir keffarettir. Yani kısas
öncelikle bir
kul hakkıdır. Bunun Allah'ın hukukundan bir görev, bir fariza olması,
şahsi
hukuk dolayısıyla gerçekleşir. Hak sahibi ise hakkının alınmasına da,
düşmesine
de sahiptir. O halde hak sahibi tarafından talep ve dava olunmadıkça
kısas
yapılamaz. Ancak istediği zaman yerine getirilmesi farz olursa da, bu
talep
kendisine farz değil, hatta affetmesi mendûbtur. Şeriatın sahibi Allah
Teâlâ
kısas istemeyi emretmek şöyle dursun, tersine affa teşvik etmek için
tasadduk
ve keffaret diye tabir etmiştir. Bu hakkını affeden, bütün günahlarının
bağışlanmasına
vesile olacak büyük bir sadaka yapmış olacaktır. Çünkü bu af, bir
insana bir
hayat kazandırmaktır. Buna da bütün insanları ihyâ etmiş kadar bir
sevap vaad
edilmiştir. Demek ki kısas, Allah katında icrası (yapılması)
istenildiği için
değil, "Sizin için kısasta hayat vardır. Ey akıl sahipleri, umulur ki
gereğince sakınırsınız" (Bakara, 2/179) âyetinin delaleti üzere hayat
hakkına zulüm ve tecavüz vahşetlerinden ve cinayetlerinden insan
hayatını
korumak için meşru kılınmıştır. Gerçi kısas da bir yok etmeyi içerir ve
bir
zarara zarar ile karşılık verme gibi anlaşılabilir. Fakat bu yok etme
hakkı,
hayatı kaldıran bir cinayet ve vahşeti yok etmektir. Bu ise hayat
hakkının
yaşaması demektir. Bunun için dünyada adalet ve eşitliğe kısastan daha
büyük
bir misal gösterilemez ve zaten kısasın mânâsı, eşitlik ve tam bir
denklik
demektir. Yaşama hakkını yok eden bir caninin yaşama hakkı olmadığını
kendi
gözüyle görmesi ne büyük bir adalet manzarasıdır. Sonra hak ve adaletin
bu
güçlü manzarası altında hayat hakkının kendi kazancıyla ortadan
kalktığını
gören bir kimseyi affedip de, kendisine yeniden bir hayat hakkı
bağışlamada da
öyle yüksek, öyle kutsal bir ihsan (iyilik yapma) manzarası vardır ki,
insanlık
âleminde bundan daha güzel, daha yüksek bir iyilik örneği gösterilemez,
"Kim o kimseyi (hayatını kurtarmak sûretiyle) yaşatırsa, bütün
insanları
yaşatmış gibi olur". (Mâide, 5/32)
İşte
bu ilâhî hüküm, bir
tarafında böyle bir adalet manzarası, bir tarafında da böyle bir iyilik
manzarası görülen bir hidayet ve nurdur. Yahudiler ise kitaplarında
yazılan bu
ilâhî hükümler ile de hükmetmez oldular. Ve her kimki Allah'ın
indirdiği
hükümlerle hükmetmezse, işte bunlar da o zalimlerdir, o haksızlar
güruhundan
başka birşey değillerdir. Çünkü zulüm herhangi bir şeyin hakkını
vermemek, onu
Allah'ın tayin ettiği uygun olan yerinden başkasına koymaktır. Allah'ın
hükmedilmek için indirdiği, bildirdiği, yazdırdığı hükümler ile
hükmetmemek de
önce Cenâb-ı Hakk'ın kanununun hakkını vermemektir. Bu da hiçbir şeyin
hakkını
vermemek, ya ifrat (çok ileri gitmek) veya tefrît (ihmal) etmektir.
Zulmün
zulüm, zalimin zalim olmasını tayin eden hükmün ve bu hükme ölçü olarak
alınan
delil de Allah Teâlâ'nın indirdiği hükümler ve hak kaidelerdir. Şu
halde
bununla hükmetmemek, zulüm ile adaleti, zalim ile mazlumu ve bunlar
arasındaki
doğruluk orantısını birbirinden ayırmamak ve seçmemektir. Zulüm ve
zalimi
ayırmayan, ayırmak istemeyen, Hakk ölçüsünü görmeyen ve görmek
istemeyenler ise
zalimlerin başlarıdırlar ve asıl zalim bunlardır. Ve bunlar Nadir
oğulları ve
Kureyza oğulları olaylarında olduğu gibi yahudilere yahudilik görevini
tatbik
etmeyen zalimler güruhundandırlar. Fakat şunu da bilmek gerekir ki,
Allah'ın
indirdiği hüküm, Tevrat'tan ve Tevrat'takilerden ibaret değildir.
Tevrat'ı
indirdikten başka bir de biz, o peygamberlerin izleri üzere
arkalarından
Meryemoğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdik. Şu
halde
Tevrat'ın hükmüyle amel, onun tasdiki ile şartlanmış olmak üzere bir
daha teyit
edildi. Bu şekilde İsa'yı gönderdik. Ona da İncil'i bir hidayet ve nuru
içine
almış, ve önündeki Tevrat'ı tasdik ve teyid edici, ve yeterince
korunanlara bir
hidayet ve öğüt olarak verdik.
47-
İncil ehli de Allah'ın
bunda indirdiği tasdik, hidayet ve öğüt ile hükmetsin. Hamze kırâetinde
(lâm) ın
esresi ve (mim)in fethasıyle şeklinde okunur ve mef'ûlün leh olmak
üzere e
atfolur ki," muttakilere hidayet ve öğüt olmak üzere ve İncil ehlinin
bundaki tasdik, hidayet ve ilâhî öğüt ile hükmetmeleri için verdik"
demektir. Demek ki İsa, geçmiş peygamberlerin izinde olmakla beraber,
bağımsız
bir şeriat ile gönderilmiş bir resuldür. Ve yahudilik bununla son
bulmuş yani
neshedilmiş (hükmü kaldırılmış)tir. Bundan böyle İsa ve İncil'in
tasdikini
düşünmeden Tevrat ile doğrudan doğruya ve genel olarak amel etmek caiz
değildir. İsa ve İncil'i tanımayıp yahudilik iddia edenler, gerçekte
kâfir ve
zalimdirler. Fakat bunlar kendi dava ve inançlarına göre İncil
hükümleri ile
mutlak olarak sorumlu tutulamazlarsa da Tevrat hükümleriyle mutlaka
yükümlü
tutulurlar. Hâlâ mutlak amel edilmesi gerekli Allah'ın kitabı olduğuna
imanın
lüzümunu iddia eden yahudiler Tevrat ile hükmetmedikleri veya Tevrat
gereğince
aleyhlerine verilen hükme itiraz ettikleri takdirde kendi davalarını
bozmuş,
küfürlerini ve zulümlerini itiraf etmiş ve kendilerinin kendi
nazarlarında da
kâfir ve zalim olduklarını ispatlamış olurlar. Şu halde Tevrat ile
yahudiler
aleyhine hüküm ve yükümlülük böyle olduğu gibi hıristiyanlar hakkında
da İncil
böyledir. O halde İncil ehli, yani hıristiyanların hakkı da İncil ile
mutlak,
Tevrat ile de İncil'in tasdiki dairesinde mukayyed olarak hükmetmek ve
bu
şekilde verilen hükümleri kayıtsız şartsız kabul etmektir. Ve her kim
Allah'ın
indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte bunlar da o fasıklardır. Yani
Allah'ın
hükmünden veya imandan çıkmış kimselerdir. Mesela Tevrat'taki kısas
hükümlerinden sonra İncil'de mukabele bi'l-misil (yapılan muameleyi
aynen
tekrarlama suretiyle) yapmayıp her halde affetmeyi emreden bir hüküm
nazil
olmuş ise, İncil ehli kısas talep edememeli değil, fakat sabit
olmasından sonra
affetmelidir. Etmediği takdirde kendi nazarında da zarûri olarak
fasıktır. Ya
Allah'ın hükmüne iman ettiği halde, o hükümden dışarıya çıkmış isyan
eden bir
fasıktır. Veya o gün onu kalben de tanımamak veya küçümsemekle imandan
çıkmış
kâfir bir fasıktır, ve her iki halde fasık cezasına layıktır. Şu halde
Tevrat'a
uygun hükmü kabul etmeyen yahudiler, İncil'e uygun hükmü kabul etmeyen
hıristiyanlar kendi görüşlerinde ve inançlarında da kâfir veya zalim
veya
fasıktırlar veya hepsidirler. Aynı şekilde bunlara benzeyenler de
bunlar
gibidirler. Küfürleri, ilâhî hükmü inkâr etmelerinden veya hakir
görmelerinden;
zulümleri, ölçüsü hak olan ilâhî hükmü atıp, başka hükümler ile
hükmettiklerinden; fasıklıkları da hak hükümden çıktıklarından
dolayıdır. Şu
halde ya bu üç vasfın hepsi birliktedir veya her biri hükümden
çekinmeye ilave
olan bir hâle göre bağımsız sıfatlardandır.
48-Tevrat
ve İncil böyle.
Fakat Allah'ın inzal ettiği bunlardan ibaret de değil. Ey Muhammed asıl
kitabı,
o kâmil kitap olan Kur'ân'ı da hakkıyla hakka yakın olarak yani hakkın
mânâsı,
hakkın vasıtası, hak inzal ile sana indirdik, kitap cinsinden, Allah
katından
indirilmiş kitaplar cümlesinden önünde bulunanı tasdik edici, ve onun
üzerine
müheymin, yani diğer kitaplar üzerine emin bir nezaretçi ve şahit,
kontrolcü ve
hâkim olmak üzere hakkıyle indirdik. Ki bu kitap hem müheymin
(koruyucu) olan
Allah Teâlâ'nın bizzat muhafazası altında olarak bozulma ve tahriften
masun
(dokunulmaz olarak) kalacak. Hem diğer kitapların amel edilmesi gerekli
olarak
içermiş oldukları doğru hükümleri kaybolma ve bozulmadan koruyacak,
şâhitliğiyle hakikatleri düzeltecek ve bozukları iptal edecek ve bunun
tasdikinden geçmeyen yahut buna aykırı olan diğer kitaplar ve geçmiş
şeriatlerin hükümleriyle amel etmek caiz olmayacaktır. Bu kitap onlar
üzerinde
tasdik ve teyidine başvuruda bulunulacak emin bir merci, bir koruyucu
ve
murâkıb, bir hak şahid olacaktır .Ve artık Tevrat veya İncil ile hükmün
mutlak
olması da bununla mukayyed bulunacaktır.
MÜHEYMİN
kelimesi,
"heymene"den ism-i fâil olarak bir şey üzerine râkıb (gözetici) ve
hafız (koruyucu) olan şahit ve emîn (inanılan) demektir. Diyorlar ki,
bu
vezinde dan, yani bu beş kelimeden başka kelime yoktur. Bazı lugatçılar
bunun
yerine ; yerine kabilinden olarak korkudan emin kılmak mânâsına den bir
ism-i
fâil olduğuna kâni olmuşlar ise de anılan benzerler mevcut iken, böyle
bir
tasavvurun gereksiz bir zorlama olduğu açıklanmıştır. İbnü Kuteybe
bunun
lafzının in ism-i tasğiri (küçültme ismi) zannetmiş ise de Ebu'l-Abbas
Müberred
bundan sakındırmıştır. Çünkü "müheymin" Allah'ın isimlerindendir de.
Şu
halde sen, onlar, o sana
gelenler arasında her kim olursa olsun Allah'ın hak ile indirdiği Kitap
ile
hükmet, sana gelen haktan saparak onların isteklerine, eğri arzularına
uyma.
Zira arzulara uyulmamak için sizden her birine yani siz İslâm
ümmetinden yahut
siz ümmetlerden her birinize, biz bir şir'a, hak maksûda götürür özel
birer yol
ve bir minhâc, yani bütün o yolları içine alan umûmî bir cadde, açık
bir yol tayin
ettik.
ŞİR'A,
ŞERİA, MEŞRAA, asıl
lugatta bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su içmek veya almak
için
gidilen yol demektir. Bunda insanların ebedî hayata ve gerçek saadete
ermesi
için Allah Teâlâ'nın koyup teklif ettiği özel hükümlere ve doğru yola
istiâre
yoluyla isim verilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp
açmak, beyan
ve açıklamak mânâsına "şeraa" masdarından veya bir şeye girmek
mânâsına "şuru' "dan alınmıştır. Birincisi şâria (yol göstericiye),
ikincisi sâlike (yola girene) göre münasebeti demek olur.
Minhâc
da, vâzıh, açık yol
demektir. Şir'a Fransızca "procede", minhâc da "methode"
kelimeleriyle terceme olunabilir. Bazıları şir'a ile minhâcın bir
mânâdan
ibaret olup tekit için tekrar edildiğine ve her ikisinden de maksadın
"din" demek olduğuna kâni olmuşlardır. Diğerleri ise aralarını
ayırmışlar ve demişler ki, şir'a mutlak şeriatten, tarikat da mekârim-i
şeriat
(şeriâtın kıymetleri)ten ibarettir. Minhâcdan maksad budur. Şu halde
şeriat
önce, tarikat sonradır demişler. Müberred, "şir'a tarikın (yolun)
başlangıcı, minhâc da devamlı tarik (yol)tir" demiştir. İbnü Enbârî de,
şir'a o tariktir ki, bazan açık ve bazan kapalı olabilir; minhâc ise
her halde
açık olur, demiştir. Gerçek budur ki, âyette şir'a ve minhâc bir
mânâdan ibaret
değildir. Şir'a, zamanların ve zeminlerin, ahvâl (durumlar)in
değişmesiyle
değişebilen dinin fürûu (dalları); minhâc da daima sabit, açık ve
devamlı olan
dinin asıllarıdır ki, şir'a bunun şubeleri ve çeşitleri demektir. Her
milletin
mensub olduğu peygambere indirilen özel hükümler birer şir'a; Allah'a,
peygamberlere, ahirete iman gibi bunların hepsinin müşterek ve birlik
oldukları
usul (asıllar) da minhâcdır. Bu iki durum dolayısıyladır ki bazen
peygamber ve
şeriatların ihtilaf noktasını, bazan da, "O size, dinden Nuh'a tavsiye
ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye
ettiğimizi
şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda
ayrılığa
düşmeyin" (Şûrâ, 42/13) âyeti gibi ittifak noktasını gösteren âyetler
görürüz.
Nitekim burada da önce birbirlerinin izlerinden gönderilen
peygamberlerin ve
kitapların sonrakileri öndekilerini tasdik ettikleri, ikinci olarak bu
devamlılık ve tasdik içinde şerîatların ve ümmetlerin çeşitli oldukları
açıklanmıştır. Bunun birisi "Peygamberlerden hiç birinin arasını
ayırmayız" (Bakara, 2/285), birisi de, "Biz, peygamberlerden kimini
kiminden üstün kıldık" (Bakara, 2/253) âyeti dolayısıyladır. İncil'in,
önündeki Tevrat'ı; Kur'ân'ın, önündeki Tevrat, İncil, bütün kitap
cinsini
tasdik edici ve birini diğerinden derecelerine göre temâyüz edici
olarak
indiklerini açıkladıktan sonra, bu âyet bize gösteriyor ki, geçmiş ve
şimdiki
ümmetlerden çeşitli ümmetlere, nefsani arzularına uymamaları için önce
hallerine münasip birer şir'a ve minhâc verilmiştir. Mesela Hz.
Musa'dan
İsa'nın gönderilmesine kadar olan ümmetin şir'ası Tevrat'ta ve İsa'nın
gönderilmesinden Muhammed Aleyhisselâm'ın gönderilmesine kadar olan
ümmetin
şir'ası İncil'de, Muhammed Aleyhiselâm'ın gönderilmesinden itibaren
mevcut olan
ümmetin şir'ası da Kur'ân'dadır. Ve bütün bu şir'aların birlik ve sona
erici
oldukları bir küllî minhacı (yolu) vardır ki, bunda hepsi müşterektir
ve bu
Kur'ân'dadır. Bu şekilde Kur'ân, İslâm dini, Muhammed'e ait şeriat, her
kitabın, her şeriatın esasını ihtiva eden ve mevcut olan her ümmetin
hareketlerine hakim ve rehber olacak şir'asını toplayıcı olan bir hak
yoldur.
"O, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kıldı". (En'âm, 6/165). Şu
halde hükmün, herkesin keyfine ve arzusuna uymakla değil, Allah'ın
indirdiği
şir'a ve minhâc ile olması vaciptir. Mademki Allah çeşitli zamanlarda,
çeşitli
ümmetlere bir istifâ (seçim) ve gelişme silsilesi ile birer şir'a ve
minhâc
göndermiş ve sonra gelen önce geleni tasdik edici ve hakim kılmıştır. O
halde
sonra gelen şeriatın ortaya çıkmasından itibaren önce gelen şeriât
ümmetinin de
şeriati olduğunda, yani yahudilerin hıristiyanlığı ve her ikisinin
İslâm'ı
tanımaları gerektiğinde şüphe yoksa da önce gelen şeriat, sonra gelmiş
olan
ümmetin de şeriatı mıdır, değil midir? Âlimler, Fıkıh Usulü ilminde ve
bu
âyetin tefsirinde bunu bahis konusu etmişlerdir. Bir kısım, mademki bu
açıklandığı üzere her ümmete bir şeriat tahsis olunmuştur; o halde önce
gelmiş
olan şeriat, sonra gelmiş olan ümmetin şeriatı değildir. Ve şu halde
"bizden
öncekilerin şeriatı, bizim şeriatımız" değildir, demişler. Diğer bir
kısmı
ise: "Bizden önceki ümmetin şeriati, bizim de şeriatımızdır; fakat
mutlaka
değil, mensûh olmamak (hükmü kaldırılmamış olması) şartıyla"
demişlerdir.
Buna göre İncil veya İsa'nın sünneti ile hükmü kaldırılmamış olan
Tevrat
hükümleri hıristiyanların da şeriatı olduğu gibi, Kur'ân ve Muhammed
Aleyhisselâm'ın sünneti ile hükmü kaldırılmamış olan Tevrat ve İncil'in
hükümleri müslümanların da şeriatı demektir. Ve şu halde hükmü
kaldırılmamış
olan, yani İslâm'a ait nasslara aykırı olmayan yahudi ve hıristiyan
hükümleri
ile müslümanların amel etmesi caiz olacaktır. Fakat gerçek şudur ki
yani
"bizden önceki ümmetlerin şeriati bizim de şeriatimizdir; fakat mutlak
olarak değil, Allah'ın kitabında ve Resulünün sünnette nakletmiş olması
şartıyla". Şu halde hükmü kaldırılmamış olmak, aykırı bulunmamak
yeterli
değil; Kur'ân'ın ve Peygamber'in tasdikinden geçmiş olması da şarttır.
Bu
şekildedir ki, geçmiş şeriatler, bizim şeriatimizden bir parçadır ve
bizim
şeriatimiz, hepsini içermektedir. Bunun için Kur'ân'ın, geçmiş
ümmetler, Tevrat
ve İncil hakkında naklettiği kıssaları ve hükümleri onlardaki
açıklamalara göre
değil, Kur'ân'ın ifadesine ve Resulullah'ın beyanına göre anlamak
gerektiği
gibi; "Kur'ân'da filan hüküm, yahudi veya hıristiyan veya diğerleri
hakkındadır. Mesela yahudilere aittir, şu halde biz müslümanların
şeriati
değildir" demekle de kalmamalıdır. İşte Allah böyle her ümmete bir
şeriat
vermiş ve onların hepsini de Muhammed ümmetine tahsis ettiği şeriatte
"önündekini tasdik edici ve ona şahit olarak" hakkıyla nazil olan bu
en mükemmel kitap ile minhâc (şeriat)ı İslâm'da toplamıştır. ü
Ey
insanlar, ey çeşitli
ümmetler Allah dileseydi sizi, önce gelen sonra gelen hepinizi,
insanlığın
başlangıcında olduğu gibi, bir ümmet kılardı da, beşer tarihi
silsilesinde
çeşitli ümmetler yaratmaz, birçok peygamber, birçok şeriat göndermezdi.
Bütün
insanlar, hayvan çeşitlerinin her birinde olduğu gibi devamlı, yeknasak
(bitiveye) bir hayat içinde geçer giderdi.
Fakat
böyle yapmadı ve öyle
dilemedi de, birçok ümmetler ve zamanlarına, hallerine göre çeşitli
şeriatler
yaptı. Yaptı da önce yok iken Musa ile Tevrat ehlini ve ondan sonra İsa
ile
İncil ehlini ve en sonunda Muhammed (s.a.v.) ile Kur'ân ehlini yarattı
ve her
birinize bir şir'a ve minhac (yol) verdi ki her birinizi, size vermiş
olduğu
şeriatler hakkında da denesin, tecrübe yolundan geçirsin de o minhâc
(yol)
üzerinde yarış yaptırsın. Şu halde siz de hep hayır işlere, sonucu en
güzel
olan şeylere koşunuz, yarış ediniz de nefse ait arzularınıza,
keyiflerinize
uyup kalmayınız ve bu doğru yolda fikir ayrılığına girmeyiniz. Zira
bugün
ihtilaf ederseniz, yarın dönüşünüz bütün Allah'adır. O, hakkında
ihtilaf
ettiklerinizi size haber verir.
49-Ey
Muhammed, sana bu hak
kitabı bir de şu emri indirdik ki, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile
hükmet, onların heveslerine uyma!" Rivayet olunduğuna göre yahudilerden
bir kalabalık toplanmışlar, "haydi bakalım Muhammed'e gidelim, belki
bir
fitneye düşürür dininden şaşırtırız" demişler. Varmışlar: "Ey
Kasım'ın babası (Muhammed) demişler, bilirsin ki biz yahudilerin
âlimleri ve
önde gelenleriyiz biz sana tâbi olursak, bütün yahudiler de tabi
olurlar. Şimdi
bizimle hasımlarımız arasında bir dava var, senin huzurunda muhakeme
olalım,
sen de bizim lehimize hüküm ver de, biz de iman edelim, seni tasdik
edelim." Resulullah bundan yüz çevirmiş ve bu âyet nazil olmuştur. Şu
halde mânâ, duruşmadan çekinme, fakat hüküm vermeye gelince, Allah'ın
bildirdiği hak ile hüküm ver de, onların isteklerine, haksız arzularına
uyma.
Ve iyi sakın ki, onlar seni, Allah'ın sana indirdiği şir'a ve minhâc
(yol)ın
bildirdiği hak hükümlerin tamamından şöyle dursun, birisinden bile
aldatıp
şaşırtamasınlar, hiçbir şekilde fitneye düşürmesinler, hükmünde
küfürden,
zulümden, sapıklıktan hiçbir eser bulunmasın. Şayet onlar bunu kabul
etmeyip
başkasını isterlerse o zaman bil ki, her halde Allah onlara başka bir
sebeple
değil, günahlarının bir kısım sebebiyle bir bela vermek istiyor. Ki
Allah'ın
iradesine karşı gelmenin ihtimali olmadığı bellidir. Bu bir kısım
günahlar,
Allah'ın hükmünü kabul etmemek, hakka aykırı hüküm isteme günahıdır.
Bunun bu
şekilde ifadesi şu mânâlara işaret eder: Önce gizliye göre bu günah,
açıkça
söylenmesi layık görülmeyen pek büyük bir günahtır. Haksızlar bile
haklı gibi
görünerek haksızlık peşinde dolaşırlar. Şu halde açıktan haksızlık
istemenin ve
Allah'ın hükmünü kabul etmemenin ne büyük bir günah olduğu düşünülsün!
İkinci
olarak, bu sevdada bulunanların pek çok günahları vardır. Ve bu büyük
günah
onlardan biridir. Üçüncü olarak, Allah dünyada her günah ile
cezalandırmaz,
tecil eder (sonraya bırakır). "Eğer Allah, insanları, yaptıkları her
haksızlıkla cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı." (Fâtır,
16/61) veya affeder, fakat doğru olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü
kabul
etmemenin günahı vâki oldu mu, bunun her halde cezalandırılacağının ve
bunların
haksızlıkla muhakkak bir felakete uğrayacaklarının bilinmesi lazım
gelir. Böyle
olmakla beraber insanların birçoğu fâsıkdırlar, malûm ve muayyen
bulunan doğru
sınırlardan çıkmakta ısrarlıdırlar. Ve işte bundan dolayıdır ki, hakk
(doğru)
olan hükümleri tebliğden sonra hüküm ve hükümete lüzum vardır. Ve
hakimlerin
hak ile hükmetmeleri ve bu sapıklar güruhundan olmamaları vacibdir.
Yoksa
haksız hüküm ve hükümet, musîbeti çabuklaştırmaktan başka bir şey
yapmaz.
50-Bu
böyle iken o ilim ve
din iddiasında bulunanlar, Allah'ın hükmüne razı olmayıp da kötülüğe
meyletme,
dalkavukluk, garazkârlık, eşitsizlik gibi haksız davaya tâbi olan
cahiliyet
hükmü, cahiliyet kanunu mu istiyorlar? Halbuki hüküm ve hâkimiyeti
Allah'tan
daha güzel olan kim vardır? Allah'ın hükmünden daha güzel hangi hüküm,
Allah'ın
hükmüyle hükmeden hakimden daha güzel hükmedecek hangi hâkim
düşünülebilir?
Fakat bu soru herkese değil, îkân (sağlam bilgi) sahibi olan kimseler,
topluluklar içindir. Bunu ancak sağlam bilgi ehli olanlar takdir eder.
Yoksa
küfür ve şüphe içinde bulunanlar, kalblerinde hastalık olanlar, bir
zalimin
haksız hükmüne "daha güzeldir" demekten çekinmezler.
Rivayete
göre bu âyet, Benî
Nadîr ve Benî Kureyza yahudileri arasındaki adam öldürme olayından
dolayı
Peygamberimizden hüküm talep etmeleri ve Peygamberimiz tarafından
musavat
(eşitlik) ile hükmedilmesi üzerine Benî Nadir'in bu eşitlik hükmüne
razı
olmayarak cahiliye âdeti üzere üstünlük sevdasında bulunmaları
sebebiyle nazil
olmuştur. Bu sebebe göre, yahudilerin İslâm yoluna, Muhammed
Aleyhiselâm'ın
hükmüne iman ve ittiba etmemekle yalnız Kur'ân'a ve Muhammed
Aleyhisselâm'a
değil, kendi dinleri ve kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat'ı ve
Musa
şeriatını da tanımayıp mutlak ilâhî hükmü inkâr ederek cahiliye
hükümleri
peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat etmekle; hem iman
iddialarına
rağmen küfür, hem ilim ve şeref iddialarına rağmen cehalet, bozgunculuk
ve
azabı haketmeleriyle cezalandırmış ve sebebin özelliğiyle beraber
mefhumun
genelliğine göre de bu hükmün yalnız yahudilere mahsus olmayıp
hıristiyan ve
diğerleri hakkında da böyle olduğunu ve dolayısıyla İslâm şeriatının,
umumun şeriatı
ve herkesin yolu olup, bunu tanımayan yahudi ve hıristiyanların kendi
din ve
şeriatlerini de tanımamış olacaklarını anlatmış ve bu şekilde
müslümanların
ümmetler arası vazifelerindeki genişliğin önemini göstermiştir.
O
halde:
51-
Yahudi ve hıristiyanları
dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız,
itimat
edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine,
hükümlerine
yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle
dursun, onlara
gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi
kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi
sıkı
fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine
iştirak
etmeyiniz. Görülüyor ki "Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar
olmayınız" buyurulmamış, "Yahudi ve hıristiyanları dost
edinmeyiniz" buyurulmuştur. Çünkü "Allah sizi, din hakkında sizinle
savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten,
onlara
adaletli davranmaktan men etmez." (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu
halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk
yapmaktan,
onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost
edinmekten,
yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr
olmazlar.
Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları)
dırlar.
Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar.
Ne
Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de hıristiyanlar.
Bunların
dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı
arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli
edininirse,
şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu
kapmıştır. O
artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle
onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah
zalimler
guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve
hıristiyanları
dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.
52-Şimdi
ey Muhammed,
kalblerinde hastalık olanları, (Bakara, 2/10. âyetin tefsirine bkz)
İbnü Übeyy
ve benzeri münafıkları görürsün ki yahudi ve hıristiyanlar içinde
onların
dostluk ve yardımları konusunda hızla koşuşurlar, korkarız ki devir
aleyhimize
döner, başımıza bir felaket gelir derler.
"Daire",
dünyanın
baş ucunda dönüp dolaşan felaket ve inkılâb demektir. Bunlar, ahireti
hesaba
almaz, hakkın üstün gelmesine, İslâmın yükselmesine bel bağlamaz,
tersine bir
devrim oluverip devletin kâfirlere geçmesini düşünür ve öyle bir halde
onlardan
istifade edebileceğini de ümit eder ve bu ümit ile özürleri
kabahatlerinden
büyük olmak üzere bu şekilde itiraz ederler. Bununla güya bir darlık
zamanında
müslümanlara bir hizmet etmek fikriyle akıllıca bir ihtiyatta
bulunuyorlarmış gibi
görünmek isterler. Halbuki gerçekte Resulullah'ın başarısından ve İslâm
dininin
gerçeklerinden şüphe ederler. İhtilaf ve inkılâb peşinde koşarlar.
Rivayet
olunuyor ki, bu sözü münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy söylemiştir.
Benî
Kureyza yahudileri Peygambere karşı bir savaş durumu aldıkları zaman
Ubâde b.
Sâmit (r.a.): "Benim bu yahudilerden pek çok dostum var, fakat ben
bunların dostluklarından Allah'a ve Resulüne sığınıyor, Allah ve
Resulüne
dostluk ediyorum" demişti. Abdullah b. Übeyy de: "Ben öyle bir adamım
ki felaketlerden korkarım, dostlarımdan vazgeçemem" demiş bu âyetler
nazil
olmuştur.
Öyle
amma devrin bu gibi
ihtimalleri içinde kendilerinden başka kimseye dost olmayanlardan ümit
beklemektense Allah'ın peygambere ve müslümanlara fetihler veya başka
şekilde
ferahlık ihsan edivermesi veyahut kendi tarafından bir emir ile o dost
dediklerine hatır ve hayale gelmez bir felaket verivermesi ve
dolayısıyla bu
münafıkların gönüllerinde gizledikleri şeylere nâdim olmaları pek yakın
ve
Allah'tan daha çok beklenen bir ihtimaldir. Ki bu, bir ilâhî vaaddir.
Allah'ın
kudretiyle yahudi ve hıristiyanların kudret ve ahlâkları
karşılaştırılınca,
hadd-i zatında yakın olan bu ilâhî vaad ile de kesinlik kazanan bu
ihtimal
gerçekleştiği zaman, bunların bu hallerini gören müminler ne der bilir
misiniz?
53-
O zaman da müminler bu
münafıklara işaret ederek ve bunların ümit bekledikleri o mağlub ve
perişan
dostlarına hitap ederek yüzlerine karşı veya kendi aralarında derler
ki:
Hayret, her halde sizinle beraber olduklarına "Eğer sizinle savaşılırsa
mutlaka size yardım ederiz" (Haşr, 59/11) diye güçlerinin yetebildiği
yeminlerle Allah'a kasem edenler, şunlar mıydılar? Bakınız ne oldular:
Bütün
amelleri, bütün gayretleri boşa gitti de hepsi hiçbir şey elde edemeyen
kimseler oldular. (Nitekim sûrenin yukarısında "her kim bu imana
küfrederse bütün ameli tutulur. O ahirette de zarar edenlerden olur."
(Maide, 5/5) buyurulmuş idi)
Asım,
Hamze, Kisâî,
Halefü'l-Âşir kırâetlerinde vâv-ı isti'nâfiyye ve lâm'ın ref'iyle
şeklinde,
Nâfi, İbnü Kesir, İbnü Âmir ve Ebu Cafer kırâetlerinde "vâv"sız
şeklinde okunur ki, ikisi de mukadder soruya cevap olacak istinâf
cümlesidir ve
mânâ birdir. Ebu Amr, Yakûb kırâetlerinde ise atıf vâvı ve lâm'ın
nasbiyle
şeklinde okunur ki, bu da üzerine atıftır. Sonundaki kısmının den bir
haber ve
teaccüb istifhâm mânâsına dahil olarak müminlerin sözlerinden olması da
muhtemeldir. Ve bu takdirde mânâ: "Onlar bunlar mıdırlar? Allah'ın
kudretine bakın ki bütün çalışmaları ne kadar boşa gitti de ne büyük
zarara düştüler?
" demek olur. Fakat gösterdiğimiz üzere bunun sonucu hali özetleyen tek
başına ilâhî bir kelam, bir isti'naf cümlesi olması daha açıktır. İşte
yahudileri ve hıristiyanları dost edinmek böyle nifak (iki yüzlülük,
ara
bozuculuk) gibi bir kalb hastalığından doğar ve dinden dönmeye sebep
olur.
Bunun da sonucu amellerin boşa gitmesi ile tümden zarardan başka bir
şey olmaz.
Çünkü dinden dönmenin cezası budur. Görülüyor ki "gördün"
buyurulmamış, "görüyorsun" buyurulmuştur. Bu ise istikbâl (gelecek)
ve devamlılık fiilidir. Demek ki bunlar geçmişe ait değil, geleceğe ait
ve
benzerleri birçok defalar görülecek olaylardır. Bunun için şimdi de
mutlak
dinden dönenlerin hallerine geçilerek, Nâfi, İbnü Amir, Ebu Cafer
kırâetlerinde
(idğamsız) okunur, buyuruluyor ki, bütün bunlar Kur'ân'ın vâki olmadan
önce
haber verdiği olaylar cümlesindendir. İbnü Ka'b, Dahhâk, Hasen, Katâde,
İbnü
Cüreyc ve diğerleri demişlerdir ki, bu âyet kıyamete kadar bütün
müminlere
hitaben nazil olmuştur. Yani bu âyet, sebebi hâss (özel), hükmü âmm
(genel)
olan diğer bazı âyetler gibi özel bir sebep ve belli bir olay üzerine
değil,
doğrudan doğruya bütün müminlere genel mânâda dinden dönmenin bir
hükmünü
anlatmak için inmiştir. Tefsirciler burada, bu âyetin haber verişine
uygun
olmak üzere, sonra çeşitli zamanlarda meydana gelen onbir irtidat
(dinden
dönme) olayından bahsetmişlerdir ki, üçü Resulullah'ın vefatından önce
vâki
olmuştur.
1-
Benî Müdlic (Müdlic
oğulları)in dinden dönmeleridir ki, reisleri Zuhmar denilen
Esvedü'l-Ansî'dir.
Bu bir kahin idi, Yemen'de peygamberlik iddia ve bazı beldeleri istila
edip
Resulullah'ın memurlarını çıkarmış idi. Peygamberimiz de Yemen valisi
Muâz b.
Cebel'e ve Yemen'in ileri gelenlerine yazdı, Allah Teâlâ da onu
Feyrûz-i
Deylemî'nin eliyle helak etti. Gece vakti basılıp öldürüldü, o gece
Resulullah
bunu haber verdi, müslümanlar sevindiler ve ertesi gün idi ki,
Peygamberimizin
vefatı vuku buldu. Sonra rebiulevvelin sonunda da Yemen'den haber geldi.
2-
Müseylemetü'l-Kezzâb'ın
kavmi olan Benî Hanife (Hanife oğulları)nin dinden dönüşüdür. Bu
yalancı da
peygamberlik iddia etmiş, Resulullah'a şöyle yazmıştı: "Allah'ın elçisi
Müseylime'den, Allah'ın Resulü Muhammed'e: Şimdi, yeryüzünün yarısı
benim,
yarısı senindir". Peygamberimiz de şöyle cevap vermişti: Muhammed
Resulullah'dan
Museylemetü'l-Kezzâb'a: "Bundan sonra şimdi, muhakkak yeryüzü
Allah'ındır,
onu kullarından dilediğine verir, sonuç Allah'tan layıkıyle
korkanlarındır". (Arâf, 7/128) sonra buna Hz. Ebu Bekir halife olduğu
zaman asker gönderip harp etti ve Hz. Hamza'nın katili Vahşi eliyle
öldürüldü.
Vahşi: "Ben cahiliye zamanında insanların hayırlısını, müslümanlığım
zamanında da insanların en şerlisini öldürdüm" derdi.
3-
Tuleyha b. Huveylid'in
kavmi olan Benî Esed (Esed oğulları)'in dinden dönüşüdür ki, Tuleyha da
Peygamberimizin vefatı sıralarında peygamberlik iddia etmişti. Buna da
Hz. Ebu
Bekir, Hâlid b. Velid'i gönderdi. Savaştan sonra Tuleyha yenildi, Şam'a
kaçtı.
Bundan sonra İslâm'a girdi ve çok güzel müslüman oldu ki, İran harpleri
gibi
büyük savaşlarda en güzel hizmet eden büyüklerdendir.
Diğer
yedi fırka da
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir zamanında dinden dönmüş
idi ki
bunlar:
4-
(1) Uyeyne b. Hısn'ın
kabilesi Fezare,
5-
(2) Kurre b. Selemetü'l-
Kureyşi'nin kavmi Gatafan,
6-
(3) Fûcâe b. Abdi
Yâleyl'in kavmi Benî Selim,
7-
(4) Mâlik b. Nüveyre'nin
kabilesi Benî Yerbu,
8-
(5) Secah binti Münzir'in
kavmi olan Temim'in bir kısmı ki, bu Secah Müseylemetü'l-Kezzâb ile
evlenmişti
ve kıssası meşhurdur. Ebu'l-Alâ el-Mearri adlı kitabında şöyle
demiştir.
Mânâsı:
Secah dul kaldı,
Müseylime de onu sevdi. Dünya insanları içinde o bir yalancı kadın,
öteki de
yalancı bir erkektir".
9-
(6) Eş'as b. Kays'in
kavmi Kinde.
10-
(7) Hutam b. Zeyd'in
kavmi Beni Beler b. Vâil. Allah Teâlâ, Hz. Ebu Bekr'in eliyle bütün bu
yedi
fırka dönmelerinin de işlerini bitirdi, sıkıntılarını defetti.
11-
Cebele b. Eyhem'in kavmi
olan Gassân ki, bu Cebele de Hz. Ömer zamanında İslâm'a girmişti: Bir
fakire
vurmuş olduğu bir tokattan dolayı, kısas yapılarak bir tokat yiyeceğini
anlayınca gururuna yediremeyip dinden dönmüş ve Rum beldelerine kaçmış
idi ki,
kıssası meşhurdur.
Görülüyor
ki bu olaylar,
sadece ferdî bir dinden dönme halinde kalmamıştır.
54-Hasılı,
ey iman ehli,
sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki
Allah
onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum)
getirecektir. Öyle
bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad
eder,
hem de onlar Allah'ı severler, itaatına koşar, isyandan kaçarlar. Öyle
bir kavim
ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı
izzetli,
güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından
korkmazlar,
yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife
yapmanın
gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne
bakmaz,
dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar. Bu hal, bu vasıflar ise
sırf
Allah'ın lutfu ve ihsanıdır. O, bunu kime dilerse verir, dileyene de
verir. Şu
halde hiç biriniz ümitsizliğe düşmeyiniz, düşüp de kâfirlerin peşinde
koşmayınız. Allah'tan, böyle vasıflara sahip bir toplum olmayı
isteyiniz,
dileyiniz. Fakat bunu zorla alınır bir hak da zannetmeyiniz, inhisar
(tekelcilik) fikrine sapmayınız. Allah, hem ihsanı çok olan, hem çok
bilendir.
Lutufları ve ihsanı çok, ihsanına engel olan ve karşı çıkan yoktur. Onu
hiçbir
şey bağlayamaz, en ümitsiz zamanda, en umulmadık yerden, en umulmaz
kimselerde
neler neler yaratır! Nasıl yaratır, bunu O bilir. Zira o her şeyi
bilir. Şu
halde lutuf ve ihsanını kimlere ve ne şekilde vereceğini de bilir. Bu
şereflere, bu hürriyete, bu izzet ve istiklale ermek istiyenler
başkalarının
değil, ancak Allah'ın dostluğuna koşmalı, Allah'ın sevgili
Peygamberine,
müminlere kafa tutmamalı, sevmeli ve yardım etmelidir.
Anlaşılıyor
ki, dinden dönme
bir olaya mahsus olmadığı gibi, bu kavim de belli bir kavimden ibaret
değildir.
Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve onların terkettikleri
saadet
mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman zaman nöbetle gelecek
ve i'lâ-yı
kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) ile İslâm'a hizmet edecek
birçok
toplumlara işarettir ki, anılan vasıflar bunların mümeyyiz (ayırıcı)
vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder. Şu halde bunların
hepsini ancak
alîm olan (çok iyi bilen) Allah Teâlâ bilir. Fakat gerek ortaya
çıkmasından
sonra ve gerek eserlere göre ortaya çıkmadan önce bazılarını tayin ve
tasavvur
etmek mümkün olabileceğinden tefsirciler bunları kaydetmişlerdir:
1-
Hz. Hasen, Katâde,
Dahhâk, İbnü Cüreyc demişlerdir ki, bunlar Ebu Bekir ve arkadaşlarıdır.
Çünkü
dinden dönenlerle bunlar savaştılar.
2-
Ebu Bekir, Ömer ve
arkadaşlarıdır. Zira Resulullah'ın devrinden sonra mücahedeler bunların
halifelikleri zamanında olmuştur.
3-
Sûddî demiştir ki, bu
âyet önce Ensar hakkındadır. Zira ilk önce kâfirlere karşı Resulullah'a
yardım
eden ve dinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olan bunlardır.
4-
Yemen ehlidir. Zira
Hâkim'in "el-Müstedrek" inde sahih senet ile rivayet edildiği üzere
bu âyet indiği zaman Peygamberimiz Ebu Musa'l- Eş'arî (r.a.)ye işaret
buyurarak
"bunun kavmi" buyurmuştur. Ve hakikaten bunlar Resulullah zamanında
çok mücahedeler ve hizmetler etmişler ve Hz. Ömer'in fetihlerinin çoğu
da
bunların eliyle olmuştur.
5-
Fürs (fars, eski İran)
kavmidir. Çünkü yine sahih rivayette geldiği üzere Peygamberimizden
sorulmuş,
mübarek elleriyle Selmân-ı Farisî (r.a.)'nin omuzuna vurup: "bu ve
bunun
arkadaşları" buyurmuş, sonra da: "İman, Süreyya'ya bağlı olsa, Acem
soyundan olan birtakım insanlar her halde uzanır alırlardı"
buyurulmuştur
ki, bu hadis-i şerifte İmâm-ı Azâm Ebu Hanife hazretlerinin
menkıbelerine de
delalet vardır.
6-
Denilmiş ki, bunlar
Neha'den ikibin, Kinde'den beşbin ve diğer insanlardan üç bin kişi
idiler ki,
Kadisiye günü cihad ettiler.
Sözün
kısası bu kavmi, bir
zamana mahsus tek bir kavimden ibaret kabul etmemek, imandan sonra
herhangi bir
şekilde İslâm'dan yüz çevirenlerin kendilerine mevkiyi terketmeye
mecbur
oldukları ve olacakları herhangi bir kavim olarak anlamalıdır. Ve
burada itikat
(iman) itibarıyla dinden dönme değil, amel bakımından da dinden dönme
bahis
konusudur. Vaktiyle yahudilerin hıristiyanlara, hıristiyanların
müslümanlara
mevkiyi terkettikleri gibi, İslâm nimetinin kadrini bilmeyen nankörler
de onun
kıymetini bilecek, şükrünü eda edecek yeni bir müslüman kavme mevkiyi
terketmeye mecbur olacaklardır. İnsanlık tarihi, İslâm tarihi bunun
büyük küçük
misalleriyle doludur. Fertleri, küçük toplumları bırakalım da en büyük
misallerini alalım: Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar,
bundan
sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme
doğru
geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî
olarak
İslâm'a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu
defa da
Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip
kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan
yeryüzünün her
kıtasına yaymışlardır. Şu halde "Ebnâ-i Fâris" hadisinin delaleti ve
İstanbul'un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve "Umulur ki Allah, bir
fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir." (Maide, 5/52) ilâhî
vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de, müjdesine
girmişlerdir. Demek
ki, onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrâna
doğru
giderlerse yerlerini Allah'ın göndereceği diğer bir topluma terketmeye
mecbur
olacaklardır. Ve kim bilir lutfu geniş ve ilmi çok olan Allah kıyamete
kadar
daha ne toplumlar gönderecektir. İşte tâ yukarıdan "Allah'ın
üzerinizdeki
nimetini anın" hatırlatmasından beri gelen ve daha devam edecek olan
açıklamaların geliş ve akışına göre meâlin özeti bu noktada
toplanmaktadır.
55-Şu
halde ey müminler,
dininizin kıymetini biliniz, hiçbir toplumun tekelinde olmayı
kabullenmeyen bu
geniş Hakk'ın feyzini, bu ilâhî lutfu, bu yüksek hürriyeti bırakıp da
başkalarının dostluğu arkasına düşmeyiniz. Sizin her mânâsıyla veliniz
(dostunuz), âmiriniz, sevgiliniz, yardımcınız başkası değil, ancak
Allah ve
Allah'a tâbi olarak Resulü, Allah'a ve Resulüne tâbi olarak
müminlerdir. Öyle
müminler ki, Allah'a ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek rekatlarıyla
güzelce
namaz kılarlar ve Allah'ın emrine uyarak, isteyerek, rıza göstererek
zekatlarını verirler, yahut rükûda oldukları halde zekat verirler.
Bu
âyetin iniş sebebi
hakkında birkaç rivayet vardır: Birincisi, Ubâde b. Sâmit hazretlerinin
yukarda
nakledilen sözü ve müminlerden maksad umumdur. İkincisi, İkrime'nin
rivayetine
göre Hz. Ebu Bekir'dir. Üçüncüsü, Ata'nın İbnü Abbas'dan rivayetine
göre de Hz.
Ali'dir. Ebu Zerr'den de: "Bir gün mescidde öğle namazını kılmıştık,
bir
dilenci: 'Ey Rabbim şahid ol Resulullah'ın mescidine geldim, dilendim,
kimse
bana bir şey vermedi' diye şikayet etti. Hz. Ali daha namaz kılıyordu
ve rükûda
idi. Dilenciye serçe parmağındaki bir yüzüğü işaret etti, o da gitti
aldı,
Resulullah bakıyordu: 'Allah'ım, kardeşim Musa senden: 'Rabbim! benim
göğsümü
aç, bana işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar,
bana
âilemden bir vezir ver, kardeşim Harun'u; onunla arkamı kuvvetlendir,
onu işime
ortak yap' (Tâhâ 20/25-32) diye niyaz etti, sen de: 'Senin pazunu
kardeşinle
kuvvetlendireceğiz ve ikinize bir yetki vereceğiz' (Kasas, 28/35) diye
Tevrat'ı
indirdin. Allahım, ben de peygamberin Muhammed'im, benim de göğsüme
genişlik
ver, işimi kolaylaştır, bana da âilemden Ali'yi vezir yap ve bununla
arkama
kuvvet ver' dedi. Henüz bu kelimeleri tamamlamadan Cebrâil indi, 'Ey
Muhammed
oku: dedi." diye bir rivayet vardır. Bu iki rivayete göre (iman
edenler)
den maksat belli şahıstır diyenler olmuş ve bundan dolayıdır ki Şîa,
Hz.
Ali'nin imameti meselesinde bu âyet ile istidlâl etmek istemişlerdir.
Şüphe yok
ki Ebu Bekir ve Ali cümlesindedirler, fakat yalnız değil.
56-
"Kim Allah'ı,
Resulünü ve müminleri dost edinirse (bilsin ki) Allah'ın taraftarları
galip
geleceklerdir." Hizb, lugatta bir şahsın fikrine tâbi olup kendisiyle
beraber bulunan arkadaşlarıdır ki, kendilerini sıkıştıran bir iş için
toplanmış
kimseler demektir. "Hizbullah" tabirini tefsirciler, "Allah'ın
taraftarı", "Allah'ın yardımcıları", "Allah'ın
dostları", "Allah'ın ordusu" diye çeşitli tabirlerle tefsir
etmişlerdir. Yani gerçekte galip olanlar, ancak Allah ordusu veya Allah
dostları yahut Allah yardımcıları ya da Allah taraftarları, Allah
fırkasıdır.
Asıl velâyet Allah'ındır. Diğerlerinin üstünlüğü görünüşte veya
geçicidir.
57-Bunun
için: "Ey iman
edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve
kâfirlerden
dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin." Görülüyor ki
önceki yasak umûmi şekilde yalnız yahudi ve hıristiyanlara mahsus idi.
Burada
ise yasak bütün kâfirlere genelleştirilmiştir. Ve aynı zamanda bu
yasak, kitap
ehlinin İslâm dinini alaya alan ve küçük görenlerine tahsis olunmuştur.
Bunun
nüzul sebebinde deniliyor ki, Rifâa b. Zeyd ile Süveyd b. Hâris
görünüşte
müslüman olmuşlar, müslüman olmuş gibi görünmüşler, sonra münafıklığa
girişmişler, müslümanlardan birtakım kimselerin de bunlara sevgisi
varmış, bu
âyet bunlar hakkında inmiştir. Şu halde dıştan müslüman görünüp içinden
küfür
ve nifak taşımak, dini çirkin maksatlara alet yapmak, dini eğlence ve
oyuncak
yerine koymaktır ve bununla önce müslümanlığını açığa vurarak,
müslümanlara
içlerinden fesat saçmak isteyen dönme kâfirlere dikkat nazarı
celbedilmiştir.
Bununla beraber sebep hass (özel) olmakla beraber hüküm âmm ( genel)dır
ve her
çeşit alayı içine alır. Bunun için bu mutlak sözden sonra alay etmenin
özel bir
çeşidini beyan ile şöyle buyuruluyor:
58-
O kâfirleri de dost
edinmeyiniz ki, namaza çağırdığınız, yani ezan okuduğunuz zaman o ezan
veya
namazı eğlence ve oyun yerine tutar, alay ederler. Bu da bunların
akılsız bir
toplum olmalarından doğar. Bu akılsızlıkları cümlesindendir ki, mânâsız
çanları
dinlerler de tevhide, namaz ve kurtuluşa çağıran yüksek mânâlı güzel
ezanlardan
hoşlanmazlar.
Bu
âyet önce ezanın meşru
olduğuna, ikinci olarak onunla alay etmenin ve hafife almanın küfür
olduğuna
delalet etmektedir. Bunun için ezana icabet etmek vacibtir. Bu âyetin
iniş
sebebinde de şu iki rivayet vardır: Ezan okununca müslümanlar namaza
kalktıklarında yahudiler gülüp alay ederek "Kalktılar, kalkmaz
olsunlar;
kıldılar, kılmaz olsunlar; rûkû ettiler, etmez olsunlar" derlermiş.
Sûddi'nin rivayetine göre Medine'de bir hıristiyan varmış, müezzinin
"Ben
şahitlik ederim ki, muhakkak Muhammed Allah'ın Resulüdür" dediğini
işittiği zaman "Allah yalancıyı yaksın" dermiş. Bir gece hizmetçisi
elinde bir ateş ile odasına giderken bir kıvılcım sıçramış, hane halkı
da
uykuda imiş, derken bir yangın çıkmış, hıristiyan da bütün âilesi ile
beraber
yanmış gitmiş, bu âyet de bunun üzerine inmiştir.
59-Şimdi
Kitap ehlinin
müslümanlar hakkında besledikleri fesat fikri ile dini alaya alma ve
küçük
görmelerine karşı cevap, ceza, öğüt ve irşad olmak üzere buyuruluyor
ki:
"De ki: Ey kitap ehli! Sadece Allah'a, bize indirilene ve bizden önce
indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz."
NAKM
bir şeyden
hoşlanmamaktır ki, nimetin zıddı ve azab demek olan "nikmet" bundan
veya bu mânâ ondan alınmıştı. Bu âyette pek güzel bir "kıyas-ı
muhassem"
(ikilem) vardır. Yani ey kitap ehli, sizin bizden hoşlanmamanız, bizi
ayıplamanız, dinimizi beğenmemeniz, başka bir şeyden değil, ancak iki
sebepten
dolayıdır: Birisi, bizim Allah'a ve Allah tarafından bize, bizim
Peygamberimiz
Muhammed Mustafa'ya indirilen şeriat ve yola, Kitap ve Sünnete ve
bundan önce
geçen peygamberlere indirilmiş olan kitaplara ve bu arada Tevrat ve
İncil'e de
iman etmemiz; diğeri de sizin çoğunuzun fâsık olmasıdır. İşte bizi
beğenmemenize ve bize kızmanıza bu iki şeyden başka sebep yoktur. Bizim
imanımız sizden geniş ve sizin esaslarınızı da içine almaktadır. Sizin
ise hem
iman sahanız ve vicdanınız dar, hem de çoğunuz fâsık ve vicdansız.
Şüphe yok
ki, birincisi olan iman ve vicdan genişliği ayıplanacak bir şey değil,
takdir edilmesi
gereken bir haktır. Şu halde sizin bizden hoşlanmamanızın tek sebebi
fâsıklığınız ve vicdansızlığınızdır. Gerçekte dar kafalılar yüksek
kafalıları,
vicdansızlar vicdanlıları, günahkârlar doğruları sevmezler ve onları
rahatsız
etmek için ellerinden geleni yaparlar. Ellerinden gelirse bir yudum
suda boğmak
isterler. Büyüklerin kıymeti de bunlara tahammül etmek ve mücahede
eylemektir.
Demek oluyor ki bu âyet, kitap ehline cevap verirken, ilk önce
müslümanlara bir
derstir. Çünkü müslümanlar toplum olarak bu cevabı verebilmek için, bu
geniş ve
kuvvetli imana sahip olması ve çoğunluğun günahkâr olmaması lazım
gelir. Yoksa
yahudilerin ve hıristiyanların günahlarına iştirak edip de onlara
kendini
beğendirmeye çalışmak veya onlara galip gelme ümidini beslemek hem
hakka iftira
ve hem kendini rezil etmektir.
60-
"Nebe'", mühim
haber demektir. Buradaki ism-i işaretin muşârun'ileyhi hakkında ve
şerriyyet
(şerlik, kötülük) hususunda söz edilmiştir. Bir rivayete göre
yahudilerden bir
kısmı gelmişler, Resulullah'a dinini sormuşlar, Resulullah "Allah'a,
bize
indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına
indirilene,
Musa ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rableri tarafından
verilene
inandık, onlar arasında ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız"
(Bakara, 2/136) diye cevap vermiş. İsa'yı işittikleri zaman, "Biz,
sizin
dininizden daha kötü dini bilmiyoruz" demişler. Bu âyet bunun üzerine
inmiş. Şu halde bunlar dine "şer" (kötü) dediklerinden dolayı,
"Sizin şer dediğinizden daha kötüsünü size haber vereyim ki, o sizin
din
adını verdiğiniz kendi halinizdir." mânâsına mücârat yoluyla şer
denilmiş
ve de ayıplanan dine işarettir denilmiş ise de, biz bu iniş sebebine
karşı
çıkmamakla beraber şu mânâyı daha açık buluyoruz: Ey Muhammed, o kitap
ehline
şöyle de: Daha kötüsünü çok önemli bir şekilde haber vereyim mi? İşte
Allah'ın
lanetlediği (Bkz: Bakara, 5/13) ve kendilerine gazab ettiği, ve
kendilerinden
maymunlar ve domuzlar yaptığı, ve bir de tağuta tapan, tağuta kulluk
eden
kimseler. işte bunlar mevkice daha fena ve doğru yoldan daha çok sapmış
kimselerdir.
"Kırade"
(maymunlar) ve "hanâzir" (domuzlar) yapılanların, yani görünüş ve
manevî bakımlarından mesih (çirkin bir şekle giriş) denilen, bu hale
getirilenlerin "ashâb-ı sebt" (cumartesi günü ehli) olduğu, bunların
gençlerinin maymun, ihtiyarlarının da domuz kılığına konulmuş bulunduğu
söyleniyor ki, geçmiş ümmetlerde ve özellikle İsrailoğulları'nda böyle
mesh
(başka bir hayvan kılığına çevrilme) ler bilinmektedir. Hıristiyanlarda
da
İsa'nın sofra arkadaşları hakkında mesih rivayet edilmiştir. Bunun için
bazı
tefsirciler, kırade (maymun) cumartesi ehli; hanâzir (domuzlar),
İsa'nın sofra
arkadaşlarıdır, demişlerdir ki, Bakara sûresinde ashâb-ı sebt hakkında
yalnız
"Aşağılık maymunlar olun" (Bakara, 2/65) buyurulduğuna göre bu daha
uygun olsa gerektir. İnsanların böyle hayvan hâline konulmasına
"mesih" denilir ki, ya yalnız manevî veyahut hem sûrî (görünüş
itibariyle) ve hem manevî olmak üzere iki türlüdür: Manevî mesih ahlâkî
düşüklük doğuran değişme; sûrî ve manevî mesih de ahlâkî düşüklükle
beraber
hayatı düşüklük doğuran değişimdir ki, buna "hakiki mesh" de denir.
Memsûh olanlar (değişime uğrayanlar) da üreme (tenâsül) olmaz. Şu
halde,
"maymun ve domuz oldular" demek, "hayvan cinslerinden maymun ve
domuz üremesi yapan bir çeşit oldular" demek değil, tamamı sefalet
içinde
tükenmeye ve sonuçsuzluğa mahkum oldular demektir. Bununla birlikte
insanın
maymundan genesation (doğma, doğum) yoluyla tekamül ettiğini iddia
edenlerin
yine insanın da doğum yoluyla maymuna döneceğini bir kanun gibi
düşünmeleri
gerekir. Ve bu âyet bunlara da bir cevap ve inzar (korkutmay)ı içerir.
Âyette,
lanetten gadab (kızmay)e, kızmadan mesh (hayvana döndürmey)e, mesihden
tağuta
ibadet (şeytana kulluğ)e doğru giden beyan silsilesi gösteriyor ki,
bunların
hepsinin toplamı değil, her biri bir şerdir. Ve bunlar içinde en
aşağısı lanet,
en yukarısı da şeytana tapmaktır. Demek ki şeytana tapmak, bunların
hepsini
gerekli kılan bir şer başlangıcıdır. Bunlar önce melûn olur, Allah'ın
rahmetinden
uzaklaştırılırlar. İkinci olarak uzaklaştırılmakla kalmaz Allah'ın
gazabı
başlarına çöker, elemler ve belalar içinde kıvranırlar. Üçüncü olarak
maymun
gibi bir insan taklitçisi, kararsız, değişken, sahtekâr, bir bakıma
zeki,
insanın her yaptığını derhal taklit eder, fakat gerçekte ne yaptığını
bilmez,
taklid derdiyle her felakete atılır, sevkedilir, gayet çirkin, suratsız
bir
maskaralık örneği veya domuz gibi canavar, boynu bükülmez, kafası
tuttuğuna
gider, her kötülüğü yapar, her pisliği yer, derisi bile debâğat
(tabaklama)
kabul etmez, çirkin, nefret edilen, kahredilmiş bir cinayet ve alçaklık
timsali
olur giderler. (Tağutun mânâsı için Bakara sûresinin 256. âyetine bkz.)
"Tağut'a taptı". "Abede = " fiil-i mazi olarak veya 'ye
mâtuf olup demektir. Fakat Hamze kırâetinde = bâ'nın zammı (ötrüsü) ile
ve =
te'nin cerri (esresi) ile izafî terkip (isim tamlaması) olarak şeklinde
okunur
ki, bu şekilde de "kırade" ve "hanâzir"e mâtûftur.
"yekuz" vezninde sıfattır.
61-Bunlar,
ey müminler size
geldikleri zaman "inandık" derler, inanmış görünürler, halbuki kâfir
girer, kâfir çıkarlar. Gönüllerinde ne küfürler, ne fesatlar gizlerler
ve
düşünmezler ki, bu gizledikleri küfür ve münafıklıktan Allah gafil
değil,
onları kendilerinden daha çok bilir.
62-Ey
Muhammed veya ey
muhatap bunların hepsi değil, fakat çoğunu görürsün ki günah,
düşmanlık, haramı
yemek, bu üçüne devamlı koşarlar, atılırlar ki yalancılık, küfürbazlık
etmek,
zulmetmek düşmanlığın; rüşvet de suht (haram)ın en açık
misallerindendir. (Bkz:
Mâide, 5/42) Bu yaptıkları amel ne kadar kötüdür.
63-
Rabbânîler yani
başlarında rabbânîlik iddiasında bulunan âmirleri, politikacıları ve
ahbâr
denilen âlimleri bunları yalan söylemekten ve haram yemekten
yasaklasalar ya!
Fakat yasaklamıyorlar, en az susmakla olsun destekliyorlar. Her halde
bu
işledikleri çok fena bir sanat. Demek ki bunlar bunu sanat edinmişler,
çok
çirkin bir siyaset sanatına düşmüşlerdir. Ve bütün sorumluluğun esası
bunlardadır. Ve halkın ahlâkını, dinini bozan bunlardır. Tağut bunların
içindedir.
Ve anlaşılıyor ki, zâhitlerin sorumluluğu, âlimlerden daha öncedir.
Âlimler
demişlerdir ki, Kur'ân'da âlimleri tevbih eden (azarlayan) âyetler
içinde en
şiddetlisi, en korkuncu budur. İbnü Mubârek hazretleri de bu âyetin
içeriğini
şu beytiyle ifade etmiştir.
64-"Dini
en çok
bozanlar melikler, kötü bilginler (hahamlar) ve din adamları (papazlar)
dır." Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, sıkıdır, dediler. Bu söz,
mahcûr
(kullanılmaktan menedilmiş)dur, bağlıdır, dilediği gibi tasarrufa
yetkili
değildir, her istediğini yapamaz ve şu halde istediği gibi infak ve
ihsan da
edemez, dardır, bol rızık veremez demek olduğu gibi, eli sıkıdır,
tabiatında
cimrilik ve tutmak vardır, vermek istemez, isteyemez demek de olabilir.
Yani ya
doğrudan doğruya cömertliğin inkârı veya kudretin inkârı ile beraber
cömertliğin inkârından kinayedir. Arap dilinde "gulliyet" deyimi,
cimrilik ve pintilikten; "bast-ı yed" de el açıklığı gibi cömertlik
ve keremden kinaye olur. Ve onun için hakikaten el bulunmayan yerde de
kullanılır. Dilimizde "eli bağlı" demek, "el darlığı" gibi
bir darlık, fakirlik veya aciz olma ve engel mânâsı ifade eder. El
sıkılığı
ise, esasen yine darlıktan alınmış olmakla beraber bu mânâ
düşünülmeksizin
servet ve kudreti de varken doğrudan doğruya cimrilik ve yaratılıştan
pintiliği
ifade eder. Çünkü kinâyeler, ya bir mertebe veya mertebelerle gerekli
yerlerde
kullanmak demektir. Arapça "gulliyet" ise, her iki mânâya müsaittir.
Nitekim "Elini boynuna asıp bağlama" (İsrâ, 17/29) âyetinde el sıkılığı
de de el bağlılığı 'zaruret' ve sıkıntılı mânâsınadır. Yahudiler
derken, eli,
hem bağlı, hem sıkı mânâsını kastetmişler ki, cevapta "hayır, onun eli
açıktır, dilediğine infak eder" buyurulmuş, hem kudret ve hem tam irade
ile cömertlik isbat olunmuştur. Şu halde yahudilerin bu sözü, "Allah
her
istediğini yapamaz ve her istediğini veremez, onun için bol bol rızık
da
veremez, yoksa yahudilere hiç darlık çektirmez, her şeyi ihsan ederdi"
meâlinde olduğu anlaşılıyor.
İbnü
Abbas, İkrime ve Dahhâk
demişlerdir ki, önce bolluk ve ucuzluk içinde bulunan ve hatta
bulundukları
yerlerde halkın en zengini olan yahudilerin sonradan Allah'a isyanları
yüzünden
darlığa ve sıkıntıya düşmüş olmalarından dolayı, bu sözü Finhas b.
Azura
söylemiş ve bu âyet bu sebeple inmiştir. Mukâtil ise İbnü Suriye ve
Azir b. Ebî
Azir'in de Finhas ile beraber olduklarını ve hatta istikraz (ödünç para
alma)
âyetlerine karşı, "Muhakkak Allah fakirdir, biz ise zenginiz" (Âl-i
İmran, 3/181) dedikleri gibi Bühtünnassar ve hıristiyanlar tarafından
Beyt-i Makdis'in
tahribi olaylarına da: "Eğer Allah'ın eli bağlı olmasaydı bunları
bizden
men ederdi" dediklerini riva-yet etmiştir. Yahudilerin bu sözü
Resululllah'ın ashâbının çok fakirlik ve ihtiyaç içinde bulundukları
sırada:
"Muhammed'in Allah'ı fakir, eli bağlıdır, onun için onları sıkıntıdan
kurtaramıyor" şeklinde müslümanlarla alay etmek için söylemiş olmaları
ihtimali de söylenmiştir. Âyette bunun zâhitlerin ve bilginlerin
sanatlarını
kınamanın hemen akabinde söylenmiş olması sebebiyle sözün gelişi
(siyakı) bize
şunu işaret ediyor ki, bu sözün yahudilerin bilginleri tarafından
söylenmiş
olması itibariyle hepsine nisbet edilmiştir. Ve demek oluyor ki, bu söz
yahudilerin inanç ve ahlâklarıyla ilgili bir düstur mahiyetinde
özetlenmiş ve
herkesin anlayabileceği bir ifade ile anlatılmıştır. Buna göre bunda
başlıca
iki mesele vardır: Birisi, sonraki yahudilerin Allah'ın hakkındaki
felsefi
görüşleri; diğeri de buna bağlı olarak ahlâk ve iktisatta tutturdukları
cimrilik ve pintilik düsturları ki, bunlar yukarda anılan kötülüklerin
sebeplerinden en önemlisini teşkil eder. Demek oluyor ki, yahudi
bilginleri
sonradan tabiat (huy) ve icab (gerekircilik) nazariye (görüş)sine
saparak Allah
Teâlâ'nın tam mânâsıyla istediğini yapabilen (fâil-i muhtar) olmadığı
ve ilâhî
kudret ve iradenin tabiat kanunları ile bağımlı ve mahdut olup onun
üstüne
çıkamayacağı, diğer deyimle Allah kâinatı yarattıktan sonra artık
dinlenmeye
çekilip hüküm ve kudretini "biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız"
dedikleri gibi, yarattıklarına tevdi etmiş olmakla, onlara dilediği
gibi sevap
veremeyeceği ve ceza yapamayacağı ve bu şekilde eli bağlanmış, lutuf ve
ihsanı
gayet daralmış olduğu ve böylece yahudilerin bunu böyle bilip gereğince
her
hususta cimrilik ve pintiliği iktisat kanunu edinmeleri gerektiği
fikrine düşmüşler
ve bu fikir altında Allah'ın hem rahmetinden ümitsiz ve hem gazabından
emin
olarak o fena sanata girmişler, kısacası "Allah'ın eli bağlıdır"
demişler. Kendi elleri bağlanmış da öyle söylemişler ve söyledikleriyle
lanetlenmişlerdir. Elleri bağlansın ve sözleriyle lanet olunsunlar!. Bu
kısım,
ya bu sözlerinin sebep ve sonuçlarını haber vermek veya bu sebeple
aleyhlerine
dua etmeyi öğreten ve telkin eden bir inşa (dilek)dır.
Hayır,
Allah'ın iki eli de
açıktır. Yed-i cemâli (cemâl eli) de açık, yed-i celâli (celâl eli) de.
Hâşâ o
cimri değil, mutlak cömerttir, âciz değil, mutlak kâdir (güçlü)dir.
Nasıl
dilerse öyle verir, isterse verir, isterse vermez; isterse az verir,
isterse
çok; isterse hesap ile verir, isterse hesapsız; isterse sebep ile
verir, isterse
sebepsiz; hem zengin, kerim, hem mutlak kâdir; hem isteğini yapan, hem
mutlak
rızık vericidir. Ne vermeye mecburdur ne vermemeye; ne vermekle
zenginliği
tükenir, ne vermemekle cimri olması gerekir. Ne kudretini kanıtlayacak
bir güç
vardır, ne de iradesini yasaklayacak bir kanun. Kudretleri sınırlayan
kayıtlar,
iradeleri zorlayan kanunlar Allah üzerinde değil, ancak ve ancak
yaratıklar
üzerinde hâkimdir. Onların sınırlarından çıkmaya yol bulamayacak
olanlar
yaratıcı değil, yaratık olanlardır. (Bu konuda Bakara 2/212; Al-i
İmrân,
3/26-27; Nûr, 24/38; İsrâ', 17/30; Sebe', 34/36; Zümer, 39/52; Şûrâ,
42/12, 27;
Talâk, 65/2-3; Zâriyât, 51/58 âyetlerinin tefsirine bkz.)
TENBİH:
Biraz önce işaret
ettiğimiz üzere dilimizde "filanın eli açık" denildiği zaman bilinir
ki bu tabirlerde "el" kelimesinin müfred (tekil) olarak bir mânâsı
kastedilmez ve "eli açık" terkibi bütünüyle bir kelime gibi
mânâsından mecaz, daha doğrusu kinâye olur. Hakiki mânâ mümkün olsa
bile
düşünülmez. Sahî, cömert olan kimsenin iyilik etme ve verme sırasında
daima
elini uzatıp açmakta ve herkes ondan alacağını almakta olması gibi
esasa ait
kullanmaya sebep olan gerekli şey kimsenin hatırına gelmez. Hatta o
derecedeki
bazan hakiki mânâ mümkün bile olmaz. Mesela iki kolu dibinden kesilmiş
olan bir
kimse bile gerçekte cömert olursa ona "eli açık" denir. İşte Arapçada
"eli açıktır" da tıpkı böyledir. "İki eli açıktır" ise
bunun tekit ile mubalağasıdır ki, kendisinde cimrilikten asla eser
olmayıp
devamlı ve son derece vergili olduğunu ifade eder. Ve bunlarda "yed"
(el) kelimesinin ne tekil ne tesniyesi (ikili)nde özel bir mânâ asla
kastedilmiş veya düşünülmüş değildir. Ve bunun Arap dilinde birçok
misalleri
vardır. Mesela: "İki elin açılması koruya bol bir yağmur verdi.
Dereleri
ve tepeleri de onun nimetine şükretti." diyen şairin derelerinin,
tepelerinin feryadını şükredilmiş kılan kuvvetli bir yağmuru koruya
ihsan eden
tabirinde asla "el" tasavvur etmeyip, sırf nimeti yaymayı kasteddiği
şüphesizdir. Aynı şekilde Lebid: "Soğuğun yuları poyrazın elinde olunca
rüzgar sabahı bir ağırlık görür." diye soğuğun yularını poyrazın elinde
gördüğü rüzgar sabahı, mücerred (soyut) bir temsilî istiâre ile
poyrazın
tesirini ve soğuğun şiddetini anlatmıştır. Demek ki "rüzgar gibi el"
tasavvuru, mümkün olmayan şeylere bile dilde el isnadı ve hatta müfret
bir mânâ
kastedilmeyerek isnadı pek çoktur. İşte yüksek nazmında da mânâsıyla
cömertliği
tekit edilmiş yüksek kudret ve kâmil irade kastedilmiş olduğundan
"yed"in ne hakiki, ne hakiki olmayan hiçbir mânâsı düşünülmeyerek
tamlamanın toplamından kinayeye ait bir mânâ kastedildiğinde tereddüde
yer
yoktur. Ancak bundan "yed"in bilinen mânâsı düşünülmeksizin (Allah'ın
eli) denilmesinin yasaklanmış olmayıp caiz ve meşru olduğu anlaşılır.
Hakikatte
Allah'a "el" nisbet eden birçok âyet ve hadis vardır ki, bunların
bazısı, sayı beyan olunmaksızın "Allah'ın eli, onların ellerinin
üstündedir." (Feth, 48/10), âyeti ve "Allah'ın eli toplumla
beraberdir.", hadisi gibi mutlaktır. Bu âyet, aynı şekilde "(Allah)
dedi ki: 'Ey İblis, iki elimle (bizzat kudretimde) yarattığıma secde
etmekten
seni alıkoyan nedir?' (Sâd, 38/75) âyeti "Allah'ın iki eli de
sağdır." hadisi gibi bazısında "iki yed" (iki el)
zikredilmiştir. Bazısında da çoğul gelmiştir "Ellerimizin
yaptıklarından
kendilerine nice hayvanlar yarattık" (Yasîn, 36/71) âyeti gibi.
Bunlardan
ise bir akaid (inanç) meselesi hasıl olmuştur. Selef âlimleri
demişlerdir ki,
"Kur'ân'da Allah'a yed (el) isnat edilmiş olduğu ve "Zatına benzer
hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) gereğince yedullah (Allah'ın eli)ın
bizim
bildiğimiz özel cisim olamayacağı da akıl ve nakil gereğince bilindiği
için,
biz 'Allah'ın yedi (eli) vardır' diye iman eder ve hakikatini Allah'ın
ilmine
bırakırız, yorumuna kalkışmayız...". Yani bunu müteşabihlerden
tanımışlar ve
"O (Kur'ân)ın tevilini ancak Allah bilir" (Âli İmrân, 3/7)
demişlerdir. Fakat sonradan bazı Mücessime mezhebinde olanlar ortaya
çıktığı
için, Kelam âlimleri bunların muhkem âyetlere göre her birini makamına
uygun
bir mânâ ile yorum ve izahını caiz görmüşlerdir.
Arap
dilinde (el) kelimesi
çeşitli şekillerde kullanılagelmiştir:
1.
Bilinen özel uzvun ismi
ki kâh bileğe ve kâh koltuğa kadar söylenir.
2.
Nimet mânâsınadır ki
çoğulunda kullanılır. "Yanımda filanın nimeti çoğaldı." "Filanın
bende bir nimeti var ki onun üzerine kendisine teşekkür ediyorum."
denilir. Dilimizde bu mânâ pek bilinmemektedir. Fakat "efendim elinizin
altında yaşıyayım" denildiği zaman da nimetiniz ve yardımınız sayesinde
demek olur.
3.
Kuvvet ve kudret
mânâsınadır. Nitekim "kuvvetlerin ve akılların sahibi" diye tefsir
edilmiştir. Sîbeveyh'in naklettiği üzere araplar derler ki, maksat tam
kudreti
inkâr etmektir. Yani "Senin buna pek kudretin yoktur" demektir.
Dilimizde de bu mânâ çok bilinir. Mesela "El, elden üstündür arşa
varıncaya kadar" denilir ki, "Kudret, kudretten üstündür, ancak
Allah'ın kudretinin üstünde hiçbir kudret yoktur" demektir. Aynı
şekilde,
"Filanın bunda eli var, yahut parmağı var" denildiği zaman da tesiri,
etkisi var demektir ki, bu da kudret mânâsına aynı köktendir. Bu
cümleden olmak
üzere dilimizde "el", âlet ve iş yapma aracı mânâsına da kullanılır,
"Bu işte filanın eli filandır; filan, filanın eli ayağıdır" denildiği
zaman bu mânâ kastedilir. Bu kullanma şekli, Arapça'da da yok değildir.
4.
"Mülk"
mânâsınadır. "Şu arazi filanın yedindedir" denilir ki, mülkiyeti
altında veya tasarrufundadır, demek olur. Nitekim "Nikah bağı elinde
bulunan erkek" (Bakara, 2/237) demek, nikahı akdetmek selahiyetine
sahip
olan demektir.
5.
Yardımın ve
özelleştirmenin şiddeti mânâsınadır ki, "Ben bunu elimle yaptım"
demek, "kendim yaptım" demek olduğu gibi, "İtina ettim, çok özel
şekilde önem verdim, şu halde bence büyük bir kıymeti vardır" demek de
olur. Âdem hakkında "Kendi iki elimle yarattığım" (Sâd, 38/75)
buyurulması bu cihetle bir özel şerefi beyandır.
İşte
Allah Teâlâ'ya nisbet
edilen "yed" de birincideki mânâdan başka hepsi için düşünülmesi
mümkündür. Ebu'l- Hasen el-Eş'arî (Allah ona rahmet eylesin) bazı
sözlerinde
demiştir ki, "Yedullah (Allah'ın eli), zâtullah (Allah'ın zâtı) ile
kâim
bir sıfattır ki kudretten başkadır. Ve ıstıfa (seçme) yoluyla tekvin
(yaratma)
bunun şanındandır". Fakat Eş'arî'nin, tekvîn sıfatını kudret sıfatına
dönüştürdüğüne göre böyle demesi, yed (el) mutlak kudret değil, bir
özel
kudrettir mânâsına kabul edilebilir. Âlimlerin çoğu da Allah Teâlâ
hakkında yed
(el)in, kudretten veya nimetten ibaret olduğunu söylemişlerdir. Fakat
"hayır, onun iki eli açıktır" da bu konuların cereyan etmesine hiç de
lüzum yoktur. Zira bu, yahudilerin kinayesine yine kinâye ile -
bilindiği
üzere- bir cevap olduğu için, bunun yorumu bilinemeyecek olan
müteşabihlerden
olmadığı ve şu halde buradaki "yed" (el) den bu mânâların hiçbiri
düşünülmeyerek cömertlik ve kudretin doğrudan doğruya tamlamadan kinâî
mânâ
olmak üzere anlaşıldığı unutulmamalıdır. Ve bundan dolayı burada,
"Allah'ın iki kudreti ne demektir? " diye bir soruya da yer yoktur.
Çünkü tesniye (ikil), yukarda hatırlatıldığı üzere, cümlenin mânâsına
göre sırf
mubâlâğa ve tekit içindir. Bununla beraber "Allah'ın iki eli de
sağdır."
hadisinde olduğu gibi burada da "yed" (el)in kinâyeden vazgeçerek
mânâsını düşünmek gerekirse iki "yed"in biri "açık el",
biri de "kapalı el" olmak üzere ilâhî kudretin cemâl ve celâli
durumlarını anlamak gerekir. Nitekim celâl eserini göstermek üzere
buyuruluyor
ki: Ve her halde Rabbinden sana indirilen bu Kur'ân âyetleri o
yahudilerden
birçoğunun taşkınlığını ve küfrünü artıracaktır. Bundan sonra bunlar
tağutluk
(şeytanlık)ta daha ileri gideceklerdir. Çünkü laneti haketmiş olanlar
"Allah onların kalblerini temizlemeyi istemedi." (Mâide, 5/41)
hükmüne mahkum olmuş zalimlerdir. Kur'ân'ın fiilî hidayeti ise
muttakiler ve
müminler içindir. "Muttakiler için yol göstericidir" (Bakara, 2/2);
"Allah onunla birçoğunu saptırır ve yine onunla birçoğunu yola
getirir."
(Bakara, 2/26); "Biz Kur'ân'dan müminlere şifa ve rahmet olan şeyler
indiriyoruz. (Ama Kur'ân) zalimlerin ziyanını artırmaktan başka bir
katkıda
bulunmaz." (İsrâ', 17/82). Fakat bunların küfür ve taşkınlığından
endişeye
de yer yoktur. Çünkü "biz onların arasına, kıyamete kadar düşmanlık ve
kin
atmışız" dır. Bunun için "ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa
Allah onu söndürmüştür." Şu halde bunlar hiç bir zaman hakiki bir
kuvvet
ve üstünlük bulamazlar. Yeryüzünde daima fesat çıkarmaya çalışır
dururlar.
Allah ise fesatçıları sevmez, fesatçılığa koşanların cezasını verir. Ve
vermek
için yed-i kudreti (kudret eli) bağlı değildir. Onlara lanet eder,
sıkıştırır
ve azab eder de eder. Bununla beraber yed-i rahmeti (rahmet eli) de
bağlı
değildir.
65-Bunun
için Kitap ehli
fesatçılığa koşmaktan tevbekâr olup iman etseler ve layıkıyla
korunsalar,
fesattan sakınıp rahmet eline talip olsalardı, bütün kötülüklerini -
istedikleri gibi- kendilerinden muhakkak örter, onları ebedî nimet
cennetlerine
koyar mesut ederdik.
66-
Bunlar iman edip Tevrat
ve İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen diğer kitapları ve
âyetleri
ikame etseler, yani her türlü tahriften uzak olarak gözlerinin önüne
dikip hiç
birinden nasiplerini unutmaksızın bunların içermiş olduğu ilâhî
anlaşmaları
yerine getirseler ve bu şekilde muttakî olsalardı -ki o zaman Muhammed
Aleyhisselâm'ın peygamberliğine iman etmiş olacaklardı- bu takdirde hem
üstlerinden ve hem ayaklarının altından yiyecekler, her taraflarından
Allah'ın
nimetine garkolacaklardı da, sıkıntılar içinde kalıp cimrilik ve
pintilik
derdiyle "Allah'ın eli bağlıdır" demeyecekler, lanet ve gazaba layık
olmayacaklar, hem ahiret ve hem dünya saadetine ereceklerdi. Bunlara
Tevrat ve
İncil'den başka "kendilerine Rablerinden indirilen" den maksad, diğer
peygamberlere inmiş olan Şa'ya Kitabı, Habbuk Kitabı, Dâniyel Kitabı
gibi
Muhammed Aleyhisselâm'ın gönderileceğinin müjdeleriyle dolu bulunan
kitaplar ve
Kur'ân'da bu âyetler gibi kitap ehline hitap ederek indirilen
âyetlerdir. in
birçok mânâlara ihtimâli vardır:
Birincisi:
Yalnız alt - üst
değil, her yönde bolluktan kinâyedir ki; hiçbir yönden yoksulluk
görmeyecek,
baştan ayağa nimete gark olarak devamlı nimetleneceklerdi demek olur.
İkincisi:
Yukarıdan yemek,
yağmur ve diğerleri gibi gökten gelenlerden istifade etmek; ayak
altından yemek
yeryüzüne ait mahsullerden faydalanmaktır.
Üçüncüsü:
Yukardan yemek,
ağaçların meyvelerine; aşağıdan yemek de ekilmiş olanlara işaret
olabilir.
Dördüncüsü:
Yukardan yemek,
çalışmaksızın ihsan olunacak Rabbânî mevhibeler (bağışlar); ayaklarının
altından yemek de çalışıp çabalamakla kazanılacak nimetleri ifade eder.
Beşincisi:
Üstten yemek,
devletin elde ettiği ve bölüştürdüğü genel menfaatlere; alttan yemek de
şahsî
teşebbüs ile olan ferdî üretime delalet edebilir.
Altıncısı:
"ahitleri
ifâ edin" emrini yerine getirip, size nimetimi tamamladım" hitabıyla
ve "üzerinizdeki Allah'ın nimetini hatırlayın" uyarmasına muhatap
olan müslümanların, o zaman zaruretten kurtularak nâil oldukları saadet
haline
işaretle, bu saadetten mahrum kalanların gıbta (imrenme)larını harekete
geçirme
mânâsı düşünülebilir.
Yedincisi:
Bunlardan başka
ahiretteki naîm cennetlerinin nimetlenme şeklini de bir tasvirdir.
Fakat
bunlar, böyle iman ve
ittikâ ile bunları hakkıyla yerine getirmediler içlerinde muktesid,
yani
mutedil (orta yolu tutan) bir ümmet, bir toplum var, fakat az. Halbuki
onların
çoğu -yukarda gördüğünüz üzere- ne fena şeyler, ne çirkin işler
yapıyorlar!..
Şu halde toplumun tümüne azınlığın celbedebileceği saadeti, çoğunluğun
celbettiği felaket yok ediyor.
"Bir
fitneden sakının
ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize
ulaşır)" (Enfal, 8/25) âyetinin delaleti ortaya çıkıyor. Hepsinde eli
açıklık yerine, pintilik vuku buluyor. O halde bu azınlık, o
çoğunluktan her
yönden ilgisini kesmelidir ki, bu ortaklıktan kurtulmuş olsunlar.
Kısaca
Allah'ın rahmet eli de açıktır, gazap eli de. Ve bütün bu rahmet ve
gazap
hükümleri başka hiç bir zorlayıcı şart olmaksızın sırf Allah'ın sübhânî
iradesidir. Ve bunlara mahkum olan Allah değil, kullardır. Bununla
beraber
kullar da istemekte serbesttir. Şu halde kullar bunun hangisini ister
ve
hangisinin yoluna koşarsa ona ulaşır. Rahmet eline koşan onu daima
açık,
dilediği gibi rahmet saçıyor bulur. Gazap eline koşan da onun daima
açık,
dilediği gibi gazap saçıyor bulur. İkisi de sağ, ikisi de kuvvetlidir.
İKTİSAD
: Lugatte "işte
ölçülü olma" demektir ki "kasd" den alınmıştır. çünkü istediğini
iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden doğru bir şekilde
kasteder.
İstediğinin yerini ve mevkisini bilemeyen ise şaşkınlık içinde kalır.
İfrat
veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu
sebeple
iktisad, maksada sebep olan amel (iş) demek olmuştur. Maliyeye ait
işlerdeki
iktisadın da esası budur. Buradaki "ümmet-i mukteside (orta yollu,
ölçülü
ümmet) hakkında tefsirciler iki görüş naklediyorlar:
Birine
göre maksad,
yahudilerden Abdullah b. Selâm, hıristiyanlardan Necâşî gibi kitap ehli
arasından Resulullah'a iman edenlerdir. Diğerine göre de "Kitap
ehlinden
öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan, onu sana öder" (Âl-i
İmran, 3/75) âyetinin delaleti üzere kitap ehli içinde kendi dinlerinde
adaletli ve doğru olan ve Resulullah'a iman etmemiş olmakla beraber
şiddetli
inat ve kızgınlığı bulunmayıp, ölçülü ve tarafsız bulunan kimselerdir
ki,
öncekiler de bu gibilerden ortaya çıkar. Bizce de açık olan
ikincisidir. Zira
öncekine göre kevn-i sâbık (geçmiş oluş) la mecaza yüklenmiş olması
gerekecektir.
67-Şimdi
ey o Kitap ehlinin
kitaplarında müjdelenmiş olan ve onların iman etmeleri gereken Resulüm
Muhammed! Sen onlar içinde orta yolu tutanların azlığına ve fâsıkların
çokluğuna bakma ve o fâsık ve fesatçıların çoğu sana bir zarar
yapabileceklerinden korkma da Rabbından sana indirilenin -acı tatlı-
hepsini
tebliğ et.
Rivayet
ediliyor ki
Resulullah (s.a.v) bir hadis-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: "Allah
Teâlâ
beni peygamberlik göreviyle gönderdi. Bundan dolayı çok sıkıldım ve
görüyorum
ki insanlar beni yalanlıyorlar. Yahudiler, hıristiyanlar, Kureyşliler
korkutuyorlar. Ne zaman ki Allah, 'Peygamberlik görevlerini tamamen
tebliğ
etmezsen seni cezalandırırım.' dedi, korku da tamamen ortadan kalktı".
Eğer böyle yapmazsan, yani sana tebliğ edilmek için indirilenleri
tebliğ
etmezsen Allah'ın peygamberlik görevini, elçiliğini ifâ etmemiş
olursun. Nâfi
kırâetinde, çoğul olarak şeklinde okunduğuna göre, Allah'ın elçilik
görevlerini
tamamen yerine getirmemiş, vazifeni yapmamış olursun. Allah ise seni
insanlardan tamamen koruyacak. Çünkü muhakkak ki Allah kâfirler
gürûhunu
gayelerine ulaştırmayacak, sana karşı herhangi bir sû-i kast yapmaya
kalkışacak
olanların herhalde kâfirlerden olacağında şüphe yoktur. Şu halde Allah
seni
-her halde- insanlardan korur ve muhafaza eder. Fakat hiçbir kimseyi
Allah'ın
azabından koruyacak bir muhafız yoktur.
68-Onun
için peygamberlik
görevini tamamen yerine getir ve hiç kimseden çekinmeyerek de ki: ey
kitap
ehli, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz, yani diyânetiniz yok, din
adını
verdiğiniz, gittiğiniz yol hiçbir şey değildir. Tâ ki Tevrat'ı ve
İncil'i ve
rabbinizden size indirilenlerin hepsini -ki Kur'ân ve Kur'ân'ın bu
âyeti de bu
cümledendir- ikame edesiniz, bunlara hakkıyle riayet edesiniz. Mukaddem
(önce
gelen)i, sonra gelenin tasdikinden geçirerek toplamının sonucuna göre
Allah'ın
ahidlerini ve sözleşmelerini tanıyıp yerine getiresiniz. İşte o zaman
bir şey
üzerinde bulunmuş, bir dine sahip olmuş olursunuz. Yoksa bu gidişiniz
dinsizlikten, yolsuzluktan başka bir şey değildir. Ey Muhammed, bunu
hiç
sakınmadan söyle ve bununla beraber emin ol ki Rabb'inden sana
indirilen ve hak
olduğunda hiç şüphe bulunmayan bu âyet de onların çoğunun -bu cümleden
olarak
bilgin ve reislerinin- taşkınlık ve küfürlerini artıracaktır. Fakat
bundan
dolayı kâfirler gürûhuna karşı gam yeme (üzülme). Ve bu hak tebliğ,
içlerinde
bir azınlık da olsa hakkı tanımak kabiliyetinde bulunan orta ümmete
faydalı
olabilir. Çünkü:
69-
Şunda şüphe yoktur ki
bütün iman edenler, yani münafıklar da dahil olmak üzere görünüşte iman
etmiş
olan, müslüman adını taşıyanlar, yahudi olanlar, aynı şekilde sâbiîler
(yıldızlara tapanlar) hıristiyanlar, bütün bunlardan, her kim Allah'a
ve ahiret
gününe gerçekten iman edip imanının gereğine yaraşır güzel işler
yaparsa,
bunlara ne bir korku vardır, ne de bunlar üzülürler. Görülüyor ki bir
benzeri
Bakara sûresinde geçen bu âyette önce iman edenler ve yahudiler,
hıristiyanlar,
sâbiîler diye dört sınıf zikredilmiş ve bu şekilde yahudiler,
hıristiyanlar,
sâbiîler, müminlere karşılık ve şu halde müminden başka olarak
gösterilmiş ve
sonra Allah'a ve ahirete iman edip güzel amel yapanların korku ve
hüzünden
kesin olarak âzâde olacakları da müjdelenmiştir. Bundan ise bu vaad ve
müjdenin
bu dört sınıftan ancak müminlere mahsus olduğu ve yahudiler,
hıristiyanlar,
sâbiîler bu üçünün bu müjdeden hariç bulundukları ve bununla beraber
bunlar da
iman ederlerse müminler sınıfına dahil olup aynı vaad ve müjdeye nail
olacakları ve şu halde bunların da ümitsiz olmayıp hemen tevbekâr
olarak iman
ve güzel amel yapmaya girişmelerinin lüzumu anlaşılacağı açıktır. Zira
"mümin ve mümin olmayan her kim mümin ise bahtiyardır" denilince bu
bahtiyarlık mümine tahsis edilmiş ve mümin olmayan istisna edilmiş
olur. Ve
"mümin ve mümin olmayan her kim mümin olursa bahtiyar olur" denildiği
zaman da mümin olmayana iman teklif edilmiş ve bu şart ile ona da
bahtiyarlık
vaadolunmuş olur. İşte bu âyetin gayet açık ve âşikâr olan mânâsı ve
sevkedildiği yönü (mâ sîka lehi) budur. Ve bunun içindir ki, yukarda
olduğu
gibi, bundan sonraki âyetlerde de bu üç sınıfın küfürleri ve iman
kabiliyetleri
açıklanmıştır. Bundan başka müminlerin, önce yahudi, hıristiyan ve
sâbiîler ile
bir tarzda zikredilip bir araya getirilip de sonradan hepsine birden
"Allah'a, ahiret gününe inanan" diye şartlı kazıyye (önerme) ile
hükmolunmasında başka nükteler de vardır:
Birinci
olarak, müminlere de
gösteriliyor ki ahirette korkusuz, hüzünsüz kesin kurtuluş, yalnız
zahirî
(açıktan) iman ile hasıl olmaz. Müslümanlık zahiren mümin görünmekten
ibaret
değildir. Zahirî bir müslümanlığın, yahudilik, hıristiyanlık ve
sâbiîlikten
büyük bir farkı yoktur. Korkusuz, hüzünsüz kesin kurtuluş, dıştan ve
içten
tekit edilmiş, artırılmış hakiki bir iman ve bununla beraber salih
amele
bağlanmıştır. Hakiki iman olmadan güzel amel, dünya için faydalı olsa
bile
ahiret için faydalı olmaz. Sonra, güzel amel olmadan sadece hakiki iman
mümkün
ise de kamil (tam) olmaz; ebedî azabtan kurtarsa bile, mutlak korku ve
hüzünden
kurtarmaz. Çünkü âsî müminlere de azab vardır. Ve en azından
muhtemeldir. Şu
halde dinin kesin müjdesi hakiki iman ile güzel amelin
birleşmesindedir. Gerçek
imanın ilk esası Allah'a ve ahiret sorumluluğuna gerçekten ve bütün
varlığıyla
ciddi olarak inanmaktır. Ve yukardan beri anlaşıldığı üzere Allah'a
gerçekten
inanmak da Allah Teâlâ'nın zât ve sıfatlarına, önceden ve sonradan
indirdiği ve
gönderdiği her şeye, her doğruya, her hükme gönderdiği ve inzal ettiği
şekilde
inanmakla mümkün olur ki, bu indirilenler zaman zaman artar ve gelişir
ve
Allah'a ciddi olarak inanan hepsine inanır. Ahirete iman ise sonunda
sorumluluğa, iman ve amel edip edilmediğine göre sevap ve cezaya, bir
gün gelip
iman ve amel edenlerle etmeyenlerin hesabı görülüp mükafat ve
cezalarının
verileceğine ciddî bir şekilde inanmaktır. Nitekim Bakara sûresinin
başında
"Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar, ahirete de
kesinlikle iman ederler." (Bakara, 2/4) ve Nisâ sûresinde "Kim
Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü
inkâr
ederse o uzak bir sapıklığa düşmüştür" (Nisâ', 4/136) buyurulmuştur.
Salih
(güzel) amele gelince, bu da Allah'a ve ahirete imanın gereğine göre ve
Allah'ın indirdiği ve gönderdiği delillere ve hükümlere, haber vermeye
ve
isteğe uygun olarak tam ihlas (samimiyet )ve hüsn-i niyyet (iyi niyet)
ile Allah'ın
hoşnut olacağı güzel ameller yapmaktır. Bunun içindir ki bundan önceki
âyette
buyurulmuş ve yalnız Tevrat ve İncil'in ikamesi (hükümlerinin yerine
getirilmesi) bile bu konuda yeterli olmadığı ve Allah tarafından bütün
indirilenlerin yerine getirilmesi istendiği anlaşılmıştı. Şu halde,
"Kim
Allah'a ve ahiret gününe inanır ve güzel amel işlerse, onlara hiç bir
korku
yoktur, onlar mahzûn da olmazlar" âyetinin mazmûnunun sonucu,
"Hayır,
kim işini güzel
yaparak özünü Allah'a teslim ederse, onun mükafatı Rabbının yanındadır.
Onlara
korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara, 2/112) âyetinin
içerdiği
mânânın aynıdır. Ve nitekim Bakara sûresinin âyeti bu mânâ ile
özetlenmiştir.
İkinci
olarak gösteriliyor
ki, Allah'ın hükümlerinde dünyaya ve ahirete ait iki değer ve bunlar da
biri
zahirî (açık) ve siyasî, biri de hakikî ve tam mânâsıyla dinî iki
manzara
vardır ki, birisi "muhakkak iman edenler", diğeri de "kim
Allah'a inanırsa" ile ifade edilmiştir. Zahirî ve siyasî görüş
açısından
İslâm hükmü altında müslüman ve gayri müslim toplanır. Bu yönden zahirî
müminlerin, yahudi, hıristiyan ve sâbiîlerden büyük bir farkları
yoktur. İslâm
siyasetinde her biri mensûb oldukları dinleriyle tanınır, din
hürriyetlerine
riayet edilir, o dâirede özel varlıkları gözetilir, müslüman olmaları
için
zorlanmaz, inançlarına karışılmaz, kendi dinleriyle başbaşa
bırakılırlar. Din
açısından her biri inançlarına göre Tevrat ehli Tevrat'a; İncil ehli
incil'e;
öbürleri de itikatlarına bırakılır, müslüman da müslümanlığına
sevkedilir. Ahkam
(hükümler) ve dünyaya ait muameleler açısından ise hepsi "Bizim
lehimize
olan onların da lehine, aleyhimize olan da onların aleyhinedir" sözünün
delaleti üzere hukuk ve görevlerde eşit ve aynı anayasaya tâbi tutulur.
Bundan
dolayı vazifesine riayet eden bu mümin olmayan kişi, bir mümin gibi
veya ondan
daha çok dünyaya ait hazzı (nasibi) alabilir. Şu halde İslâm'ın vaad
ettiği
mutlak saadet yalnız bu yönden değil, ahiret ve akıbet (sonuç)
itibariyledir.
Çünkü sonunda kendini tamamen kurtaracak, korku ve hüzünden kurtulacak
olanlar
zâhir (dış)i ve bâtın (içi)ı mükemmel gerçek mümin ve müslüman
olanlardır. Ve
işte zahire göre eşitlik, hakikat ve akıbete göre farklılık ifade eden
bu nokta
İslâm hükmü altında bulunan yahudi, hıristiyan ve sâbiîlere dünyada
müslümanlarla
beraber eşitlik, adalet, hürriyet vaadiyle bir müjdeyi ve görünüşte
müslümanlara bir inzar (korkutmay)ı ve gerçek müslümanlara da bir
mutlak
müjdeyi içine alır. Ve şu halde âyetin birinci kısmı İslâm şeriatının
dünyaya
ait hükümlerini özetleyen siyasî ve sosyal bir değeri, ikinci kısmı da
tam
mânâsıyla dinî hükmü özetleyen mutlak bir değeri göstermekte ve o
siyaseti,
böyle hakikî bir imanın devam edeceğini göstermektedir. Bakara
sûresinde İslâm
devletinin tamamen kurulmadan önce "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben
de
size verdiğim sözü tutayım" (Bakara, 2/40) emrine uygun olarak yapılan
bu
vaad ve müjde Mekke'nin fethi ile İslâm devletinin tamamen
kurulmasından sonra,
bu Mâide sûresi âyetiyle "akitleri yerine getirin" emrine ekli olarak
sözlü ve fiilî olarak tekit ve tesbit edilmiştir. Ve bu tekit ve
kararlaşmadan
başka iki âyet arasında esas itibariyle hiçbir fark yoktur. Gerçi
Bakara sûresi
âyetindeki "Rableri katında onların mükafatı vardır." (Bakara, 2/62)
kısmı burada zikredilmemiştir. Fakat "onlara ne bir korku vardır, ne de
üzülürler." bunu gerektirdiğinden öncekindeki açıklamaya dayanarak
burada
icaz olunması (kısaca anlatılması) ayrı bir mânâ ifade etmez. Bir de
orada
atf-ı müfred kabilinden "yâ" ile mansûb ve "nesarâ"dan
sonra geldiği halde, burada "kezâlik" (aynı şekilde) meâlinde atf-ı
cümle takdirinde "vâv" ile merfû, "nesârâ"dan önce
zikrolunmuştur. Bu da gibi bir i'râb farkından ibarettir ki, kelimenin
esas
mânâsında bir farkı gerektirici değildir. Şu halde "sâbiîn" ne ise
"sabiûn" da odur. İkisi de sâbiîler demektir. Bundan nihayet
sâbiîlerin yahudi ve hıristiyanlar arasında sebatsız bir halde
bulunduklarına
veya hıristiyanlarda da bir çeşit sâbiîlik bulunduğuna bir işaret
olabilir.
Fakat bundan dolayı bu iki cümlenin veya âyetin mânâlarında ve
hükümlerinde bir
fark da lazım gelmez.
Bu
açıklama ve hatırlatmaya
sebep şudur:
Kur'ân'ın
Fransızca
tercemesinde Kazimireski bu i'rab farkı yerine bir nisbet (ölçü) farkı
koyarak
Bakara sûresi âyetindeki çoğulunu "sabeinler= les sabeites" diye ve
bu "Mâide" âyetindeki çoğulunu da "sabeenler=les sabeens"
diye terceme ederek iki âyeti farklı gibi ifade etmiş ve sonra
dipnotunda
"Sabiîler müteassıb (tutucu) hıristiyanlardır ki bunları yıldızlara
tapan
ve şu halde müşrik olan sabiînlerle karıştırmamak gerekir." diye bir de
hatırlatma yapmıştır. Gerçi ilerde göreceğimiz üzere sâbiîn adı altında
biri
kitap ehli, biri müşrik iki sınıf bulunduğu da zikredilmiş olduğuna
göre, bu
hatırlatma pek esassız değilse de bununla sâbiîni sâbiûndan başka
göstermek ve
âyetlerden her birini, birine tahsis ederek ayırmak ve terceme etmek
doğru
değildir. Öncekindeki yahudi ve hıristiyanlar ile ikincisindeki yahudi
ve
hıristiyan da fark aramak doğru olmadığı gibi, sâbiîn ile sâbiûn da
öyledir.
Nikah, kurban meseleleri gibi fer'i hükümlere göre kitap ehli ve müşrik
ayırımının bir hükmü, bir faydası olabilirse de asıl imana davet eden
ve imanın
şartlarıyla ilgili bulunan bu gibi âyetlerde bu farkın ve bu
hatırlatmanın
hükmü yoktur. Çünkü kitap ehli olanlar iman edince kabul edilecek de
müşrikler
iman ederse reddolunacak değildir. Zira "Her kim Allah'a ve ahirete
hakikaten iman eder ve samimiyetle çalışırsa onlara korku ve hüzün
yoktur"
hüküm cümlesi öyle bir genellemedir ki, zikredilen dört sınıftan başka
olmak üzere
tasavvur olunabilecek dinli, dinsiz, mecusî, zındık ve diğerleri
herhangi bir
sınıf ve herhangi bir ferdin iman ettikleri ve güzel amel yaptıları
takdirde
aynı hükümde dahil olacaklarını beyan etmiştir. Bununla beraber anılan
ayırım
büsbütün asılsız olmadığı gibi, iki sınıf yine bir hükümde birleşmiş
olmak
itibariyle iki âyeti birbirine çarpıştıracak çirkin bir hata da
değildir.
Nihayet her âyetten bağımsız ve birbirini tekit ve onaylama olmak üzere
anlaşılacak olan bir mânâyı iki âyet toplamından müşterek olarak ve
tekitsiz
anlatmak istemiştir. "Zeyd okursa mesut olur, Amr okursa mesut olur"
demekle, "Zeyd ve Amr okurlarsa mesut olurlar, evet Zeyd ve Amr
okurlarsa
mesut olurlar" demek arasında bir taaruz (zıtlaşma) bulunmadığı gibi
hükümde bir fark da yoktur. Fakat Frenkler bakınız bunu nasıl kötüye
kullanmışlardır.
Fransızca
"Kur'ân
Analyse" (tahlil edilmiş Kur'ân) adında bir eser vardır ki, bunda
Fransızlar tarafından Kur'ân'ın Kazimireski tercemesi esas alınarak
sûreler,
âyetler çeşitli ve birçok konulara göre tahlil edilerek ve bölünerek
parçalanmış ve altlarına ara sıra müsteşrikler tarafından bir takım
notlarda
konulmuş ve mukaddimesinde bu kitabı tertipten maksad müslümanlar
üzerine memur
olacak Fransızlara müslümanları kitaplarıyla kandırabilmeleri için,
Kur'ân'ın
içeriğini öğretmek ve özellikle Cezayir müslümanları üzerinde Fransız
siyasetine bir hizmet etmek olduğu da açıklanmıştır. Bu eserde bu iki
âyet
"tolerans" yani musamaha konusu altında toplanmış ve altına şöyle bir
dipnot eklenerek denilmiştir ki:
"Eski
müslüman
müctehitleri bu Bakara sûresi âyetini, beşinci sûre olan Mâide âyeti
ile
neshedilmiş (kaldırılmış) olmasını istiyorlar. Bu ise mezhep
tutuculuğunu her
ölçünün dışına çıkarmaktır. O birisi, yani Bakara sûresi âyeti, gibi
diğer âyet
de tolerans hususunda daha yüksek bir ruh ile ispat ediyorlar ki, en az
dinî
olduğu kadar siyasî bir zat olan Hazreti Muhammed şartların,
zamanların,
mekanların ve durumların gerekli sonuçlarına uyuyordu. Onun hadisini
açıkladıklarını ve anlattıklarını iddia eden ilk müctehidler ise,
müminlerin
askerî başarılarıyla heyecanlanarak Kur'ân'ın insânî olan verilerini,
(mebâdi-i
mevhûbesi) ilk verilerini unuttular. Fakat hayli zamandan beri Batı'nın
her
şeyde kazanmış olduğu üstünlük, İslâm'ın en büyük siyasi
mahfillerindeki
gururları özel bir şekilde sûkûnete kavuşturdu. Şüphesiz ki diğer
imamlar, yani
kanun babaları gelecek bu işi tamamlayacaktır..." Böyle demiş ve
nihayet:
"şimdi Fransa'da yeni bir mezhep kurulmasına girişilmiştir ki, mevcut
olan
esaslı üç mezhepten daha az ortodoks olmayacaktır" diye bir fıkra da
ilave
yapılmıştır.
Müslümanları
gayret ve
ictihad (çalışmay)a sevkeden, fakat müslümanlık için değil, yeni
Fransız
mezhebine simsarlık etmek için sevketmek isteyen ve siyasî gayelerle
kaynaşan
bu sözler Frenk eserleriyle meşgul olan heveskâr (hevesli) ve gafil
gençler
üzerinde yanlış kanaatlar bırakmış olduğu için, biz burada tefsir
açısından
biraz daha bahsi uzatmak mecburiyetinde bulunuyoruz.
Önce
şunu hatırlatalım ki,
ne eski, ne yeni, ne müctehid, ne de müctehid olmayan İslâm bilginleri
yanında
bu iki âyetten birinin birisiyle veya diğer bir âyetle mensuh olmasını
isteyen
veya tasavvur eden hiçbir kimse yoktur ve olma ihtimali de yoktur.
Birçok
yerlerde açıkladığımız üzere bütün müctehid imamlar ve önceki sonraki
bütün
müslüman âlimler şunda ittifak etmişlerdir ki, iman ve itikad (inanç)
meseleleri gibi dinin esaslarında ve verdiği haberlerinde nesih mümkün
ve
düşünülmüş değildir. Bu noktada İslâm ve Kur'ân, kendinden öncesini
neshedici
değil, tasdik edici, teyit edici ve düzelticidir. Evet, nesih de bir
gerçek,
bir kanundur. Neshi inkâr etmek, yaratılışdaki değişimleri inkâr etmek
veya
âlemde değişimlerin kanunsuzluğunu iddia etmek gibi bir bilgisizlikten
başka
bir şey değildir. Neshi inkâr etmek isteyenler şunu düşünmelidir ki,
eğer Allah
Teâlâ'nın yaratma ve emrinde bir nesih kanunu olmasaydı âlemde ne bir
değişme
olur, ne de akidlerde, anlaşmalarda ve konmuş kanunlarda insanlar arası
feshetme ve ilka (kaldırma) muamelelerine imkan bulunurdu. Fakat şunu
da
bilmeli ki neshin konusu, ilgilendiği şey, ancak zaman ve mekanın
değişmesi,
durumların ve menfaatlerin farklılığı ile ilgili olan fer'î hükümler
olabilir.
Geçmiş dinlerde ve İslâm'ın başlangıcında mensuh olduğu açıklanan
hükümler de
hep bu cümleden olanlardır. Yoksa ezeli hakikatlarda ameli değil,
yalnız ilmi
istenen ve hatta zamanla ilgili olan doğru haberlerde de nesih olamaz.
Her
zaman hak ve sabit olan din ve iman esasları, bütün Allah'dan
gönderilmiş
dinlerde aynı olmak üzere saklanır, muhafaza edilir. Gerek
bilgisizlikten ve
gerek şeytanlıktan doğmuş olarak tahrif sûretiyle girmiş olan batıl
inançlar ve
fâsid fikirler ise, esasta olsun, füru'da olsun daima red ve iptal
edilir.
Bahis konumuz olan iki âyet ise fürûattan değil, en yüksek iman
esaslarındandır. "Kim Allah'a ve ahiret gününe inanır ve güzel amel
işlerse, işte bunlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar."
düsturu, bir ezelî gerçektir. Ve bunu kabül ve tatbik etmeyen hiçbir
din, hak
din değildir. Muhammed Aleyhisselâm'ın tebliğ ettiği bu gerçek,
Musa'nın da,
İsa'nın da ve bütün peygamberlerin de tebliğ ettikleri bir hakikattır.
Gerek
geçmiş ümmetlerde ve gerek şimdiki ümmetlerde hakikî müminler bu esasa
uymuş
olanlardır. Gerçekten müslüman ve sonunda da mesud olacak olanlar
bunlardır.
yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîler bu gerçeğe ciddî olarak iman ile
uymadıkları ve bunu tatbik etmedikleri andan itibaren kâfir olmuşlardır
ve
bütün münafıklar da böyledir. Aynı şekilde buna imanı olup da tatbik
etmeyen
fâsıklar da korku ve hüzünden kat'î şekilde uzak kalamayacaklardır.
Bundan
sonra her kim bu gerçeğe ciddî olarak iman eder, sonuna kadar
bağlanırsa, hiç
şüphesiz hakikî mümin olur. Geçmişteki bütün kötülükleri silinir, o
mesutlar
zümresine girer. Şu halde en yüksek iman esaslarından bulunan böyle
hakikatler
nesih konusundan muhakkak hariçtir. Ve bunlarda mensuhluğu söyleyen
veya arzu
eden müslüman düşünülemez. Eski yeni bütün İslâm âlimleri bu noktada
ittifak
ettikleri halde Frenklerin "Eski müslüman müctehidleri birinci âyetin
bu
âyet ile neshedilmiş olmasını istiyorlar." sözü açık bir yalan ve
açıktan
açığa bir iftiradır. Ve bütün esası böyle bir iftiradan ibaret olan
diğer
sözlerin durumu da bundan bellidir. Hem de bu iftira, kasıtlı değilse,
pek
cahilcedir. Çünkü nesih, nefy ve isbat (olumluluk ve olumsuzluk) ile
zıtlaşan
iki kanunun önce gelenine sonra geleniyle son veren bir değiştirme
beyanıdır.
Bu âyetler ise sayılan sınıflar, bu cümleden olarak "sâbiin" ve
"sâbiûn", gerek birbirinin aynı olsun ve gerek Kazımireski'nin
zannettiği gibi farklı bulunsun, hükme gelince ikisinde de birbirinin
aynı olan
hükmünden ibarettir. Burada nesih mümkün farzedilse bile ortada iki
hüküm
yoktur ki nesihten bahsedilsin. Ne, neyi neshedecek? yine ile mi
neshedilmiş
olacak? Şu halde bu şekilde bir nesih iftirasına kalkışmak, aynı
zamanda bir
bilgisizlik ilan etmektir. Fakat bunu yapan müslüman müctehidleri
değil, onlara
hücum etmek için iftiradan başka çare bulamayan ve yeni Fransız
mezhebine
davete çalışan o Frenk doktorlarının kendileri olmuştur. Bu ise siyaset
tutuculuğunu her ölçünün dışına çıkarmaktır. Batının son zamanlardaki
ihtilal
üstünlüğüyle coşarak gururlarını ilan edenlerin, gibi ilâhî prensiplere
sarılan
ve haktan başka bir şey düşünmeyen ilk müslüman müctehidlerini,
"müminlerin
zaferleriyle coşmuş olarak insanî prensipleri unuttular" diye
kendilerine
kıyas ederek insanlık dışı bir duygu ile tasavvur etmeleri de garip bir
iftiradır. Müminlerin zaferleriyle coşmuş olmak insanlığı unutmak ise,
mümin
olmayanların üstünlükleriyle gururlanmak da insanî bir şey
olmayacaktır.
İkincisi,
Hz. Peygamber'in
sözlü ve fiilî hükümleri mabudluğu tebliğ ederken âleme en yüksek bir
siyaset
dersi öğretmiş olduğu ve şartların, zamanların, zeminlerin ve
durumların
gereğine uygun amelî hükümleri de tebliğ ve icra buyurduğu şüphesizdir.
Ve
zaten nesih meseleleri de bu gibi hükümlerdedir. Bu da İslâm dininin
her zaman
ve mekanda herkes için prensipler koyan bir hak din olması
sebeplerinden
biridir. Fakat bu gibi değişen hükümler fer'îdir. Bunların başında usûl
(esaslar) denilen sabit hükümler vardır. Ve bunların ikisi de hak
kanundur. Bu
şekildedir ki İslâm dini hem koruma, hem değişme kanununu içerir. Neshi
inkâr
edenler, dini yalnız bir koruma kanunu olmak üzere düşünürler. Ve bunun
için
değişme ve inkılâb noktalarında dinsiz kalırlar. Din ile siyasetin
birleşmiyeceğini sanırlar. Dini inkâr edenler de koruma kanununu ve
sabit
hükümleri inkâr ederler. Her açıdan nesih ve değişim içinde yürümek ve
sabit
bir hak fikir duymamak isterler. Halbuki En'âm sûresinde geleceği üzere
âlemin
cereyanı ve özellikle beşer hayatı "Sizin için bir kalış süresi ve
kalacak
bir yer vardır." (En'âm, 6/98) hükmü gereğince, bir taraftan istikra
(kalma) ve koruma, bir taraftan bırakma ve değişme nizamları içinde
yürür. Bunların
biri illet ve sebebin bâki kalmasıyla sebat ve devama; biri de gelişme
ve
ıstıfa (seçim) ile olgunlaşmaya bakıcıdır. Bunun için koruma kanununa
dayanmayan din, din değildir. Değişim kanununu ihtiva etmeyen din de,
kamil ve
genel değildir. Ve İslâm dini her ikisini içine alır. Ve şüphe yok ki
koruma ve
sabit kalma aslın, değişime ve inkılâb fer'in vasfıdır. İnanacağım,
iman ve
itikad edeceğim, dayanacağım prensip, herhalde sabit olmalıdır. Çeşitli
zaman
ve mekanda, çeşitli şartlar ve durumlar altındaki değişmelerine göre
icra ve
tatbik edeceğim ölçüler de değişimi mümkün şeyler olmalıdır. Şu halde
şunu asla
unutmamak gerekir ki, Muhammedî siyaset dinde ve hakkın hükümlerinde
hakim
değil, din ve hakkın hükümleri Muhammedî siyasetle beraber bütün
Muhammedî
varlıkta hakimdir. Bunun için Hz. Muhammed dinî olduğu kadar politik
değil,
siyasetiyle, hayatıyla ve bütün varlık ve insanlığıyla Hakkın emrine
bakışını
çevirmiş dinî bir zat, bir Allah elçisi idi. Şartların gereğine uygun
hükümlerle hareket ettiği zamanlarda da o, şartlara ve çevreye değil,
onları
ona emreden Allah Teâlâ'nın emirlerine ve sabit (değişmez) hükümlerine
uyuyordu
ki, bahis konumuz olan iki âyet de işte bu değişmez hükümlerden ve bu
esaslardan umuma karşı Allah'a iman ve uyma gereğini haber veren
hükmünde
şartların ve durumların gereklerine uyma yönünü isbat edecek hiçbir
delalet
yoktur. Tersine yalnız hakka ittiba ve sayılan sınıflara karşı koyma
vardır.
"Kur'ân Analyse" yazarları bu âyetleri parçalamayıp da Kur'ân'daki
tertiplerine göre alt ve üstleriyle göstermiş olsalardı, belki bu kadar
saptırıcı sözler söylemeye cesaret edemezlerdi. Bu cümleden olarak bu
âyetin
üstündeki iki âyet o kadar açık bir şekilde isbat eder ki, Peygamber bu
âyetleri çevresindeki insanların pek çok muhalefet ve karşı çıkmalarına
rağmen
yalnız Allah'ın emrine ittiba ve sırf Allah'ın korumasına dayanarak
tebliğ
etmiştir. Gerek Bakara sûresi âyetinin üst tarafı okunur ve gerek "Ey
inananlar, sizden önce kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden
dininizi eğlence
ve oyun yerine koyanları dost tutmayın" (Mâide, 5/57) âyetinden buraya
kadar gelen ve daha gelecek olan âyetlere dikkat edilirse Kur'ân'ın
bunlara ne
güzel cevaplar vermiş ve ne açık irşadlarda bulunmuş olduğu görülür.
(Bak.
Bakara, 2/42; Nisâ, 4/46; Mâide, 5/59, 62, 63, 64)
Bununla
beraber biz bu
satırları haksız yere İslâm aleyhine çalışan Fransızlara karşı değil;
İslâm
için hakkıyla çalışmayan, Allah'ını, Peygamber'ini dinini, diyanetini,
Kitabını, ahiretini unutup vazifesini yapmayan, kendinden geçmiş,
bilgisizlik
ve düşüklük içinde şeytanlara kul olmak vaziyetine düşmüş müslüman
kalıntılarına sonlarını göstermek için yazıyoruz. Anlaşıldı ki Allah
Teâlâ
Kur'ân'ında zahirî (görünürde) müminleri, yahudi ve hıristiyan, sâbiîn
gibi
karşıtlarıyla bir ölçüde saymış ve kesin vaadini Allah'a ve ahirete
gerçekten
iman edip güzel amel işleyen hakikî müminlere tahsis etmiştir. Batı ve
doğu
değişir, bu kanun değişmez. Demek iş, mümin görünmekte değil, kâmil
mümin
olmakta ve bu iman ile çalışıp son zaferi kazanmaktadır. İman ve İslâm
hiç bir
zaman mağlub olmaz, burhan (delil) onundur. Fakat eksik ve fasık
müminlerdir ki
ona mağlubiyet lekesi sürerler.
Şimdi
bu tartışmaya sebep
olan "sâbiîn" kelimesine gelelim:
"es-
SÂBİÎN" :
Kırâetlerin çoğunda "hemze" ile (yukarda yazıldığı gibi), Nâfi ve Ebu
Ca'fer kırâetlerinde de "hemze"siz "es-sâbîn",
"es-sâbûn" okunur ki bunda ya "hemze"nin "yâ"ye
kalbi (dönüştürülmesi) ile veya aslında "hemze"siz olarak
"sâbî"nin çoğulu olmak üzere iki vecih (şekil) düşünülmüştür.
Arapça
hemze ile vezninde
meşhur bir dinden diğer bir dine çıkana denilir. "Kâmus"ta der ki,
"dininden başka bir dine çıktı" "yıldızlar doğuş yerinden
çıktı" demektir. İbnü Esir de "Minhâc"ında der ki: Bir kimse
dininden başka bir dine çıktığı zaman denilir. Kureyş, İslâm dinine
girenlere
yerinde "masbû", müslümanlara "subat" derlerdi ki
"kâdî, kudât" gibi "sâbi "nin çoğuludur. "Sâbi'"
ise gençlik, cahillik sevdasıyla bir şeye meyletmek ve sevmek mânâsına
"sabv = " ve "sabve= "den ism-i fâildir ki
"hevâî" ve "aşüfte" demek gibidir. Bundan başka
"sâbiîn" in muhaffefi de olur. Fahruddin er-Râzî demiştir ki,
"Hemze ile kırâet (okumak), mânâyı açıklamaya daha yakındır. Çünkü ilim
ehli 'O, dinden, diğer dine çıkandır' demişlerdir". Ebu Hayyân'ın
ifadesine göre de "o, meşhur bir dinden, diğer dine çıkandır". İşte
bu mânâ, kelimenin tam Arapça olan mânâsıdır. Tam Arapça olan bu mânâya
göre
"sâbiîn" ve "sâbiûn", "İslâm, Yahudi ve Hıristiyan
dinlerinden hariç olanlar" mânâsına bir genellemeyi ifade etmiş olur
ki,
"müminler, yahudiler, hıristiyanlar ve diğerleri" demek gibidir.
Sonra,
sâbie, sâbiîn, sâbiûn
veya sâbîn ve sâbûn, eski bir din veya özel mezhebe mensup olan bir
gruba, bir
millete isim olarak söylenir ki, bu mânâca kelimenin aslı Arapça olup
olmadığı
hakkında ihtilaf edilmiştir. Arapça olduğuna göre zikredilen "sâbî"
mânâlarının birinden alınmıştır. Arapça olmayıp Süryâni gibi diğer bir
dilden
alınmış olduğuna göre ise aslı sâbidir. Şit Aleyhisselâm'ın ikinci oğlu
veya
İdris Aleyhisselâm'ın oğlu olduğu iddia edilmiştir. Bu ihtilafın
özetine göre
anlaşılıyor ki bunlar kendilerine sâbiy demişlerdir. Arap da gerek
bunlara ve
gerek benzerlerine sapık veya "yıldıza tapan" mânâsına sâbiî veya
sâbî demişlerdir.
Bunlar
kimlerdir? Ve bu
nasıl bir mezhep veya dindir? "Kâmus"ta: "Sâbiûn Nûh
Aleyhisselâm'ın dini üzere bulunduklarını zannederler ve kıbleleri
gündüzün
yarısı sırasında kuzey rüzgarının estiği yerdir" diyor. "Tehzib"
de ise: "Sâbiûn bir kavimdir ki, dinleri Hıristiyan dinine benzer.
Ancak
kıbleleri güney rüzgarının estiği yerdir. Ve Nûh Aleyhisselâm'ın
dininde
olduklarını söylerler". deniliyor. Tefsircilerin açıklamalarının
özetine
göre bunlar, yahudi ile hıristiyan veya yahudi ile mecûsî veya
hıristiyan ile
mecûsî dinleri arasında bir gruptur ki, hem kitap ehli denebilecek
yönleri veya
sınıfı, hem de müşrik veya putperest denecek yönleri veya sınıfı
vardır.
Dinlerinin aslının, İdris veya Nuh Peygamberlerin dini olduğu da
söylenmiş;
esasında meleklere veya yıldızlara taptıkları ve puta tapıcılar
oldukları da
söylenmiştir. Anlaşılıyor ki sâbiîlik esas itibariyle Allah'dan
gönderilmiş
olması düşünülen ve fakat zamanın geçmesiyle felsefî ve siyasî etkiler
altında
birçok sapmalar ve değişmelere maruz olarak bir gizlilik veya batınîlik
kazanmış eski bir mezhebdir. Ve en az bunları ilk sâbiîler ve son
sâbiîler
olmak üzere düşünerek, yerine göre aralarındaki müşterek ve farklı
yönleri
bulunabilecektir. Tarihî bakış açısından ilk sâbiîler; Hind'de ve eski
Mısırlılarda, Süryânîler ve Gıldânîlerde az çok bir fark ile devam
etmiş bir
mezhebtir. Ve bununla beraber bu mezhebi en çok temsil edenler Süryânî
ve
Gıldânîlerdir. Eski Yunan ve Rum dinleri de bunların bir yansımasıdır.
Son
sâbiîler de İsrailoğulları, İran, Yunan, Roma ve diğerleri gibi çeşitli
kültür
ve medeniyetler altında kalmış olan Süryânî ve Gıldânî kalıntılarıdır
ki,
bunlardan geri kalanları el-Cezire ve Musul taraflarındaki Nabatîler
olmuştur.
Abbasiler devrinide Yunan eserlerini Arapça'ya terceme eden Sâbit b.
Kurre gibi
filozof ve mütercimler bunlardan idi. da: "Ebu'l- Hasen Sâbit b. Kurre
el-
Harrânî, Harran'da oturan sâbi'eden idi. Mezhebiyle ilgili vergiler,
farzlar ve
sünnetlere dair; ölülerin kefenlenmesi ve defnedilmesine, inançlarına,
temizlik
ve pisliğe dair risaleleri vardır. Oğlu Sinan b. Sâbit, Hürmüs'ün
"Nevâmis"ini Arapçaya çevirmiştir. Ve deniliyor ki,
"sâbiûn"un nisbeti (sâb) adır. Bu da İdris aleyhisselâmın oğlu (Tât)
dır diye zikredilmiştir.
Şihâbuddin
Ahmed b.
Fazlullah el-Ömerî "Mesâlikü'l- Ebsâr" ında ve Ebu'l-Fidâ Tarihi'nde,
Ebu'l-İsâ el-Mağribi'nin kitabında nakledildiğine göre, "Süryân ümmeti,
ümmetlerin ilkidir. Ve bunların milletleri sâbiîn milletidir. Bunlar
dinlerini
Şit ve İdris Peygamberlerden aldıklarını söylerler. Şit'e
yakıştırdıkları bir
kitapları vardır, buna "Suhuf-i Şit" (Şit'in sayfaları) derler. Bunda
kerem (cömertlik), şecaat, doğruluk, yakına taraftarlık gibi ahlâki
güzellikler
ve iyilikler zikredilmiş ve emredilmiş, kötülükler zikrolunup bunlardan
çekinilmesi emrolunmuştur. Sâbiîlerin bir takım ibadetleri de vardır.
Bu
cümleden olarak yedi vakit namazları vardır ki beş vakti
müslümanlarınkine
uyar. Altıncısı kuşluk, yedincisi de gecenin tam altıncı saatindedir.
Namazları
niyet ve bir de başka bir şey karıştırılmamak itibariyle müslüman
namazına
benzer. Rükûsuz ve secdesiz cenaze namazları da vardır. Otuz veya
yirmidokuz
gün oruç da tutarlar. Oruç ve fıtırlarında hilale riayet ederlerdi. O
şekilde
ki fıtırlarında güneş, hamel (kuzu) burcuna girmiş bulunurdu ve gecenin
son dörtte
birinden güneşin kursu (yüzü) batıncaya kadar oruç tutarlardı ve
hamse-i
mütehayyire (beş şaşkın) denilen yıldızların şerefli evlerine
inişlerinde bir
takım bayramları vardır. Ve hamse-i mütehayyire (beş şaşkın), Zühal
(Satürn),
Müşte-ri (Jupiter), Mirrih (Merih), Zühre (Venüs), Utarit (Merkür) tir.
Mekke'nin Beyti (Kâ'be)ne de hürmet ederler. Fakat Harran üzerinde bir
yerleri
vardır ki oraya haccederler ve Mısır ehramlarına da hürmet ederler. Ve
bunların
biri Şit b. Âdem'in kabri, diğer biri Uhnuh'un (İdris'in) kabri, biri
de nisbet
olundukları Sabi b. İdris'in kabri olduğu kanaatindedirler. Ve güneşin
şeref
burcuna giriş gününe hürmet ederler. İbnü Hazm demiştir ki, sâbîlerin
mensub
oldukları din, dinlerin en eskisi ve bir zamana kadar dünyada galip
olanıdır.
Nihayet birtakım dinde olmayan yeni icatlar ortaya çıkardılar ve bunun
üzerine
Cenâb-ı Allah bunlara Hz. İbrahim'i gönderdi".
Şehristânî
"el-Milel
ve'n- Nihal"inde dinler tarihi açısından der ki: İbrahim Aleyhisselâm
zamanında bütün insan grupları iki sınıfa dönüşmüş bulunuyordu: Sâbie,
Hunefa.
Sâbie, biz Allah'ı tanımada; Allah'a itaati, emirlerini ve hükümlerini
tanımakta bir aracıya muhtacız. Fakat o aracının ruhânî olması gerekir.
Çünkü
ruhânîler mukaddes, temiz ve Rablerin Rabbine yakındırlar. Cismânîler
ise bizim
gibi yerler, içerler ve bizim gibi beşere itaat ederseniz zararda
kalırsınız
derlerdi. Hunefa (hanifler) de biz beşer; bilgi ve itaatde beşer
cinsinden bir
aracıya muhtacız. Bir beşer ki temizlik ve masumlukta, teyid
(doğrulama) ve hikmette
derecesi, mücerred (soyut) ruhaniyetten daha yüksek olsun. Beşer olması
durumuyla bize benzeyen, ruhaniyeti yönüyle bizden üstün bulunsun da
ruhaniyeti
tarafıyla vahy olsun, beşeriyeti tarafıyla da insan türüne telkin
etsin.
Derlerdi ki, Kur'ân'da: "De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece elçi
olan bir insan değil miyim?" (İsrâ', 17/93), "De ki: 'Ben de sizin
gibi bir insanım, bana vahyolunuyor" (Kehf- 18/110) âyetleri bu mânâya
işarettir. Fakat yalnız ruhânî elçiyi benimsemek isteyen sâbie, sırf
ruhâniyette
sıkışıp kalmaya, doğrudan doğruya kendi zatlarına yakınlaşarak onlardan
bizzat
(aracısız) almalarda bulunmaya da çare bulamadılar. Böylece bir kısmı
tuttular
rûhanilerin heykellerine sığınarak bunlardan yardım dilenmeye kalktılar
ki, bu
heykeller yedi gezegen ve bazı sâbitlerdir. Bu şekilde Rum sâbiesinin
sığınağı
gezegenler, Hind sâbiesinin sığınağı da sâbitler oldu. Bir çoğu da
heykellerden
şahıslara; yani o yıldızların Rum'da tabiatları, Hind'de seçkinleri
dikkat
nazarına alınarak görünüş şekillerine göre yapılan müşahhas (somut)
resimlerine
tenezzül ettiler. Mücerret (soyut) ruhâniyet tutuculuğu böyle tersine
dönüp,
ruh sahibi olan beşerin kendini unutarak ruhsuz cisimler önünde boyun
eğmesine
dönüştü ve bu ruhâniyetin temsili sayıldı. Bunlar düşünemiyorlardı ki,
bu
temsillerin, dolaylı olarak delalet ettiği, mücerret (soyut) rûhâniyet
değil,
nihayet beşerî rûhâniyetin bir temsili oluyordu. Fark edemiyorlardı ki
bu
temsiller, yıldızlardan ve onların rûhânilerinden önce bir beşerî ruhun
yanlış
tasavvurlarını, meyletmelerini ve sapıklıklarını ifade ederler. İşte
bunlardan
ashâb-ı heyâkil (heykelciler) denilen önceki grup "yıldızlara
tapanlar", ashâb-ı eşhas (şahıscılar) denilen ikinci grup da "puta
tapanlar" dır. İbrahim Aleyhisselâm her iki fırkayı, sözlü ve fiilî
olarak
kırmak suretiyle kolaylık ve müsamaha ile bir büyük millet ve büyük
şeriat olan
ve kıymetli din ve doğru yol bulunan "hanif"liği yerleştirdi ve
yaydı. Onun oğullarından olan peygamberlerin hepsi de bunu yerleştirip
sağlamlaştırıyorlardı.
Özellikle şeriatımızın sahibi Muhammed Mustafa (s.a.v) bu yerleştirmede
en sona
ve en yüksek maksada erişti. Burada en dikkate şâyân olan nokta şudur
ki,
tevhid, hanifliğin esaslarının en özelidir. Bunun için Kur'ân'da
anıldığı her
yerde haniflik, şirki reddetmeye yakın olarak zikredilmiştir. "İbrahim,
ne
yahudi, ne de hıristiyan idi, dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de
değildi" (Âl-i İmran, 3/67); "Allah'a ortak koşmadan, hâlis olarak
Allah'ı birleyenlerden olun" (Hacc, 22/31).
Sâbîilik
ilk zamanda yalnız
heva ve hayvaniyetleri, kişisel baskıları ve hissî temayülleri peşinde
koşan
Haşişiyye, Tabiiyye ve Dehriyye'nin ruhî sefaletlerini görerek insanlık
ve
azimlikten tiksinip bir takım sınırlar ve aklî hükümler kabul etmiş ve
bunun
esaslarını vahy ile teyid edilmiş kanunlardan almakla beraber
görüşlerini aklî
soyutlar (mücerredler)a tahsis etmişler ve aradıklarını yerde ve
insanlıkta
değil, gökte ve gök cisimlerinde bulmak istemiş bir mezhep dini gibi
ortaya
çıkmıştır ki, bunlar Âzimûn ve Hürmüs'ü ilk muallim (öğretmen) kabul
eden ilk
sâbiedirler. Şehristânî burada genel sâbieyi anlatmak için, felsefe
tarihine
göre şöyle bir özet bölüm yaparak ve son sâbi'e felsefelerini inceleyip
tartışarak der ki: İnsanların bir kısmı ne mahsûs (hissedilen)u, ne de
makul
(düşünülen şey)u kabul etmezler, bunlar Sofestâiyyedir. Bir kısmı
hissedileni
kabul eder, düşünüleni kabullenmez, bunlar Tabiiyyedir. Bir kısmı
hissedileni
de, düşünüleni de kabul eder, cezaları ve hükümleri kabul etmezler.
Bunlar
Dehrî filozoflardır. Bir kısmı hissedileni, düşünüleni, cezaları ve
hükümleri
de kabul eder, Allah'dan gönderilen bir şeriât ve İslâm'ı kabul
etmezler,
bunlar Sâbiedirler. Bir kısmı, bunların hepsini, bir çeşit şeriat ve
İslâm'ı da
kabul eder. Fakat Peygamberimiz'in (s.a.v) şeriatini kabul etmezler,
bunlar
yahudi ve hıristiyandırlar. Bir kısmı da hepsini kabul eder, bunlar da
müslümandırlar. Sâbie, Sofestâiyye, Tabiiyye ve Dehrî filozoflar gibi
dinsizlere karşı olan bütün din sahipleri içinde ilk mücadele Haniflere
karşı olur.
Sâbie ve Hanifler: İşte bütün dinlerin bizzat karşı karşıya olan iki
aslî
şubesi. Sabve, başlangıçtan beri devamlı olarak Haniflik karşıtıdır.
Sâbie, din
ararken, hak yoldan saptıkları ve peygamberlerin doğru izinden
ayrıldıkları
içindir ki Sâbie adını almışlardı. Fakat kendileri, aşk ve arzu
mânâsıyla,
"sabve, insanların kaydından uzaklaşmaktır" derler. Çünkü Hanifler
mezhebi beşerî peygamberlik ile cismânî beşere taraftarlık esası
üzerinde
yürüdüğü gibi, Sâbie mezhebi de cismânî beşerliği düşük görmekle
rûhanilere
taraftarlık esası üzerinde yürür. Ve bunun için sâbie insanların, beşer
olan
bir peygambere uymak ve ittiba etmekle doğrudan doğruya Allah'a ibadet
etmesini
doğru bir iş değil, insanların şartı gibi göstererek beşer dışından
Allah'a
yaklaşmak için aracılar ve münanesebetler arar. Ve bunu önce yalnız
ruhâniyette
arar. Ve kendilerini sırf rûhânî olabileceklerini sanarak cisimliği
ezmek,
cisim olan beşerlikten mutlaka ilgiyi kesmek isterler. Ve bu şekilde,
sâbie,
mezheplerinin iktisab (kazanma) olduğunu iddia ederler, yaradılış
hududundan
hariç bir iktisab(kazanç)a davet ederler. Bunlara karşı Hanifler de
mezheplerinin fıtrat (yaratılış) olduğunu söyler ve fıtrata davet
ederler.
Haniflere göre mahsus (hissedilen) ve makul (düşünülen), cismânî ve
rûhânî
ikisinin de özel kıymetleri vardır. Fakat bu kıymetler hiç birinde
mutlak
değil, izafî (değişken) dir. Bir makul, gözle görülen şeyler içinde
misali
bulununcaya kadar hayal ve kuruntudur. Bir mahsus (hissedilen şey) de,
düşünülende misali bulunmadıkça, mahsus (gözle görülen) değil, bir yok
olan
serabdır. Hakkın zatı, ne sırf makul (akla uygunluk), ne de sırf mahsus
(gözle
görülen) dur. Ne mahsus (görülen) tamamen makule dönüştürülür, ne de
makul
tamamen mehsusa dönüştürülür. Her ikisi de birbirini karşılıklı olarak
temsil
etmek üzere hakka dönüştürülür. Aynı şekilde mutlak etki, ne sırf
ruhâniyete
mahsustur, ne de sırf cismaniyete; cisim ruhtan etkilendiği gibi, ruh
da
cisimden etkilenir. Ruh ile cisim arasında karşılıklı bir etki ve
etkilenme
vardır. Hak parıltısı bu ikisinin arasında bulunur. Hakikî fail
(yapıcı), ne
ruh, ne cisimdir. Ne ruh cismin eseri, ne de cisim ruhun eseridir.
İkisi de
Allah'ın eseri ve Allah'ın delilleridir. Allah yalnız maddesiz
olanların değil,
maddenin ve maddeden olanların da yaratıcısı ve yapıcısıdır. Aynı
şekilde hayır
(iyilik) ve kemal (olgunluk), fazilet ve selâmet yalnız ruhâniyete
mahsus
değildir. Şer (kötülük) ve noksanlık, fesatlık ve rezillik ruhâniyette
de
vardır. Öyle olmasaydı rûhâniyetin derecelerinde ihtilaf olunmaz ve
meleklik
karşılığında şeytanlık olmazdı. Cisim olma, aslına ve yaratılışına göre
şerrin
başlangıcı değildir. Cisimlikte öyle faziletler vardır ki onlar
ruhânilerde
bulunamaz. Şu halde rûhâniyeti ve cisimliği içine alan beşer türünde
hak
delilleri ve Allah'a yakınlık mücerred (soyut) rûhaniyyetten daha
fazladır.
Beşer türü mücerred rûhâniden -belki- daha faziletli ve daha
mükemmeldir. Hatta
beşer, meleğin emrinde değil, melek beşerin emrindedir. Beşerin Allah'a
yaklaşması için soyut rûhâniyetin aracılığı zaruri değildir. Allah'dan
insanlara ve insanlardan Allah'a doğru bir yol vardır. Yaratma Allah'a
ait
olduğu gibi, emir de Allah'ındır. Hudûd (hadler = cezalar) ve hükümler
de
Allah'ındır. Allah'ın tayin ettiği, Allah'ın inzal ettiği (indirdiği)
dir.
Beşer ne sınırsız, ne mühmel (terkedilmiş) dir, ne de yaratılışın
müsait
olmadığı sınırları kazanabilir.
Yaratılışı
bozmaya
çalışmamalı ve cesedi hakir görüp ezmeye uğraşmamalıdır. Fakat Sâbie bu
noktada
orta yoldan çıkmış, "hakka yaklaşmak yalnız ruhâniyettedir" zannıyla
hissedilen (mahsus)i makul (akla uygun olan)a, cismânîyi rûhâniye
dönüştürmeye,
insandan melek yapmaya kalkışmış; kolaylığı zorluğa, hoşgörüyü baskıya,
tecerrüd (sıyrılma)ü toplanmaya, bağlanmayı ayrılmaya tercih etmeye
çalışmış ve
buna göre rûhaniyet tutuculuğu etrafında dolaşmak isterken ruhânî
olmayan
cisimlerden yardım istemeye kadar inmiş; birlik ve tecerrüd
(yalnızlaşma)
ararken çokluk ve şirk içinde kalmıştır. Bunun için ilk Sâbie de
Haniflerden
bazı esaslar alarak ruhâniyet ashabı, yahut meleklere tapanlar olmak
üzere
başlamış; heykel ashabı yahut yıldızlara tapanlar; eşhas ashabı yahut
puta
tapanlar olmakta karar etmiş ve bu iki gruptan her biri de, biri
Hızbâniyye,
biri de Hıribbâniyye adıyla iki esas mezhebe ayrılmıştır.
Ashâb-ı
ruhâniyyat
(Ruhâniyyât ashâbı): Ruh bir cevher (öz), fetha ile "ravh" da onun
özel durumudur. Buna göre "rûhâniyet" ve "ravhâniyet" diye
iki deyim (tabir) vardır. Bunların mezhebi şudur: Âlemin hakîm (hikmet
sahibi)
ve hudûs (sonradan olma) kusurlarından uzak bir yapıcısı, yaratıcısı
vardır. Ve
bizim görevimiz, onun yüksek huzuruna erişmekten aciz olduğumuzu
bilmektir. Ona
ancak yanında yakınları (mukarrabîn'i) olan aracıları vasıtasıyla
yakınlaşılır.
Bunlar ise öz olarak (cevheren), fiil olarak ve hâl olarak temiz ve
mukaddes
olan ruhânîlerdir. Cevher (öz) açısından ruhâniler, cismânî maddelerden
mukaddes, cesede ait güçlerden uzak, mekana ait hareket ve zamanla
ilgili
değişmelerden münezzeh (kusursuz)dirler. Yaratılışları temizlik,
fıtratları
Allah'ı büyükleme ve yüceltme üzerinedir. "Allah'ın buyurduğuna karşı
gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler" (Tahrim, 66/6) dirler.
Bizi buna ilk muallimimiz (hocamız) Azimun ve Hürmüs irşad ettiler. Biz
bunlara
yaklaşırız ve bunlara tevekkül eder dayanırız. Bizim Rablerimiz,
ilâhlarımız,
Allah katında aracılarımız, şefaatçılarımız bunlardır. Allah da
rablerin rabbi
ve ilâhların ilâhıdır. Şu halde bizim görevimiz nefislerimizi tabiata
ait
şehvetlerin kirlerinden temizlemek ve ahlâkımızı şehvet ve gazap
kuvvetlerinin
ilgilerinden ayıklamaktır ki, bu sayede bizimle rûhâniler arasında bir
ilgi
hâsıl olsun da onlardan ihtiyaç duyduğumuz şeyleri istiyelim ve
durumlarımızı
kendilerine sunalım ve bütün işlerimizde onlara âşık ve sabî (sevgili)
olalım
ki, onlar da bizi ve kendilerini yaratana ve rızık verene şefaat
etsinler. Bu
temizleme ve süsleme ise ancak bizim çalışmamızla ve kendimize hakim
olmamızla,
nefislerimizi şehvet kötülüklerinden keserek rûhâniyet yönünden yardım
istememizle olur. Yardım dilemek de dualarla, namazlarla, bol sadaka
vermekle,
yiyecek ve içeceklerden kendimizi tutmak, kurban kesmek, buhurlarla,
tütsülerle
tütsülenmek ve büyüklere saygı ile dua ve niyazdır. Bu şekilde
nefislerimizde
aracısız bir yardım dileme yeteneği meydana gelir ki, o zaman biz de
tıpkı vahy
aldığını iddia edenlerin hükmünü kazanırız. Ve hatta sırf rûhânî olur,
ilâhlar
sırasına geçeriz. Peygamberler bizim türde emsalimiz, surette
şekillerimiz,
maddede ortaklarımızdırlar. Yediğimizden yerler içtiğimizden içerler,
şekilde
bize benzerler, biz onlara niçin itaat edelim, derler. Kur'ân'da "Eğer
sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o takdirde siz, mutlaka ziyana
uğrayanlarsınız" (Mümimûn, 23/34) âyeti, bunların bu sözlerini
söylemektedir.
Fiil
açısından rûhânîler,
yaratma ve icatta, işleri bir halden bir hale çevirmede ve yaratıkları
bir
başlangıçta olgunluğa yönetmede aracı etkendirler. Kudsî hazreti
ilâhtan kuvvet
dilenir ve düşkün varlıklara feyz yayarlar. Ve bunların sıraya konulmuş
dereceleri vardır.
Birinci
olarak, yıldızları
idare eden, bu cümleden olarak gezegen yıldızları yörüngelerinde tedbir
ve
idare eden rûhânîler vardır ki, yedi gezegen yıldızları bunların
heykelleridir.
Her rûhânînin bir özel heykeli ve her heykelin bir felek (yörünges)i
vardır. Ve
o rûhâninin o heykele nisbeti, ruhun cesede nisbeti gibidir. O, o
heykelin
rabbi, idarecisi ve müdürüdür. Sâbiîler, o rûhânilere ilâhlar,
heykellere de
rabler derler. Bununla birlikte çoğunlukla heykellere babalar,
unsurlara
anneler ismini vermişlerdir. Rûhânîlerin fiil ve tesiri, o uydu
heykellerde ve
unsurlarda birtakım değişiklikler meydana getirecek şekilde özel bir
miktarda
tahrik etmektir. Bundan bileşiklerin terkipleri ve anlaşmaları hasıl
olur da
buna uyarak cismanî kuvvetler gelir. Ve bu cismanî kuvvetler üzerine
de, bitki
ve hayvan türlerinde olduğu gibi, rûhânîlerin nefisleri biner ve bu
etkiler,
bazan bir küllî rûhânîden kûllî olarak ve bazan cûz'î rûhânîden cûz'î
olarak
sâdır olur. Mesela yağmur cinsiyle beraber bir melek, her bir
damlasıyla de bir
melek vardır.
İkinci
olarak, gökle yer
arasındaki boşlukta ortaya çıkan ulvî eserlerin idarecileri olan
rûhâniler
vardır ki, yağmur, kar, dolu, rüzgar gibi yerden çıkıp inen eserler,
yıldırımlar, kıvılcımlar, gök gürlemesi ve şimşek, kuyruklu yıldızlar
gibi
gökten inmekle boşlukta ortaya çıkan eserler, aynı şekilde zelzeleler,
sular,
buharlar ve diğerleri gibi yerde meydana gelen eserler bunlarla idare
edilir.
Üçüncü
olarak, bütün
varlıklarda geçici olan aracı kuvvetler vardır ki, kâinatın hepsindeki
yaygın
hidayet bunlarla idare olunur. Öyle ki kabiliyeti bulununca kuvvet ve
hidayettten uzak hiçbir varlık görmeyiz. İşte rûhâniler böyle etkili
yapıcıdırlar.
Hâl
açısından rûhânilerin
durumları, rablerin rabbi civarında rahat ve rızık, nimet ve lezzet,
rahat ve
sevinç olduğu da gizli değildir. Yiyecek ve içeçekleri, tesbih ve
takdis,
temcid ve tehlîldir. Bütün alışk |