28-Bu iki âyette bütün dünya ve ahiret ilimleri saklıdır. Hayat, hayatın akışı, hayatın gayesi gösteriliyor. İnsana ait yaratılışın, Allah katındaki kıymeti anlatılıyor. İnsanın yer ve gökyüzü, hepsinden faydalanma hakkı kaydediliyor. Yaratılışın ve yaratıcının delilleri özetleniyor. Allah'ın yaratması, acıması, lütuf ve keremi isbat olunuyor. Özet olarak beşerin ruhu, yeryüzünden gökyüzüne, hissolunandan düşünülene yükseltiliyor ve bu gerçekler karşısında küfür ve inkâra nasıl sapılabileceği bir istifhâm-ı inkârî ile soruluyor ki, bu sözü çevirmedeki belağatın, nezahatin, ulviyetin, ilmîliğin, gerçeğin, ahlâkın parlaklığına ve hoşluğuna hayran olmamak mümkün değildir. Küfür ve küfrânı kötülemek ve insanları ondan uzak tutmak için bu sorudaki etkinin şiddeti ne kadar büyüktür!
Ey insanlar,
insan adını taşıyanlar ve özellikle
ey kâfirler, ey münafıklar, ey
fâsıklar! Allah'a nasıl
nankörlük eder de ilmî ve amelî küfür ve inkâra sapabilirsiniz? Az çok
irfan ve ahlâkı olanlar için bu nasıl düşünülebilir? halbuki siz
hepiniz,
gerek her biriniz, gerek tümünüz başlangıçta hep ölü idiniz, ölüler
halindeydiniz,
hayatınız yoktu. O zaman şahsî olarak neyiniz vardı? Şimdilik haydi
ilerisi
dursun, fakat en az bir toprak ve nihayet babanızın belinde bir nutfe,
bir sümük olduğunuzu hatırlarsınız ya? Gerçekten siz böyle cansız
ölüler
halindeydiniz. Ölülerin kabre taşındığı gibi öteye beriye taşınıp
duruyordunuz.
Böyle iken Allah size hayat verdi. Nefes alıp verir,
gıdalanır,
ürer, duyar, düşünür, ister, istediği yere gider, istediği işi yapar,
çevresindeki
dışa ait olaylara fizikî ve ruhî kuvvetleriyle dayanır, karşı koyar,
etli,
canlı, akıllı, fikirli birer insan yaptı. Bunları yapan kim ise, işte
Allah
odur. İyi düşününüz, bu hayat sizin kendinizin midir? Kendi şahsî
malınız,
mülkünüz müdür? Elbette değil, o kadar değil ki, bir kılınızın rengini
değiştiremezsiniz. Malum ya, ne de olsa, siz hayatı seversiniz ve ona
herşeyi
feda etmek istersiniz. Hayatınıza faydası dokunacağını sandığınız
kimselerin
karşısında takla atarsınız. Onlara kul köle olursunuz. Halbuki
kendinizi,
bundan önceki halinizi, geleceğinizi düşünecek olursanız, bu hayatın
sizin
kendi malınız olmadığını anlarsınız. O halde bu hayatı size bahşeden
Allah
Teâlâ'yı nasıl inkâr eder ve O'na nasıl nankörlük edersiniz?
Ediyorsunuz?
Allah size hiçbir şey yapmamış ve yapmıyacak olsa bile hayatınızın
sahibi
olduğu için, sizin O'na iman ve kulluk etmeniz, hayat sevdasıyla
Allah'ı
unutmamanız gerekir. Hem siz bu hayatı o k a dar benimsemeyiniz. Çünkü
Allah bundan sonra sizi yine öldürür, öldürüyor ve öldürecek. Şimdi
diyeceksiniz
ki: "İşte biz de buna kızıyor ve bundan yüz buluyoruz ya! İman ve
kulluk
etsek de, etmesek de verilen hayatımızın sonra elimizden alındığını
görüyoruz. Madem ki öleceğiz ve madem ki Allah verdiğini alıyor, o
halde
hayat
elimize geçmişken iyi kötü mümkün olan ne zevki varsa görelim, diyoruz.
Ölüm derdi, o evleri yıkan, zevkleri perişan eden, çocukları yetim,
kadınları
dul bırakan, hayatlara kıyan, hayatları pençesinde kıvrandıran o ölüm
musibeti madem ki nasıl olsa yakayı bırakmıyor, artık dünyaya bir daha
gelecek değiliz ya! Şu geçici hayata bütün ihtirâs (aşırı istek) ile
sarılalım
ve keyfimiz için ne yapabilirsek yapalım" demekten kendimizi
alamıyoru ya! Fakat bu ne kadar yanlıştır ve ne bedbaht bir
zevktir! Böyle
olsaydı
bile, hayatın bu zevklerini böyle körü körüne ve çılgıncasına değil,
dine uygun yoluyla istifadeye çalışmak ve Allah Teâlâ'ya ihlâs ve
teşekkürü
en büyük bir zevk bilmek ve O'na büyük bir sevgi ve korku beslemek
gerekirdi.
Ve bunun o zaman hayatta da genel ve kapsamlı faydaları görülürdü.
Halbuki
iş bu kadar değil, bunun ilerisi de var. O sizi öldürdükten sonra yine
diriltir ve diriltecektir. Size önce verdiği gibi ve hatta ondan daha
yüksek
yine bir hayat verir ve verecektir. Ba'sü ba'de'l-mevt (öldükten sonra
dirilmek) de haktır. Görmez misin olan yine olur. Eğer olmasaydı sen
kâinatta
hiçbir kanun göremezdin. Bir yaptığını bir daha yapamazdın. İlimden,
sanattan
hiçbir hissen olmazdı. Sen bu sayededir ki hangi şeyi iyi bilirsen
onu
bir daha ve bir daha yapabilirsin. Tohumlarını bu sayede eker,
çiftlerini
bu sayede sürer, hasılatını bu sayede kaldırırsın. Atlara, arabalara,
trenlere,
otomobillere, vapurlara, uçaklara bu sayede biner; onları da bu
sayede
yapabilirsin. Sen hayat kanununu tamamen bilseydin, bu konuda hiçbir
şüphe
taşımazdın. O zaman sen bile bir hayat sahibi yapabilir ve onu
bozduktan
sonra tekrar yine yapabilirdin. Şimdi yapamıyorsan ilim ve fennin,
kudret
ve sanatın buna yetişmiyorsa, henüz hayat kanununu bilemediğinden,
henüz
maddelerin, ruhların ilk sırlarına nüfuz edemediğinden, daha esasında
yaratmak,
halketmek kudretine bizzat sahip olamadığındandır. Zaten sen maddenin
aslını,
kuvveti göremezsin. Gördüğün onların sonuçları, görünüşleridir. İlmin,
fennin, kudretin de bunlara uygundur. Bunların içinde düşündüğün ilk
maddeyi
bulsan, onların sırlarına da nüfuz etsen acaba bütün kuvvetleri,
ruhları,
melekleri keşfetmiş olacak mısın? Yaratma gücüne esasından sahip
olacak
mısın? Hayır! Maddeyi veya kuvveti aslından yok edecek veya meydana
getirebilecek
misin? Kendi kendine hayır. Fakat onları olduğu kadar alıp, Hak
Teâlâ'nın
verdiği ruhunla tasarruf edebileceksen ve bizzat Hak Teâlâ'ya daha
hususî
bir ilgi kurabilirsen, o zaman Allah'ın izniyle yaşama ve yaşatma
sırrına
da vâkıf olabilirsin. Sen bunları henüz bilemiyor, yapamıyorsan hayat
kanununun
aslına eremiyorsan, ortada var olan yaşamayı ve yaşatmayı da inkar
edemezsin
ya? Gerçekte bir hayatın ve bir hayat kanununun akışında şüphe
edemezsin
ya? Ve hele bu kanunun sende, senin kendinde tatbik edilmiş
bulunduğunda
şüphe etmenin hiç mânâsı yoktur ya? O halde bu delil ile şunu zorunlu
olarak
bilirsin ki, bu hayatı yapan ve bunun kanununu bilen bir yüksek zat
vardır.
Hayat ve hayat kanunu hak ve onu yapan ve bilen Hak Teâlâ'dır. Şu halde
olan yine olacak, ölen yine dirilecektir. Ve bunu ancak Allah
yapabilecektir.
Nasıl ve nerede yapacağına gelince onu kendi bilir. Bize bildirdiği
yapacağı
ve her halde yapacağıdır. Dilerse yerde yapar, dilerse göğe çıkarır,
dilerse kabirde yapar, dilerse kıyamette. Her halde bu bizim diğer bir
halimiz, diğer bir hayatımız olacaktır ki, onun durumlarını açıklamaya
bugünkü akıllarımızın yeteneği yoktur. O, ahiret âlemidir. Onunla
aramız
d a geçilecek "berzah" vardır. Kabir âlemi, kabir hayatı Cenab-ı Hak
cümlemize
yardım etsin, bu geçitleri kolaylıkla, tatlılıkla geçirtsin, kâmil
iman,
güzel amel ile güzel son nasip etsin.
Buradaki "sonra sizi diriltir" kabir hayatı ile de tefsir edilmiştir. Kıyametten sonra dirilme ile de tefsir edilmiştir. Hangisiyle olursa olsun işler bununla da kalmayacaktır. sonra hepiniz ona döndürüleceksiniz. Bu ilk hayatta ne huy kazandınızsa, ona göre tartıdan geçecek, mükâfat veya cezasına ereceksiniz. "Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür." (Zilzâl, 99/7-8) sırrı ortaya çıkacaktır. Ve o zaman cennet ve rıdvan ehli: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Zümer, 39/75) diyec ektir.