|
| Bakara
Suresi- Elmalı Tefsiri |
|
1-5.
Ayetler
" " Bulunduğu
altı sûrenin hepsinde birer
âyettir. " " da bir âyettir. Fakat "" bir âyet sayılmıyor. " " da
bulunduğu
beş sûrenin hiç birinde âyet değildir. "" iki sûrede de birer âyettir.
"" âyet değildir. Fakat "" birer âyet, "" de hepsinde birer âyet, ""
iki
âyet, " " bir âyettir. "" birer âyet değildirler. Ve bu saydıklarımız
Kûfeli
âlimlerin rivayetidir. Basralı âlimler yirmi dokuz sûrede bulunan bu
mukattaattan
(Kur'ân-ı Kerim'de sûre başlarında bulunup isimleri ile okunan harfler)
hiç b i rini bir âyet olarak saymamışlardır. Âyet meselesi kıyasî
(genel
kaideye tabi olan) değil, tevkifî (vahye tabi) bir ilim olduğundan, bu
görüş ayrılığı kırâet şekilleri gibidir. Ve bu şekilde el-Bakara
sûresinin
ihtilaf edilen âyetlerinden birincisi " " dir.
Yazılışta bir
kelime gibi yazıldığı halde
okunuşta birer birer söyleme şekli ile elif lâm mîm diye üç kelime
olarak
okunuyor. Bu üç kelime mânâlı birer isimdirler. Delalet ettikleri
mânâları
da müsemmaları (adlanmış) olan basit harflerdir. Bu harfler,
kelimelerin
maddesi olan ve hurûf-i mucem (noktalı harfler), hurûf-i mebâmî (sözün
esasını teşkil eden harfler) ve hecâ harfleri diye adlandırılan tek
seslerdir
ki " " gibi nakışlar bunların hat (yazı) denilen alâmetleridir. O
isimler,
aslında bu sesl e rin olduğu halde, bu nakışlara da denilir. Her isim,
başındaki ilk sesin veya nakşın adı, her nakış da bizzat o seslerin bir
çeşit resmidir. Arapça'da gerçek mahrec (harfin çıkış yerin)e dayalı
esas
olarak yirmi sekiz harf ve bunların yirmi sekiz de ismi v e basit nakşı
vardır. Bunlardan başka bir de mukadder mahrece dayalı olup bizzat
okunamayan
tebaî (diğer harflere uyan) bir harf daha vardır ki buna da Lâm elif
denilir.
Ve çoğunlukla elif ismi buna verildiğinden diğerine hemze denilir. Lâm
elif uymakla okunan bir med (uzatma) harfidir. Kendinden önceki harfin
üç harekesine uymasından dolayı üç durumu bulunduğundan med harfleri
"vav,
ya, elif" müstear (eğreti) isimleri ile üç olarak gösterilir. Bundan
dolayı
esas ve tabi olmakla harflerin adlandırılanla r ı, gerçekten yirmi
dokuz
ve hükmen otuz bir olarak itibar edilir. Yirmi dokuzuncusu ancak
terkipte
okunabildiğinden "lâm elif" ile gösterilir ki otuz bir sayısını da
gösterir.
Harflerin bu
tek başına olma ve basitlik
durumları,
elif, bâ tâ... diye bir bir sayılarak anlatılır ve diye kesik kesik
olarak
yazılır. Bunun ismi elifba'dır. Aksine kelimelerde olduğu gibi terkip
durumları
anlatılacağı zaman da "" şeklinde yazılır ve kendi basit sesleri ile
okunur.
Halbuki ebced
gibi yazıldığı halde elifba
gibi okunur. Demek ki ikisinin de değerini birleştirerek hece
harflerinin
daha mükemmel bir adı gibidir. Okunuşuna göre mânâsı apaçıktır. Fakat
yazılışına
göre "ebced" gibi mânâsız ve anlamsız bir kelime görünür. Gerçi
yazılış,
elifba gibi okunmayı p, ebced gibi okunsa idi v.s.. muhtemel şekilleri
ile anlamlı bir kelime meydana getirecekti. Fakat böyle yazıldığı halde
elifba gibi okunması, bundan bir anlam çıkarmayı zorlaştırmaktadır. Bu
iki değerin böyle birleşmesinden bir bakışta anlaşılır ki, bu r ada
biri
görünen, biri gizli iki anlam düşünülmüştür. Acaba asıl istenen
hangisidir?
İşte büyük tefsirciler bu iki görüş açısından hareket ederek bir kısmı
sûrelerin başında bulunan ve kesik kesik okunan harflerin kasdedilen
mânâsının
belli olabileceğini, bir kısmı da olamıyacağını söylemişlerdir.
Mânâsının
belli olduğu veya belli
olmasının
mümkün olduğu görüşünde olanlar başlıca iki grup teşkil ediyorlar.
1. Bu
isimlerin mânâları bellidir. Bunları
konuşmanın başında birer birer söylemekten maksat, bütün elifba
harflerini
elifba veya ebced itibarlarıyla seçmek ve bunlardan oluşan kelimelere
ve
söze dikkat çekmektir ki bu seçme ve uyarmadan sonra işte kitap demek
dilin
esas maddesini göstererek bir meydan okumayı ilan etmek ve Kur'ân'ın
i'cazına
i şaret etmek olduğunu açıklamışlardır. Ve bu gruptaki âlimlerin çoğu,
bu üç harfin toplamı bu sûreye veya Kur'ân'a bir isim olmasını da
tercih
etmişlerdir.
2. Kasdedilen
mânâsının üç kelimede değil,
müsemmalarında yani terkip itibarında ve başka bir ifade ile yazı
itibarında
aranmak lazım geleceğini ve bunların işaret ettikleri bir mânâ
bulunduğunu
ve Arap dilinde bunun benzerleri bulunabildiğini söyleyenler vardır. Bu
da başlıca iki esasta özetlenir:
Birincisi:
Kısa kesmek ve kısaltma yoludur
ki şairin "O kadına dur dedim. O dedi ki kaaf" mısraında olduğu gibi
(vekaftü
= durdum) kelimesinden kaaf harfiyle yetinmesi; yazıdaki örneği de
mesela
"Ahmed" yerinde bir " " (elif) yazılması bu türdendir. Ve bu şekilde
elifba
harflerinin her biri başından, sonundan ve ortasından bir veya birkaç
isme
sembol olabilir. Gerçekten biraraya getirildiği zaman "er-Rahmân"
isminin
meydana geldiği görülüyor. Diğerlerinde halledilememekle beraber böyle
Allah'ın isimlerine veya diğer şeylere tahlilî (çözümse l) veya terkibî
(bileşimli) semboller mümkün bulunuyor.
İkincisi:
Ebcedin hesap yolu ve şifre
usulüdür.
3. Dış ve iç
iki kıymetin ikisini de
düşünmek
lazımdır. Ve kasdedilen mânâyı aramak için bu yolların, bu mânâların
hepsini
birleştirmek; akıl yolu ve doğal ihtimalleri ile daha ileri gitmek
gerekir.
Bunda ise, müteşabih (birbirine benzeyen) mânâlar olur. Maksadı
belirlemek
mümkün olamaz.
Sanki
el-ma'lûmü'l-mechûl (bilinmeyen
bilinen)
terkibi gibi bir anlam ifade eder. Ve bu mânâ, haki kat ve Allah'ın
isimlerine
kadar gider. Ve bu tefsirin özeti "Allah daha iyi bilendir." mânâsı ile
biter ki, bu da bize insan ilminin başında daima mahiyetine erilmez bir
başlangıcın varlığını öğretir.
Gerçekten hem
dirayet açısından ve hem
rivayet
açısından bu görüş açılarının hiç birini feda etmeye imkan yoktur.
Çünkü
sûrelerin başındaki mukattaa harflerin okunuşu ve genel durumlarındaki
ilişkiler, ilk görüş açısı hakkında pek büyük bir karine teşkil
etmektedir.
Elifba gibi okunan, sûrelerin başı n daki mukattaa harfleri, ilk önce
elifba
harflerinin yirmi dokuz sayısına eşit olarak yirmi dokuz sûrede
bulunur.
İkinci olarak yirmi sekiz ismin tam yarısı bulunan on dört harf ismi
seçilmiş
ve o şekilde seçilmiş ki, bu yarım, bütün harflerin sıfat itib a riyle
çeşitli taksimlerindeki kısım ve çeşitlerinden her birinin yarısını ve
en önemlilerinden bazılarını ihtiva ettiğinden; zikredilmeyen diğer
yarısı,
tam ve eksiksiz olarak temsil edilerek harflerin hepsini esas lehçesi
ile,
tecvidi ile göstermiş bulu n uyor ki, Kâdî Beydâvî tefsirinde de
açıklanmış
olan bu kullanımların etraflıca anlatılmasından vazgeçiyoruz.
Üçüncü
olarak; alınan bu harfler, tek ve
birleşik
olarak sûrelere öyle dağıtılmış ki, bunda dilin Sarf ve Nahiv itibarı
ile
esas bölünüşlerine büyük bir ilgisi vardır.
Kelimenin üç
kısmı, birliden beşliye kadar
kelimelerin esas yapıları, mücerred (yalın) ve mezide (artırılmış)
bölünmesi,
artırılmış kipinin yedi harfi geçemiyeceği, dörtlü ve beşlide asıl ve
mülhak
(katma)a bölünmesi ve daha bazı tâli çeşitleri bunlardan okunabilir.
Arapların
şiir ve belağatı pek yüksek bir derecede bulunmasına rağmen dilin
tecvid,
iştikak (türeme), sarf (sentaks), nahiv ve diğerleri gibi ilimleri
henüz
meydana gelmemiş ve okuyup yazanlarda bile dil ile ilgil i kuralların
nazariyatıyla
ilgili bilgiler yerleşmemiş bulunduğu bir zamanda okumayazma bilmeyen
bir
peygamberin tebliği ile ilmî inceliklere ait sunulan ve daha sonra dil
kurallarının tesbiti esnasında büyük bir rehber olduğu da kaydedilmeğe
değer bulunan ve çeşitli şekilleri ile i'câzın sırrını içine alan bu
kadar
güzel tasarrufların delalet ve iradeden uzak sanılması nasıl kabul
edilebilir?
Aynı zamanda şu da inkâr edilemez ki, bu kadar yüksek bir delalet ve
iradenin
dış görünüşünden başka hedefi yoktur d emek de aynı karinelerle
uzlaştırılamadığı
gibi, bunlardaki delalet yönlerinden bir çoğunu ihmal etmek demektir.
Bundan
dolayı esas kasdedilen mânâ, açık ve gizli elifba ve ebced görüş
açılarının
toplamındadır. Lafzî delaletinden, aklî delalete ve oradan t abiî ve
zevkî
delalete geçerek varlık zamanlarının hepsini gözden geçirerek ve hiç
birinde
durmayıp varlığın esasının yaratma sırrına, ilk başlangıç noktasına
kadar
gitmek ve bu şekilde metafiziği (fizikötesini), gayb alemini bir anda
tetkik
edip ilim içi n de cahillik ve acizliği itiraf ettikten sonra tam iman
ile ilâhî irşadı beklemek; işte müteşabihler denilen sûrelerin
başındaki
mukattaat harfleriyle hitabın faydası, din bilgisi çok geniş olan
âlimlerin
imtihanı olan bu sonsuz mânâda meydana çıkıp görünü yor.
İnsanlığın
gerçeği, idrak ve anladığını
tebliğ
etmektedir ki biz buna mantık ve dil diyoruz. İdrak bizzat mânâlarla,
anladığını
bildirmek de kelimeler ile, kelimeler ise sesler ile meydana gelir.
Demek
ki sesler, kelimeler ve mânâlar dilin esaslarıdır. Yazmak ise dilin
dili
demektir. Ve bu sebeple dil ve yazı insanlıkta ilmî ve pratik
ilerlemelerin
esas dayanağıdır. Ve herkes bilir ki elifba harfleri denilen tek ve
basit
seslere bütün dillerin maddesi, bunların hat şekilleri de yazının
hakiki,
sağlam temelidir. Bunun için bir dilin elifbası ne kadar sağlam ve
düzenli,
telaffuzu ve lehçesi ne kadar açık ve ince, çekim ve birleşme kuralları
ne kadar sağlam ve ilmî, delalet yönleri ve anlatımı ne kadar geniş,
derin
ve tabiî, imlâsı da ne kadar sabit ve düzgün ise, o dil o ölçüde yüksek
ve o ölçüde olgundur. Bundan dolayı ta başlangıcında okuma ve yazmaya
teşvik
emri ile inmeye başlayan yüce Kur'ân'ın, Fâtiha ile duyguları
uyandırdıktan
sonra dilin maddesi olan elifba harflerinden başlaması ve başlark e n
İslâm
dinine gelinceye kadar İslâm'dan önceki dinlerin sonuncusu olan
Hıristiyanlığın
üçlü ilah sapıklığını parçalarcasına gerçek bir Allah'tan ve itibarî
bir
olan ikiyi, başka bir deyişle Allah'ın varlığından ruh ve cisim
ikiliğini
bir bakışta fark ettiren yazılış şekli ile Allah ve kâinat ilgisini
açıktan
ilham etmesi ve bundan başka Yahudiliğin ismi söylenmez diye tanıdığı
en
büyük mabudun ism-i a'zamına da işaret etmiş olması ve daha söylerken
kalbin
en derin kısmından dudağın ucuna kadar bütün harf l erin tüm
mahreçlerine
uygun üç mahreçten özel tertib ile çıkarak insana kendini tarttırıp
tanıtacak
olan "elif, lâm, mim" harflerini düşündüre düşündüre okutması ve bu
arada
Ruvâkiye felsefecilerinin elifba delili olarak ifade edilen Allah'ı
isbatlama
del i line de işaret etmiş bulunması ve bu delalât (kılavuzluklar) ve
imalardan
sonra da insanın akıl ve fikrini; dil sırrı içinde seslerden
kelimelere,
kelimelerden mânâlara, mânâlardan eşyaya, eşyadan yaratma sırrına ve
varlığın
başlangıcına ve Allah'ın ilmin e kadar götürmesi, bu yüce kitabın
başlangıçtan
sonuca kadar insanlığa yol göstermeyi üzerine aldığını büyük bir
belağatle
ifade etmektedir.
Ey düşünür!
sembolüne bak ve harflerin
çıkış
yerlerine riayet ederek elif lâm mim diye oku, okurken kendini bir
tart,
ruhundan bedenine, içinden dışına, göğsünden dudaklarına doğru yokken
var
olarak çıkıp gelen o sesleri de iyice bir dinle, bu sırada bir elifba,
ebced okurcasına bütün elifba harflerini şekilleriyle hayalinden geçir
ve düşün. Aslında hiçbir mânâsı olmayan bu tek ve basit seslerden,
sayılmayacak
kadar mânâyı taşıyan kelimelerin ve bu kelimelerden sözlerin ve bu
sözlerden
kâinatı anlatan yüce kitapların meydana gelme şekillerinde nasıl bir
kudret
ve nasıl bir yaratılış sırrı gizli olduğunu düşün. O zaman anlarsın ki
kâinatta her mânâ, her feyiz (nimet), her ilerleme, her olgunluk, her
ümit
bir sosyal düzene, hem de layık olduğu konumu ile bir sosyal düzene
borçludur.
Kendi kendine hiçbir mânâsı, hiçbir kuvveti, hiçbir belirtisi olmayan
basit
maddele r in tek tek parçaları, layık oldukları bir sosyal düzeni
buldukları
zaman onlardan kimyalar, hikmetler, şekiller, hayatlar fışkırarak şu
gözümüzün
önündeki görülen kâinat meydana geliyor.
Aynı
şekilde
kendi kendine hiçbir mânâsı,
hiçbir kuvveti görünmeyen insan fertleri de, yerli yerinde mükemmel bir
sosyal düzeni elde ettikleri zaman, onlardan dünyaları büyüleyen sosyal
kurullar, milletler ve devletler meydana gelir. Taş ve ağaç kovuğundan
çıkamayan o kişiler yer küresinin bir ucundan diğer ucuna gidi p
gelmekle
kalmayıp göklerde bile fetihler yaparak ve kâinata hak ve adalet
saçarak
mutluluğa gark olurlar. İşte elifbanın o basit ve mânâsız harflerine, o
sonsuz mânâları feyizlendiren düzen ve sosyal konum, sana kâinatın
yaratılış
sırrını baştan mütalaa ettirecek bir hidayet anahtarıdır. Düşün ve
düşün
bu basit şeyler nereden geldi ve bunlara o sosyal düzeni kim ve nasıl
verdi?
Sen seslerden kelimeyi, kelimelerden mânâları, mânâlardan eşyayı okuyup
görebiliyorsan böyle yokluğun var, anlamsızın anlamlı ola b ilmesi,
ayrı
ve dağınık şeylerin birleşip bir bütün meydana getirebilmeleri, bütün
bunlar
üzerinde ezelden ebede kadar hakim ve her şeyi kuşatan bir kudret-i
vahdaniyenin
delili ve tanığı olduğunda tereddüd edebilir misin? Hayır edemezsin ve
etmek için k e ndinde hiçbir hak göremezsin. O halde sen başka şeye
bakmamalısın.
O cömertlik kaynağından kendin için de sağlam ve doğru bir sosyal düzen
aramalısın. İçin ve dışınla ona teslim olmalısın ki, istediğin hidayet
ve mutluluğu bulasın. Düşün yalnız o düzeni v e o düzenin olaylarının
hareketini
düşün ve bütün bunları, herşeyi kuşatan o tek Allah'ın cömertlik
kaynağına
ermek için düşün. Fakat sakın onun hakikatına (mahiyetine) ereceğim,
onu
ve onun ilim ve kudretini kuşatacağım diye uğraşma. O noktaya geldiğin
zaman acizlik ve bilgisizliğini itiraf et. İtiraf et de "" oku,
"Allah
daha iyi bilir." de. "Seni, sana yakışır bir şekilde tanıyamadık." diye
ona yalvar. O zaman sende ne şüphe kalır, ne sıkıntı ne buhran (ruhî
bunalım)
kalır, ne kuşku.
Bu
açıklamalardan sonra anlaşılır ki bu
konuda
Abdullah b. Abbas Hazretlerinden rivayet edilen haberler içinde " "
Elif
lâm mîm. Ben Allah'ım, bilirim." demektir şeklindeki te'vil (yorum)
veya
tefsir, yalnız sembolik mânâ olarak değil, aynı zamanda hitabın
faydasının
özeti olmak itibariyle de ne güzeldir. Şu kadar ki bu mânâ
başlangıcında
değil, düşüncenin sonunda verilmelidir. "Her kitapta Allah'ın bir sırrı
vardır. Kur'ân'daki sırrı da sûrelerin başıdır." meâlinde Hazreti Ebu
Bekir'den
rivayet edilen ve "Her kitabın bir özeti vardır. Bu kitabın özeti de
hecâ
harfleridir." diye Hazreti Ali'den rivayet edilen ünlü açıklaması da
meâl
bakımından öbüründen başka değildir. Hatta Hazreti Ali'den rivayet
edilen
" Allah'ın isimlerindendir." sözü de bu cümlelerden ayrı bir m â nâ
değildir.
Ve hepsini kapsadığı için sûrelerin başındaki mukattaa harfleri
müteşâbihattandır.
Müteşabihat
denildiği zaman mânâsız tam
bir
kapalılık iddia edildiğini zannetmek büyük bir yanlış meydana getirir.
Müteşâbihler mânâsız ve boş söz değil, mânâlarının çokluğundan dolayı
belirli
bir maksat tayini mümkün görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği
kapsamlı
hakikatleri insan zihninin yüklenemeyeceğinden dolayı kapalı görünen
bir
anlatıştır. Bu öyle bir beyandır ki, hakikat, mecaz, sarih, kinaye,
temsil,
tahkik, zahir, hafî gibi beyanın bütün şekillerini içine alır. Bunun
için
yukarda buna "el-ma'lûmü'l-mechûl = bilinmeyen bilinen" tabirini
arzetmiştik.
Zaten sözde kapalılık, yerine göre en büyük belağat şekillerinden
birini
meydana getirir. Her şahıs her mânâya muhatap olamıyacağı gibi,
Allah'ın
bütün ilminin anlatma ve bildirmesine umumiyetle insanlığın kudreti de
dayanamaz. Peygamberlerin ilimleri bile Allah'ın ilmine eşit olamaz.
"Rabbim,
ilmimi artır de." (Tâhâ, 20/114). Bu gerçek de fasl-ı h i tap (güzel
konuşma)
olarak ancak gibi bir ifade ile anlatılabilir. En bilgili insanların
bilmedikleri
ve bilemeyecekleri neler vardır? Bilginler derler ki ilmin başı
hayrettir.
Bu itibarla da Kur'ân'ın başında irşad ve hidayetin başlangıcında böyle
hayre t veren bir tebliğin yeterli bir büyüleyici gücü vardır.
Kur'ân
âyetleri başlangıçta indikçe
Hazreti
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunları insanlara okur, tebliğ ederdi.
Fakat
buna karşı koymaktan aciz kalan kâfirler "Sakın bu Kur'ân'ı
dinlemeyiniz,
okundukça onun hakkında gürültü ediniz. Belki böylece ona galip
gelirsiniz."
(Fussilet , 41/26) derlerdi ki hala etkili ve ciddi sözler karşısında
böyle
yapmak kâfirlerin huyudur. Razî ve diğer tefsircilerin tefsirlerinde
İbnü
Revme ve Kutrub'dan rivayet ol u nduğuna göre sûrelerin başında bulunan
mukattaa harfleri indikten sonra okunduğu zaman dikkat ve
şaşkınlıklarını
celbettiğinden o kâfirler de dinlemeye meyletmekten kurtulamamışlar ve
gürültüden vazgeçerek Kur'ân'dan faydalanmışlardır ki, bu kıssanın, bun
l arın özellikle bir nüzul sebebi olarak kaydedilmesi gerekir.
Başta hayreti
celbetmek önemli fayda
sağlayacağı
için Fâtiha'nın başında bulunması gerekmez miydi? diye bir soru akla
gelir.
Fakat şunu bilmek gerekir ki, ilk anlayış, hayretten önce gelir. Ve
Kur'ân'ın
gayesi de ilk önce ve bizzat ilim ve hidayete yöneliktir. Fâtiha " "
ile
başlasaydı bu iki önemli gaye elden kaçırılırdı. Ve hatta Fâtiha'daki
açıklığı
ile tevhid başlangıcı üzerinde anlaşma ve sözleşme yapılmadan önce bu
şekil,
faydalı olma k tan çok zararlı olurdu.
Bu
nakledilenlerle beraber sûre
başlarındaki
bu mukattaa harflerinin bulundukları sûreye de bir isim gibi delalet
etmelerine
hiçbir engelin düşünülmemesi gerekir. Nitekim " "ın muhkem mânâsı
sûrenin
de ismi olmasına engel olmamıştır.
İ'RAB:
"Elif
lâm mîm" isimleri, önce dış
görünüşleri
ile harfleri birer birer söyleme yerinde bulunduklarından i'râbları
yoktur.
Çünkü birer birer sayılan kelimeler, başlangıç cümlesi gibi
i'râbsızdır.
Bununla beraber aralarında mübteda haber olmaları düşünüldüğü gibi,
tamamı
bir isim veya isim yerinde düşünülerek, "bu elif lâm mîmdir" meâlinde,
hazfedilmiş bir mübtedanın haberi veya oku, dinle, belle, yahut yemin
ederim
gibi hazfedilen bir fiilin sarih veya gayr-i sarih mef'ûli bih olmak ve
n ihayet tamamı mübteda ve cümlesi haber yapılması da düşünülebilir. Bu
arada nasb i'râbı bu harflere dikkati çekmek açısından daha beliğdir.
Ve
bunda yemin mânâsını göz önünde bulundurmak daha kuvvetlidir. Şu kadar
ki bunu hepsinde genelleştirme taraftarı değiliz. Bu açıklamadan sonra
özellikle şu hususa dikkat çekmek isteriz:
"Elif lâm
mîm" isimlerinin müsemmaları
olan
hecâ harflerinin seslerine delalet ettiğinden, lügat açısından şüphe
edilecek
bir taraf yoktur. Fakat bu sesler, mutlak sesler midir? Yoksa bir ahdi
ve bir özelliği içeren belirli sesler midir? Bunu düşünmek gerekir. Bu
nazmın güzelliği, başlangıçta bir gariplikle tecelli ederken, bu
seslerde
bir yemin, bir özellik hissetmemek de mümkün olmuyor. İlk önce elif
lâm,
harf-i tarif mâ n âsını anlatmaktan hâlî kalmaz.
İkinci olarak
mim de Arap dilinin bazı
lehçesinde
lâm yerine belirtme edatıdır. "Yolculukta oruç tutmak sevap mıdır?"
sorusuna
karşı "Yolculukta oruç tutmak sevap değildir." hadisinin demek olduğu
bellidir.
Bundan dolayı bu seslerin genel olarak hecâ harfleri sesleri değil,
güzel
bir gariplik içinde, özel bir şekilde bilinen ve belli olan birtakım
sesler
olması hemen akla gelir. Ve bunları belirlemenin karinesi de vardır. "
"den tâ nidasına kadar bu sûrenin b a şındaki hitabın ilk önce ve
bizzat
Resulullah'a yönelik olması ve bir de vahyin inme şekli ile ilgili
hadisler
göz önünde bulundurulunca diyebileceğiz ki, bu sesler Kur'ân inerken
Hazreti
Muhammed'in kulağında bir özellik ile çınlayan, şekillerini ve mânâ l
arını
Hazreti Muhammed'in kalbinde yerleştiren ve tesbit eden vahiy
sesleridir.
Harfler ve kelimelerin alışılmış olan ortaya çıkma şekillerinden
büsbütün
başka bir olağanüstü özellik ile tecelli eden o ilâhî sesler, yalnız
Resulullah'ın
duyması ve hissetm e si olduğundan, hissedilenin durumları ve
ayrıntıları
da ancak onun tarafından bilinir. " " Kur'ân nazmını Hazreti
Muhammed'in
kalbine indiren o olağanüstü seslerin, yalnız Peygamber tarafından
belli
olan ayırıcı vasıflarını bildiren cins isimleri demek olur. Ve bundan
dolayı
Kur'ân'ın veya sûrenin bir ismi olması rivayeti, bu görüş açısından çok
faydalı ve uygundur. O halde mânâyı dinleyelim:
2-" "Allah
daha iyi bilir ey Muhammed!
"Elif
lâm mîm" denilince senin derhal anlıyacağın o olağanüstü sesler, zaman
zaman çan sesi gibi o "lâm" "mîm" ğunneleri ile kulaklarında çınlayan
vahiy
sesleri, belirmeleri insanlar arasında ancak sende görünmeye başlayan
ve
fakat diğer insanlarca da elifba ve ebced gibi cinsleri ile
düşünülebilen
o harfler ve kelim e ler ve onların mânâları, özetle o isim veya
isimler
yok mu? " " işte o sesler ve o seslere verilen güzel düzen ile sana ve
senin kalbine Allah tarafından indirilmekte olan o " " o mucizeli nazım
ve mânâ yani o Kur'ân'dır ancak tam kitap, yegâne kitap denilmesine
layık
olan o hak ve hükümlerin kesin delili, yahut "Doğrusu Biz sana,
sorumluluğu
ağır bir söz vahyedeceğiz." (Müzzemmil, 73/5) âyeti ile vaad edilen o
ağır
ve büyük Allah kelâmı ki, ondan sonra "el-Kitâb" denilince Allah'ın
yalnız
bu kitabı anlaşılacak ve bunun yanında diğerlerine kitap denilmesi caiz
olmayacaktır. Bunun içindir ki müslümanlar arasında kitap denilince
ancak
Kur'ân anlaşılır. Hatta Peygamberin hadislerine bile kitap denilmez de
sünnet denilir. Şu halde burada kitabın tanıtılm a sı şu olur:
Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize indirilmiş olup her bir sûresi
i'câz
ifade eden ve ondan bize tevatür yoluyla nakledilmiş ve o şekilde
mushaflarda
yazılı bulunan beliğ (düzgün ve sanatlı) nazım ki hem tamamına, hem bir
kısmına denilir. Yani bütünü ve hepsi arasında ortaktır. Şeriata göre
bu
şekilde tarif edilmiş olan kitap, asıl lügatte ve (ketb ve kitâbet)
gibi
bir ekleme ve toplama mânâsını kapsamış olarak, harfleri birbirine
eklemek
yani yazmak mânâsına masdar iken örft e mektup (yazılmış) mânâsına isim
olmuştur. Kitabet (yazmak) ve kitap aslında yazıya ait nazımdadır.
Bununla
beraber ibare dediğimiz lafza ait nazma da denilir. Birincisinde kitap,
bir yere yazılmış olan yazının tamamı; ikincide ise yazılan yazı ile
anlatı
l an ibare (metin) demektir. "Falan kitap benim kütüphanemde var."
dediğimiz
zaman birincisini, "Falan kitap ezberimdedir." dediğimiz zaman da
ikinciyi
söylemiş oluruz. Şüphe yok ki bunların hepsinin altında mânâya delalet
önemlidir. Ve her kitaptan kasd ed i len o mânânın anlaşılmasıdır.
Fakat
sadece mânâya -kelâm (söz) denilebilirse de- kitap denilmesi herkesçe
bilinmiyor.
Kitabın
mahiyeti, o mânâya delalet eden
nazım
ve nihayet nazım ve mânânın toplamıdır. Bundan dolayı bu indirilmiş
kelâma
kırâet açısından Kur'ân, tasarıda veya gerçekte yazılması açısından
kitap
denildiği zaman, nazm ve mânâ beraber kasdedilmek ve daha doğrusu
mânâya
delalet eden sözlü veya hatla ilgili nazmı tasarlamak zorunlu
bulunduğundan,
yalnız mânâya Kur'ân veya kitap denilemeyeceği kolaylıkla anlaşılır.
Çünkü
mânâ ne okunur, ne yazılır. Okunan sözlü nazm, yazılan da hatla ilgili
nazmdır. Sırf mefhum olan mânâ ile zihinde kasdolunan lafızların
şekillerini,
kelam-ı nefsîyi (içte bulunan sözü) birbirinden ayıramayanlar, kitabı
sadec
e mânâdan ibaret imiş gibi sanabilirler. Fakat mesele ilim ve fen ve
özellikle
psikoloji gözüyle etraflıca incelendiği zaman mükemmel, güzel, sağlam
denilebilen
fikir ve mânâların, lafız şekilleri ile öyle derin bir kenetlenmesi ve
bağlanması görülür ki, d i l dediğimiz o lafzî şekilleri alıverecek
olursanız
fikirde, mânâda hiçbir sağlamlık ve mükemmellik bulamazsınız. O yüksek
mânâ ve fikirlerden bir iz göremezsiniz. Yani nazm, yalnız başkasına
değil,
düşünürün kendi kendisine bile mânâyı anlatma ve birbirin d en ayırmada
önemli bir vasıtadır. Zaten böyle olmasa idi dil ve yazının düşünce ile
ilgili manevi ilerlemelerde büyük bir önemi kalmazdı. Bunun için lafza
ve hatta (yazıya) ait nazm, ikisi birden kaldırılmak suretiyle yalnız
mânâdan
ibaret bir kitap, bir K ur'ân tasarlamak mümkün değildir. Yine bunun
içindir
ki yüce Allah, meleklere karşı dem'e verdiği ayrıcalığı, sade mânâları
öğretmek ile değil, belki isimleri öğretmek ile vermiştir.
Peygamberimize
indirilmiş olan da Kur'ân'ın yalnız mânâsı değil, hem na z mı (lafzı)
ve
hem mânâsıdır.
Bunda
şüphe
etmemeli ve asla kötü zanna
düşmemelidir.
Çünkü bu dir. Aslında her türlü şüpheden uzak ve her töhmetten uzak
kılınmıştır.
Kitaplar içinde hak "kendisinde şüphe olmayan" Allah'ın kitabı olduğu
bunun
kadar kesinlik ve şüphesizlik ile bilinen ve doğru yolu bunun kadar
gösteren
hiçbir kitap yoktur. Bunun ne vahyinin niteliği ve inmesinde bir şüphe,
ne de tebliğinde bir töhmet vardır. Ey yüce Peygamber! Hira
mağarasından
beri Rûh-i emîn Cebrailin getirmekte ol d uğu o vahiy seslerini sen tam
müşahede ile dinleyip biliyorsun, senin doğruluğun ve güvenilirliğin de
denenmiş ve herkesçe bilinir. Sonra bu kitabın i'câzına da söz yoktur.
Zaten kesin ilmin kaynağı da önce tam müşahede (gözlem) ve yeterli
tecrübe;
ikinci olarak bizzat bu görme ve tecrübeye imkan bulunmayan yerlerde
doğru
haber ve tarihin şahitliği; üçüncü olarak aklın güzel bir delile
dayanarak
netice çıkarması değil midir? Bundan dolayı Hakk'ın indirdiği, hakkın
şiarı,
doğru haber veren, maksadı yalnız i y ilik ve insanlığın mutluluğu olan
bu kitapta şüpheye izin verecek ne bir cehalet ve gaflet, ne de bir
kötü
niyet ve bozuk maksadın tasavvuruna imkan yoktur.
Gözlem ve
tecrübeye eremeyenler için de
sonsuza
kadar delalet, i'câz ile hüsn-i istidlâl (bir delile dayanarak güzel
netice
çıkarma) yolu açıktır. Allah Teâlâ bu kitap ile bunu da üzerine
almıştır.
Bunun kemalinde, doğruluğunda ahlâkî oluşunda, Allah'a ait olmasında
şüpheye
düşecek olanlar iki sınıftan biri olurlar. Bunlar ya bilmemekle beraber
bi l mediğini de bilmemeğe boyanmış, özel gayelerinden başka hiçbir
şeye
değer verme duygusu kalmamış olan kalpleri mühürlenmiş inatçı
kâfirlerdir.
Veya tam cahilliğe inanmış, her hususta şek ve şüphe ruhlarını
kaplamış,
hakkı anlamaya, ilim ve sağlam bilgiye, güzel ahlâka erdirecek basiret
nurları sönmüş, münafıklığı, kötü zannı şiar edinmiş şüphecilerdir.
Artık
bunların şüpheleri, kuşkuları da tamamen anlamsız, hükümsüz ve
haksızdır.
Bu kâfirlerin, münafıkların durumlarını da yakında görürsünüz.
Rayb (şüphe),
aslında nefse bir ızdırap,
bir
kuşku vermek mânâsına masdar iken, lügat örfünde bu ızdıraba başlıca
bir
sebep olan şek ve şüphe mânâsında kullanılması üstün gelmiştir. Yani
rayb,
şüpheye yakın ve fazla olarak kötü zan gibi bir töhmet mânâsını da kaps
a r. Fakat asıl mânâsı şüphe ve kuşku, yani kuşkulu şüphedir. Yalnız
"şüphe"
kelimesini de bu mânâda kullanırız. Burada rayb bütün cinsi ile olumsuz
kılındığından ilmî şüphe ve ahlâkî şüphe diye birbirinden ayrılabilecek
olan şüphe ve suçlama durumlarınıni kisi de kaldırılmış ve iki yönden
kesin olarak isbatlamakla kitabın mükemmelliği açıklanmıştır.
"zâlike"nin
ikinci haberi olabilirse de başlı başına bir cümle olması daha seçkin
ve
mukadder (sözün gelişinden anlaşılan) bir soruyu düşünmekle bir başl a
ngıç cümlesi olması ise daha beliğdir. Tek bir kişinin bütün insanlık
âlemi
ile ve özellikle bozuk niyetlerle dolu, çok zalim ve cahil olan bir
insanlık
âlemi ile mücadelesi demek olan peygamberlik vazifesi açısından yüce
Peygamber:
"Ey Rabbim! Şüphe ve şi rk içinde yüzen şu insan yığını benim karşıma
çıkıp da: 'Bu kitabın Allah'ın gerçek sözü olduğu ve sana Allah
tarafından
vahiy yoluyla indirildiği ne malum? Bu senin sözün, şairler, yazarlar,
müellifler gibi sen de bunu kendin tasarlıyorsun ve fazladan o larak
bir
de Allah'a isnad ve iftira ediyorsun' diye iftira yapmaya kalkışacak
olurlarsa
ben ne yaparım?" diyebilirdi. İşte yüce Allah böyle bir soruya meydan
bırakmamak
için: "Bu konuda hiçbir şekilde şüphelenmeye yer yoktur." diye açık
olarak
mutlak güv e nce bağışlamıştır ki bunda Resulullah'ın ruhunun, vahyi
gerek
kabul etmede ve gerek tebliğ etmede sözünde duran emin bir kişi
olduğunu
kaydetmek ve ilan etmek vardır. Ve bu şekilde kitabın kendisinde hiçbir
şüphe olmadığını kaydetmek, kitabı tebliğ eden M u hammed el-Emin'in
kendisinde
de hiçbir şüphe bulunmadığının tescilidir.
Yakında
"Kulumuz Muhammed'e
indirdiğimizden
şüphe ediyorsanız." (Bakara, 2/23) âyeti ve daha ileride "Allah'a yalan
uyduran veya kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde; 'Bana
vahyolundu.'
diyen ve 'Allah'ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim.' diye
iddia
edenden daha zâlim kim olabilir?" (En'âm, 6/93) gibi âyetler ile Kur'ân
bu noktaları tafsilatıyle savunacak ve isbat edecektir.
Bu başlangıca
Kelâm ve Felsefe ilmi
açısından
baktığımız zaman her şeyden önce şüphe ve yakîn meselesine yani ilim ve
marifet (bilgi) teorisinin mahiyetine işaret edilmiş ve bu konudaki
bütün
felsefî tartışmaları apaçık bir vahiy ile ortadan kaldırmış bulunduğunu
görürüz ki, akaid ( inançla ilgili) kitaplarımızın en başında "Eşyanın
hakikatları sabit ve bunları bilmek gerçekleşmiştir." ilk inancının
konulması
ve sofestâiye denilen şüpheci ve inatçıların reddedilmesi ve ilim
sebeplerinin
gerçekleşmesi ile söze başlanması da bundan doğ m uştur. Ve yeni
felsefelerde
her şeyden önce bu noktaya önem verildiği ehlince bilinmektedir. Böyle
olmakla beraber ilimlerin ve fenlerin ilerlemesine rağmen, kâinatta
gerek
teorik ve gerek ahlâkî şüpheciliğin zaman zaman genişlemekte olduğu da
inkâr oluna m az. Bundan dolayı, insanlığın en büyük kalb ve ahlâk
hastalığı,
şüphe ve şek meselesinde olduğunu ve insanlığın mutluluğu için bunun
her
şeyden önce ortadan kaldırılmasının gerekli bulunduğunu yüce Kur'ân bu
şekilde işaret ettikten sonra insanları, iman, i lim ve kesin bilgi ile
yaşatacak olan hak ve doğru yolu yavaş yavaş açıklayıp anlatacak ve
anlatırken
gayb (gizli olan) ve şehadet (görünen) yani akla uygun olan fizikötesi
ile duyumsanan tabiat arasında kesin olan gerçeklere ve hepsinden önce
Tevhid-i Ha k k'a dikkatleri çekecek ve bütün bunlarda ahlâkî değer ve
amelî gücü temel fikir olarak takip ettirecektir. Bu bilimsel noktalar
ile Bakara sûresinin başı, Fâtiha'dan sonra bütün Kur'ân'ın bir genel
önsözü
demek olduğundan, sûrelerin tertibi (düzeni) ne ka d ar tabiî ve ne
kadar
ilmî ve derin sebepleri kapsadığı ortaya çıkacağı gibi, Hazreti
Peygamber'in
beşerî çevresi ile bu ilmî gerçekler incelendiği ve mukayese edildiği
zaman
da Kur'ân'ın yalnız Allah'ın vahyi olduğunda zerre kadar şüpheye yer
olmadığı
is ter istemez kabul edilir.
Kendisinde
şüphe olmayan bu Kitap
Müttakîlere
hidayetin ta kendisidir. Sapıklıktan çıkıp hakkın korumasına girmek
yeteneğine
sahip olanlara hakkın hükümlerini bildirecek bir delil, doğru yolu
gösterecek
apaçık bir belgedir. Diğer bir ifade ile bu kitapta pek büyük bir
hidayet-i
rabbaniye vardır.
Fakat müttakî
(günahlardan sakınan)ler
için.
Çünkü bundan faydalanarak istenen gayeye erecek olanlar; şek ve
şüpheden,
şüpheli yollardan sakınarak kendilerini koruma, akibetlerini kazanma
kabiliyetine
sahip bulunan müttakilerdir. Gerçi bu kitap esas itibariyle "İnsanlar
için
hidayettir." Genellikle insanları irşad ve doğru yolu göstermek için
inmiştir.
İyilik ve yumuşaklıkla yol göstermek demek olan bu hidayetin, bu çağrı
ve r ehberliğin esas itibariyle şuna buna tahsis edilmesi yoktur. Fakat
hidayetten istenen şey ihtida yani maksada kavuşma gayesi, şimdiki
halde
veya gelecekte, sakınma sıfatına sahip olanlara nasip olacak, fıtrî
kabiliyetlerini
kaybetmiş olanlar bundan faydal a nmayacak ve belki zarara uğramış
olacaklardır.
"Biz Kur'ân'ı, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olarak
indiriyoruz.
Kur'ân, zâlimlerin ise ancak zararını artırır." (İsrâ, 17/82). Hüda,
hem
lâzim (geçişsiz), hem de müteaddî (geçişli) olur. F â tiha'da
açıklandığı
üzere hidayet, yol göstermek ve istenen şeye ulaştırmak gibi iki mânâda
ortaktır veya kullanılmaktadır ki, birine "gayeye ulaştırmayan
hidayet",
diğerine "ulaştıran hidayet" denilir. Yüce Allah'a göre biri ulaştıran
yolu göstermek ve i r şad etmek, diğeri hidayeti yaratmak ve insanları
başarılı kılmak demektir. Kur'ân'da ikisi de geçmiştir. Bundan dolayı
sonuç
olarak 'de doğru yola ulaştıran hidayet yani tevfik (başarı), 'da
yalnız
doğru yolu göstermek ve irşad mânâları açıkça görünü r ise de,
araştırma
yapıldığında Kur'ân'a nisbet edilen hidayetin irşadla ilgili hidayet
olacağı
meydana çıkar. Çünkü başarı ve insanları doğru yola iletmeyi yaratmak,
kelam sıfatı ile değil, fiil sıfatı ile ilgilidir. Ve burada
denilmesinin
önemli bir nü k tesi vardır. Bundan anlaşılıyor ki, bu kitap ile
gerçekleşen
Allah'ın irşadının etkili olması ve başarıya yaklaştırması için muhatap
olan insanların ihtiyarî fiilleri adeta şart kılınmıştır. Kur'ân,
herkese
genel bir şekilde doğru yolu göstermek için inmiş olmakla beraber,
herkes
bunu kabul etmede ve istiyerek seçmede eşit olmayacak, bir takımları
buna
iradesini harcamıyacaktır. Çünkü insanlığın fıtratının (yaratılışının)
aslında genel olan hitap kabiliyeti birtakım insanlarda kötü
alışkanlıklarla
tamamen o rtadan kalkmış bulunacağından, Kur'ân'ın irşadları tam
belağatı
ve kapsamlı gerçekleri ile beraber, o gibilerin kalblerinde tabii
olarak
sevinç arzusunu uyandırmayacak ve belki ters etki yapacaktır. Bunun
için
hitabın esas faydası, hüsn-i ihtiyar(doğru te r cih) yeteneğine sahip
olan
kabiliyet sahiplerine ait olacaktır ki, bunlar da takvası veya en
azından
sakınma yeteneği bulunan müttakiler (takva sahipleri)dir. Bundan dolayı
Kur'ân'ın inmesinin hikmeti, başlangıçta insan iradesinin katılması
şartı
ile bütü n insanlara hidayet etmektir.
Fakat
şartın
gerçekleşmesine göre bu
hikmet,
bu gaye, müttakilerin hidayeti olarak gerçekleşecektir. Bununla beraber
müttaki (takva sahibi olma) niteliği, kazanma ile elde edilen bir
nitelik
olduğundan dolayı, geleceğe göre bütün insanları içine alması mümkün
olan
bir niteliktir. Bu itibarla hidayetin, geçmişi bir yana bırakarak yine
umumun hidayeti olmasına engel olan bir tahsis değildir. "Arab için
hidayettir."
veya "Acem (Arap olmayan)e hidayettir." denilmiyor. Şu halde "Bu kitap
bütün insanlık nevine hidayet için inmiştir. Fakat bu hidayetten
faydalanmanın
ilk şartı Allah'tan gereği gibi korkmayı seçmek, yani korunmayı
istemektir.
Bundan dolayı her şeyden önce korunmaya istekli olunuz ki, kurtuluş
bulasınız."
meâlinde b ir takva tavsiyesini kapsamaktadır.
İttikâ,
vikâye (korunma)yi kabul etmek,
başka
bir ifade ile vikâyeye girmektir. Vikâye ise aşırı korumacılık, yani
acı
ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak demektir. O
halde
lügat açısından ittikâ veya onun ismi olan takva, kuvvetli bir himayeye
girerek korunmak, özetle kendini iyi sakınıp korumak demek olur. Bunun
gereği olarak korkmak, kaçınmak, sakınmak ve çekinmek mânâlarına da
kullanılır.
Tevakkî (çekinme) deyiminde yorgunluğa katlanma, itt i kâda sadelik
vardır.
En kapsamlı ve en kuvvetli koruma ise ancak Allah'ın korumasıdır. Çünkü
insanın koruması, şimdiye ve geleceğe tamamen hakim olamadığı gibi,
şimdiki
halde görünen acı zararların bile hepsine hakim olamaz. Bundan dolayı
iyi
korunmak dem e k olan gerçek korunma, ancak Allah'ın korumasına
girmekle
gerçekleşebilir. Gerçi rahmaniyete ve yaratılışın aslına göre herkesin
Allah'ın korumasından zorunlu ve tabiî ihsan edilmiş bir payı vardır.
Ve
o oranda herkes korunmasız zorunlu bir korumaya sahip olur. Fakat
rahimiyete
ve ihtiyarî fiillere göre insanın bu korumaya isteyerek ve idrak ederek
girmesi, yani kendisinin korunması da şart olmuştur. Demek ki Allah'ın
korumasının her yönüyle tamamen tecellisi (ortaya çıkması), insanın
şimdiki
zamandan daha çok, akibeti hedef edinen Allah'tan gereğince korkma
hissine
bağlıdır. İşte bunun için şeriatta mutlak sakınma veya takva, insanın
kendisini
Allah'ın koruması altına koyarak ahirette zarar ve acı verecek
şeylerden
iyice koruması, diğer bir ifade ile günah l ardan sakınması ve
iyiliklere
sarılması diye tarif olunur ki, gerçek korku ve sevgi ile ilgili olarak
biri var olana, diğeri olmayana ait iki itibara sahiptir: "Tahliye ve
süsleme".
Eûzü besmeleden, tevhid kelimesinden ( ) itibaren bu iki itibarı
görürüz.
Bundan dolayı şer'î takvanın, yalnız olumsuz ve mücerred (soyut)
perhizkârlıktan
ibaret olduğunu zannetmek yanlıştır. Bununla beraber ittikâ (sakınma)
bunların
yalnız birinde kullanıldığı çoktur. Mesela Kur'ân'da korku, iman,
tevbe,
itaat, günah işl e meyi terketmek, ihlâs (samimiyet) mânâlarından her
birinde
kullanıldığı yerler vardır.
Ve inceleme
yapıldığında Kur'ân'da ittikâ
(sakınma) ve takva üç derece üzerine zikrolunmuştur ki, birincisi;
ebedî
azabdan sakınmak için Allah'a şirk koşmaktan kaçınmakla iman "Ve onları
takva kelimesine bağladı." (Fetih, 48/26) gibi. İkincisi; büyük
günahları
işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekden sakınmak ile farzları eda
etmektir ki, şer'an (İslâm'da) bilinen takva budur. "O ülkelerin halkı
inanıp All a h'ın azabından korunsalardı." (A'râf, 7/96) gibi.
Üçüncüsü;
kalbinin sırrını Allah'tan meşgul edecek her şeyden kaçınmak ve bütün
varlığı
ile Allah Teâlâ'ya yönelmek ve çekilmedir ki, bu da "Ey iman edenler!
Allah'tan,
O'na yaraşır biçimde korkun." (Âl - i İmrân, 3/102) emrindeki gerçek
takvadır.
Bu mertebe, o kadar geniş ve o kadar derindir ki, bu mertebedeki
insanların
derecelerine göre farklı tabakalara ayrılır. Ve peygamberlerin yüce
himmetlerinin
ulaştığı derecelere kadar çıkar. Bu şekilde yüce Peyga m berler hem
peygamberlik
ve hem velilik başkanlıklarını birleştirmişler, onların cisimler
âlemiyle
ilişkileri, ruhlar âlemine yükselmelerine engel olmamış ve halkın
yararları
ile uğraşmaları da hakkın işlerine dalmalarına zerre kadar sed
çekmemiştir.
Bu da aslında kazançlarının meyvesi değil, Allah Teâlâ'nın özel
rahmetinin
eseri olmuştur.
"İnanıp iyi
işler yapanlara bundan böyle
(Allah'a
karşı gelmekten) korundukları ve inanıp iyi işler yaptıkları, sonra
yasaklardan
sakınıp (onların yasaklandığına) inandıkları ve yine korunup iyilik
ettikleri
takdirde daha önce yediklerinden ötürü bir günah yoktur." (Mâide, 5/93)
âyet-i kerimesi takvanın bu üç derecesini toplamıştır. "Allah adaleti,
ihsanı.. emreder." (Nahl, 16/90) âyetinin de takvayı topladığı, bir
hadis-i
şerifte zikredilmiştir. Bundan dolayı Kur'ân'ın hidayeti bu takva
derecelerinden
her birini kapsar. " "in, hepsinden daha genel olan mutlak sakınma
mânâsıy
le tefsir edilmesi gerekir. Fakat burada şu soru sorulur: Burada Kur'ân
hidayetinin, ittikâ (sakınma) ile şartlanmış olduğu anlaşılıyor.
Halbuki
ittikâ da, Kur'ân hidayetinden çıkarılmış olan bir netice olacağına
göre
meselede bir devir (Yani tarif edilecek bir şeyin, tarif için
getirilenlerde
zaten var olması durumu) gerekmiyor mu? Cevabı: Hayır, ilk önce bu
karine
ile kesin olarak anlarız ki burada başlangıçta takvadan maksat,
takvanın
başlangıcı, yani takva yeteneğidir. Ve müttâkîler demek, inat ve iki
yüzlülükten,
tam şüpheden sakınabilecek ve hakkı kesin ve kat'î olarak bilmeye aday
o labilecek kusursuz, sağlam huy ve sağlam akıl sahipleri demektir ki,
tefsirciler bunu "takva derecesine yükselenler" diye tefsir ederler.
İkinci
olarak hidayet, mertebenin artmasını da kapsadığından takva, takva
yeteneği
ile önde bulunan mertebelerin sa h iplerinden daha geneldir ki, buna
umumî
mecaz adı verilir.
Üçüncü olarak
takva, en son maksat değil,
kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. Kur'ân hidayetinden elde edilecek
olan
güzel sonuç, gazab ve sapıklıktan kurtulmuş olarak Allah'ın nimetlerine
ulaşıldığı için, takvadan daha geneldir. Bundan dolayı Kur'ân hidayeti,
ittikâyı kabul eden ve henüz sapıklıkta bulunanlardan başlıyarak, takva
mertebelerinin hepsinden geçmek suretiyle ebedî mutluluğa kadar
varacağından,
mertebeleri tatbik etmekle takvayı şa r t koşmada devir işareti asla
düşünülemez.
Özetle
Kur'ân, hem başlangıç ve hem sonuç
itibariyle hidayettir. Bunun için insan, ne kadar yükselirse
yükselsin,Kur'ân
hidayetinden kendini asla ihtiyaçsız sayamıyacaktır. Onun hidayeti,
seçkinlerin
ve halkın bütün derecelerini kapsar. Gerçekten İslâm dini, bir taraftan
dünya hayatının zaruri şartlarını öğretecek, diğer taraftan bu geçici
hayatın
mutlak gaye olmadığını ve bunun da hedeflemesi gereken ebedî gayeler
bulunduğunu
gösterecek ve onun da kazanma şar t larını anlatacaktır. O yalnız ilkel
insanların ruhî gıdası değildir, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza
dek
yükselmesi için olgunlaşmış teminatı olmak üzere inmiştir. Gerçekten
insanlık
toplumunda tam mânâsıyla Allah'ın birliğine dayanan bir hayat nizamı
genel
şekilde henüz kurulmuş değildir. Henüz bütün insanlık Allah'ın
korumasına
girmemiş, sonuç ve ahiretine kesin olarak inanacak sakınma mertebesine
yükselememiş olduğundan âlemde sosyal buhran (kriz) devamlı
bulunmuştur.
" " Kur'ân'ın
ezeli itibarını, " " görünen
gerçeklerini, " " ilmî ve ahlâkî özelliğini, " " inme hikmetini ve
pratik
gayesini dile getirmiş ve sonra inen her âyet, kendinden önceki âyeti
anlatmış
ve açıklamış ve bundan dolayı tam bir bağlılık sebebiyle atıf harfleri
(b a ğlaçlar) gibi sözlü bağlantılara bile ihtiyaç duymayan birbirine
uygun
olan dört cümleden oluşan bir veciz (özlü) nazm olarak Fâtiha'daki
"bize
hidayet et" duasının cevabı olmuştur. Dikkat olunursa bu nazımda öyle
güzel
bir inkişaf vardır ki, önce hat (yazı) açısından üç basit harften,
lafız
olarak üç müfred (tekil) isme yükseliyor. İkinci olarak, bunların her
birine
benzer gibi üç veciz (özlü) cümle yayılıyor. Üçüncü olarak, bu yüce
nazm,
esas mânâsı olduğu gibi sabit olmak üzere çeşitli irâb şekillerini
ihtiva
ederek her birinde bir özel parıltı ile ortaya çıkıyor. Sonra bunları
aynı
şekilde üç âyet ve üç kıssa takip edecek ve daha sonra da "Ey insanlar
ibadet ediniz." (Bakara, 2/21) genel hitabı ile sûrelerin maksatları
yavaş
yavaş inkişaf etmeye deva m edecektir. Bu açıklamanın gelişme şekli
Kur'ân'daki
uyuma bir misal vermek için ne kadar dikkate değerdir.
3- O müttakî
(Allah'tan hakkıyle
korkan)ler
ki Hakk olan gayba inanırlar. Yahut gıyâben (görmeden) de iman ederler.
Diğer bir tabirle onlar, gözle değil, kalp ile iman ederler, onlar
bütün
şüphelerden uzak oldukları gibi, iman etmek için önlerine dikilmiş
putlara,
haçlara da bağlanmazlar, gözlerinin önünde bulunan bugünkü ve şu andaki
görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar, hi s ötesini, kalbi
ve
kalp ile ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı görülende değil ruh,
akıl,
kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve mekana bağlı
olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır.
Onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık
anlayışları,
sıhhatli görüşleri, sözün kısası anlayış kabiliyetleri, kötülüklerden
silkinebilecek
anlayışlı hisleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi
seçimleri
vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar;
içindeki
özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle
görüleni
ayırtederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler; varlık ve
yokluk
içinde gaybden görünürlüğe, görünürlükten gaybe gelip, geçi p giden ve
hissedilen hadiselerin satırları altındaki gayba ait mânâları sezerler.
Hakikatte
varlıklar, görülen ve
görülmeyen,
diğer bir tabirle "meşhût" ve "gayr-i meşhût" olmak üzere ikiye
ayrılır.
Ve birçok bilgin hakikati, görülmeyen ve hatta görülemiyen kısmında
kabul
ederler ve buna "mânâ âlemi", "gerçek âlem", "akıl âlemi", "ruh âlemi"
veya "gayb âlemi" derler ve Felsefe'nin konusu olarak da bunu tanırlar.
Gerçekten şimdiki Batı felsefelerinde de şunu görüyoruz: Görülen veya
dışta
müşahede edile n şeyler bize beş duyumuzla geliyor ve bunların her
birinin
de bir âmili (sebebi) var: Işık, ses, koku, tat, ısı ve soğukluk. Biz,
bizzat bunları his ve müşahede ederiz ve bunlar vasıtasıyla da diğer
şeyleri.
Bilimler ve özellikle müsbet ilimler (fen bilimleri) gösteriyor ki,
bunların
her biri bir tecelliden, bir gösteriden, bize bir görünüşten, bir
hadiseden
ibarettir. Mesela ışık dediğimiz parıltı bizim dışımızda mevcut
değildir.
Çünkü dışta
ışık bilimin ortaya koyduğuna
göre, bir titreşimden ibaretir. Görünmeyen, madde atomlarının veya
esirin
titreşimleridir. Parıltı, ışık o titreşimin bizim gözümüzle ilişkisi,
temas
etmesi sırasında vâki olan ani bir görüntüdür. Bu meseleyi İmam Gazali
"İhyâ"sında şöyle tesbit etmiştir: Güneşin ışığı, halkın zannettiği g i
bi, güneşten çıkıp bize kadar gelen haricî bir nesne değildir. Belki
gözümüzün
güneşle karşı karşıya gelme anında bizzat ilâhiîkudret ile yaratılan
bir
hadisedir. Bu gerçek, keşf ehline görünmüştür. Ses de aynen böyle. Biz
biliyoruz ki ses, hâriçte havanı n özel bir dalgalanmasından ibârettir.
Kulağımızdaki gürültü mânâsına gelen ses, o dalgalanmanın kulağımıza
dokunduğu
anda hâsıl olan (oluşan) bir tecellidir. Isı ve soğuk dediğimiz şey de,
esasında ışık gibi esire veya atoma ait bir titreşimdir. Bunun içi n
dir
ki, ısı ışığa, ışık ısıya dönüşür. Aralarında bir mertebe (derece)
farkı
vardır. Bunu elektrikten anlıyoruz. Kısacası koku ve tat da esasında
birer
titreşim olup, bizim koku alma ve tadma duyularımıza dokunmasında koku
ve tad olarak ortaya çıkarlar. D e mek görme ve dış görünüşte vasıta
olan
bu beş âmil (etken)in hepsi gerçekte hareketle ilgilidir ve hepsi
hareketin
bize özel birer görünümüdür. Biz bu hareketleri görmüyoruz. Acaba
kütlelerde
gördüğümüz hareket nedir? O da görünmeyen gerçeğin bir tecellis i değil
midir? O halde bu vasıta (araç)larla gördüğümüz önümüzdeki âlem hep
birer
hayalden, birer tecelliden başka birşey değildir. Bunların hedef ve
gayesi
olan gerçek ise görülmez. Genel göçler, memleketlerin kuruluşu,
haberleşmeler...
gibi tarihî olayla r ın illet ve gayeleri de insanların tasavvurları,
duyguları,
iradeleri... gibi görünmeyen sebeplerden başka nedir? Şu halde gerçek,
görünmeyendir ve görülmesi mümkün değildir. Görülebilen ise onun
tecellîleri,
hayali, gölgesi ve yansımalarıdır...
Bu ifade
bize âlemi pek güzel açıklıyor.
Bu açıklamaya göre bütün hakikat gaybdır. Tabiat, görülen âlem bir
hayaldir,
hem de hareket tecellisinin bir hayalidir. Hakikat, sonuç olarak akıl
ile,
basiret ile, kalp gözüyle görülebilir, dış görünüşü ile değil. Bu n o
ktada
yürüyen ve Allah Teâlâ'nın ve meleklerinin gözle görülmesinin mümkün
olmadığını
söyleyen âlimler ve İslâm feylesofları da vardır. Fakat bizim Ehl-i
Sünnet'in
sahih telakki ettiği ve imanımıza göre ilahî hakikat "mutlak gayb"
değildir;
O, gözle görülmeyen ve görülenin (kaynağı) merciidir, her şeyi
(kapsayan)
ihata edendir. Bunun için O'na özel ismiyle "gayb" denmez, Allah'ın
güzel
isimleri (esmâ-i hüsnâ) içinde de bu isim (görülmemiş) vârid
olmamıştır.
O, ahirette, cihetlerden, mekandan münezzeh ol a rak görülebilir. Fakat
tam anlaşılamaz, anlaşılamayacağı için tamamen görülmüş de olamaz, ona
doyulmaz. Biz, ilahî vecih (yüz)de bir görünme duygusu olduğunu
söylüyoruz.
Fakat gayb duygusunun daha fazla olduğuna da inanırız. Bunun için O'na,
özel isim vermemek kaydıyle "gayb" da denilir. Allah'ın melekleri de
bize
gaybdır, yani görünmezler, ahireti de öyle, fakat onların da görülmesi
mümkündür. Mesela genellikle "kuvvet görünemez" deriz. Halbuki görünen
de kuvvetten ibarettir. Gelecek zaman bugün görünmez, yarın görünür.
Hâsılı
bizce "gayb", görülemiyen demek değil, görülmeyen demektir. Bugünün
akla
uygun olanı, yarının hissedileni olabilir. Biz delilsiz olan gaybe
değil,
delili olan makûl (akla uygun) gaybe iman ediyoruz. Her delil ise,
delalet
ettiği şeyi n bir yanına haiz olduğu (içerdiği) için delildir.
Delilimiz,
aklımız, nefsimiz, kalbimiz, âlem ve Allah'ın kitabı. Şu halde gaybin
hakikatine
iman ederken, görünenin gerçeğini inkar etmeyiz. Kalpleri olanlar
görürler
ki, tabiat denilen hissedilen olaylar, kısa bir bakış halinin zahiri
görünümüdür.
Bunun arkasında karanlıklara karışmış bir geçmiş silsilesi, önünde de
henüz
doğmamış bir gelecek silsilesi ve hepsinin ötesinde bir kalp ve
hepsinin
üstünde bir "tek hakim" vardır. Ve "dünya" adını alan şimdiki d u rum,
görünenden gayb (görünmeyen)e intikal etmiş bulunan o geçmiş ile
gaybdan
görünürlüğe doğacak olan o gelecek zincirleri arasında yegâne göze
batan
bir zahiri halka, beşerin varlığı sanki sonsuz iki deniz arasında ince
bir berzah (kıstak), beşerin kalb i de onun ağırlık merkezine tutunmuş
bir gözetici, bir ucu bir denize, bir ucu da diğer denize atılmış olan
tabiat zinciri devamlı bir hareketle o kıstağın üzerinden kır kır geçip
akıyor, bir denizden çıkıyor, diğerine batıyor. Bütün ağırlığı,
kıstağın
ka r anlığına basarken o gözetleyici her anında geçen bir olaylar
halkası
görüyor. Yalnız ve yalnız onu müşahede ediyor. Görme duygusu ne
denizlere
erişiyor ve ne diplerindeki zincire. O, ancak kıstaktan geçen halkaya
bakıyor
ve ancak onu görüyor ve görürken z i ncirin bütün ağırlığını çeken
kıstağın
gıcırtısını da içinden -devamlı surette- dinliyor ve inliyor. O
hareketten
ve bu gıcırtıdan artık o kadar kuvvetle ve yakından biliyor ki, şimdiki
halde görünen ve hissedilen meydandaki tabiatın iki tarafında geçmiş v
e gelecek, başlangıç ve sonuç denilen birer gayb âlemi var. Dünya
âlemi,
hissedilen tabiat, imkan deliliyle varsa; gayb âlemi, hissedilmeyen
tabiat
öncelikle ve zorunlu olarak var. Bundan başka o görünüp hissedilenin
iki
yönünden başka, onun bir batını, b i r iç yüzü, diğer tabirle o
gözeticinin
tutunduğu ve iliştiği bir fizikötesi veya tabiat üstü de vardır. İş o
zincirde
değil, onu salıp hareket ettirenle, o kıstağı kuran, o gözeticiyi
tutan,
o denizleri birbirine karıştırmayan gözetici ile gözetileni birl e
ştirerek
bilgi meydana getiren, gayb ve görülen âlemin hepsini ihata eden
(kapsayan),
mutlak kefili olan yüksek kudrettedir. Şu halde kendini korumak
isteyenler,
görülenleri ve hissedilenleri seyrederken, daha önce onların
arkasındaki
gaybe ve gayb ile görülenlerin hepsinin merciine (kaynağına) mutlak
kefiline,
âlemlerin Rabbine, merhamet eden ve esirgeyene, ahiret gününün sahibine
"Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." (Fatiha, 1/4)
diye iman ederler. Ve bu iman başlıca üç esası içine a lır: Başlangıca
iman, ahiret (son)e iman, başlangıç ve son arasındaki gizli vasıtalara
iman ki, bunların dördüncüsü de açık vasıtalar olan görülen âlemi
bilmektir.
Ve bu şekilde görünmeyen (gayb) ile görülen birleşince iman ve bilgi
"O,
evveldir, sondur, zâhirdir ve bâtındır." (Hadid, 57/4) birliğini bulur.
Gayb
(kelimesi), "gaybet" ve "gıyâb" (göz
önünde bulunmama) anlamında masdar veya gâib (göz önünde olmayan)
mânâsında
isim ve sıfat olur ki, bu da "adl" kelimesi gibi masdar diye
isimlendirilmişdir
veya "meyyit" ve "meyt" kelimeleri gibi "gayyib" kelimesinin
hafifletilmişidir.
Buna göre dilimizdeki "kaybettim", "kayboldu" tabirleri gerçektirler.
Bazılarının
zannettiği gibi "bunu kayıp ettim" şeklinde yazmaya lüzum yoktur.
"Gayb"
ve "gâib" ise baş l angıçta duyguyu anlamada veya ilk düşüncede hazır
olmayan,
diğer deyişle ilk nazarda anlaşılmayan demektir ki, bunun bir kısmı
delilden
geçen bir anlayışla idrak olunabilir. Mesela evinizde otururken kapınız
çalınır, ses duyarsınız, bu ses sizin için anl a şılmış, hazır ve
şahittir.
Bundan anlarsınız ki, kapıyı çalan vardır. O henüz sizin için ortada
yoktur.
Bakıp görünceye kadar onu şahsıyla bilemezsiniz, fakat kapıyı bir çalan
bulunduğunu da zorunlu bir şekilde, anlayışlı olarak tasdik edersiniz.
Bu, bir i man veya şuurlu bir bilme olur. Sonra henüz kapınızı çalmayan
ve eseri size yetişmeyen daha nice gaibler bulunduğunu da genel olarak
tasdik edebilirsiniz. Fakat bunların bir kısmı gerçekten yok
olabilirler.
"Gayb" ile "gaib" arasında fark vardır. "Gâib" ( ortada olmayan) sana
görülmez,
seni de görmez olandır. "Gayb" ise görülmez, fakat görür olandır.
Şu halde iki
türlü gayb vardır: Bir kısmı
hiçbir delili bulunmayan gaiblerdir ki bunları ancak "Allâmu'l-ğuyûb"
(gaybları
bilen) Allah bilir. "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları O'ndan
başkası bilemez" (En'am, 6/59) âyetindeki gaybden maksat bunlardır,
deniliyor
ki; sırası gelince açıklanacaktır. Diğer kısmı da delili bulunan
gâiblerdir
ki "onlar gaybe inanırlar." (Bakara, 2/3) âyetindeki gayb d en
kastedilen
de bu kısımdır. kelimesinin elif lâmı ahd içindir. Yani Allah'tan
hakkıyla
korkanların inandıkları, tanıdıkları gayb, delili bulunan hak gaybdır
ki,
bu da Hak Teâlâ ve sıfatı, ahiret ve halleri, melekler, peygamberlerin
nübüvveti, kitapları indirme... gibi imânâ ait temel unsurlardır. Ve bu
iman, bazılarında tahminî ve keşfî bir geçişle, bazılarında da fikrî ve
delilli bir intikal ile oluşur. Sonra "gaybe iman" ile "gıyaben iman"
arasında
küçük bir anlayış farkı vardır. Zira birincisinde gaybın kendisine
inanılan
şey olduğu açıklanmış, ikincide ise inanılan şey hazfedilmiştir (gizli
tutulmuştur). Bunun için bazı tefsir bilginleri arada büyük bir fark
gözetmiş
ve: "Sizin gerek arkanızdan ve gerekse huzurunuzda iman ederler" diye
açıklama
yapmış; yani inanılan şeyin gayb olduğuna sataşmayıp, münafıklardan
sakınma
olduğunu göstermişlerdir. Fakat açıkça anlaşılan gıyabın da inanılana
ait
olmasıdır. Şu halde gayba iman ile, gıyaben iman arasında mânâ
bakımından
fark yoktur. Ve her iki değerlendirme ile imanın kıymet ve faydası,
gayb
ile ilgisi veya gayba ait oluşu bakımından dikkati çekmektedir. Çünkü
korunmak
ona bağlıdır. Peygamber'i görüp iman eden sahabîlerin de en büyük
meziyetleri
onu, gayba ait verdiği haberlerde tasdik edişlerindedir. Ve bur a da
Peygamber'i
görmeden tasdik edenlerin de öğüldüğüne işaret vardır. Nitekim İbnü
Mes'ud
hazretleri "Kendisinden başka ilah olmayan (Allah)a yemin ederim ki,
hiçbir
kimse, gayba imandan daha faziletli bir şeye inanmamıştır." buyurmuş ve
bu ayeti okumuştur. Diğer bir açıklama ile de burada gayb, göz karşıtı
olan kalp ve kalbin sırrıdır ki, kalbin ve kalbin sırrının kaynağının
"görmek"
olduğunu bilmek; hakkı ve peygamberliğin delillerini gözden daha çok
kalp
ile görüp, şirkten, maddeciliğin pisliğinden k u rtaran bir imânâ ermek
mânâsını ifade eder ki, bunda derin bir iman yoluna işaret vardır. Yani
kalbi bilen, Allah'ı bilir.
"iman", asıl
lügatta "emn" ve "emân"
kökünden
türemiş "if'al" vezninde bir kelimedir. Hemzesi, ta'diye (geçişli
kılmak)
ve bazan sayrûret (olmak, hal değiştirmek) anlamlarında kullanılır.
Geçişli
olduğuna göre "güven vermek", "emin kılmak" demektir ki, Allah'ın
isimlerinden
olan "Mümin" (güven veren, emin kılan) bu anlamdadır. Sayrûret (olmak)
mânâsına olduğuna göre de " e min olmak" demek olur. Ve "sağlam" ve
"güvenilir"
olmak, itimat etmek mânâsını ifade eder ki, dilimizde inanmak denilir.
Dil geleneğinde ise mutlaka tasdik etmek anlamındadır. Çünkü tasdik
eden,
tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalan d an emin
olmuş olur. İman bu mânâlarda "ona inandı" gibi bizzat geçişli olur.
Bununla
beraber veya gibi "bâ" veya "lâm" harfleri ile de geçişli olur. "Bâ"
harfi
ile geçişli olduğu zaman "itiraf" mânâsını, "lâm" harfi ile geçişli
olduğunda
da iz'an ve k a bul anlamını içine alır. Bunun için gaybi tasdik ve
itiraf
ederler, yahut "Tasdik ettiklerini huzurda da, gıyaben de tasdik ve
itiraf
ederler." demek olur.
Bir şeyi
tasdik etmek, onu doğru olarak
almak
demektir. Sıdk (doğruluk) ise ya kelime veya sözle ilgili olduğundan,
imanın
da ilgilendiğiyle ilgisi bu ölçüde çeşitli şekillerde cereyan eder.
Mesela
Allah'a iman ile Allah'ın kitabına ve ahirete iman şekillerinde bazı
anlam
farkları vardır. Bununla beraber tasdikin esas menşei (kaynağı) doğru
sözd
e; doğru sözün menşei de hükmün doğruluğunda yani vakıaya (olaya)
uygunluğundadır.
Zihin ve hariç (dış), diğer deyişle kalp ve göz, işte doğruluk ve
gerçeklik,
bu karşılıklı iki taraf arasındaki doğruluk ve uygunluk ölçüsündedir.
Olaya
uygun olan ve uygun o labilen zihin ve kalp doğru; bunun zıddı doğru
değildir.
Şu halde iman ve tasdikin başlangıcı, bu doğruluk ve uygunluk ölçüsünü
kabul ve itiraf etmektir. Aynı olay insan ruhunda veya huzurunda bizzat
mevcut ise görmeye ait tasdiktir, hissî veya aklî bedâh e ti
(apaçıklığı)
tasdik etmek gibi. Bizzat değil de hazır olan bir delil veya bir
gösterici
aracılığı ile hazır ise gıyabî (görmeden) tasdiktir. Bu durumdaki o
görünmeyen
olay, benzerleri ve zıdları ile, az çok kıyas edilebiliyor ve
sınırlanabiliyorsa,
del i lin devamlılığı ve yansımasındaki zaman süreci ölçüsünde özetli
veya
etraflı tasdik, resmi veya sınırlı bir bilgi, belirli bir tasavvur
ifade
eder. Olay görünmeyen, eşsiz ve zıtsız, benzersiz ve nazîrsiz ise, o
görünmeyen
tasdik, sınırlı bir bilgi değil, s ınırsız bir salt inanma olur ki,
genellikle
iman denince bu anlaşılır. Bu iman, ilmin hem başı ve hem gayesidir. Ve
bundaki sağlıklı biliş, ilme ait bilişten yüksek ve kuvvetlidir. Zira
her
tasavvura bağlı sınırlama delil olarak alınmayıp da, istenilen bi z zat
olarak alındığı zaman birer kesin bilgi engeli olabilir ve bildiğinin
ötesini
inkar eden cahil kalır. Fakat böyle bir sınırsız imânâ layık olan ancak
Allah Teâlâ'dır. Allah'a iman, bu şekilde, görünenden görünmeyene
sonsuz
olarak uzanır gider.
Genel olarak
lügatta "tasdik", ya sözlü
veya
fiilî olur. Sözlü tasdik de, biri kalbe, diğeri dile ait olmak üzere
iki
türlüdür. Buna göre lügat geleneği bakımından tasdikin üç derecesi
vardır:
Birincisi, kalbe ait tasdiktir. Bir kimse herhangi bir hükmün vey a bir
sözün veya söyleyeninin doğruluğunu yalnız gönlünde itiraf, teslim ve
bunu
kendi kendine ifade ettiği ve onun doğruluğuna kalben emin olduğu
zaman,
o hükmü veya sözü veya söyleyeni tasdik etmiş olur. İkincisi dil ile
tasdiktir.
Bu da, kendisinden baş k a birine dahi bildirecek ve duyurabilecek bir
tarzda; "bu böyledir" diye, bir sözü dili ile söylemektir ki, ya gerçek
veya görünürde olur. Birisinde bu dil ile tasdik, kalbî tasdik ile
birleşir,
söyleyen kendisince de doğru olur. Diğerinde dil başka, kalp başka
olur.
Yani dili ile diğerini tasdik ederken, kalbi ile kendini bile yalanlar.
Üçüncüsü fiil ile tasdiktir ki, bir sözün gereğini fiilen yerine
getirmekle
olur. Bu da kalp ile veya dil ile tasdikten birine veya her ikisine
yakın
olup olmadığına göre birkaç dereceye ayrılır. Fiil ile tasdik, kalp ile
tasdike uygun düşmezse gösteriş veya zorlama ile yapılmış olur.
Acaba din
lisanında iman bunların
hangisidir?
Yani İslam dininde bunların hangisini yapan mü'min sayılır? Lügattaki
iman
ile dindeki imanın farkı var mıdır? Bunu Kur'ân'dan ağır ağır
öğreneceğiz
ve bu âyetten itibaren başlıyoruz.
Dindeki
imanın, lügattaki imandan iki
yönden
özelliği bahis konusudur. Birincisi, iman edilecek olan ilgili (yani
kendisine
inanılacak şey) bakımından şer'î iman özeldir. Allah'ın birliğine ve
Muhammed
(s.a.v.)'in Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen şeylere
kısaca
ve gerektiğinde genişçe inanmaktır. Bunun en özetli olanı Allah'a ve
ondan
gelene inanmak, diğer deyişle (Allah'tan başka ilâh yoktur; M uhammed
Allah'ın
Resulüdür.) kelime-i tevhidine inanmaktır. Bir derece tafsîl (açıklama)
ile, Allah'a, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine, ahirete inanmaktır.
İkinci bir tafsîl (açıklama) ile Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine,
ahiret gü n üne, kaza ve kadere, öldükten sonra dirilmeye, sevap ve
cezaya
inanmaktır. Üçüncü bir tafsîl de Kitap (Kur'ân) ve Sünnet ile Muhammed
(s.a.v.)'in bildirdiği kesin bir şekilde sabit olan haberlerin ve
hükümlerin
tümüne ve her birine Allah'ın ve Allah'ın p e ygamberinin istediği
şekilde
inanmaktır ki, burada "Onlar gayba inanırlar; ve onlar sana indirilene
ve senden önce indirilmiş olana inanırlar; ve onlar ahirete kesin
olarak
inanırlar." ifadesi bütün bunları iki derecede açıklamıştır. Diğer
açıklamalar
d a ilerde gelecektir. Ve bu derecelerden her biri, güç yetme derecesi
ile birlikte bulunur. Bütün dini bilmek demek olan tafsîl, havass
(saygın
kişiler)ın özelliği olabileceğinden, halk ve çoğunluk için birinci
farz,
özet olarak inanmak ve en son da tafsîl i n ikinci derecesine imandır.
Ve işte Bakara Sûresi'nin başı bu iki değeri göstermiştir. Halbuki
lügat
anlamındaki imanın ilgi sahası bundan daha geniştir. O, gerçeği ve
yanlışı,
doğruyu ve eğriyi içine aldığı gibi, gereksiz sayılacak ayrıntıları da
içine a lır. Lügat bakımından iman denebilecek birçok tasdikler vardır
ki, onlar din açısından tam küfürdürler. Mesela şirke inanmak; şeytanın
sözüne, doğruluğuna inanmak; küfrün, zulmün hayır olduğuna inanmak;
zinanın,
fuhşun, hırsızlığın, haksız yere adam öldür m enin, Allah'ın kullarına
saldırmanın doğruluğuna inanmak... lügat itibariyle birer iman, fakat
İslâm
dininde birer küfürdürler. Lügat anlamında imanın diğer bazı kısımları
daha vardır ki, dinî açıdan küfür olmamakla beraber birer inanma görevi
teşkil etmezler. Bir kısmı mübah, bir kısmı mendub, bir kısmı da
kötülük
ve günah olabilir ve bunların açıklaması fıkıh ilmine aittir.
Özetle lügat
anlamında imanın bir kısmı
hak
ve hayır, bir kısmı şer ve batıl, bir kısmı da zevk, saçma ve lüzumsuz
şeyler olabilir. Hak ve hayır olanlar şer'î imanın aynı veya onun
kapsamı
içinde ayrıntısıdırlar. Çünkü asıl şer'î iman, şimdiki halin arkasında
veya bâtın (kapalılığın)da kaybolan hak ve hayrın anahtar ve ölçüsünü
veren
ve bir tek yol takip eden prensiplerin tümüdür. Gerçekte bütün iş, hak
ve hayırdan önce, bunların prensip ve ölçülerindedir. Ve İslâm dininin
esas apaçık gerçekliği olan imânâ dair prensipleri de bu anahtarı ve
ölçüyü
verir. Hidayet (doğruluk)de onu takip edenleredir. Geleceğin kayıp
anahtarı,
şimdiki g örmede; şimdiki görmenin anahtarı, onun gizli gaybı ile
geçmişteki
gaybında ve hepsinin anahtarı ise Allah katındadır. "Gaybın anahtarları
onun katındadır, onları O'ndan başkası bilemez." (En'âm, 6/59).
Şu halde
insan; anahtarı, doğruyu ve hayrı
kendi istek ve arzusunda aramamalı, doğrudan doğruya veya bir aracı ile
Allah Teâlâ'dan almalıdır. Aracıları inkâr etmemeli, fakat kulluğu
ancak
Allah'a yapmalıdır. Çünkü "O'nun izni olmadan onun katında kim şefaat
edebilir?"
(Bakara, 2/255) âyeti onun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceğini
bildirmektedir.
İkincisi,
imanın ilgilendiği şeyi
bırakarak,
kendi mahiyeti bakımından da şer'î imanın özelliği bahis konusu
olmuştur.
İmanın şer'î mânâsı, yalnız bir kalbin fiili midir? Yalnız bir dilin
fiili
midir? İkisi birden midir? Yoksa bunlarla beraber uzuvların fiili
midir?
Bu noktada bazı mezhep farklarına rastlıyoruz. Şöyle ki:
1. Hâricîler
ve Mu'tezile mezhebine mensub
olanlara göre şer'î iman, hem kalbin fiili, hem dilin fiili ve hem de
uzuvların
fiilidir. Yani Allah Resulü'nün tebliğlerini kalp ile tasdik, dil ile
ikrar,
amel ile de tatbik etmektir. Bunların üçü birden imanın esasıdır.
Bunlardan,
birisi bile eksik olan kimseye mümin denmez. Hâricîler'e göre kâfir;
Mu'tezile'ye
göre ise mümin i le kâfir arası fasık denilir. Bunlar şer'î imanda,
lügat
mânâsındaki imanın üç derecesini toplamış oluyorlar. Selef ve
hadiscilerden
bazıları da imanı dil ile ikrar, kalp ile tasdik, dinin esaslarıyle
amel
etmektir diye tarif etmişlerdir ki, imam Şafiî de bu gruba dahildir.
Fakat
bunlar, ameli terkeden fasıkın imandan çıkmış veya küfre girmiş
olduğunu
söylemezler. Şu halde bunların görüşleri Hâricî ve Mu'tezile
mezheplerinden
büsbütün başkadır. Bunlar gerçekte imanın aslını değil, imanın kemalini
tarif etmiş oluyorlar.
2. Kerrâmiye
mezhebine göre şer'î iman,
yalnız
dil ile ikrardır. Bunlara göre kalp ile tasdik bulunsun, bulunmasın,
dil
ile ikrar eden, diline sahip olan mümindir. Kalb ile tasdik de varsa,
içi,
dışı mümindir. Yok münafık ise, dışı mümin, içi kâfirdir. Bunlar, lügat
anlamındaki imanın en aşağı derecesi olan yalnız "söz ile tasdik"
mânâsıyle
yetinmişler ve şer'î imanın ölçüsünü de, müslümanlar arasında cereyan
edecek
olan muameleler ve hükümlerin prensibinde açık ve görünür sebebi
gözetmiş
l erdir. Bunlara göre iman, bir kelime meselesi demek oluyor, "İkrar
esas,
kalp ile tasdik şarttır." diyenler de olmuştur.
3. İmanın
esası, kalp ile tasdiktir.
Dilsizlik,
zorlama gibi bir zorlayıcı engel bulunmadıkça dil ile ikrar da şarttır.
Fakat tahakkukunun (gerçekleşmesinin) şartı mı, yoksa tamamının şartı
mı,
bunun hakkında da sözler söylenmiştir. Eş'arîler bu görüş
üzerindedirler.
4. İman,
kalbin fiili ile dilin fiilinin
toplamıdır.
Bunların ikisi de imanın esasıdır. Bununla beraber ikisi de aynı
seviyede
temel esas değildir. Kalbe ait sorumluluk, hiçbir özürle düşmeyi kabul
etmez. Bu, temel esastır. Allah korusun bu yok olduğu anda küfür ortaya
çıkar. Dilin fiili olan ikrara gelince: Bu da esastır. Fakat ölüme
zorlayan
bir zaruret ve özür ka r şısında bunun zorunluluğu düşer. Ve o zaman
yalnız
kalbe ait iman yeterlidir. Fakat zorlama mazereti bulunmayan, gücü
yettiği
halde ikrarı terkeden Allah katında da kâfir olur. Şu kadar ki cemaatle
namaz kılmak gibi dinin esaslarından olan bazı ameller de ikrar yerini
tutar. Gerçekte şer'î iman daima "bâ" veya "lâm" harfleriyle
kullanıldığından,
"ikrar ve boyun eğme ile tasdik" mânâlarını içine alır. Ve İslâm
dininin
hedefi insanlığın yalnız iç yüzü değil, için ve dışın toplamıdır.
Hiçbir
engel yokken im a nını yalnız kalbinde saklayan ve onu açıklamayan
kimsenin
Allah katında imanının kıymeti olamıyacağı Kitap ve Sünnet'in birçok
delilleriyle
sabittir. Ameli tatbikat, imanın istenilen meyvesi olduğunda şüphe
yoksa
da, bizzat amel, imanın kendisinin aynı ve y a parçası değildir; onun
bir
dalı ve istenilen neticesidir. Din, bir meyve ağacına benzer, kalp ile
tasdik onun toprak altındaki kökü, dil ile ikrar gövdesi, diğer ameller
dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri gibidir. Ağaçtan beklenen
meyvesi
olduğu g ibi, imandan beklenen de güzel ameldir ve Allah'a yaklaşmak da
onunladır. Fakat dalları kesilmek, yaprakları dökülmek, çiçek açmamak,
meyve vermemekle ağaç kurumuş olmayacağı gibi, iman ağacı da böyledir.
Fakat gövdesinden yerle beraber kesilmiş olan ağaçların çoğunlukla
kurudukları
ve zamanını bulduğu halde gövdesi sürgün vermeyen ağacın tutmamış
olması
gibi, özürsüz olarak ikrarsız iman da böyledir. Ancak kışta kalmış
olduğu
için henüz topraktan filiz vermeyen tohumun veya kökün kuruduğuna hüküm
verilemi y eceği gibi, mazeret zamanında kalp ile tasdik de böyledir.
İşte
imanın böyle bir temel esası, bir ikinci derecede esası, sonra da
tertip
edilmiş dereceleri üzere dalları, fazlalıkları ve meyveleri vardır. Ve
imanın olgunluğu bunlarladır. . "İman yetmiş k üsûr şubedir. Bunların
en
aşağısı yoldan eziyeti kaldırmadır." hadis-i şerifi gibi birtakım
rivayetlerde
bu dallara ve şubelere bile iman ismi verilmiş gibi görünürse de, bu
imanın
kemali yönündendir. Ve hatta "imanın şubesi" denilmesi, imanın aslı
olmadığını
gösterir. Şu halde bu şubeler ve dallar, küfrün zıddı olan imanın aslı
değil, günah işlemenin zıddı olan imanın olgunluğudur ve bunun için bu
ayette de "yü'minûn = iman ederler" kısmı, "namaz kılmak" ve "fakirlere
vermek" imandan ayrıca zikrolunmuştu r. Yukarda anlatılan bazı selef ve
hadiscilerin görüşlerini de böyle anlamak gerekir. İmanın aslının,
böyle
kalbin fiili ve dilin fiili iki esastan ibaret ve geçerli bir özür
zamanında
ikrarın düşebileceği bir esas olması, lügat mânâsının tam ortası olduğu
gibi, İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin ve bütün fıkıh bilginlerinin
de tefsir ve anlayışlarıdır. Ebu Hanife, arkadaşlarına Ehl-i Sünnet
ve'l-cemaat
mezhebinin esasını anlattığı ve açıkladığı en son vasiyetlerinde der
ki:
İman, dil ile ikrar ve kalp il e tasdiktir. Yalnız ikrar, iman olmaz.
Zira
olsaydı münafıkların hepsinin mü'min olmaları gerekirdi. Aynı şekilde
yalnız
bilmek de iman olmaz. Çünkü olsaydı, "Kitap ehli" olanların hepsinin de
mümin olmaları gerekirdi. Allah Teâlâ münafıklar hakkında "Al l ah
şahitlik
eder ki, münafıklar kesin olarak yalancıdırlar." (Münafıkûn, 63/1)
buyurmuş;
Kitap ehli hakkında da "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, oğullarını
tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara, 2/146) buyurmuştur. Sonra amel,
imandan
ayrıca bir işt i r. Mesela "Fakirin zekatı yoktur." denilir de, "imanı
yoktur" denilmez. Aynı şekilde "Fakirin zekata imanı yoktur." da
denilmez.
Yine Ebu Hanife "el-Âlimü ve'l-müteallim" ismindeki kitabında der ki:
"İman
tasdik, bilgi, ikrar ve İslâm'dır. Ve tasdik husus u nda insanlar üç
derecedir.
Bir kısmı, Allah'ı ve Allah'tan geleni hem kalbiyle ve hem diliyle
tasdik
eder. Bazısı da diliyle tasdik eder, kalbiyle yalanlar. Diğer bir kısmı
da kalbiyle tasdik eder, diliyle yalanlar. Birincisi Allah ve insanlar
yanında mü m indir. İkincisi Allah katında kâfir, insanlar yanında
mü'mindir.
Çünkü insanlar, onun kalbini bilmezler ve açıkta gördükleri ikrar ve
görünüşe
göre ona mümin demeleri gerekir. Kalbini bileceğiz diye kendilerini
zorlamaları
da caiz değildir. Üçüncüsü imanını gizlemek zorunda bulunduğu, kendini
saklama halinde ise onu tanımayanlar nazarında kâfir sayılır, Allah
katında
ise mü'mindir". Yine buyurur ki: "İman hakkında böyle kat'î tasdik,
bilgi,
ikrar, İslâm dedim, bunu açıklamalıyım. Bunlar, çeşitli isimlerdir ve
hepsinin
anlamı yalnız imandır. Şu şekilde ki, "Allah Teâlâ Rabbimdir." diye
ikrar
eden, "Allah Teâlâ Rabbimdir." diye tasdik eder. "Allah Teâlâ
Rabbimdir."
diye tam olarak bilir. "Allah Teâlâ Rabbimdir." diye bilir, tanır ve
"Allah
Teâlâ Rabbimdir." d i ye kalbiyle ve diliyle teslim olur ve hepsinin
mânâsı
birdir." Daha sonra İmam-ı Âzam, imanda bir fazla sevgi değeri
bulunduğunu
da şu şekilde anlatıyor: "Mümin Allah Teâlâ'yı, onun dışındaki her
şeyden
çok sever. O derecede sever ki, ateşte yakılmakla Al l ah'a kalbinden
iftira
etmek arasında serbest bırakılsa yanmayı, iftiraya tercih eder.
Fıkhu'l-Ekber'de
de buyurmuştur ki: "İman, ikrar ve tasdiktir. Müminler iman ve Allah'ı
birlemede eşit, amellerde farklıdırlar. İslâm da o ilahî emirlere
teslim
olmak v e boyun eğmektir. Lügat itibariyle iman ile İslâm arasında fark
vardır. Fakat dinde, İslâm'sız iman, imansız da İslâm olmaz. Bunlar bir
şeyin dışı ve içi gibidir. Din ise iman ve İslâm ile beraber bütün
şeriatın
ismidir."
İman, esasen
masdar ve buna göre bir fiil
olmakla beraber örfte ve dinde isim olarak da kullanılır ve o zaman
iman
bizzat bu fiil ile başlayan bir sabit durumu ifade eder. Bütün
bunlardan
da anlarız ki:
1. İslâm
dini, yalnız bir iman meselesi
değildir.
İman ve amellerin toplamıdır. Amellerle ilgili tatbikatı atıp da dinin
bütün feyzini beklemek tehlikelidir.
2. Böyle
olmakla beraber iman, amel demek
değildir. Amelin farz oluşuna iman ile, o ameli yapmak birbirinden
farklıdır.
Müslüman amel ettiği için mü'min olacak değil, iman ettiği için amel
edecektir.
Şu halde amelini sırf aldırış etmeme ve küçümsemeden dolayı terketmiş
değilse
kâfir olmaz.
3. İslam
dininin imanında esasen kalp ve
vicdan
işi olan bir esas bulunduğu şüphesiz olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'ın
isteği
olan iman meselesi yalnız bir vicdan işi olmaktan ibaret değildir. O,
tam
bir insan gibi kalbin içinden başlayıp, bütün dışa yayılacak ve sonra
kâinata
güzel ameller saçacaktır. Müslümanın imanı, âleme zarar vermeye sarf
edilmiş
olan baştan çıkarıcı düşüncele r veya şeytanın dürtüleri değildir ki
kalp
ve vicdanda hapsedilmeye mahkum olsun. Müslüman ancak bir zorlayıcı
zaruret
karşısında imanını sadece bir vicdan işi olarak saklayıp hapsetmeye
izinli
olabilir. O da düşmanın kesin zorlayışına uğradığı zamandır. O zaman da
nefsini feda ederek imanını hapisten kurtarması, imanını hapsederek
kendini
kurtarmasından daha faziletlidir. Ve bununla beraber ikisi arasında
serbestiye
sahiptir.
İşte bu
âyette Cenab-ı Allah, kendisinden
hakkıyla korkanları açıklamada "onlar gayba inanırlar" ile dinin iman
kısmını
özetledikten sonra amel kısmını özetleyerek buyuruyor ki:
"Ve namazı
kılarlar." Yani belli olan
namazı
dosdoğru kılarlar ve devam ettirirler. Kur'ân'da namaz hakkında
"yüsallûne",
veya "sallû" fiillerinden çok buyurulması dikkate değer bir husustur.
Elbette,
"namazı ikame ederler" demekte, "namazı kılarlar" demekten fazla bir
anlam
vardır ki bu, en az "doğru dürüst" yani "namazın şartlarına uymak,
Allah'a
boyun eğmek ve tevazu göstermek suretiyle güzelc e kılmak ve hatta
kıldırmak
mânâlarını ifade eder. Ve bunun için namazda ta'dil-i erkan (namazı
erkanına
uyarak kılmak) vacip olduğu gibi, özellikle namaz için iyiliği emretmek
ve kötülükten sakındırmak, namazın gereklerini tamamlamak için gayret
sarfetmek
de dinin lüzumlu gördüğü hususlardandır. Ana-babanın çocuklarına namaz
terbiyesi; din kardeşlerin birbirlerine tavsiye ve hatırlatması;
amirlerin
engelleri ortadan kaldırma ve imkanları tamamlama suretiyle
beğendirmesi
ve teşvik etmesi; Cum'a namazına ve c emaatle namaz kılmaya dikkat ve
devam
etmesi de bu cümledendir.
(İkame),
"kıyam" veya "kıvam"dan "if'âl"
ölçüsünde
olarak lügatta kaldırıp dikmek veya düzeltip doğrultmak veya
kıymetlendirmek
ve devam ettirmek veya dikkat ederek yapma anlamlarına geldiğinden,
namazla
ilgisinde bu mânâların birinden veya ortak noktalarından belîğ bir
istiare
yapılmış ve bunun için bir kelimelik "namaz kılarlar" yerine, iki
kelimelik
"namazı ikame ederler" seçilmiştir. İlk önce "dikmek" veya "doğrultmak"
mânâlarını düşünelim: Bu bize "Namaz dinin direğidir." hadis-i şerifini
hatırlatır. Bu hadiste din, yüksek bir binaya benzetiliyor ve namaz
aynı
o binanın direği gösteriliyor ki, iman da o binanın temelidir. Buna
"istiare-i
mekniye" ve "istiare bi'l-kinaye" (ki n aye ile istiare) denilir. Bu
âyette
de namaz cemaat ile kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetiliyor ve
onun
güzelce dikilmesi veya doğrultulması suretiyle o yüksek binayı dinin
inşa,
koruma ve devam ettirilmesinin gereği anlatılıyor. Bir de bu binanın
ilerde
açıklanacak esasları, diğer kısımları, süsleme ve güzelliklerinin
bulunduğuna
işaret buyruluyor. Bundan dolayı "namaz kılarlar" demekle, "namazı
ikame
ederler" demek arasında ne büyük fark vardır. Hakikatte din gayet büyük
ve kudsi bir binadır. Ve b u binanın kerestesi, malzemeleri, şekli ve
planı
(yani şeriat) bizzat Allah'ın yaptığı ve koyduğu bütündür. Ona uygun
olarak
inşası, kurulup meydana gelmesi ve içinde saadetle yaşanması da
insanlara
aittir. Temsilen (benzetme yoluyla) diyebiliriz ki, bu b i nanın mimarı
Allah, baş kalfası Peygamber, amelesi ümmettir. Bu binanın temeli
kalplerin
derinliklerinde atılacak ve ağızlardan taşacak, direği tek başına
namazlarla
hazırlanacak, düzlenecek ve cemaat ile görünme meydanına dikilecek,
sonra
üzerine diğer kısımları inşa edilecektir. Fakat şurası unu
tulmayacaktır
ki, bu bina cansız değil canlıdır. Bu, geçmişler tarafından bir kerre
yapılmış
olmakla sonradan gelenler, yalnız bunun içinde oturup kalacak
değillerdir.
O, bir canlı bünye gibi her gün yapılıp işle t ilecek, her gün büyüme
ve
inkişafına hizmet edilecektir. Bu bina ve direk benzetmesi bize
İslâm'ın
sosyal durumunu ve bu konumda namazın kıymet ve yerinin önemini
anlatıyor.
Hakikaten cemaatle namaz İslâm toplumunun direğidir ve bütün İslâmî
teşkilatın
b i nasıdır. Ve cemaatle namaz kılmak ve kıldırmak, o direği dikmektir.
Tek başına kılınan namazlar da bu direğin hazırlanması ve
düzlenmesidir.
Dosdoğru, içi-dışı temiz ve muntazam olarak namaz kılmak, imanın
büyüyerek
bütün vücuttan fışkırması ve hayatın g i dişatına muntazam ve doğru bir
akış vermesidir. Bununla iç ve dış, mümkün olduğu kadar, temizlenir;
kalp
ve beden mümarese (alışma) ile kuvvetlendirilir. Herhangi bir kimsenin
namazsız bulunduğu haliyle namazına devam ettiği halini
karşılaştırırsanız,
nam a zlı bulunduğu zamandaki ahlâkını, herhalde yükselmiş bulursunuz.
"Muhakkak ki namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir." (Ankebût,
29/45)
âyeti, bu gerçeği anlatır. Bu karşılaştırmadaki yanlışlıklar, ayrı ayrı
şahısları mukayese etmekten doğar. Bazı hu s usta ahlâklı farz edilen
namazsız,
namazına devam ettiği zaman hiç şüphesiz ahlâk ve maneviyatça daha
yükselir.
Namazını kılan kimsenin hayatta en az dört kazancı vardır: Birincisi
temizlik;
ikincisi kalp kuvveti; üçüncüsü vakitlerin intizamı; dördüncüsü t
oplumsal
düzelme. Bu faydalar, devam şartıyla, en resmî bir namazda bile vardır.
Namazın büyük faydalarını hesap etmek mümkün değildir. Fakat en ufak
ahlâkî
faydası bilfiil büyüklenmeyi kırmak, kardeşliğe hazırlanmak, Allah
rızası
için iş yapmaya alışmaktır. Bunun için namazda giyinebileceği en güzel
ve en temiz elbisesini giymek ve kendine gurur vermesi düşünülen bu hal
içinde örtülecek nice ayıpların bulunduğunu düşünüp, yüzünü yani alnını
ve burnunu yerlere koyarak, kalbinde iman ettiği Allah huzurunda o
kibir
ve gururu kırarak defalarca secdeye kapanmak en mühim bir esastır. "Her
cami(ye gidişiniz) de güzel elbisenizi alın." (A'râf, 7/31). Namazda
özellikle
secdenin kibre olan bu mühim tesiri dolayısıyledir ki, kibirliler en
çok
namazın secdesine itir a z ederler. O süslü elbiseler içinde alınlarını
Allah rızası için yere koyma zorunluluğu onların kibir damarlarına,
sinirlerine
pek fena dokunur. "Şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden
başkasına
ağır gelir." (Bakara, 2/45). Düşünmezler ki o süsler, o alınlar hep
Allah'ın
vergisidirler. Ve zamanı gelince o yağlı alınlar toza, toprağa
karışacaktır.
Hem o topraklar, o yerler o kadar hakaret edilmeye, devamlı olarak
çiğnenmeye
layık değildir. Zaman olur ki onlar için kanlar dökülür. Beşer hayatı
oradan
f ışkırır ve onu fışkırtan Allah Teâlâ'dır. O süslere, o bedenlere emek
vermiş birtakım Allah'ın kullarının da hakları geçmiştir. Şu halde o
topraklara,
o yerlere, toprak ve yer oldukları için değil, yaratıcısı olan Allah
Teâlâ'nın
büyüklük ve ululuğu adına hakkıyla secdeye kapanıp, kibirden ve
bencillikten
sıyrılmak ve insanlar ile kardeşçe geçinmek için onların topluluklarına
karışmanın pek kudsî bir görev olduğunu unutmamak gerekir. Namaz o
kibir
ve gururu kırarken, aynı zamanda insanın ruhî hürriyetine ö y le bir
yükselme
verir ki bu yükselme en görkemli kralların huzurundaki saygı duruşundan
çok yüksektir. Bunun için namaz mü'minin bir mi'racıdır. Yani onu
beşerî
olmanın sertliğinden, tek olan Allah'a ait arşa çıkartan bir
merdivendir.
Namazda bütün bir beşer hayatının şekli ve dereceleri dürülmüştür.
Allah'ın
huzurunda bulunmak, hazırlanmak, düşünmek, istemek, defalarca kalkmak,
bükülmek, düşmek, rahat edip oturmak nihayet selam ve selametle işini
bitirmek,
insanı, bütün hayatın kademelerinden geçirterek, v arlığın sırlarını,
dünya
ve ahireti düşündürerek Cenab-ı Allah'a kavuşturur ve büyük bir iman ve
sevap ile yine âleme döndürür. Yine bir hadiste açıklandığı üzere
"Namaz,
İslâm ile küfrün ayırıcısıdır".
Biz burada
namazın dünyaya ve ahirete ait,
maddî ve manevi, bütün faziletlerini ve faydalarını sayacak değiliz.
Çünkü
o sonsuzdur, sayılması mümkün değildir. Bunun bütün toplamı din dilinde
"büyük sevap" adıyle anılır. Fakat burada namazın, imandan sonra nasıl
bir ahlâkî ve sosyal prensip olduğunu ve o n un üzerine ne kadar büyük
bir sosyal bina kurulacağını kısaca ifade etmek istedik. O büyük
binanın
direği işte öncelikle ferdî namazlarla hazırlanır, düzene sokulur ve
cemaatle
dikilir. Ondan sonra da geri kalanı yapılır. İşte "namazı ikame etme"
tabiri
b u mühim mânâyı çok açık bir şekilde ifade ediyor ve hidayete aday
müttakileri
"namazı kılarlar" diye değil, "namazı ikame ederler" diye tarif, vasf
ve
medh ediyor. Bunlardan anlaşılır ki, bunun meâlinde "namaz kılarlar"
tabiriyle
yetinmek doğru değildir. Burada kelimesinin "elif-lâm"ı ahd içindir ki
durumu ve sınırı bilinen "İslâm namazı" demektir. Ve bu durum yani
namazın
nasıl kılınacağı, şartları ve rükünleri (namazın içindeki farzları),
sünnet
ve edepleri, mekruhları ve namazı bozan şeyler ile sı f at ve durumu
"Namaz
kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılınız." hadis-i şerifi gereğince,
Peygamber'den görülen fiilî, sözlü ve takrîrî olarak alınan sıfat ve
niteliktir
ki, bu nitelik ve durum ta başlangıçtan beri müslümanlar arasında amel
ile kesin b ir şekilde bilinir ve din kitaplarında yazılmıştır. Ve
"yüsallûne"
buyurulmayıp da "ahid lâmı" ile "yükîmüne's-salâte" buyurulmasında bu
mânâ
da açıktır. Yani "yükîmüne's-salâte", "dosdoğru namaz kılarlar" demek
değil;
"namazı, dosdoğru kılarlar" demek ol d uğundan gaflet edilmemelidir.
"Salât"
kelimesinin Arap dilinde iki
kaynağı
vardır. Birisi genel olarak dua mânâsıdır ki, "Peygamber'e salât ve
selâm"
dediğimiz zaman özellikle bunu anlarız. Diğeri (salv) maddesinden gelen
"sallâ" fiilinin masdarıdır ki, iki uyluğu hareket ettirmek demektir.
Araplar
bu mânâca "sallâ" dedikleri zaman "iki uyluğunu hareket ettirdi"
mânâsını
anlarlar. Aynı şekilde "at (veya kısrak) kuyruğuyla iki uyluğunu sağa
sola
çarptı" denilir. Salveyn uylukların başındaki iki tüm s ek kemiktir.
"Sallâ"nın
bu hareket ettirme mânâsı tabirine benzer. Yahudiler birbirine selam ve
saygı sırasında başını eğer ve kıçını oynatıp kasığına doğru bir yan
bükerlermiş
ve bu şekildeki selama Arapça'da "iki uyluğu hareket ettirme" mânâsına
"tekf î r" denirmiş. Buna göre "keffera'l-yahûdiyyü", "Yahudi
uyluklarını
oynatıp bükerek reverans yaptı." demek olur. "Kâfire" kıçdaki kaba ve
tıknaz
iki etin ismidir ve "kâfire-teyn" tesniye (ikileme)dir. Bu şekilde "iki
uyluğu hareket ettirme" mânâsına "sallâ" da rükû (namazda eğilme) ve
secdelerde
yapıldığı gibi, bizim "belini eğmek" dediğimiz "iki uyluğu hareket
ettirme"
mânâsına kullanılırmış. Demek ki Araplar, hem yahudilerin yaptığı
reveranslı
baş kıç selamlarını tanırlarmış, hem de yerlere eğilerek "kandi l li
temennâ"
usûllerini. İşte lügat bakımından (biri kalp ve dil işi olan dua,
diğeri
de bir bedenî hareket işi olan belli fiil) iki anlama gelen "salat"
kelimesi,
dinde Peygamberimizden görülegeldiği üzere kalbe, dile ve bedene ait
fiiller
ve özel esaslar d an oluşmuş gayet intizamlı, kâmil (eksiksiz) bir
ibadetin
ismi olmuştur ki, necâset (pislikler)ten temizlenme, hades (manevi
pislikler)den
temmizlenme, setr-i avret (avret yerlerinin örtülmesi), vakit, niyyet,
kıbleye dönmek adıyle altısı dışından başlayan şart; iftitah
(başlangıç)
tekbiri, kıyam (ayakta durmak), kıraet (Kur'ân okumak), rükû (eğilmek),
sücûd (secdeler), teşehhüd miktarı (şehadet kelimesi getirecek kadar
bir
zaman) kâde-i ahîre (son oturuş) adıyle içinde yapılan altı esas olmak
üzere en az o n iki farzı; Fâtiha, zamm-ı sûre (Fâtiha'ya eklenen
sûre),
tâdil-i erkân (namazın esaslarına hakkıyle uyma), kâde-i ûlâ (ilk
oturuş)
ve diğerleri gibi bir takım vacipleri; bunlardan başka birçok
sünnetleri,
müstehapları, edepleri, mekruhları ve müfsidâtı ( namazı bozan şeyler)
vardır. Sonra beş vakit ve Cuma gibi farz, vitir ve bayram gibi vacip
ve
diğer müekket sünnet ve gayr-i müekket sünnet, nafileler olmak üzere
çeşitleri
ve kısımları vardır ki, açıklaması fıkıh kitaplarına aittir. Cemaatle
kılmak
da Cu m a'da farz, diğerlerinde vacip veya müekked sünnettir. Ve burada
"salât"dan asıl maksat, farz olanlardır. "Salât" kelimesinin "lâm"
harfi
ince de okunur, kalın da. Kalın okunmak itibariyle "vav"la yazılır,
Verş
kırâetinde de kalın okunur.
O müttakî (Al
lah'tan hakkıyle korkan)ler
sadece iman ile ve yalnız namazı dosdoğru kılmak gibi bedene ait
ibadetlerle
de kalmaz, mâlî (malla ilgili) ibadetlerde de bulunurlar. Kendilerine
nasip
ve kısmet ettiğimiz rızıktan, maddî ve hatta manevî şeylerden az çok
har
ç ve infak eder, Allah yolunda harcamada da bulunurlar.
İdğâm ile
'dır, "mâ" kelimesinin
Türkçemizde
en güzel karşılığı "nesne"dir. Fakat biz bu kelimeyi kaybetmek üzere
bulunduğumuzdan
"şey" diyoruz. Gerçi "mâ" genelde veya çoğunlukla "şey" mânâsına da
kullanılabilirse
de, asıl mânâsı "akılsız olan şey" veya şeylerdir. Yani nesnelerdir.
Akıllıya
"men" denilir. Ve bunun için eskiden "mâ" nesne, "men" kimesne (kimse)
diye ayırt edilirdi.
"Rızık",
aslında Arapça'da "haz" ve
"nasip"
anlamında isim olup, nasip etmek, rızıklandırmak mânâsında masdar dahi
olur ki onun fiilidir. Ve bu karine ile "mâ" isim olan rızıktan ibaret
olur. Ehl-i Sünnet'e göre şer'î mânâsı da lügat mânâsının aynıdır ki,
"Cenab-ı
Allah'ın canlıya zevk ve faydalanma nasip e ttiği şey" diye tarif
edilir.
Şu halde mülk olsun olmasın, yenilen, içilen ve diğer şekillerde
kullanılmasından
faydalanılan mallara uygun olduğu gibi evladı, eşi, gayret ve işi, ilim
ve bilgileri dahi içine alır. Fakat hepsinde istifade edilmiş olmak şar
t tır. Bu faydalanma, dünyaya ve ahirete ait faydalanmadan daha
geneldir.
Buna göre
dinî ve dünyevî bilfiil
faydalanılamayan
mal, mülk, evlat ve aile, ilim ve bilgi rızık değildirler. Bu şekilde
birşey,
çeşitli faydalanma şekillerine göre farklı kimselerin rızkı olabilir.
Fakat
malından, gücünden, ilminden faydalanmayanlar rızıklanmış değildirler.
"İnfak",
malın elden çıkarılması, harç ve
sarfedilmesi demektir. Dinî bakımdan farz, vacip, mendub kısımları
vardır.
Bu "infak" karinesiyle ya "rızık" mala tahsis edilmek veya "infak"
mecaz
yoluyla maldan başkasına da genelleştirmek gerekecektir. Açık olan
birincisidir,
fakat ikincisi de muhtemeldir. Şu halde âyetin bu kısmı, ilk bakışta
zekat
ve diğer sadakalar bağışlar, yardımlar ve vakıf gibi, fakirlere, diğ e
r çeşitli hayırlara, aileye yardım gibi bütün mal ile yapılan
ibadetleri
içine alır ki, ilerde "Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını
soruyorlar.
De ki: 'Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve
yolda
kalmışlar içindir. Yaptığınız h ayrı, muhakkak, Allah bilir." (Bakara,
2/215) gibi âyetlerle açıklanacaktır. İkincisi ilim öğretme ve
diğerleri
gibi manevî şeyleri de içermektedir. Bununla beraber bunların hepsinin
başında, İslâm'ın binasından biri olan zekat vardır. Ve bunun için birç
o k tefsirciler burada ilk önce ve bizzat kastedilen şeyin zekat
olduğunu
açıklamışlardır. Fakat kurtuluşun kendisine tahsis edilmesi bakımından,
namazda olduğu gibi burada da farz olan infak kastedilmek gerekirse de,
infakın farz oluşu yalnız zekata tahsis edilmediğinden muhakkıkîn-i
müfessirîn
(araştırmacı tefsirciler) bunu genelleştirme taraflısıdırlar. Ancak bu
ortamda zekatın birinci mevkii işgal ettiği de unutulmamalıdır. Çünkü
İslâm
binasının ikincisi de zekattır. Bir hadis-i şerifte de görüldüğü üzer e
"Zekat İslâm'ın köprüsüdür.". İslâm'ın bir köprüsü, bir geçididir.
Dinin,
iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek
mühim
bir geçidi vardır ki, zekat işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak
üzere
kurulacaktır. Çünkü dünya ve a h irette korunmak için yapılacak olan
görkemli
İslâm binasının, dünyadaki "dâru'l-İslâm" (İslâm yurdu), ahiretteki
"dâru's-selam"
(esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki,
bunlar
malî ibadetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekat teşkil
eder. Zira "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz."
(Fâtiha,
1/5) diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah'a kulluk etmek ve
kardeş
topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir
eşitlik duygu s u ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise,
o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin
kalmaması
ile mümkün olur. Bir aç ile bir tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş
binalar
gibi bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla birbirine kalben perçinlenmesi
kabil
değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibadet birliği içinde olması,
gerçekten
fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin
çalıştırılması
için ilk önce zekat ve fıtır sadakaları ile, zenginlerle fakirler
arasınd
a ki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin
mevlası
(efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile
kurulması
büyük bir görevdir. Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık
yalnızlığında beşerî bayağılıktan sil k inecek, Allah Teâlâ'nın bir
halifesi
(yani bir vekili) olmak rütbesini kazanacak ve elindeki malın Allah'ın
malı olduğunu ve kendisinin onu, muhtaç olan Allah'ın kullarına
ulaştırmaya
görevli bulunduğunu anlayarak: "Al kardeşim, bu benim değil, senin
hakkındır,
bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ'nın gönderdiği şu çıkını,
postalanmış
koliyi teslim etmeye görevlendirilmiş bir dağıtıcıyım." diyerek, aynı
şekilde
alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini
okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını
kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnet'in araştırılmasına göre fıkıh usûlü ve fıkha ait
kitaplarımızın
zekat görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekat, müslümanı, beşerî
düşüklüklerden
ilahî vekilliğe geçiren bir k öprüdür. Namaz, hayat kademelerinden
ilahî
huzura çıkaran bir mi'rac olduğu gibi, zekat da o mi'racda alınan bir
ilahî
görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani
zekat
vermek için helâl mal kazanıp zekat verecek dereceye çıkmaya ç a
lışacak
ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu
olacaktır.
Yani müslümanın gözü, zekat almaya değil, vermeye dönük bulunacak ve
ancak
çaresiz kaldığı zaman zekat ve sadaka alabilecek ve tersi durumda
aldığının
haram olduğunu u nutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun
namazında
ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm
binasını
tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya
atılacakları
düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yüks e klik ve bu âyetlerle o
müttakîlere
verilen öğme değerinin önemi derhal anlaşılır ki, ilerde açıklanacak
olan
orucun da bu noktayı her kalbe hissettirmek için mühim bir terbiye
özelliği
bulunduğu açıktır. Görülüyor ki bu âyette İslâm binasından, imandan so
n ra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar diğerlerinden önce farz
kılınmıştır:
Namaz, zekat. Çünkü bunlar, bütün ibadetlerin aslıdırlar ve burada
bilhassa
anılmaları özelliklerinden dolayı değil, diğerlerinin çeşitliliğine
işareti
de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibadetler iki çeşide
ayrılmıştır.
Biri bedene
ait ibadetler, diğeri de mala
ait ibadetlerdir. Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir
kısım
dahi bu iki değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî
ibadetlerin
asıl temsilcisi; zekat da bütün malî ibadetlerin asıl temsilcisidir. Ve
bunlar imanın ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk
gelişmesidirler.
Buna göre bu âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün
amellerin
esasları da namaz ve infak (Allah y o lunda harcama)da özetlenerek,
İslam
dininin ilmî, amelî, esasları ve dalları kısaca anlatılmıştır ki,
bunlar
Fâtiha sûresinde "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım
dileriz."
(Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla doğru yol ve en son "hamd" başlığında t
oplanmış
idi.
4-Bundan
sonra gaybda özetlenen imana ait
esaslar vahiy ve nübüvvet (peygamberlik) meselesi olması bakımından bir
derece daha açıklanarak buyuruluyor ki; ve o muttakîler ki, hem sana
vahiy
ve inzal edilen ve edilmekte olan Kitap ve şeriata, hem de senden önce
vahiy ve inzal edilmiş bulunan (yani Tevrat, İncil, Zebur, Suhuf gibi)
kitaplara iman ederler ki, bu iman da Muhammed (s.a.v.)'nin
peygamberliğine
ve bütün geçmiş peygamberlerin peygamberliklerine iman ile mümkündür.
Çünkü
habere ima n, haber verene imânâ bağlı bulunduğu gibi, onlara tüm
indirilenlerden
birisi de peygamberlikleri davasıdır. Önceki âyet, bütün müslüman
müminler;
bu âyet de önce Ehl-i kitaptan olup da müslüman olan müminler hakkında
indi deniliyor. Bununla beraber böyle o lması iki âyetin birbirini
tamamlayıcı
ve açıklayıcı olmasına engel değildir. Ve geçmişe iman, geçmişi
hikayeden
ibaret zannedilmemelidir. Şu halde bütün inzal edilmiş kitaplara ve
geçmiş
peygamberlere, esas itibariyle iman da, İslâm iman ve inancından b i r
parçadır ki "Allah'a inandık deyiniz..." (Bakara, 2/136) gibi âyetlerde
bu durum açıklanacaktır. Bunun için Müslümanlık bütün semavî dinlerin
şahididir.
Zira imana ait meselelerde nesih (iptal etme) yoktur, tamamlama vardır.
Nesih, amele ait hükümler i tibariyle cereyan eder. Bu ve benzeri
Kur'ân
âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki,
Müslümanlık
dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine
hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak
altında,
din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar,
vicdanlarının
sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı
tanımamayı
dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile
tanırlar.
Yakın zaman l ara kadar hristiyan devletlerin içinde kendilerinden
başka
bir millet yaşattığı görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan
kavimlere hakim olamamıştı. Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki
politik
hastalığı gören Avrupa devletleri Katoliklik ve Pro t estanlık
kavgalarından
doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla Fransız inkılâbından sonra
liberallik,
laiklik ve insanlık kelimeleri altında Hıristiyanlık kelimesinden
sapmaya
doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer milletler üzerinde hükümet
kurmaya
yol bul a bilmişlerdir. Fakat bu kelimeler olumlu ve merhametli, genel
bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe ve bencilliğe doğru
olumsuz
bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye ait gelişmelerini gerçeğe
bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya, v icdansızlığa ve
ihtiraslara
sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği gerçek ve olumlu
hürriyet
hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek evrensel hayattan
uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.
Bu bakış
açısıyla denilebilir ki, şimdiki
insanlar, Peygamberimizin gönderildiği zamanda olduğu gibi, İslâm'ın
nurunun
genel bir gelişmesini ve herkesin selameti için, gerçeğin bütün
insanlık
üzerinde kuvvetli bir egemenliğini görmek derdiyle kıvranıp
çabalamaktadırla
r. İnsanlığın şimdiki sapıklığı, beşeriyetin doğru üzerinde egemen
olması
fikrinde toplanıyor. Bu ise, insanlar arasında en kuvvetli görünenlerin
"tapılan bir yaratıcı" gibi kabul edilmesine sebep oluyor. Bu,
tutkuların
kuvvetlenmesiyle hukukun (hakların) ç iğnenmesini, herkesin selamet ve
emniyetinin bozulmasını doğuruyor. Halbuki insanın saadeti gerçekte
insanlığın
hakka egemen olması davasında değil, hakkın insanlığa egemenliği
esasındadır.
Ve İslâm'ın eşit yaşamak için "Ancak sana ibadet ederiz ve anca k
senden
yardım bekleriz." (Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla öğrettiği "yaratılış
kanunu"
da budur. Şu halde insanlık, ya hakka (doğruya) üstün gelmek davasıyle
ihtiras ve ızdırap içinde birbirini yiyip gidecek veya Hak Teâlâ'ya
iman
ile onun mutlak egemenliğin e uymak için İslâm dinine ve Muhammed
(s.a.v.)'in
bildirilerine sarılacaktır. Hakk'ı, insanın emri altında gören dar
vicdanların
kurtuluşa ereceklerini ve beşeriyetin dairesi için bir olumlu kutup
olabileceklerini
zannetmek ne büyük hatadır! Büyük vicdanla r, Hakk'ı bir bilir ve
haktan
gelenin hepsine, her birinin kendi derecesine göre kıymet verir.
İşte İslam'ın
kalbi, bu büyük iman ve
vicdanın
sahibidir. O, herkese bu imaniyle göğsünü açar. Bütün beşer vicdanını
bu
genişlik ve anlayışlılıkla hakka yaklaştırmaya çalışır. Bunu
kavrayamayan,
bu yüksekliğe eremeyenleri de hakkın birlik ve kapsamına saldırmamak ve
hakka az çok uymayı kabul etmek şartıyle kendi dinî sahalarında hür
tutarak
göğsünde yaşatır ve onların yaşama haklarına hürmeti de yalnız görünüşe
ha s bir siyasetin değil, gerçek dinin gereği bilir.
Gerçekten
"Ahirete ait kuvvetli bilgi
sahibi
olacak olanlar da ancak bunlardır, bu genişçe imana sahip olanlardır."
Mesela "Hazreti Musa peygamberdi ama, İsa değildi; Tevrat, Allah'ın
kitabıdır,
İncil değildir; yahut Musa ve İsa (a.s.) peygamber idiler, ama -hâşâ-
Muhammed
(s.a.v.) değildir; olsa bile bizim değil, Araplar'ın peygamberidir;
Tevrat
ve İncil Allah'ın kitabıdırlar, fakat Kur'ân değildir." gibi sözlerle
Allah'ın
peygamberlerini farklı göre n, kimine inanıp kimine inanmayarak
Muhammed
(s.a.v.)'in peygamberliğini ve ona inen Kitap ve dini tanımayanların
ahiret
hakkında birtakım zanları, bazı kanaatları bulunsa bile yakînleri
(kuvvetli
bilgileri) yoktur. Gerçi her felsefede, her dinde bir ahire t fikri
vardır.
Fakat bunların çoğu delilsiz birtakım emellerden, ideallerden ibaret
kalır.
Çünkü meseleler ve ahiret yolunun varlığının imkanı akıl ve kalp ile
her
zaman sabit olursa da, gerçekleşmesinde aklî delil, varsayımlar ve
kalbî
temenniler yeterli değildir. O ancak Allah tarafından gelen saygıdeğer
peygamberlerin sadık haberleri ile bilinebilecek gaybe dair
haberlerdendir.
Bunu sona erdiren ve tamamlayan ise peygamberlerin sonuncusu olan
Muhammed
Mustafa (s.a.v.)'dır. Şu halde peygamberlere iman et m iyenlerin,
ahirete
doğru imanları olamayacağı gibi, geçmiş peygamberlere iman edenler bile
son peygambere ve ona indirilen Kitap ve şeriata iman etmedikçe, ahiret
hakkındaki iman ve kanaatleri yakîn (kesinlik) derecesini bulamaz; hak
vakıa (olgu)ya uygun o lamaz. Mesela Yahudiler: "Cennete ancak yahudi
olanlar
girecektir." (Bakara, 2/111) ve "Bize cehennem ateşi olsa olsa sayılı
birkaç
gün dokunacaktır." (Bakara, 2/80) derler. Hıristiyanlar da aynı sözü
kendileri
hakkında söylerler. Kendilerinden başkasına d ünya ve ahirette hayat ve
saadet hakkı tanımazlar. Ve sonra cennetin nimetleri, dünya nimetleri
cinsinden
midir? Devamlı mıdır, değil midir? O, bir ruhun ebedî olması meselesi,
midir, değil midir? diye ihtilaf ederler. Halbuki Allah'ı bir bilip,
bütün
pey g amberleri tasdik ve ahir zaman peygamberinin peygamberliğine ve
ona
indirilen Kitap ve şeriate de iman ettikleri zaman şahsî ve kişisel
olan
o gibi bozuk kanaatları, gerçeğe uymayan inanışları Muhammed (s.a.v.)'e
ait tebliğlere imanla gider de, ahiret hakk ında gerçeğe uygun kuvvetli
bilgi elde ederler. Dünya hak, ahiret de hak, hayat hak, ölüm ve
kıyamet
de hak, öldükten sonra dirilmek de var. O da hak, haşir (kıyamet günü
toplanmak)
hak, sual hak, hesab (hesaba çekilmek) hak, mîzan (tartı) hak, sırat
hak,
sevap hak, ıkâb (ceza) hak, cennet hak, cehennem hak. Ve hepsinin
üstünde
rıdvan-ı ekber (en büyük Allah rızası) ve Allah'ın cemalini görmek de
hak,
Allah'ın izniyle müminlere şefaat da hak; cennet ebedî, cehennem de
ebedî.
Bununla beraber o ebedî cehenne m e girdikten sonra kurtulup çıkacak ve
nihayet cennete gidecek olanlar da var. Ahiret nimetlerinde, dünya
nimetlerine
benziyenler de var, dünyada görülmedik, işitilmedik, hatıra gelmedik
şeyler
de var. Şu fark ile ki, ahiret nimetleri sonsuz ve elemsiz. Dü n yanın
ilmî kanunları, ahiretin bütün incelikleriyle ayrıntılarını anlamaya
elverişli
de değil. Onu hakikatiyle bilmek, hakkın (gerçeğin) temelini bilmeye
bağlıdır.
İlmin kanunları, bize onun akla uymayan bir imkansızlık olmadığını ve
nihayet
mutlak bir ga y b âleminin bulunduğunu ve bugünün her halde bir yarını
olduğunu ve ona hazırlanmamızın gereğini isbat eder ve anlatır. Fakat o
yarının nasıl olacağını ancak Allah bilir ve gaybtan haberi olan
şerefli
peygamberler haber verebilir.
"Ahiret"
kelimesi esa sen "âhir"
kelimesinin
müennesi (dişisi)dir ki, "son" ve "sonraki" mânâsına sıfat iken şeriat
dilinde "ahiret yurdu" ve "ahiret hayatı" ve "ahiretin neş'eti"
tamlamalarının
hafifletilmişi olarak isim olmuştur. Karşıtı olan "dünya" kelimesi de
böyledir.
"A h iret", kâh "dünya" ve kâh "ûlâ" (ilk) kelimesinin karşıtı olarak
kullanılır.
Ahiret yurdu tam bir hayat, ebedi hayattır. Tam hayatı insanların
kimisi
yalnız aklî ve ruhanî kabul eder, kimisi de duygusal ve cismanî (bedene
ait). Fakat gerçeğini henüz bilme d iğimiz hayatın bizce kemali
(olgunluğu),
hem aklî ve hem hissî oluşundadır. Kur'ân'ın bize bildirdiği ahiret
hayatı
ise "hayatın en mükemmeli" olduğundan biz ona inanırız, felsefî
derinlikleriyle
uğraşmayı lüzumsuz sayarız. Ben, "ben" dediğim zaman ruh ve bedenimin
birliği
noktasına basıyorum ve hayatı da bunda biliyorum. Gayb âleminin bugünkü
görünen âlemden sonsuz derecede geniş ve mükemmel olduğunu bilyoruz ve
her halde yarın için daha üstün bir hayatın muhakkak olduğu
kuşkusuzdur.
Buna "acaba!" diyenle r kalpleri kör olanlardır. Maddemiz erir, genel
maddeye
karışır; kuvvetimiz dağılır, genel kuvvete karışır, hepsi erir Hak
Teâlâ'ya
döner. Önce Allah'tan kendime geldim, yine Allah'a gideceğim. Gidersem,
Rabbımın bir âleminde daha niçin kendime gelemiyeyim? Niçin
rahmetlerine
eremiyeyim? Hemen Cenab-ı Hak güzel sonuçlar nasip etsin. Felsefenin,
"olan
yine olacaktır" diyen "ıttırat = uyum, ritim" kanunu, "illiyyet =
nedensellik"
kanunu bile bu kat'î bilgimi zaruri kılmaz mı? Peygamber efendimizden
rivayet
olunuyor ki şöyle buyurmuşlar: "Şaşmak, bütün şaşmak ona ki Allah'ın
bütün
halkını (yarattıklarını) görüp dururken Allah hakkında şüpheye düşer.
Şuna
şaşılır ki ilk doğuşu tanır da, son doğuşu inkâr eder. Şuna da şaşılır
ki, her gün, her gece ölüp dirilip du r urken öldükten sonra dirilmeyi
ve kıyameti inkâr eder. Şuna da şaşılır ki, cennete ve cennet
nimetlerine
inanır da yine aldatıcı dünya için çalışır. Şuna da şaşılır ki,
başlangıcının
bulaşık bir nutfe (sperme), sonunun çirkin bir leş olduğunu bilir de
yin
e büyüklük taslar ve öğünür." Bu hadis, ahiret hakkında ilim ve fen
açısından
başlıca iki gerçeği gösterir. Birincisi ilk doğuş ve son (doğuş)
deyimiyle,
hem ahiretin gerçekliğine ve hem devamlılık ve tekrar etme kanununa
işarettir.
İkincisi dış görünüşü i l e uyku uyanıklığı gösteren her gün, her gece
ölüp dirilmek meselesidir ki hayatın hakikatı ve ahiretin hakikatı
açısından
çok önemlidir. Biz her gün gıdaya, uyuyup uyanmaya niçin muhtaç
oluyoruz?
Çünkü bedenimiz, bedenimizin kısımları her gün ve hatta her saat, her
an
devamlı bir şekilde ölüyor ve yerine yenisi yaratılıyor ve bu yaratılış
işi olurken biz uyuyoruz. Bunun için uyku sadece görünürde değil,
gerçekten
de bir ölüm oluyor. Çıkardığımız bütün salgılarımız, bedenimizin
kısımlarının
cenazeleridir. D e mek ki hayat, ancak benzerlerin yenilenmesi ile yeni
yaratma sayesinde devam ediyor. Devam eden nedir? Benim birliğim nedir?
Bu da bir ıttırad (ritim) kanunu, benzeyiş ve gelişme görüntüsüdür.
Bundan
dolayı, dünyaya ait hayatımın zamanı, esasında benim ru h umun ve
cismimin
sabit olması değil, Allah'ın yaratması ve bâkî kılmasıdır. Ve işte
ahiret
hayatı da böyledir.
"Îkân", yakîn
sahibi olmaktır. "Îkân",
"istikân",
"teyakkun", "yakîn" hepsi bir mânâya gelir. "Yakîn", gerçeğe uygun ve
herhangi
bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan
sabit
ve kesin bir inanış demektir. Diğer bir deyişle "yakîn", şek ve şüphe
bulunmayan
kesin bilgi, şüphe karışmayan ilim, bozulması ihtimali olmayan ilimdir.
Bununla beraber "kalbin kararı" anlamın a da "yakîn" denildiği olur.
"Şu
anda şüphem yok ki bu böyledir. Şimdi ve ilerde şüphe edilmez bu
böyledir.
Başka türlü olmak mümkün değil, bu böyledir." Bunun üçüne de yakîn
denilir
fakat asıl "yakîn" ikinci ile üçüncüdür. Yani birinci tariftir. Allah'a
a i t ilme, "yakîn" denilmez. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi;
Allah'ın
isimleri ve sıfatları vahye dayanır. Kitap ve Sünnet'te ise Allah'ın
ilmine
"yakîn" denildiği görülmemiştir. İkincisi: "Yakîn" ve "îkân" şek ve
şüphe
edilebilen şeyler hakkında kullanı l ır. Bunun için zorunlu bilgilere,
yani apaçık olan şeylere, gün gibi aşikar gerçeklere "yakîn"
denilemiyeceğini
söyleyenler bile vardır. "Yakîn"de istenilen şey, gerçeklik ve
şüphesizliktir.
Fakat bu olayın zaruri olması değil, ancak vâki olması şarttır. Şu
halde
görülenler, tecrübe edilenler, tevatürle nakledilenler ve doğru
istidlaller
de yakîn (kesinlik) ifade ederler. Bazı Batı filozoflarının iddia
ettikleri
gibi "yakîn" yalnız zarurî ve huzurî ilim demek değildir. Yakînin
dereceleri
vardır. Mesela mat e matik bilgileri, mantık bilimine ait sonuçlar
yakînî
ve zarurî olduğu gibi, normal ve tecrübeye dayanan ilimler, tabiat
ilimleri
yanında Kimya ve Fizik ilimleri zarurî olmayarak yakînîdirler. Ancak
bunların
tecrübe edilmiş olaylarından yanlış istidlaller i le sonuç çıkarılan
özel
görüş ve varsayımların hepsi yakînî değildir. Aynı şekilde Hayat
Bilgisi,
Tıb ve benzerleri henüz yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları
yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız.
Acaba
mümkün değil midir? Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ
onları
öncelikle ve bizzat ve sonra maddeleri, tohumları aracılığıyla
yarattığı
gibi, bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde
yapabileceğine
dair örnekler de gösterdiğini Kur' â n haber veriyor. "Benim iznimle
çamurdan
kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş
oluyordu."
(Maide, 5/110). Bunun için ilimler ve tabiat ilimleri, bizim, Allah'ın
kudreti hakkındaki kesin inanışımızı ve imkanın kendisi hususun d aki
imanımızın
genişliğini yıkacak değil, kuvvetlendirip genişletecek deliller kabul
edilmek
gerekir. Fenleri kendi sınırları içinde takip etmeli ve
geliştirmeliyiz.
Fakat onlara inanırken, hiçbir zaman Allah'ın kudretini terkettik,
dünya
ve ahireti bitir d ik zannetmemeliyiz. Normal yakînlere, zarurî
yakînleri
feda etmemeliyiz. Biz var isek, bizim ilmimiz varsa, Allah Teâlâ ve
O'nun
ilim ve kudreti daha önce var. Bugünkü görülen âlem varsa, yarınki gayb
âlemi de tabiatıyle vardır. Bugün olmayanlar, yarın ol u r. Bugün
inanmadıklarımıza
yarın inanmak mecburiyetinde kalırız. Hiç yanılmamak, hiç şaşmamak,
sonsuz
ümitsizliğe düşmemek istiyorsak hiçbir hadisenin yıkamayacağı, hiçbir
şüpheciliğin
yıkamayacağı en hak ve en temelli esaslara iman etmeliyiz ki, kesin im
a n dairemiz daralmasın; ilim ve fenni boğmayalım; imkan sahasını
kısıtlamayalım;
mümküne, imkansız demiyelim; hayır yerine şerre koşmayalım; imkânsız
zannettiklerimizin
imkanını, hatta ortaya çıkışını gördüğümüz zaman perişan oluruz. Sudan
ateş, ölüden dir i çıkar mı? Allah'ın izniyle çıkar. Hayat yapılır mı?
Allah'ın izniyle yapılır. Göklere çıkılır mı? Allah'ın izniyle çıkılır.
Kabirde soru sorulur mu? Allah'ın izniyle sorulur. Ölen dirilir mi?
Allah'ın
izniyle dirilir. Fakat "İki kere iki, tek olur mu?" Ol maz. Bir şeyin
parçası
kendisinden büyük olur mu? Olmaz. İlletli illetini geçer mi? Geçmez.
İnsan
bizzat yaratıcı ve bizzat mabud olabilir mi? Olamaz. O, Allah'ın
izniyle,
kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur, yine kuldur. Bütün
imkanlar,
Allah'ı n kudretindedir. Ve istikbal (gelecek) dediğimiz zaman
sonsuzdur
ve o sonsuzda bizim nice başımıza gelecekler ve sorumluluklarımız
olacaktır.
Ve işte Hazreti Muhammed (s.a.v.) bize mutlak olan bu tam imanı, bu
tevhid
inancını ve buna göre güzel işler işlem e yi öğretmek için
gönderilmiştir.
Ona iman edenler hiçbir zaman aldanmazlar, her zaman yakîn (tam iman)e
sahip olurlar.
5- kelimesi
"işaret ismi" çoğul, "zâ"nın
çoğulu,
" " hitap harfidir ki " " gibi önce Peygamber'e has hitap, ikinci
olarak
genel hitap olabilir. Meâli: "Sana söylerim bunlar, o gördüklerin, o
vasıflarını
işittiklerin" demektir. Yani, ya Muhammed! Böyle kalbe ait olan ve
sadece
görünene bağlanmayıp aklın anlayabileceklerine dahi topluca iman ve
tasdik
ettiği bedenî ve malî iba d etleri yerine getirmekle, duyma yolundan
başka
imkan olmayan hususlara da genişçe, detaylarıyle iman etmek ve
edebilmek
kabiliyet ve üstünlüklerini toplayan o müttakîleri işittin ya, işte
bunlar
kendilerinin Rabbi tarafından,<D> onların tek Rabbi olan A l lah
Teâlâ
tarafından hidayet (doğru yol) üzeredirler. Yani onun hidayetine aday
ve
o hidayet üzere yürüyecek olan ve yürümekte bulunanlar, derecelerine
göre
onlardır. Doğru yola uymayı bunlar dinler, derece derece doğruyu
yapmaya
bunlar erer. "Bizi doğr u yola ilet." (Fâtiha, 1/6) diyecek olan veya
diyenler
bunlardır. Bunun sözlü ve fiilî cevabını alacak ve doğru yolda yürümede
başarılı olacak olanlar yine bunlardır.
Ve işte
herkesin fikrinde ve zikrinde
"müflihûn
müflihûn" diye duyup andıkları ve fakat tayin edemedikleri bahtiyarlar,
ciddi ve ebedî olarak kurtuluşu bulanlar, bulacak olanlar, gazab ve
sapıklıktan
kurtulmuş olarak Allah'ın ebedî nimetlerine erecekleri kat'î olanlar,
ancak
bunlar, bu hidayet üzere bulunanlardır. Allah Peygambe r tanımıyanlar
değil,
yalnız önceki peygamberlere iman etmiş olanlar da değildir. İman edip
beden
ile ve mal ile ibadet ve güzel işler yapmayanların halleri de
tehlikeden
uzak değildir. Bunların kurtuluşları mümkün olsa bile tam ve kâmil
değildir.
Madem ki, imanları vardır, ilahî rahmet ile kurtuluşları kâbil ise de
olağanüstü
kabilindendir, Allah'ın sünneti değildir. Bununla beraber onlar
hakkında
imansızlar gibi sonsuz ümitsizlik de caiz olmaz. Zira Allah katında
imanın
zerresi de kaybolmaz.
"Müflih",
"iflah"dan "felah bulan,
kurtulan"
demektir. "Felah" aslında "felâhat" gibi "yarmak" mânâsıyle ilgilidir
ki,
önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve istediğine ermek yani zafer
bulmaktır. Müminler de dünya ve tabiat ve şehvet engellerini yarıp,
gaybd
a gizlenen dileklerine eren ve ahirette sonsuz kurtuluşa erenler
olacaktır.
Arap dilinde böyle haber "elif lâm" ile "belirli" olursa "tahsis" ifade
eder. Burada "hüm = onlar" zamir-i fasıl (ayırma zamiri) denilen bir
kelimedir
ki, haber ile mübtedâ arasını sıfattan ayırır. Mühim bir hüküm
bağlayıcısıdır.
Bundan da bir kasır (tahsis) anlaşılır. Açıkladığımız mânâ bu
tahsislerle
tarifin mânâsıdır. Benzerlerinde uygulansın. Bu gibi tariflerde iki
çeşit
anlam düşünülür. Birisi: Öteden beri "müflihûn" vasfıyla ş ö hret
bulmuş
birtakım belirsiz kişiler vardır, bunları duyarsınız, fakat tayin
edemezsiniz.
Eğer duydunuzsa, işte bunlar ancak o müttakilerdir. İkincisi: Eğer
duymadınızsa,
bu kavramı iyi tasavvur ediniz ve gerçeğini araştırınız ve
araştırdığınız
zaman bil i niz ki bunlar ancak onlardır, demek olur. 'nin tekrarı,
hidayet
ile felahın ayrı ayrı birer haslet olduklarına işarettir. Aradaki atf
(bağlaman)ın
"vav" ile yapılması da hidayet ile felahın anlayış ve maksat bakımından
ayrılıklarına işarettir diyorlar. B u nunla beraber birinci o imanları
yapan müttakilere, ikinci de sınırlamasından sonra onlara dönmüş olması
ve bundan dolayı mânâ bakımından tekrar bulunmaması daha uygundur.
Görülüyor
ki, hidayetin müttakilere tahsisi yoktur ve fakat felahın hidayettekil
e re tahsisi vardır ve bu nokta mühimdir. Düşün. Sonra felâhın
hidayete,
hidayetin takva (Allah'dan çok korkma)ya ait olması da illiyet
(nedensellik)
yoluyla değil, âdet yoluyla sürdüğüne ve gerçekten hükmünü yürüten
Allah
Teâlâ'nın lütuf ve rahmeti olduğun a işaret için arada harfi gibi sebeb
ifade eden bir harf geçmemiştir.
Kur'ân
işte
derece derece bu müttakilere
hidayettir.
Acaba burada niçin "hüden li'n-nâs = insanlar için" denilmedi de "hüden
li'l-müttakin = müttakiler için" denildi? diyeceksin.
Çünkü:
6-TAHLİL VE
MÜNASEBETLER: Arab dilinde, dilimizde
karşılığı bulunamayan bazı harfler vardır ki de bunlardandır. Bu harf,
fiile benzeyen altı harften biri olup, yerine göre "elbette", "her
halde",
şüphesiz", "lâ cerem =besbelli, muhakkak" gibi bir tahkîk (gerçeklik)
ve
te'kîd (pekiştirme) mânâsı ifade eder. Râzî'nin naklettiğine göre
Arab'ın
ilk filozofu sayılan Kindî, dil imamlarından İmam Müberred'e gitmiş ve:
"Ben Arap kelamında bir gereksiz söz buluyorum. Mesela "Abdullah
ayaktadır"
diyor, sonra "Muhakkak Abdullah ayaktadır" diyor. Daha sonra "Muhakkak
Abdullah, gerçekten ayaktadır" diyor. "Bunların hepsi mânâ bakımından
bir,
arada fazla kelimeler var." demiş. Müberred: "Hayır" demiş, "Lüzumsuz
söz
yok, kelimeler değiştikçe mânâ da değişir. Bi r incisi doğrudan doğruya
ayakta durmayı haber veriyor. İkinci, bir sorunun cevabı oluyor. Üçüncü
de bir inkârcının inkârına cevap oluyor." diye açıklama yaparak,
dildeki
incelikler konusunda filozofun bilgisizliğini gösterivermiştir. Bu bir
harf bize bir n a zım altındaki mânâların inceliklerini anlatmayı ve
bundan
gafil olanların düşünceye ait yargılamalarda uygunsuz durumlara
düşeceklerini
ne güzel anlatır. Belağat imamı Abdülkâhir Cürcânî der ki: "Gerçekten
te'kit
(pekiştirme) içindir. Bir haber muhatabın kanaatının zıddına değilse "
"ye ihtiyaç yoktur. Fakat dinleyenin kanaatının tersine bir haber
verildiği
zaman ona ihtiyaç vardır. Ve haber ne kadar uzak görülürse, nin
güzelliği
o kadar artar..." İşte bu âyette de böyledir. Burada öncelikle "hüden
lîl
müttekîn" sınırlamasına karşı akla gelen bir soruya isti'nâfen
(başlangıçta)
bir cevap vardır. İkinci olarak bu âyette açıklanacak olan haberin
mânâsı
uzak görülebileceğinden, onu te'kit ve pekiştirme vardır. Buna göre bu
âyetin "hüden lîl-müttekîn" kısmı ile çok kuvvetli bir tezat ilgisi ve
karşılaşması vardır. Ve bu şekilde bu iki âyet öncelerin karşılığı olan
bir sınıflandırma ifade eder.
"Küfür",
"kâf"ın ötrüsü ile lügatta "küfrân"
gibi nimeti örtmek, yani nankörlüktür. Bunun aslı da "kâf"ın üstünü ile
"kefir"dir ki, mutlaka örtmek demektir. Üstün ile olan bu mânâdandır
ki,
tohum eken ziraatçiye, aynı şekilde geceye "kâfir"; meyve tomurcuğuna
"kâfur",
kalça etlerine "kâfire" denilmiştir. Şu halde üstün ile "kefr", mutlak
örtmek genel; ötrü ile "küf r", nimeti örtmek özeldir. Dinde küfür ise,
imanın zıddıdır, imansızlık demektir. Yani bir kimsenin iman şanından
olduğu
halde iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terketmeyi,
zorlama
ve engel bulunmadığı zaman ikrarın terkini de içine alır. İ m andaki
tasdik
gibi, küfürde tekzib (yalanlama) de, kalbî, kavlî (sözlü) veya fiilî
olur.
Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, zorlama olmaksızın sözlü yalanlama
da öyledir. Hatta böyle bir sözlü yalanlama daha çirkin bir düşmanlığı
açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî yalanlama da böyledir. İman
edilmesi
arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek
ve
hafife almak, bunları bozmaya çalışmak en çirkin küfür olduğunda şüphe
yoktur. Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü ve y a fiilî
olarak açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denmemek nasıl mümkün olur?
Meğer ki o, sözlü veya fiilî "Kalbi imana yatışmış olduğu halde
(inkâra)
zorlanan değil." (Nahl, 16/37) şer'î istisnayı bildiren bu âyet
gereğince
zarurî bir zorlamaya da y anmış olsun. Fiilî tekzib, iman ile bir araya
gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak fiilî yalanlama ile,
fiilin
yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela namaz kılmamak başka, haça
tapmak
yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tap m ak küfür
olur.
Bu bakış açısından amelin terkinin, fiilî yalanlama olup olmadığı
şüpheli
olduğundan küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında ihtilaf
edilmiştir.
Halbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf'ı
çirkefe
atmak, güneşe s ecde etmek, zünnar bağlamak, küfür neşretmek, günahı ve
haramı helal, helalı da haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler;
küfür delili olduğu belli bulunan yalancıların fiilleri -bir zorlama
zarureti
yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir. B iz, yukarda açıklama
yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın küfrü gerektirdiğini
söylemiyoruz. Fakat bu mesele de pek kötüye kullanılmıştır. Burada
dikkat
edilecek bir nokta vardır ki o düşünülürse, Hâricîler ve Mu'tezile bir
yana bırakılmak şa r tıyle, gerçekten yine fikir ayrılığı bulunmadığı
ortaya
çıkar. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz'î (kısmen) terk, diğeri
küllî (tamamen) terk. Yani biri terk, biri de terketmeyi alışkanlık
edinmektir.
Mesela bazan namaz kılmayan ile, namazı terketm e yi alışkanlık haline
getiren arasında büyük fark vardır.
Namaza imanı
olan, onu vazife tanıyan kimsenin
-insanlık hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla
uygundur.
Şu halde cüz'î terk küfür olmayabilir. Fakat amelleri terki alışkanlık
edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmiyen ömründe hiç kılmayan ve
hatta
kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman) olduklarına,
Allah'a,
Peygamber'e ve peygamberlere, Kur'ân'a ve ahirete, farz olan vazifelere
imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle
bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de
onlardan
birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek
şeylerin
hiç birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak
da
k üfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tersi
olduğundan,
bir kısmı inkâr ile vâki olur. Tamamının inkârına bağlı olmaz. İman ile
küfür sade zıt değil, birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne
yükselirler;
arada vasıta, iki menzil arasın d a bir menzil (menzile
beyne'l-menzileteyn)
yoktur. Bir insan ya kâfirdir, ya mümin. Fâsık (günahkâr) da işlediği
suça
göre bunlardan biridir. İman ile küfür iki görüş açısından düşünülür.
Birisi
insanın yalnız Allah Teâlâ'ya karşı vaziyeti. Diğeri de mümi n lere
karşı
vaziyetidir. Birincisinde mümin, yalnız Allah Teâlâ'nın ilmini
düşünerek
imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem
içinden
ve hem dışından sorumludur. İkincisinde insanların ilmi ve onlara
kendini
ve ne şekilde tanıttığını ve ne gibi muamele yaptığını ve onların
ilmine
karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi tutulması gerektiğini
düşünerek,
imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm
imanının,
bir Allah'ın hakları, bir de kulların hakları yönü; bi r ferdî, bir de
sosyal durumu vardır. "Allah'a, Peygamber'e kalbimde imanım var." deyip
de insanlara karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı
değildir.
Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır. Küfretmek, dilimizde
kaba bir şekilde sö v mek mânâsında da âdet olmuştur ki, bu Arapça'da
yoktur.
Fakat daha çok İstanbul dilinde, halk arasında yaygın olan bu mânâ,
esasında
dinî mânâdan alınmıştır. Önceleri dine sövmek, imana sövmek, ağıza
bilmem
ne yapmak gibi küfrü gerektiren söğmelere kullanılırken, biraz
genişletilmiştir.
Bunun için "küfretmek" tabiriyle, "kâfir olmak" tabiri arasında bir
fark
sezilir.
"İnzar"
korkulu bir şeyden sakındırmak için
bildirmek, yani "ilerde şu fenalık var, sakın!" diye doğru yolu
göstermek.
"Hatm", "tab"
gibi basmak mânâsınadır. Ve
"ketm" ile de ilgilidir. " " ile geçişli kılındığı zaman üzerini
mühürlemek,
yani bir şeyi veya içindekini sağlamlaştırmak için üzerine mühür veya
damga
basmak, bir çıkını, bir odayı, bir zarfı mühürlemek gibi. Bir de bir
şeyi
sona erdirmek anlamına gelir. Fakat bunda gibi bizzat geçişli olur. Şu
halde burada birinci mânâdan bir istiâredir.
"Kalp", yürek
ve gönül mânâlarına gelir, yani
"kalp" iki mânâya kullanılır. Birisi göğsün sol tarafında, sol memenin
altına doğru konulmuş bir çeşit çam kozalağı şekline benzer bir durumda
(sanavberiyyüşşekil) ve bedendeki etlerin hiç birine benzemiyen, hem
sinir
ve hem kas dokularının esaslarını toplayan belli bir et parçasıdır ki,
atar ve toplar bütün damarların köküdür. İçinde karı n cıkları ve
kulakcıkları
vardır. İnsanın aza ve organları içinde kendi kendine hareket eden
odur.
Ruha ait iticilik ondan başlar. Bu, motoru kendinde, kendi kendine
açılıp
kapanan bir tulumbadır. Kan dolaşımı buna borçludur. Ve bununla beraber
bu hareketin solunum ve akciğer hareketi ile de bir ilgisi ve
paralelliği
vardır. Bu kalp, beden ilimlerinden olan Tıp ilminin ve doktorların
meşgul
olduğu bedeni ve yeri belli olan kalptir. Buna biz dilimizde yürek
tabir
ederiz. Nitekim mideye de kursak deriz, "kursak aşını, yastık başını
ister".
İkincisi, ruhanî, ilahî bir lütuf olan ve bütün şuur, vicdan, duygu ve
sezgilerimizin, düşünme kuvvetimizin kaynağı yani manevî âlemimizin
merkezi
bulunan, yeri belli olmayan kalptir ki, "insan ruhu" da denilir.
İnsanın
asıl g erçeği bu kalptir. İnsanın anlayışlı, bilgin ve arif olan
bölünmez
kısmı; konuşulan, azarlanan, talepte bulunulan ve sorumlu olan özü
budur.
Bütün benliğimiz öncelikle bundadır. Bunun için anlayan "ben",
anlaşılan
"ben"in içindedir. Ben ruhuma, cismime, aklıma, irademe bundan geçerim.
Bu sanki ruhumuzun bir gözüdür. Sezgi bunun bakışı, akıl bunun ruhu,
irade
bunun kuvvetidir. Bunu, ruhumuzun kendisi şeklinde anlayanlar da
çoktur.
Dilimizde buna yine "kalp" deriz. Yukarda "gönül" denildiğini de
söylemiştik.
Çünkü "gönlümden geçti", "kalbimden geçti", "zihnimden geçti",
"aklımdan
geçti" dediğimiz zaman hepsinde aynı mânâyı kastederiz. Bununla beraber
kalp ile gönlü ayırdığımız noktalar da vardır. Mesela "kalbin çürük"
deriz
de, aynı mânâda "gönlün çürük" deme y iz. Bazan yürek kelimesini de bu
mânâda kullandığımız olur ki, "yürekli adam", şecaatli ve kuvvetli
kalbe
sahip adam demektir. Şüphesiz mekansız olan bu ruhanî kalbin bütün
beden
ve cisim olan kalp ile bir ilişkisi vardır. Fakat âlimler ve filozoflar
bu i l ginin şeklini, nasıllığını önceden ve bizzat bedenin hangi
noktasıyla
ilgilendiğini tayin etmede hayrete düşmüşlerdir. Bu ilgi önce cisim
olan
kalbe midir? Akıla mıdır? Bütün sinirlere midir? Bütün sinir ve kaslara
mıdır? Yoksa kalp ve şuur, damarlar, sin i rler, kaslar ve uzuvlariyle
bedenin tek suretine midir? Sonra bu ilgi, fizikî özelliklerin
cisimlere,
vasıfların vasıf sahiplerine ilgisi gibi midir? Bir aleti kullananın,
alete
ilgisi gibi midir? Bir yerde oturanın, o yere ilgisi gibi midir? Her
ikisini
i çine alarak bir kaptanın gemiyle ilgisi, bir devlet başkanının
memleketiyle
ilgisi gibi midir? Özetle madde ile kuvvetin ilgisi nedir? Ve sonra
maddî
kuvvetle, manevi kuvvetin ilgisi nedir? Bunlar, felsefecileri,
psikoloji
ilmiyle uğraşanları yoran, hayre t ler içinde boğan noktalardır. Ancak
önceden olsun, sonradan olsun, önceden ve bizzat olsun, ikinci ve
vasıtalı
olsun, yapıcılık yönünden olsun, kabiliyet cihetinden olsun, her halde
bunun cisim olan kalp ile de bir ilgisi olduğu açıktır. Hissî
etkenlerde
h areketin önemi büyük olduğuna ve bütün tabiî etkenlerin harekete
dönmesi
çağımız fenninin en büyük eğilimi bulunduğuna göre, bedenimizde, dışa
ait
hareketlerin izlenimlerinden etkilenen ve onları alan aletlerimiz, açık
duygularımız, sinirlerimiz, beynimiz olmakla beraber bunların
cereyanının,
bedendeki kendi hareketimizin kıymetine borçlu olduğu ve bu şahsî
hareketin
bizzat hareket eden bedene ait kalbde bulunup, ondan başladığı ve bunun
hastalığı durumunda hissî üzüntülerin, gizli kederlerin ilgisinin de a
çıkça görüldüğü yönden harekete başlayarak şuurun kaynağını
birleştirmiş
olmak için, ruhanî kalbin ilk ilgisini de cisim olan kalbe bağlamak hem
tabiî, hem de -hemen her dilde denecek derecede- ikisinin de bir isim
ile
anılagelmiş bulunmasından anlaşılan, genel bir fikir birliğine uygun
olduğunda
şüphe yoktur. Bu durumu kabul etmemekte ısrar edenler olursa, onların,
her iki ismin biri diğerinden teşbih (benzetme) ve istiâre yoluyla
alınmış
olmasını, yani bedende cisim olan kalbin yeri ne ise, ruhta da ruha n î
kalbin yeri o gibi olduğunu düşünebilirler. Akıl ile kalbin ilgisini de
akıl kelimesine bırakalım. Kur'ân'da, Kur'ân ilimlerinde, din ilminde,
ahlâk ilminde, edebiyatta kalp denilince bu ikinci mânâ kastedilir.
"Temiz
kalpli adam", "kör kalpli adam", "k a lbi bozuk", "kalpsiz" gibi
ifadelerde
kalpten ne anlıyorsak, burada kalpten de onu anlıyacağız ki, gaybe
imanda,
Allah'ı bilmede bu kalbi sezmenin, tanımanın büyük önemi vardır. Her
şeyi
bu kalp ile duyup da bundan, bunun varlığının şeklinden habersiz ola n
lar, bunu düşünemiyenler, din hususunda puta tapıcılıktan, göz önündeki
cisimlere tapmaktan ileri geçemezler. Mühürlü kalpler işte onlardır.
"Ğışâve"
perde demektir.
|
7-TEFSİR VE TE'VİL:
Şüphesiz ki küfürleri
tam ortaya çıkmış olanlar kendilerini ha (Allah'ın azabından)
korkutmuşsun,
ha korkutmamışsın onlar için aynıdır. iman etmezler. Fakat bu inzâr
(korkutma)
ve adem-i inzâr (korkutmama) senin için aynı değildir, "senin için
eşit"
değil, "onlar için eşit" dir. Zira sen görevini yapmış ve Allah'ın
delilini
göstermiş ve açıklamış olursun, sevap senin, günah onların olur. O
eşitliğin,
iman etmediklerinin sebebine gelince: Çünkü yüce şân sahibi Allah,
onların
kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gerçeği kendiliklerinden
sezip,
düşünüp bulmaya, olmadığı halde dinleyip işitmeye, güzel kabul
göstermeye
kabiliyet (yetenek)leri kalmamıştır. Aslî kalp vardır fakat ilk
yaratılıştaki
sağlamlıklarını yitirmişler, kötü alışkanlıklarıyla onu örten ikinci
bir
alışkanlık kazanmışlardır. Bu kazancı da A l lah Teâlâ yerine
getirmiştir.
Artık onlar kendiliklerinden; kendi istek ve arzularından, şahsî ve
nefsî
gayelerinden başka hiçbir şeye dönüp bakmazlar. Gerçeği anlamak için
yaratılmış
olan o kalplerin bütün faaliyet ve yetenekleri nefse ait arzularla boğu
l muş, isterse gelecekteki menfaatleri adına olsun, kendilerinden
şimdiki
isteklerinden başka gayba ait gerçeklere karşı inat ile kaplanmışlar,
onlar
"Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı?"
(Fâtır,
35/37) âyeti gereğince All a h Teâlâ'nın verdiği düşünme devresini
tamamlamışlar
ve artık küfür, onların tam ortaya çıkmış kazançları, huyları ve ikinci
yaratılışları olmuştur. Onlar ne hakikatı, kalp gibi nefse ait
delilleri,
ne de Kur'ân gibi daima açık manevî ve aklî bir mucizeyi d üşünürler ve
hatta ne dinlerler, ne dinlemek isterler, bilmek işlerine gelmez,
bilseler
de kabul etmezler. Bunlardan başka gözlerinin üzerinde de bir perde
vardır...
Görülen âlemde, âlemin şekli, madenlerin oluşumu, bitkilerin ve
hayvanların
durumu, an a tomi gibi gözle görülebilen doğru delilleri, bakmak
isteseler
bile göremezler, çünkü o gözler perdelidir. Onları gaflet, şehvetler,
kötülükler,
bencillik perdesi bürümüştür. Mesela her gün gökyüzüne bakar, o gönülün
hoşlandığı manzarayı görür de, şu yerde k i, şu bedendeki, şu küçücük
gözün,
küçücük göz bebeğine uyan bir anlık ışık ile dışardan o kadar uzak ve
geniş
uzaklık ve mesafe içindeki büyük dış manzaranın nasıl ve ne ile
anlaşıldığını
görmez ve düşünmez. Acıktığı zaman ekmeğe koşar da, dışındaki ekmeği
nasıl
idrak ettiğini ve ona nasıl ve ne sayede isabet ve uyum
sağlayabildiğini
düşünmez ve görmez... Böylece onlar, gerçeği anlamak için şart olan
kalp
ve akıl, sağlam duyular, haberi duyma denilen üç ilim sebebinin üçünden
de mahrum bir haldedirler.
Görülüyor ki
âyette "kulûb (kalbler) ile "ebsâr"
(gözler) çoğul ve aradaki "sem" (kulak) ise müfred (tekil) olarak
getirilmiştir.
Bunun hakkında çeşitli görüşler söylenmiştir. Fakat bizim anladığımıza
göre bunun sebebi, imanda kalbe ait âyetler ve cihan a ait âyetler,
düşünce
ve görmeye ait yolların çeşitli ve çok olmasıyle beraber, dinde duyma
yolunun,
naklî delilin bir, yani "nübüvvet merkezi" olduğuna işarettir.
Şurasının
hatırlatılması gerekir ki, Arapça'da "üzün" (kulak) ile "sem' ve sâmia'
", "ayn" ile "basar" ve "basîre" pek güzel gruplaştırılmış ve ayırt
edilmişlerdir.
Fakat Türkçemizde hem "üzün"e, hem "sâmia"ya sadece kulak dediğimiz
gibi,
"ayn" ile "basar"ı ayırmıyarak, ikisine de "göz" deriz. Halbuki cisim
olan
kulak işitende ve sağırda, cisim olan göz bakar körde de vardır. Burada
ruh ve cisim tahliline ihtiyaç vardır. Ve bu eksikliği dilimizde Arapça
ile tamamlamaya mecbur olmuşuzdur.
Kalp nasıl
mühürlenir? Malum ya üzeri
mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların
kalpleri
de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve kapları gibidir. Ne kadar
anlayışlarımız
varsa orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan
girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki gaybla ilgili
haberler,
kitaplardaki kavr a mlar duyma yoluyla bilinir. Şu halde kalbin
mühürlenmesi,
zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi, kapının mühürlenmesine
benzer.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadislerinde şu meâlde buyurmuştur ki:
"Günah
ilk defa yapıldığı zaman kalpte bir siyah nokt a yani kara bir leke
olur.
Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar.
Etmez
de günah tekrarlanırsa, o leke de artar, sonra arta arta bir dereceye
gelir
ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar ki Mutaffifîn sûresinde
"Hayır,
on l arın işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas
tutmuştur."
(Mutaffifîn, 83/14) âyetindeki "rayn" da budur." Bu hadis gösteriyor
ki,
günahlar devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplar. İşte o zaman bu
âyetinde buyurulduğu gibi Allah tar a fından mühür ve baskı yapılır. O
salgın leke o kalbe basılıp tabedilir. Başlangıçta âharlı parlak bir
yazı
kağıdı üzerine dökülmüş, silinmesi mümkün olan bir mürekkep gibiyken,
bundan
sonra matbû ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir deyişle, alışkanlıkla
bir ikinci huy olur. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman ne iman yolu
kalır,
ne de küfürden kurtulmaya çare. Bu mühürleme ve baskının kazanılması
kuldan,
yaratılması Allah'tandır. Şu halde burada hatm (mühürleme)in Allah'a
isnadı,
aklî mecaz değil, Ehl-i sünn e t'in anladığı gibi hakikattir ve cebir
(zorlama)
yoktur. Bu hadis ve âyet ahlâkta alışkanlık meselesini ne güzel
açıklar.
Ahlâkın ve dinin kıymeti, devam ve alışkanlıkta olduğunu ne güzel
anlatır.
Bu nokta terbiye meselesinin sırrıdır. Dinî bakımdan bir g ü nahta
ısrar
etmekle etmemenin farkı da bundandır. Günahı helal saymanın, haramı
helal
saymanın küfür olması da bununla ilgilidir. İman meselesinde kâfirler
için
bu alışkanlığın sonucu, bu ikinci huy, bu sağlam meleke ne ise, amel
konusunda
müminler için d e böyledir.
İyiliklere
âdet edinmekle alışılır. Kötülükler
de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir ikinci huy olur. Hayatın akışı
bu
alışkanlığın kazanılması demektir. İlk yaratılışta beşer iradesinin
ilgisi
yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hissesi önemlidir. Bununla beraber bunun
üzerine sonuç olarak yaratma yine Allah'ındır. Şu halde bu meselelerde
ilk yaratılış gibi zorlama yoktur. Aynı zamanda insanın yaratıcılığı da
yoktur, yalnız kazancı vardır. İnsan bir taraftan yaratılmışı alır,
diğer
taraftan ya r atılacağı kazanır, onun kalbi, Allah'ın yaratığı ve
halkının
(yaratmasının) güzergahıdır. İnsan asıl değil, vekildir. Allah Teâlâ
onlara
başlangıçta kalp vermeseydi veyahut kendiliğinden mühürlü olarak
verseydi,
o zaman zorlama olurdu. Halbuki âyet öyle d e miyor. Şu halde bazı
Avrupalıların
yaptığı gibi bu âyetlerle cebir (zorlama) isnadına kalkışmak, âyeti
anlamamaktır.
Yalnız Allah Teâlâ bu gibi kâfirlerin iman etmiyeceklerini bildiği
halde
yine iman ile sorumlu tutmuştur. Halbuki Allah'ın ilminin tersine bir
şey
olmayacağından dolayı, "bu iman, üstesinden gelinemiyecek bir iman
değil
midir?" sorusu sorulmuştur. Fakat bunu da şöyle anlamak gerekir: Bu
teklif
ilk yaratılışa göre güç yetmiyecek değildir ve onun için yapılmıştır.
Gerçi
ikinci huya göre güç ye t mezdir. Fakat onun için yapılmamış, sadece
bilinmiştir.
Kur'ân'ın
hikmeti ve İslâmî esaslara göre
ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, "aklî zaruret yoktur" diye de
bahsederler.
Cebir (zorlama) ve icâb (gerekli kılma), iradenin ve yaratmanın
eseridir.
Allah'ın, önden veya sondan bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması
demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur, ne de bilinen yapılmaya
mecburdur.
İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e, güçle beraber bir de
yaratmaya
bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde iradeye bağlanmayan ilimler
ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış nice iradeler buluruz.
Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç, yaratma bir grup
sıfatlardır.
Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bilmiş olması da zorla yaptırmış olması
demek
değildir. Ve Allah Teâlâ mühürü, ikinci huyu kulun istemesinden ve
bahsettiği
gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif nihayet geçici ve değişken
bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün ve hem olagelendir.
Ve öyle olması yakışı r. Özetle kader, zorlama değildir. Bunlar, Allah
bildiği için kâfir olmamış, kâfir olduklarından ve olacaklarından
dolayı
Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin mânâsı
düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır.
Bunlar için
kurtuluş da yok, büyük bir azab
vardır. Çünkü bunlarda, yukarda anlatılan iman ve ahirete şeksiz inanma
yoktur. Allah, Allah'ın kitabı, peygamber, ahiret denildikçe o mühürlü
kalpler kıvranır, çarpınır, o mühürlü kulaklar uğuldar, o perdeli
gözler
deprenir etrafa yalpa vurur.
Öldükten
sonra da cehennem azabını boylarlar.
Bunun genişçe açıklamasını da ilerde görürsünüz.
NÜZUL (İNİŞ)
SEBEBİ: İbn Abbas hazretlerinden
birkaç yol ile elde edilen rivayetin özeti meâlen şudur: Peygamber
(s.a.v.)
Efendimiz bütün insanların iman etmesini ve Allah'ın doğru yoluna
uymalarını
çok arzu ederdi. Medine'ye şeref vermelerinden sonra da etrafındaki
yahudi
ve yahudi reisleri bile bile çıfıtlık ediyorlar, inkâr ve olumsuzlukta
ileri gidiyorlardı. Bunun üzerine Cenabı Alla h, bir taraftan ilk
anışta,
ilm-i ezelî (ezelî bilgi)de herkesin iman ve saadetinin karara
bağlanmış
olmadığını, bazı kalplerin takdir edilmiş olan iman kâbiliyeti
devresinden
istifade edemiyerek kapanacağı da Allah katında takdir ile bilinmiş
bulunduğunu
v e ilâhî ilmin şaşmayacağını haber vermiş, bildirmiş ve teselli
eylemiş;
bir taraftan da onları azarlamış ve tekdir etmiştir. Ve bu şekilde
Bakara
sûresinin başından yüz âyetin, yahudi haberleri ile, Evs ve Hazrec
kabilesinin
münafıklarından birtakım kimse l er hakkında indiği ve İbnü Abbas
(r.a.)
hazretlerinin bunları isimleriyle, şahıslariyle, nesebleriyle
naklettiği
rivayet olunmuştur. Rabî' b. Enes'den vâki olan rivayette de bu iki
âyetin
nüzulü "toplulukların önderleri" ve özellikle Bedir harbinde öldü r
ülenler
ile ilgili olduğu söylenmiştir. Gerçi nüzul sebebinin özelliği, hükmün
genelliğine engel değilse de, bu âyetteki "küfredenler"den genel
kapsamı
ile mutlaka kâfirler kastedilmediği de görünen deliller ve diğer
karineler
ile bilinmektedir. Bu cümle d en olarak bundan önce âyetlerinde her
türlü
şirk ve küfürden imânâ geçenler de dahil bulunuyordu. Ve bunların iniş
sebepleri de onlar olmuştu. Buna göre başlangıçta kâfirler iki
kısımdır.
Bir kısmı kalpleri mühürlenmiş olanlardır, bunlar iman etmezler. Diğer
kısmı ise henüz öyle değildirler. Sonra müslüman olurlar ve hatta
ümmetin
seçkinlerinden ve etkıyâ (Allah'tan son derece korkanlar)dan olurlar.
Şu
halde sözün gelişi ve öncesi karinesi ile doğruya uygunluğundan tahsis
edilmiş, fakat yalnız nüzul sebeplerine mahsus zannedilmemelidir. Meâl
bakımından mukayyed kuvvetindedir. Bunun için yukarda yalnız
küfredenler,
"bir defa küfretmiş bulunanlar" diye değil, "küfürleri ortaya çıkıp
yerleşmiş
olanlar" diye açıklama yapılmıştır. Böyle kâfirler yine olabilir.
Buraya kadar
iki zıt olan düşünce halindeki
veya gerçekteki iman ile küfre göre insanlar, aralarında vasıta
bulunmayan
iki karşıt kısma ayrılmıştır. Bundan sonra da ikinci taksimde
kâfirlerin
en zararlı cinsi olan ve küfür ile iman arasında dolaşır gibi görünen
münafıklar
vasıflandırılacaktır ki, öncekilere "inatçı kâfirler", bunlara da ilmen
veya amelen "şüpheci kâfirler" diyebiliriz.
Bunlar ayrı
bir kıssa ile kâfirlerin kıssasına
bağlı olarak açıklanıyor. Fakat mü'minler hakkında dört âyet; sözleri
ve
fiilleri bir olan belli kâfirler hakkında ancak iki âyet indirildiği
halde,
sözleri fiillerine benzemiyen bu münafıklar hakkında on üç âyet
indirilmiş
ve bu şekilde kâfirler sınıfının âyetleri on beşe ulaşmıştır. Ve bütün
bunlar, ilk önce Allah'ın Res u lünü, ikinci olarak da mü'minleri irşad
içindir.
8-NÜZUL
SEBEBİ: Bu âyetlerin Medine
ve civarındaki birtakım münafıklar hakkında inmiş olmasında fikir
birliği
vardır. Rivayet edildiğine göre bunlar Evs ve Hazrec kabilelerine
mensup
bazı kimselerle, onlarla birlikte olanlardır ki, başkanları Abdullah b.
Übeyy b. Selûl'dür. Peygamberimizin ensarı (yardımcıları, dostları)
olan
Evs ve Hazrec kabileleri o zaman Yesrib denilen Medine'nin en esaslı
unsuru
idiler ki, ikisine birden "ma'şeri Hazrec" (Hazrec topluluğu) de
denilirdi.
Bunlardan başka Medine yakınlarında Kurayza, Benî Nadîr, Benî Kaynuka
gibi
yahudi kabileleri vardı. Medine içinde oturan yahudiler de bulunuyordu.
Büyük bir peygamberin gelmek üzere bulunduğu yahudi bilginleri arasında
söyleniyor ve Medine halkı arasına yayılıyordu. Yahudiler, Hz. Musa'nın
"bana benzer pe ygamber" dediği peygamberi, o peygamberi Arapça
"en-Nebî,
er-Resul" ismiyle bekliyorlardı. Ve tahminlere göre bunun zamanı
geldiğini
seziyorlardı. Fakat bunu kendilerinden bekliyorlardı. O sırada Abdullah
b. Übeyy de kendini Evs ve Hazrec içinde Yesrib kr a llığına aday gibi
görüyordu. İçerde ve dışarda bu durumlardan, Allah Teâlâ'nın hikmetiyle
en önce uyanan Evs ve Hazrec oldu. Hac mevsiminde Mekke'ye gidip "ilk
akabe"de
on iki, ertesi sene "ikinci akabe"de yetmiş kişi Hz. Peygamber'e biat
ettiler,
onun "e n sar"ı (yardımcıları) olmaya başladılar, Allah'a ortak
koşmaktan
kurtulup gaybe iman ettiler. Hatta birçokları Hz. Peygamber'i görmeden
iman ettiler. En sonra da Peygamber Efendimiz hicret ettiler. Yesrib
"dâru'l-hicre
= hicret yurdu" oldu ve Medine (yani şehir) ismini aldı.
Peygamberimiz'in
buraya yerleşmesinden sonra İslâm kelimesi çabucak halk arasında
yayıldı.
Müslümanlık ve müslümanlar çoğaldı, puta tapıcılara ve müşriklere karşı
ezici bir çoğunluk oluştu. Bununla birlikte Evs ve Hazrec kabileleri
için
d e iman etmeyen bir azınlık da vardı. Yahudiler "kitap ehli" iseler
de,
tersine çoğunluğu çekememezlik sebebiyle inkârcılıkta inat etmiş ve
bununla
birlikte en büyük âlimlerden Abdullah b. Selâm hazretleri gibi bazı
zatlar
da âyetindeki öğülmelere mazha r olarak ezelî imanlarını
açıklamışlardı.
İman etmeyen ve "Muhakkak ki inkâr edenler" âyetinin nüzul sebebi olan
yahudi âlimleri gizli gizli "gizli örgütler" rolü oynuyordu. Bunlar,
Peygamber'e
ve müslümanlara düşmanlık etmek için öbürlerinden iman e t meyen
azınlık
ile gizlice ittifak ederek İslam ortamında onlardan zâhiren iman etmiş
görünen bir münafıklar zümresi oluşturmuşlardı ki, bunların başkanları
Abdullah b. Übeyy b. Selûl idi. Allah'ın bildirmesi ile Peygamberimiz
onları
tanıyordu ve ashabında n seçkin olanlara da bildiriyordu. Bu sebeple
bunların
adları ve nesebleri bile rivayet olunmuştur ki, tefsirde anılmaları
lüzumsuzdur.
Bu münafıklar, müslümanların ibadetlerine ve bütün dinî hususlarına
görünüşte
ve daima iştirak ederler ve el altından da entrika çevirmeye
çalışırlardı.
Dikkate değer ki bunlar, dıştan küfrü gerektiren bir şeyi göstermemeye
çalışırlar ve yalnız görüntüyü muhafaza ettiklerinden dolayı -Allah
Teâlâ'nın
hikmetiyle- İslâm toplumundan çıkarılmazlardı. İşte açıkça bilinen
kâfirlerden daha çok bu gibilere karşı İslâmî emniyeti muhafaza etmek,
peygamberlik
görevinde ve İslâm'da pek önemli bir mesele olduğundan Cenab-ı Allah
bunlar
sebebiyle yukardaki on üç âyeti indirerek durumlarını bildirmiştir.
"Nâs"
kelimesi, "insan"ın çoğuludur, aslı "ünâs"tır. Yahut lafzından başka
olarak çoğul ismidir. Bazan "halk" ve "ahâli" deyimlerimiz gibi "halk
topluluğu"
mânâsına da kullanılır. Yani anlatılan kâfirlerden başka insanların bir
kısmı da vardır ki,
Allah'a ve o son güne (yani ahirete) iman ettik der. halbuki bunlar
mümin
(inanmış) değillerdir. Mümin olmadıkları halde "âmennâ = inandık" diye
yalan söylerler. Dikkat edilirse Peygamber'e imanı çoğunlukla kâle bile
almazlar da Allah'a ve ahiret gününe imanı söylerler ve güya bu kadarla
Peyg a mber'i tasdik ediyormuş gibi görünürler.
9-Niçin
mi böyle yaparlar? Bunlar böylelikle
Allah'a ve müminlere hîle yapmaya kalkışırlar, onlara hîle yarışına
çıkarlar,
Allah'ı ve müminleri de hîle yapıyorlarmış gibi zannederler. Bu da ""
Nâfi',
İbnü Kesir, Ebu Amr kırâetlerinde şeklinde okunur. Halbuki hîleyi
başkasına
yapmıyorlar, ancak kendilerine yapıyorlar, sonuçta kendilerini aldatmış
veya kendilerini aldatmaya kalkışmış oluyorlar, kendilerini
aldatıyorlar
da anlamıyorlar. Farkında deği l ler, şuurları yok da ne yaptıklarından
haberleri olmuyor.
"Hud'a"
(hîle) kelimesi esasında bir gizlilik
mânâsını içine alır. Ve tarifi: Başkasına karşı görünüşte selamet ve
doğruluk
düşündüren bir işi açıklayıp, içinde onu zarara sokacak bir şeyi
gizlemektir.
"Muhâdea", hile yarışına kalkışmaktır ki, ikisi birden değil, önce bir
taraftan başlamak şarttır.
"Nefs",
bir
şeyin zatı ve kendisi demektir.
Ruh ve kalp mânasına da gelir. Şeriat örfünde şehvet ve kızgınlığın
başlangıcı
olan nefsanî kuvvete de denilir. Buradaki öncekidir.
Şuur,
açık
duygu ile hissetmektir. Yani şu
anda his halinde olan ve henüz hafızaya ve akla tamamen geçmemiş
bulunan
açık bir ilimdir ki, dalgınlığın zıddıdır. İdrakin ilk derecesi yani
bir
şeyin, düşünenin fikrine ilk varış derecesi, ilk görünümüdür. Çünkü
ilim,
nefsin mânâya ulaşmasıdır. Ve bu ulaşmanın birtakım dereceleri vardır
ki,
şuur bunların birincisi yani nefsin mânâya ilk varış mertebesidir. O
mânânın
tamamına nefsin anlayışı hasıl olunca tasavvur; bu mânâ şuurun
gitmesinden
sonra tekrar geri döndürülebilecek şekilde ruhda bakî kalmışsa hıfz
(ezberleme),
bunu istemeye hatırlama; tekrar bulan vicdana zikr (anma) ismi verilir.
Şuur bir bakıma ilmin en zayıfıdır, çünkü onda sebat ve ihtiyatlı
hareket
yoktur. Bu seb e ple Allah'ın ilmine şuur denmez. Diğer bir yönden de
en
canlı bir ilimdir. Çünkü o anda ve bizzat ince bir görüş anı ve
huzurdur.
Ve ilahî ilmin kemalini anlatacak en güzel bir şahittir. "Ve bizim
emrimiz
yalnız birdir, bir göz kırpması gibi (sür'atli)di r." (Kamer, 54/50).
Her
şuur, birlik içinde bir ikiliği, ikilik içinde bir birliği ihtiva eder
ve bir anda iki şuur olmaz. Fakat genişliği olan bir şuur olabilir ve
insan
başlangıç halinde şuur ile şuurun mânâsını, düşünen ile düşünüleni
birbirinden
ayıramaz. Kalp, kendinden çok düşündüğüne dalmış olur. Ve bunun için
şuur
(bilinç) daha çok açık duygular ile olan dış duyguya denir ve görünen
duygulara
"hisler" denir. Ve buna karşılık nefsin kendindeki bir şuur olayına da,
"kendinde bulmak" demek olan "vicda n" adı verilmiştir ki, buna "gizli
his" veya "gizli şuur" da denilir. Ve doğrusu "açık his" demek, yalnız
görülen duyularla olan "dış his" demek değildir. Vicdan da açık bir
histir.
Bununla birlikte vicdan daha çok bir "şuur şuuru" demektir. Bu "açık
his"
v e "gizli his" deyimlerinde izâfet veya sıfat mânâlarını, sırasına
göre,
ayırt etmelidir. Gizli his için ayrıca bir gizli duyular aleti de
zorunlu
değildir. Şuur, şimdi ve anî olduğu için, akıl şuurun dışında sayılır.
Ve akıl, şuur kavramının analiz ve sen t ezi ile özünü alır ve bundan
sonuç
çıkarmak suretiyle içinde ve dışında ilgili bulduğu gerekli şeylere
intikal
eder. Şu halde akıl, ilgi şuurundan başlar. Bunun için onun ilk
kanunları
butlan (bâtıllık), ayniyet (aynılık), gayriyet (başkalık), tenakuz (çe
l işki) şuurlarıdır. İzafet (iki şey arasındaki ilgi) de şuurun ilk
kanunudur.
Çünkü şuurun hakikati, ruha kendisinin veya kendisindeki veya dışındaki
bir işin hazır olarak görünmesidir ki, bu görünme itibarî (gerçek dışı)
veya gerçek bir ilginin ürünüdür. F akat şuur, bu ilginin kendisi
midir?
Ruhun bundan bir etkilenmesi midir? Yoksa ruhun bir fiili midir? Daha
başka
bir şey midir? Bu nokta şüphelidir. Gerçek şuur, bir göz kırpma anı
olan
basit bir vahdet (teklik) şuurudur. Bu da başlangıçta mutlak hakkın k e
ndi görünme anı, ikinci olarak nefsin kendine veya genel olarak
dışarının
nefse bir yansıması ile başlar ki, bu iki şeyden hangisinin önceden
olduğu
henüz kestirilemeyen bir görüştür. Diğer şuurlar hep bunun üzerinde
yürür.
Buna sahip olan nefse "ruh" vey a "ruh sahibi" denilir. Şuur
parıltıları
önce birer nokta gibi gelir ve ruhda az çok kalır ve kalmasına
ezberleme
denilir. Ezberleme bir zihin kuvvetidir ve bir geçmiş kıymetini ifade
eder.
Şuur, sabit değildir, ezberleme ise sabittir. Bunun için ezberleme
unutmaya
da yaklaşabilir. Ve o zaman ezberlenilenler anlaşılmaz olur. Bundan da
anlarız ki, ruhda şuursuz denilmese bile, anlaşılmayan işler ve
hadiseler
de vardır. Hafızadaki işin ikinci defa anlaşılmasına hatırlama, hatıra
getirme ve anma ismi verilir. V e şuurun devam etmesi ve devamının
kıymetleri
de bu sayede meydana gelir. Bu şekildedir ki şuurlar oluşur. Tasavvura,
zihnî ve ilmî görünüşlere kadar ulaşır. İlmin, aklın derinliği, bu
sentezlerin
büyümesi nisbetinde karışacak ve çoğalacak nisbet şuurları n ın kat kat
artarak çoğalmalarındadır. Aklın bunlar üzerindeki seyrine, düşünme ve
fikir denir. Asıl bilme, bu sentezlerdeki son şuurlanma oranının gerçek
nisbetine (yani doğruluğuna) ait hüküm iledir. Yani şuurun başlangıcı,
gerçek doğru olduğu gibi; fikrin, aklın ve ilmin hedefi de belli olan
hakdır.
Demek oluyor ki, aklın bütün cereyanına devamlı olarak sivrilen şuur
olayları
eşlik eder. Bu cereyanın aleti akıl; mekanı kalp; ürünü de ilim veya
hayaldir.
Akıl,
hâl-i
hazırdaki şuurun gerisinden başlar.
Onun, öncesi sonrası, içyüzü ile ilgilenir. Bunlardan başka şuur,
kısmen
nefsin hoşlanmak, tiksinmek, genişlemek, sıkışmak.. gibi bir olayı ile
ortak olur ki, buna zevk ve his denir. Bu his, bir nokta kadar basit ve
belirsiz de olsa, o zevkin sebebine bi r dış kıymeti isnat edilirse,
buna
"duyum" tabir edilir. Ve şuurun ilmî kıymeti bu itibarladır. Bir an
bakarsın
sende bir keyf var, bunu duyuyorsun, bu keyfe bir bilincin var, bunu
biliyorsun,
fakat bu yönü bırak, bu keyf neden geliyor? Ruhun kendi mi yapı y or?
Sırf
nefse ait bir eser midir? Yoksa haricî (dışa ait) bir sebebin eseri
midir?
Buna dair hiç bir şey sezemiyorsan, yalnız duygu halindesin, bu bir
sarhoşluktur.
Buna bir şuur denilirse, histen ibaret bir şuur demek olur. Bizzat ilmî
hiçbir değeri yok t ur. Fakat bu hissin sebebine az çok bir haricîlik
verebildiğin,
mesela bedenine çarpan bir sıcağın, bir havanın, gözüne çarpan bir
ışığın,
kulağına ilişen bir sesin, burnuna dokunan bir kokunun eseri olduğunu
da
sezebildiğin anda bir duyum karşısında bulu n ursun, asıl bilinç budur.
Ve bu şuurun şuhûd (görüp müşahede etme) denilen ilmî bir değeri
vardır.
İşte dıştan ilgiyi kesmek suretiyle, nefsindeki hadiseyi bir sen bir de
sendeki bir olay, bir iş mesela bir keyf olarak seçtiğin, yani sade
neşelenmekten
fa z la bir şey yaptığın anda da bir iç duyum, bir vicdan vardır.
Kısaca dışa
ait olsun içe ait olsun, her duygunun
bir duyum yönü, bir de özel duygu yönü vardır. İkisine de his denilir.
Fakat ilmîlik ve idrak, asıl duyum değeri olandadır. Ve şuur daha çok
bunun
adıdır. Yalnız zevke ait olan özel duygu kıymetine his denilirse de,
şuur
ve ilim diye bilinmez. Buna Sûfiyye (tasavvuf ehli) "hâl" tabir
ederler.
Hâl başka, hale şuur yine başkadır. İhtisasın konusu yalnız "ene"dir.
Şuur
ve vicdan da "ene"den ta m amen çıkamaz, akıl ise şuur ötesinden
başladığı
için "ene"nin zatı, kendini akledemez düşünemez. "Ene" sade bir şuur
veya
vicdan ile kendini tanır ve kendini tanıdığı için kendine gelen
duyguları
ve kendinden çıkan duyguları tanır. Fakat bu tanıyışın her h âl anında
bir istiğrâk (dalma)ı vardır. Bununla bizzat "ene" şuurlu bir dalgınlık
gibi gizli kalır da, hemen ardından bir ilgiye muhtaç olur. Ve bunun
için
çocuğa "kendini bilmez" denir. "Ene" şuuru hiç bulunmadığı veya açık
olduğu,
yani hep "ben, ben" ded iğimiz anlarda, ne dışardan ve ne
durumlarımızdan
hiçbir şey bilmeyiz. Bildiğimiz zaman ise benliğimiz bildiğimize dalmış
olur ki buna "fenâ" (yok olma) tabir edilir. Demek ki ilim için
"ene=ben"
şuuru gizlenmeli, kalp dış gözlem ve murâkabe-i nefs (nefsi kontrol)
ile
meşgul olabilmelidir. Hak, bu ikisi arasında görülür. Ahlâkta nefis
kontrolü,
ilimde de dış gözlem daha mühimdir. İkilik içinde bir bağlılık gibi
görünen
şuur olayını, hareket, titreşim ve maddi intiba olaylarından ayırıp
seçemeyenler,
ruhu v e kalbin sırrını bilemezler de, "kalp" ve "ruh" diyecek yerde
"dimağ"
(beyin) derler dururlar. Göz ile fotoğrafı, gramofon borusu ile kulağı,
ağzı bir gibi zannederler. Beyin bir kütüphane olsun, onu okuyan kim?
Bunu
aramazlar. İşte "onu düşünmezler" bu gerçeği gösteriyor.
|
|
10-"Münafıklardaki
bu hileciliğin ve
bu şuursuzluğun sebebi nedir?" denilirse, onların kalplerinde, yani
ruhanî
kalplerinde hiç görülmedik yok edici bir manevî ve ahlâkî hastalık
vardır.
Maraz (hastalık), bedeni sağlam alışkanlığından döndürüp dengesini
bozan
ve görevini istenilen şekilde yapmamasına sebep olan bir aksama
durumudur.
Fakat maddî şeylerde kullanıldığı gibi, manevi hususlarda da
kullanılır.
Sıhhat esas, hastalık ikinci derecedir. İlk yaratılışta kalp sağlamdır.
Faka t bunlar kalbin sıhhatini muhafaza etmeye bakmamışlar, kalplerinde
büyük bir hastalığa mübtela olmuşlardır. Burada "maraz" kelimesindeki
tenvin,
korkutmak içindir. Demek korkunç bir hastalık var. Bütün ahlâksızlığın
başlangıcı olan büyük bir hastalık var. İdrak ve iradenin afeti olan
bir
hastalık var. Bu hastalık, rivayete ve dirayete dayanan tefsirlerin ve
bilhassa selef müfessirlerinin açıkladıkları üzere inançsızlık
hastalığı,
şek, şüphe, kuşku hastalığı, özetle şüphe ve nifak hastalığıdır. Bunlar
bütün k ötü niyetlerin başıdır. Buna yakalanan kimse, hak tanımaz,
Allah'dan
şüphe eder, Allah'ın emrinden şüphe eder. Allah'ın "onda şüphe yoktur"
buyurduğu kitabından şüphe eder. Allah'ın peygamberinden şüphe eder.
Allah'ın
halis mümin kullarından ve onların d o ğru olan fiil ve hareketlerinden
şüphe eder. Her şeyden şüphe eder, hatta kendinden şüphe eder. Bilginin
kıymeti kalmamıştır. Fakat benlik, şuurundan da hiç çıkmaz. Onun gözüne
hak ve hakikat kendinden ibaret görünür. Bakar ki kendisi şek ve şüphe
ile dol u dur. Kendine benzeterek hükmeder. Herkesi ve her şeyi şüpheli
görür. Yerler, gökler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, Allah,
Peygamber,
hep onu aldatıyor zanneder. Kötü zan ile dolar. Her şeyden kuşkulanır.
Fakat bütün fiil ve hareketiyle yine kendis i ne karşı kendisini
yalanlar.
Zevkine, keyfine, şehvetlerine o kadar tutkundur ki, onlardan hiç şüphe
etmez. "Acaba bunların aslı var mıdır, bunun sonu ne olacaktır" demez.
Hepsine atılır, sarılır. Onun için hak ve hayır hiç, zevk her şeydir ve
her şey kendisidir. Onu, ilmî şüphe içinde benlik derdi, kibir, mevki
hırsı,
baş olma sevdası sarmıştır. Bunun için imansızken, kendini imanlıyım
zanneder.
Aldatmayı, hile yapmayı, entrika çevirmeyi üstünlük ve başarı sayar.
Müminle
mümin, kâfirle kâfir görü n ür. Bütün bunları ne zorunlulukla yaptığını
düşünmez. Böyle yapması, bütün uğraştığı bu şeylerin kendisinden başka
bir varlıktan yansıyan bir baskı olduğunu farketmez. Arada böyle hile
ve
düşmanlık yerine bir temelli sevgi kurmak için samimi olmaya çalışm a k
kendisi için de daha kârlı olduğunu anlamaz. Bunlar dünya nimetlerine
gömülseler,
yine iğneli beşikte gibi yaşarlar. Şüphe ve ara bozma hastalığı böyle
can
sıkıcı bir şeydir. O münafıkların kalplerinde işte bu hastalık vardır.
Ve her hastalık huy ve tab i at olmadıkça tedavisi mümkündür. Bunlar
ise
bu hastalığı tedavi etmek için gelmiş olan hak dine sarılmazlar da
ondan
da kuşkulanırlar.
Bunun üzerine
Allah Teâlâ bunların hastalığını
artırmıştır. Şöyle ki: Allah Teâlâ insanlardan, insanlar içinde
Arap'tan,
Arap içinde Kureyş kabilesinden, Kureyş kabilesi içinde Hâşim
Oğulları'ndan
Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdimenaf b. Kusay b.
Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüey b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b.
Müdrike
b. İlya s b. Mudar b. Nizar b. Mead b. Adnan isim ve nesebiyle bir
peygamber
göndermiş ve ona "kendisinde şüphe olmayan" bir kitap indirmiş ve onu
doğup
büyüdüğü Mekke'de bırakmayıp bütün dünyaya, kıyamete kadar nur saçmak
için
buraya, onların bulundukları yere g e tirmiş ve insanlar yavaş yavaş
ona
iman ederek büyük bir topluluk kurmaya başlamışlar, eğriliği kaldırıp
doğruluğu
yayıyorlar, doğru yoldan başka bir şey istemiyorlar, kuvvetlilerin
zayıfları
ezmesine imkan vermiyorlar, hak denildi mi, hatır gönül tanımıy o rlar,
herkesi eşit tutuyorlar; zor kullanmakla insanlardan faydalanmak yasak,
dalavere yasak, rüşvet ve adam kayırma yasak, fuhuş ve ahlâksızlık
yasak,
neler neler yasak. Bunlardan başka vazifeler, görevler, mücahedeler,
intizamlı
şekillerde muntazam vaki t lerde çalışmalar, uğraşmalar, neler neler
var.
Aç kal, sabreyle fazilet saç; tok ol, şükret, yine fazilet saç. Putlara
tapma, zevkine esir olma, Allah'tan başka tapılan bir şey tanıma ve
ancak
ondan yardım iste. Bu olur mu? Bu hal ile Abdullah b. Übeyy b. Selûl
gibilerin
hükümdarlığına nasıl imkan kalır? Sadece para kazanma hırsına
kapılanların
ticareti nasıl döner? Allah'ın verdiği söz, yapacağı bu muydu? "Bu
tedavi
değil, bir tuzaktır." diyorlar. Artık o hastalık Allah katından
bunların
kalplerine basılıyor. İkinci bir huy oluyor da gittikçe artıyor. Onlar
da bu yüzden Allah'a ve müminlere hilekârlık yapmaya başlıyorlar.
Maraz
(hastalık), bedenin sağlam alışkanlığından
sapması ve görevini istenilen şekilde yapmamasına sebep olan aksaklık
durumudur
ki, buna "illet=dert" de denilir. Demek ki şüphe, imansızlık,
inançsızlık
da insanda asıl değil ikinci derecede bir şeydir. Ve hastalığa mahsus
bir
durumdur. Her çocuk doğarken iman ve itikad fıtrat (yaratılış)ıyla
doğar,
şüphe nedir tanımaz. Bunun için Hak i nancı, Allah'a inanmak fıtrîdir.
Bu esas yaratılış, insana ilerde şüpheye düşmesi için değil, şüpheleri
atması, doğru yolu bulması ve geliştirme yoluyla da imanı huy edinmesi
için verilmiştir. Şu halde kalplerinde bu hastalık zorlayıcı değildir.
Bunu yap a n, tecrübe güzergahında nefislerin sağlam yaratılışı
gözetmemesi,
kalbin sağlığını korumaması, ahlâkî hastalıkları tedavi etmemesi,
özetle
zevk duygusuna çok düşmesi ve her şeyde kendini ve kendi zevkini görmek
istemesidir. Bazı insanlar tecrübede bunu ta m amen bulamayınca,
hatalar
ve isabetsizlikler vaki olduğunu görünce, kendisinin "hakkın kendisi"
olmadığını
takdir ve kendinden önce hakka iman edecek yerde, ilk yaratılışta
aldandığını
söylemeye ve her şeyden şüphe etmeye başlar. Ve bu şüphe ile mücadele e
derek hakkı görmeye ve vücut cereyanının, kendisinin değil, Hak
Teâlâ'nın
hükmünde bulunduğunu teslime ve kendisinin Allah için bir kulluk
görevine
mahkum olduğunu itiraf etmeye benlik sevdası ve irade zayıflığı engel
olur
da, şek ve şüpheyi esas kabul ed e r. Ve bu şekilde ancak şüpheye
inanır
ve şüphe kendisi için hem huy ve hem gaye olur. Ve hayır adına da
herkese
onu tavsiye eder, bu yönüyle Reybiyyûn (şüpheciler) ve Sofestaiye
(safsatacılar)
bile bir inanışın esiridirler: Şüpheye inanmak. Bu inançta s a bit bir
"ben" yoktur. Çelişme yığını olan bir akıcı fikir, bir (ben) hayali,
bir
"" aşkı, bir "" derdi. Yani hiç gizlenmek istemiyen bir "benlik"
davası,
bencillik, hodgâmlık (kendini beğenmişlik) vardır.
Fen ve
felsefe bakımından hak iman, hem fıtrî
ve hem alıştırıcıdır. Fakat şüphe inancı yalnız alıştırıcılığa ait
yoldadır.
Şüphe inancının böyle alıştırıcı ve tecrübeye dayanan karakteri, bu
gibilere
inanç ve sağlam bilgi hakkında bir kuşku telkin eder. Kitaba, dine
bağlanmaktan
çekinirler, istid l âle (delil ile sonuç almaya), istintâca (delil ile
sonuç çıkarmaya), akıl ve mantığa küçümseyerek bakarlar, buna karşı
koymak
için terbiye, tecrübe, istikrâyı (tüme varımı) benimsememek isterler.
Güya
bunları, şüphenin, inançsızlığın delili imiş gibi iler i sürerler. Bu
vesile
ile: "Hayat adamı olmalı, hayat gibi her gün değişmeli, hayatta hiç bir
örnek takip etmemeli." derler. Ahlâklı bir gidişat takip eden seciyeli
iman ve inanç sahiplerine genelde: "Mahdut fikirli, dar kafalı adamlar"
gözüyle bakarlar. Bilmezler ki dar görüşlüler, yalnız şimdiki hale
bağlananlar
ve onun önünü ve arkasını görmeyenlerdir. Bilmezler ki alıştırmanın,
tecrübenin,
kararlılığın gayesi de şüphe değil, tıpkı istintâc gibi şüpheden
kurtulmak,
bir hak inanca ermektir. Bilmezler ki, z evkin hikmeti, gelip geçici
şeylerle
boğulmak, hiçlere esir olmak değil, ebedî bir hakka ulaşmak, bir irfan
anı edinmektir. Sağduyusunu toplayanlar için çoğuldan tekile,
başlangıçtan
sonuca, sonuçtan başlangıca netice çıkarmak suretiyle karar kılmak,
şüph
e yi silmek için aklın biri diğerine kefil olan başlangıç ve sonucun
birliğini
gösteren iki şahidi, birbirine bakan iki yoludur ki ikisinin ürünü,
ilki
ve sonu hak inançtır. Vicdanın zevki de bu iman ile hakka açılan bir
anlama
noktasıdır. Hakka iman yaratı l ışı ile doğ, bu iman ile tecrübe
yolundan
doğru geç, hakka iman ile öl, ona dön! İşte İslâm'ın saadeti, işte
kalpleri
hastalıklı o münafıkların hile yapmak istedikleri Allah'ın nuru!
Fakat onlar,
bu hastalık ile ve bu hastalığın
artmasıyle kalmayacak, onlar için ahirette ve hatta dünyada pek elem
verici,
gayet acı bir azab da vardır. Bu azab bilhassa " " Nâfi', İbnü Kesir,
Ebu
Amr İbnü Âmir, Ebu Ca'fer ve Yakub kırâetlerinde tekzibden (yükezzibûn)
okunur, yalan söyler olmaları veya doğruyu yal a n saymaları
sebebiyledir.
Bunlar, devamlı yalan söylerler, imanları yokken "imanımız var"
dedikleri
gibi, eğriyi doğru, doğruyu eğri gösterirler. Azaplarına sebep de
özellikle
budur. Çünkü yalan, önce dünyada büyük bir vicdan azabına sebeptir.
Yalancılar,
su üstünde bir yonga gibi çalkalanır ve her an bir iğneli beşikte
yatıyor
gibi yaşar. Gerçi dünyada bu da bir alışkanlık olur ve o azab git gide
bir çeşit tatlılığa döner, onu -adeta- kaşındırır. Bununla beraber bu
kaşınmanın
tadı bir uyuz hastalığının kaşıntıları gibi kanatan, boğucu elemlerle
karışık
bir taddır. Fakat bunun ve bu yalan alışkanlığının ahiretteki azabı
büsbütün
dehşet vericidir. Çünkü yalan söyleye söyleye kalp, devamlı yalancı
intibalarla
kaplanır. Ruh artık bununla gelişir. Ruhî hayat bi r evham (kuruntular)
âlemi, bir batıllık sahası olur kalır. Hak nuru oraya, ara sıra yanar
döner
bir yıldız böceği halinde görünen bir fener gibi gelir. Artık o kalp ve
onun gözleri, kulakları fayda ve zararı, hayır ve şerri seçemez olur.
Kâr
der, zarara k o şar; iyilik der, şerre koşar; bahçeyi ateş görür kaçar,
ateşi cennet sanır atılır. Derken Hakk'ın rahmeti ile arasına kalın bir
sur çekilir ve fakat bu surun ara sıra açılır bir kapısı bulunur, o
açılırsa
Hak nuru rahmet ve saadet oradan arasıra imrenmek i çin görünür ve
kapanır.
"Müminlerle
onlar (münafıklar)ın arasına bir
duvar çekilir ki, onun bir kapısı vardır; içerisi rahmet, dış tarafı
ise
azabtır." (Hadid, 57/13) âyeti gereğince nihayet bir kapanır, bir daha
açılmaz olur. Onlar bâtılın karanlığı içinde sonsuzluğa kadar hasretle
yanarlar, sönmek bilmez kara bir ateş ile yanarlar. Bu âyette "Allah
onların
hastalığını artırmıştır." buyurulduğu gibi, diğer bir âyette de
"Kalplerinde
(şüphe ve nifak) hastalığı bulunanların ise, (indirilen sûre), inkâ r
ları
yüzünden murdarlıklarına murdarlık katar ve onlar kâfir olarak ölüp
giderler."
(Tevbe, 9/125) buyurulmuştur ki, hastalık ile pisliğin ilişkileri de
açıktır
ve bütün bunlar ilâhî kanunlardır. İman eden kazanır, etmeyen de yanar,
yakılır.
Bu münaf
ıkları ortaya çıkartacak ve azaplarında
şiddetlendirici sebepler olacak, bozgunculuklarına dal budak salan bazı
çirkin vasıfları daha vardır. Şöyle ki:
11- Bu
âyet yukardaki âyetine atfedilmiştir.
Bunlara: "Şu yeryüzünde fesatçılık yapmayın, fesat çıkarmayın, ortalığı
ifsat etmeyin." diye uyarı ve kötülükten yasaklama yapıldığı zaman
"hayır
biz fesatçı değil, ıslah edici adamlarız, fesat değil, yalnız ıslah ve
ıslahat yapan kimseleriz" demektedirler, böyle demişlerdir ve böyle
derler.
Bilhass a Ebu's-Suûd'un da açıkladığı üzere, bunu derken yaptıkları
fesatçılıkları,
inkâr ile örtmek isterler. Bundan asıl maksatları ise yaptıkları
şeylerin
fesatçılık değil, bizzat ıslah olduğunu iddia etmektir. Çünkü bunlar
hak
ve gerçeği seçemediklerinden ve s e çmek istemediklerinden, bozmayı
düzeltmek
sanırlar. Yeryüzünün bozulması, Allah'ın kullarının durumlarını bozan,
gerek geçimleri ve gerek ahiretleriyle ilişkili işlerini çığırından,
hedefinden
çıkaran fitneler, harplerdir. Bozgunculuk da bunları ve bunlar a
sevkedici
olan şeyleri ortaya çıkarmaktır. Münafıklar da böyle yapıyorlardı.
Müminlerin
içine karışıyorlar, sırlarını kâfirlere açıklıyor ve onları iman ehli
aleyhine
teşvik ediyorlardı. İnsanları tutuşturmak, müminleri bozmak, zarar
vermek
için fırsatla ricat etmek ve fırsatlardan istifade etmek gibi
kötülükler
yapıyorlardı. Müminler de bunları uyanıklıklarıyle gözden
kaçırmıyorlar,
gaflet etmiyorlar ve kötülüklerden vazgeçirme hususunda dinî
görevlerini
yapıyorlar ve münasib şekilde nasihat ve uyarmalar d a bulunuyorlardı.
Fakat münafıklar ne öğüt dinlerler, ne de dinlemek isterler. Bunlara
karşı
"biz ancak ıslah edicileriz" derlerdi. Müminler, bunların yalan yanlış
ıslahcılık davasına inansınlar mı? İşte Cenab-ı
Hak bu noktayı şu
tenbih
ile açıklığa kavuşturuyor.
12-
Ey
iman ehli! Sakın
aldanmayınız,
uyanık durunuz, bunlar fesatçılar güruhunun kendisidirler, fesatçılar
güruhu
dedikleri ancak bu kısım kimselerdir. Bu muhakkak, fakat bunlar böyle
olduklarını
hissetmezler, buna da bilinçleri olmaz. Bunların bugün şuurları
olmadığı
gibi yarın da yoktur. Dedik ya kalp hastalığı, şüphe hastalığı onlara
herşeyi
ters gösterir.
13-
Bir de yalnızca laf ile mücerret
(soyut): "Allah'a ve ahiret gününe iman ettik." demekle iman
olmayacağını
hatırlatmak ve iyiliği emretmek için bunlara "şu insanların, şu tam
insanların
iman ettiği gibi, Peygambere ve ona indirilene ve ondan önce indirilene
de açıkça ve gizlice, kalp ile ve dil ile iman ediniz" denildiği zaman,
"biz o beyinsizlerin, budalaların i man ettiği gibi iman eder miyiz?"
dediler,
eşitliğe razı olmadılar.
Lügat
itibariyle "sefeh", görüş ve gidişatda
hafiflik ve yufkalıktır ki, akıl noksanlığından doğar. Yani ucu
budalalığa
varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir ki zıddı ağır başlılık,
tam
akıllılıktır. Dînen de akıl ve dinin gereği zıddına harekettir ki,
karşıtı
erginlik ve hatasızlıktır. Dilimizde sefahat (aşağılık) da bu mânâda
bilinmektedir.
Özetle "sefeh" ve "sefâhet", görüş ve fikirde zevk ve şehvetlere tabi
olmak,
akıl ile d eğil zevk ile hareket etmektir. Bu da ya esasen budalalıktan
veya aklın hükümsüz kalması itibariyle budala halinde olmaktan doğar.
Şu
halde münafıklar, insanlık gereği bunu budala mânâsında kullanıyorlar.
Acaba münafıklar bunu söylemekle küfürlerini açıkl a yarak
bozgunculuktan
çıkmış, açıktan kafir olmuş olmuyorlar mı? İmam Vâhidî buna cevap
olarak:
"Bunlar bu sözü müminler arasında değil, aralarında açıklıyorlardı.
Cenab-ı
Allah bunu haber veriyor." demiştir. Fakat bu, sözün gelişinin zahirine
aykırıdır. Ç ünkü ile nun aynı zamanda bulunmasını gerektiriyor.
"Gönüllerinden
böyle dediler." mânâsı vermek de metnin açıklığına aykırıdır. Doğrusu
bu
söz tam münafıkça, iki yüzlü, tevriyeli bir söz olduğundan, "Biz
budalalar
gibi iman eder miyiz?" tabirinin doğ r u bir yorumu da mümkündür. Buna
göre bunu öğütleyenlere karşı söyledikleri zaman da kesin bir küfür
ilanı
yapmış olmuyorlar, bu da münafıklığın ve münafıkça küfrün bir çeşit
özelliği
oluyor ki "İşit, işitmez olası." (Nisa, 4/46) demeleri gibidir.
Yu
karda
münafıklar diye insanlardan sayıldığı
halde, burada diye insanlara karşılık tutuluyor, onlardan ayırt
ediliyor
ki, bunda ne güzel incelikler vardır: Münafıklar, insanlar ile eşitliğe
razı olmuyorlar ve kendilerini üstün ve aydın, akıllı bir ileri sınıf
sanıyorlar
ve bu zan ile onlara hile etmeye kalkışıyorlar. karşılaştırma ve
benzetmesi
de onların beğenmedikleri insanların onlardan daha olgun olduklarını ve
kendilerinin de onlar gibi iman ederek eşitliğe nail olmalarını ve
böyle
olması kendileri için gerileme değil, ilerleme olduğunu anlatıyor ki,
onlara
: "Siz henüz insan değilsiniz, insan olunuz." meâlinde bir hatırlatmayı
içeriyor. Münafıklar da cevapta o insanları düşük görüyor, "o
budalalar"
diyor, eşitliğe razı olmuyorlar ve böyle yaparken h em bu ayırımda
Allah'ın
kendilerine iftira etmediğini halleriyle tasdik ediyorlar, hem de iman
hususunda kendilerine bir sivrilmişlik hakkı verilmediğinden dolayı
eşit
iman teklifini reddediyor, fakat açıkça; "biz iman etmeyiz" de
demiyorlar.
Kendilerinin özel ve başka bir imanları olduğuna ve olması gerektiğine
işaret etmek istiyorlar. İnsanlar, kanaatlarınca küçümsenmiş, budala
oluyor.
Bunun için Cenab-ı Hak yukarda diye genelde insanlardan sayıyor. Burada
da insanların olgunluğunu göstererek, münafıkl a rı kendi ikrarlariyle
insanlardan saymıyor.
Gerçekte
Arap
dilinde de "en-Nâs" ifadesi
bulunduğu yere göre kâh ta'zîm (büyükleme) ve kâh tahkîr (küçümseme)
mânâsını
ifade eder. Demek ki, iman hususunda münafıkların, şüphecilerin
saplandıkları
özel fikir, imanın insan için bir tuzak olması ve buna göre sırasında
yalnız
halkı gemlemek için kullanılması noktasında toplanır ve bunun için
kâfirlerle
beraber yaşamak imkanını gördükleri zaman, imanın lafından bile
sıyrılırlar.
Mü'minler içinde yaşamaya mecb u r kaldıkları zaman da imandan
bahsederler.
Lâkin havass (seçkinler)ın imanıyle halkın imanı arasında zaruri bir
fark
ve yükselme bulunacağı davasından vazgeçmezler. Halbuki İslâm dininin
teklif
ettiği imanın şartları, hak ve gerçeğin en genel ve en kapsam l ı esas
çizgileri olduğu için, imanın aslında ve şartlarında seçkinler ve halk
farkı bahis konusu olamaz. Bu fark, o imanın amellerinde ve kemalinin
derecelerinde
bahis konusu olabilir. Genel prensiplerde eşitlik başka, bunda ilerleme
meselesi yine başkadı r. Halbuki şüpheciler, imanının esasını, kalbin
saflığını,
ihlası budalalık saydıklarından müminlere, aldatılmaya hazır, safdil,
budala
gözüyle bakarlar. Fakat Allah Teâlâ buyuruyor ki: şunu muhakkak biliniz
ki, beyinsiz, budala, ancak o münafıkların ken d ileridir, fakat
bilmezler.
Gerçi onlar kendilerini, ilim ve bilgi ile herkesten yüksek görmek
isterlerse
de, onların ilim ile ilgileri yoktur.
İlim bir
yakîn işidir. Hele geleceğe ait olan
ilim, sağlam bilgili bir mantık ve delillerle netice çıkarmak işidir
ki,
başı hak iman, gayesi Hakk'a ulaşmaktır. Onlar ise, baştan sona kadar
şüphe
ile doludur. Yukarda münafıkların önce "anlamazlar" nefy-i hâl (şimdiki
zaman olumsuz fiil), ikinci olarak "anlamayacaklar" nefy-i istikbâl
(gelecek
zaman olumsuz fiil) ki p leriyle duygu ve şuurları; burada da
"bilemezler"
diye ilimleri olumsuz kılınmıştır ki, bunda hem başlangıç ve gaye
itibariyle
yerme ve azarlama açısından derece de rece bir yükselme vardır ki
artması
hastalık ile uyumludur. Hem de ilim ile şuurun konu farklarına işaret
vardır. Din ve iman, düşüklük ve yükseklik meselelerinin sadece his ve
şuur ile değil, ilim ile ilgili olduğunu ifade ediyor.
14-Bu
münafıkların mümin olmadıklarını
ve ahlâk bakımından ne kadar düşük olduklarını şununla daha iyi
anlarsınız:
bir de bunlar müminlere rastgeldikleri zaman genelde "âmenna=inandık"
derler.
Budala zannettikleri müminlere yaltaklanırlar. Yüzden samimiyet,
riyakârlık
ederler, kendi şeytanlarına, gizli anlaşmalarla, gizli meclislerde
kendilerine
gizli gizli fitne ve fesat dersi veren donuk kafalı, çıfıt, şeytanlık
ustalarına
tenhaca varıp yalnızca kaldıkları zaman da "Biz her halde sizinle
beraberiz,
bundan emin olunuz." derler. Şeytanlıkta beraber olduklarına söz
verirler
ve mü'minlere karşı yaptıkları yo l daşlıktan kuşkulanmasınlar diye
gizli
soruya cevap yerinde şunu da ilave ederler: şüphe yok ki biz başka
değil,
hep alaycı takımıyız, hep böyle alay eder dururuz derler ve
ahlâksızlıklarıyle
öğünürler. Sadakat arz ederken hainliklerini, şecaat (cesaret) arz
ederken
hırsızlıklarını söylerler. İşte ilim ve inançta hafife alma ve alay
etmenin
küfrün gereği olması hakkındaki genel kural bu gibi âyetlerin
muhtevasıdır.
Rivayet
olunduğuna göre Abdullah b. Übeyy
yardakçılarıyle bir gün sokağa çıkmışlar, Ashab-ı kiramdan birkaç
kişinin
karşıdan gelmekte olduklarını görmüşlerdi. İbn Übeyy yanındakilerine:
"Bakınız
ben şu gelen budalaları başınızdan nasıl savacağım." demiş ve
yaklaştıkları
zaman hemen Hz. Ebu Bekir'in elini tutmuş, "Merhaba Temîm oğullarının e
fendisi, Şeyhu'l-İslam, Resulullah'ın mağarada ikincisi olan, kendini
ve
malını Resulullah'a vermiş bulunan Hazreti Sıddîk" demiş, sonra Hz.
Ömer'in
elini tutmuş: "Merhaba Adiy oğlullarının efendisi, dininde kuvvetli,
nefsini
ve malını Resulullah'a vermiş bulunan Hazreti Faruk" demiş, sonra Hz.
Ali'nin
elini tutmuş: "Merhaba Resulullah'ın amca oğlu ve damadı, Resulullah
(s.a.v.)'dan
sonra bütün Hâşim oğullarının efendisi" demiş ve işte o zaman bu âyet-i
kerime inmiştir. Daha ayrıntılı diğer bir rivayette Hz. Ali: "Ey
Abdullah
Allah'tan kork, münafıklık etme, çünkü münafıklar Allah'ın en kötü
kullarıdır."
demekle: "İzin ver ey Hasen'in babası benim hakkımda böyle mi
söylüyorsun?
Allah'a yemin ederim bizim imanımız, sizin imanınız gibi ve bizim
tasdîkımız,
si z in tasdîkınız gibidir." demiş ve ayrılmışlar. Abdullah b. Übeyy
arkadaşlarına:
"Nasıl yaptım gördünüz ya! İşte siz de bunları görünce böyle yapınız."
demiş, onlar da: "Sağ ol, sen bizim içimizde hayatta oldukça hep böyle
hayırlı istifadeler ederiz." diye k endisini övmüşler, müslümanlar da
varıp
Hz. Peygamber'e haber vermişlerdi ve arkası sıra bu âyet indi
denilmiştir.
Bu rivayete göre "âmenna=inandık" diyen esasen İbn Übeyy b. Selûl
oluyor
ve bu sözle arkadaşlarını da temsil ediyor. Yukarda diye tekil ş e
klinde
başlanması da buna işaret ediyor. Fakat âyette bunların hepsinin
beraber
varıp, tenhada yalnız başlarına görüştükleri şeytanların, şeytanlık
öğretmenlerinin
bunlardan ve İbn Selûl'den başka ve birden fazla bir çoğul olduğu
açıkça
söylenmiş olması v e kısımlarının gönderiliş şekli bu şeytanların,
münafıklar
güruhunun arkasında ve onlardan başka ve fakat onlarla gizli bir
ilişkiyi
taşıyan gizli bir kuruluşu gösterdiği açıktır. Âyet-i kerime, olayın
daha
derin, daha gizli kaynaklarda cereyan ettiğini g ö stererek
Resulullah'ı
ve müminleri aydınlatmıştır. Bunun için birçok tefsir bilgini, bu
şeytanların,
münafıkların reisinden başka müşriklerin reislerine ve (Yahudi
hahamları)na
da işaret olduğunu nakletmişlerdir.
ŞEYTAN:
Şeytan herhangi bir azgın, yani azgınlıkta,
şer ve kötülükte fevkalade bir yükselişle kendi sınıf ve benzerlerinin
dışına çıkmış kötü, inatçı mânâsında bir cins ismidir ki, gerek
insandan,
hayvandan, yılan gibi görünen yaratıklardan ve gerekse diğer gizli
mahluklardan
ruhî ilişkisi bulunan kötülere söylenir. İnsan şeytanı, hayvan şeytanı,
cin şeytanı denilir. Nitekim Kur'an'da insan şeytanları ve cin
şeytanları
ifadeleri çok defa gelecektir. İnsan görünür, fakat kötülük esasları ve
şeytanlıkları görünmez, eserleriyle belli olur. Şu h alde insan
şeytanında
bile şeytanlık bir gizli iştir. Bunun için şeytan ismi gizli kötü bir
kuvvet,
kötü bir ruh düşüncesine döner. Ve insan şeytanı, cin şeytanına bağlı
demektir.
Melek karşıtı olan cin şeytanı, yani gizli şeytan bazı filozoflara göre
yal n ız mücerredât-ı maneviye (manevî soyutlar) olarak açıklanmış ise
de, bunun maddi değerini de inkâr etmek doğru olmayacağından, buna kötü
olan maddî kuvvetleri de katmak gereklidir. Ehl-i sünnet'in açıklaması
böyledir. Bu şekilde şeytan cins ismi, bilhassa görülmeyen ruhlar ve
kötü
kuvvetlere isim olmuştur ki, yaratılışta her cins bir tek ferd ile
başlamış
olduğundan, şeytan denilince bu cinsin babası olan o ilk fert, yani
iblis
akla gelir ve o zaman özel isim gibi olur. Şeytana Farsça'da "diyv"
denilir
ki, bu kelime Batı'ya dolaşmış, aksine "ilâh" mânâsına "diev" olmuştur.
Dil bilginlerinin açıklamasına göre şeytan kelimesi, anlayış bakımından
bir vasfî mânâyı içerir. Ve bunun türemesinde iki görüş vardır. Birisi
Sibeveyh'in dediği gibi uzaklık mânâsına m a ddesinden (fe'yâl) vezni
(ölçüsü)ndedir
ki "baîd = uzak" demektir. Gerçekte de şeytan haktan uzaktır. Ondan da
uzaklaşmak gereklidir. Diğeri yanma veya batıllık mânâsında kökünden
(fa'lân)
ölçüsünde olmasıdır ki, yanmış ve batıl demektir. Gerçekte ş e ytan da
böyledir. Bu şekilde kelime isim olmadığı için çekimli olmuştur.
kökünün
Arap dilinin dışında da bulunduğu bahis konusu oluyor. Şu halde şeytan
bir cins ismidir. Bundan cin şeytanı cinsi anlaşılmakla beraber, insan
şeytanına da hakikat olarak söy l enir ve hatta hayvana bile. Nitekim
Hz.
Ömer Şam'a geldiklerinde bir ata bindirilmiş idi. Biner binmez at çalım
atmaya başlayınca hemen inmiş ve: "Beni bir şeytana bindirdiniz."
demişti.
Bu âyette ise insan şeytanları olduğunda tefsircilerin fikir ayrılığı
görülmüyor.
Bu yedi
âyette münafıkların durumları, ruh
halleri, vasıfları ve sabit kötülükleri tam bir belağat ve îcaz yoluyla
özetlenerek haber verilmiş, baştaki âyetinin mânâsına bakarak, onu her
yönden ayrıntılarıyle anlatan ve açıklayan bu yedinci âyet ise onların
bütün ruhlarını kendi tasdikleriyle iki kelimede özetliyerek
gösterivermiştir.
15-Şüphe
yok ki bu kötülükleri işitenlerin
hemen kızgınlıkları kaynar ve onların acıklı azabı hak ettiklerini
teslim
etmekte hiç tereddüt etmiyerek, "kahrolsunlar!" diye bağırmak hususunda
acele eder ve Cenab-ı Allah'ın hemen bunları yok etmesini veya "asınız,
kesiniz" gibi bir emir vermesini hırs ile gözetir ve bu hırs ile bir an
geri bırakılmalarını görmemek ister. İşte Cenab-ı Hak, İslâmî
hassasiyeti
n böyle heyecanlı bir dereceye geldiği nazik bir dakikada bütün bu
heyecanı
yatıştırma ve endişeleri ortadan kaldırmak için derhal buyuruyor ki:
Allah
onlarla alay ediyor ve daha edecek, yani kendilerini maskaraya
çeviriyor
ve daha çevirecek de. Böyle ka l p körlüğüyle şuursuzluk, dikkatsizlik,
anlayışsızlık içinde şımarıklık etmelerine adeta medet ve yardım ediyor
ve azgınlıklarına meydan veriyor, diğer deyişle körü körüne
tuğyanlarında
sürükleyip götürüyor.
Bu
ilâhî alay
cümlesinden olmak üzere bunlar
a dünyada müslüman muamelesi yapılır, İslâm toplumu dışında
tutulmazlar.
Münafık olmayan gayr-i müslimler gibi âyinlerinde, dine mahsus
hükümlerinde
serbest değillerdir.
Münafıklara,
gerek ibadet ve gerek muamelelerle
ilgili dinî hükümlerin hepsi müslümanlar gibi tatbik edilir. Mü'minler
bunlara dikkat etmeye, bu hususta gözlerini açıp mücahede etmeye,
nizamı,
hükmü ellerinde tutmaya yükümlüdürler. Bunda başlıca üç hikmet vardır:
Birincisi İslâm'ın sabır ve sükunu, terbiyesinin yüksekliği, ruhî
hoşgörüsüdü
r. İkincisi bu sayede bunların İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler
altında
yetişecek olan çocuklarından ciddi müminlerin yetişmesine imkan
bırakmaktır.
Üçüncüsü de bu münafıkları kalben iman etmedikleri ilâhî hükümlerin
tatbikatına
zorlamak suretiyle her an gönül azabı içinde bırakmak ve
maskaralıklarının
cezasını dünyada da çektirmektir. İlahî alaydan biri budur. Ahirete
gelince
"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar." (Nisa, 4/145)
âyeti gereğince onlar, ateşin en aşağı tabakasında olduk t an başka,
bunların
orada da alay muamelesine maruz kalacakları, cennetin kapıları
kendilerine
gösterilip gösterilip de kapatılıvereceği hadislerde açıklanmıştır. Bu
gibi muamelede Cenab-ı Hakk'ın "ben" ve "biz" gibi mütekellim (birinci
şahıs) kipiyle hita p etmeyip de gâib (ortada olmayan, üçüncü şahıs)
gibi
"Allah'ın" buyurması, büyüklük ve ululuğunu açıklamak içindir. Mesela
bir
komutanın, emri altındakilere hitap ederek "ben şöyle istiyorum"
demesiyle,
"komutanınız böyle istiyor" demesi arasında ne büyük fark vardır.
İstihzâ
(alay) bir kimseyi şaka içinde maskara
etmek, şeref ve onurunu kırmak istemektir. "Kırmak" veya "seri halinde
öldürmek" mânâsına den alınmıştır. Burada, "Allah Teâlâ'ya alay yakışır
mı?" diye akla derhal bir soru gelir. Fakat Allah'a isnat olunan çoğu
fiillerde
ve sıfatlarda istenilen gayeler olduğunu Fâtiha'nın tefsirinde
görmüştük.
Bilinen bir şeydir ki, alaydan maksat şaka değil, şeref ve haysiyeti
kırarak
maskara etmek ve budalalığı gizlice anlatıp sezdirmeden hakaret etmek v
e hafife almak, bunlardan da bir hoşnutluk duymaktır. Halbuki
münafıklar
gibi alaycıların çoğu, alay ettikleri kimselere hakikaten hakaret
etmeye
güçleri yetmez de, çoğu zaman, budalalık, hakaret, alaycıların
kendilerinde
kalır ve onunla eğlenirler. Halbuk i Cenab-ı Allah, rızası olmaksızın
hareket
edenler hakkında ilâhî adaletini açıklamak için, böyle bir hakaret ve
hor
görmeyi istediği zaman, onları hakkıyle hor görür ve rezil eder. Ve
bütün
kâinat nazarında onu rezil eder de, o, bir deli gibi kendisinin b u
halinden
haberdar bile olmaz. Ayıplarını gizliyorum zannederken, bütün âleme
sergiler
de farkında olmaz. Dünyada şuurun bu sıyrılma tarzı en büyük bedbahtlık
olduğunda ise şüphe yoktur. İşte Allah'ın alayı ki, bunu ancak Allah
yapabilir
ve bu bir ilâhî a d alettir. Ve her adalette Allah'ın rızası vardır.
Birisi
süslenmek ister ve karşısında altın yaldızlı bir kağıt görür. Okumasını
bilmez, zinet diye göğsüne yapıştırır. Sokağa çıkar ve bununla çalım
satmak
ister. Görenler ise bakarlar levhada "hâzâ rezîl = bu rezildir"
yazılmış,
zavallının haberi yok, olmak ihtimali de yok. İşte -Allah korusun- bu
bir
ilâhî alay olur. Allah Teâlâ münafıkları taşkınlıklarında böyle maskara
eder. Bu mânâlar dolayısıyladır ki şer'î bakımdan Allah'a "alaycı"
denilmez,
fakat "alay eder" denilir.
16- Bunlar
öyle kimselerdir ki doğruluk
karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Hidayet tam ellerine değmiş,
malları olmuş gibi iken onu vermişler, dalaletle trampa etmişlerdir de
ticaretleri kâr etmemiştir. ve kâr yolunu bulmak ihtimalleri olmamış,
kâr
yolunu tutamamışlardır. Bunlar, hidayet ve başarı nasip olanlardan
değillerdir.
Çünkü ticarî ilişkilerde başlıca iki maksat vardır. Birisi sermayenin
selameti,
diğeri kârdır. Halbuki bunlar sermayelerin sermayesi olan hi d ayeti
vermiş,
yerine onun kayıbı demek olan sapıklığı almışlardır. Bundan dolayı ne
kâr
kalmış, ne kâr ihtimali ne kâr yolu. Bu âyet müttakîler hakkındaki
âyetinin
karşılığı olarak, ibaresiyle münafıkların son hallerini açıklamaktadır.
Ve bununla berabe r âyet, işaretiyle bunların şeytanları olan
kâfirlerin
sonlarını da içerir. Cenab-ı Hak bunların hallerini, dünyada her şeyden
en önde bildikleri, başlıca gaye edindikleri ticaret ve tefecilik ruh
hâletine
göre bir temsîlî istiare ile açıklamış ve dinî hid a yetin şahsında
mühim
olan dünyaya ait ticaretten daha önce ve onun selameti için de zorunlu
bir şart olduğunu anlatmıştır. Bu tasvirde ticaretin büyük bir övgüsü
vardır.
Fakat ticaretten önce onun gerçek ve lüzumlu bir yolu bulunduğuna ve bu
yolun iyi anl a ma ve doğru yol olduğuna ve ticarette yalan, hile,
entrika
yolunun hakiki bir kâr yolu olmadığına tenbih ve bundan dolayı doğruluk
kanununa sarılabilmek için dinî hidayete ermek en önde gelen şart
olduğuna
işaret buyurulmuştur.
Durumları
bilinen, diye haklarında iki defa
uyarma ve dikkatli olmaya davet vaki olan ve bu iki âyet ile de
sonuçları,
ziyanları anlatılan münafıkların, içten içe İslâm'ın gayesini ve İslâmî
hayatın güzel akışını çığırından çıkarmak nokta-i nazarından zararları
açık olduğundan, bir taraftan bunlar hakkında kâfirden daha çok dikkat
nazarını çekmek suretiyle müminleri aydınlatmak, diğer taraftan bu
münafıkların
bizzat hasar ve akibetlerini belli bir şekle sokarak, kendilerini
korkuya
düşürmek ve herkesi münafıklıktan sakındırmak için bu konuda temsil
olarak
dört ayet daha indirilmiştir. Şöyle ki:
17-
"Mesel", aslında "misil" ve "nazîr"
yani bir şeyin benzeri, eşi mânâsınadır ki, "Kâmus" mütercimi "bektaş"
(eş, akran) diye göstermiştir. "Şebeh", "şibih", "şebîh" denildiği
gibi,
"mesel", "misil", "mesîl" denilir. İkinci olarak vaktiyle bir olay ve
bir
tecrübe münasebetiyle söylenmiş olup, "atalar sözü" diye dilden dile
dolaşan
güzel sözlere, "darb-ı meseller"e ad olmuştur. Çünkü bunların kaynağı
denilen
ilk hadiseler, üz e rine söylenilen son hadiseye benzer sayılarak
temsil
edilmiş bulunur. "Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfler de yer." gibi.
Üçüncüsü
şaşılacak ve garib bulunacak tuhaf ve ibretli bir hale veya bir sıfata
veya bir kazıyye (önerme)ye ve hikayeye de "mesel" denilir ki, darb-ı
mesel
gibi, dilden dile dolaşmaya ve her yerde söylenmeye layık olduğu
cihetle
ondan istiare edilmiştir. Bu, sadece nakil ve hikaye olunur. Darb-ı
mesel
gibi her söylenişinde bir teşbih ve temsil mânâsı gözetilmez. Fakat ilk
söylenişi hakika t de olabilir, bir temsilî istiare de olabilir, buna
"destan"
da denir. "Dillere destan oldu." deriz. Destan şiirleri bundan
alınmıştır.
Bu mânâdan, delil ve hüccet mânâsına da gelir. Çünkü bu gibi meseller,
gerek bir nadir hakikat olsun ve gerek bir tahyil (akla getirme) ve
temsil,
yani sırf bir masal olsun bir yaygın şöhreti içerdikleri zaman, bazı
gerçekler
onlara benzetilerek söylenir. Mesela "Bu iş, kurt ile kuzu masalına
benzer."
denilir. Biriyle diğerine temsil edilerek delil getirilir. İşte
edebiyat
t a bir hakikati, diğer bir hakikate veya bir hayale veya meşhur bir
mesele
benzeterek örneğe ait bir şekilde ifade etmeye "temsil" adı verilir ki
teşbih veya istiare, hakikat ve mecaz kısımlarına ayrılır.
Edebiyatta
anlatma ve cazibe nokta-i nazarından
temsilin, beyan ile ilgili büyük önemi vardır. Çünkü çoğunlukla
akıllar,
kuruntuların müdahale ve saldırılarına maruz olduklarından, gizli
düşünceleri
iyice anlamaktan mahrum kalırlar. Temsil ise, kuruntuları akla bağlar
da,
hakikati, cahil ve anlayışı k ıt kimselere bile anlatmaya sebep olur.
Çünkü
temsil, ince ve düzenli gizli düşüncelerin perdelerini atarak, onları
açık
hissedilen şeyler kisvesi içinde açıklar, tanınmadık şeyleri tanınmış,
görülmedik şeyleri görülmüş gibi ortaya çıkarır ve anlatır. İş b unun
yerini
bilmek ve güzel kullanabilmektir. Zamanlar olmuş ki, geçmiş dinlerin
akla
uygun düşüncelerinin ruhu, karinesiz temsiller ile anlatılmış ve
yayılmış;
temsili, tersîm (resmetme) ve tecsîm (cisimlendirme) ile semboller de
takip
etmiş ve bu şekild e ruhlar unutulup, putlara, sembollere tapılmıştır.
İşte İslâm dini âyetinde olduğu gibi imanı, hissedilen ve görülenden
önce,
doğrudan doğruya aklî ve kalbî olan gaybe ve hakikatin başlangıcı ve
sonucu
bulunan tek hakka dayayarak, insana ait ruhu mesel d en hakikate,
temsilden
tahkike yükseltmiş ve Kur'ân bu yükselmeyi temin için gerçekleri aklî
ve
kalbî değerleriyle sağlam bir şekilde açıkladıktan ve tebliğ ettikten
sonra,
o akla uygun düşünceleri temsiller ile de anlayışa yaklaştırmış ve
telkin
etmiştir. Ve bunu yaparken tahkik ile temsil arasına açık bir karine
koyarak,
doğru ile yanlışı birbirine benzemekten saklı tutmuştur. Bu sebeple
Kur'ân'ın
açıklama üslubunda tahkik karşılığında temsiller ve muhkemler
karşılığında
müteşabihler dahi bulacağız. İşte üslub-i beyanda tahkik ve temsil
üstünlüğüne
ilk olarak bu âyetten başlıyoruz. Bundan önce münafıkların halleri
tahkik
yoluyla tesbit edilmiş olduğu halde, şimdi de temsilî yönüne geçiyoruz.
Bundan ve bir sayfa sonraki âyetinden o kadar açık bir şekilde anlarız
ki, Kur'ân temsil üslubunu da içermekle gerçeklerini rümûz ve temsile
boğmamış,
zahirin hakkını hak, temsilin temsil olarak karine ile anlaşılmasını
tercih
ve temin etmiştir. Şu halde bu konuda sözlü ve duruma ait karine
bulunmayan
yerlerde çelişki ile zata ait imkanı seçebilen akıl karinesinin
delaletine
başvurulur. Ve böyle bir temsil karinesi bulunmadıkça Kur'ân'ın zâhiri,
yalnız vehmî anlayışa ait uzak görme ile te'vil edilemez. Bakınız bu
âyette
temsil karinesi lafzan bile ne kadar açık ve çok t ur. şu halde bu esas
itibariyle bir teşbihdir. Ve "mesel"i, "mesel"e teşbihtir. Burada
"mesel",
şaşılacak hal, garib olay mânâsınadır. Yani bunların halleri ve
özellikle
hidayeti verip sapıklığı satın alma durumları şu ateş yakan ve ateş
yakanlar
kıss a sına benzer ki, birisi bir ateş yakmak istemiş ateş parlayıp da
yakanın etrafındaki şeyleri aydınlatınca Allah o kimselerin bütün
ışıklarını,
daha doğrusu göz nurlarını alıvermiş de onları karanlıkta bırakmış ne
aydınlık,
ne bir şey, hiçbir şey görmez olmuşlar, görmez bir durumda kalmışlar.
Ateş mi sönüvermiş? Bir hayli tefsirci öyle açıklamışlar. Fakat ateş
sönmeden,
aydınlık devam ederken Allah'ın, onların görecek göz nurlarını
alıvermiş
olması daha açık ve daha güzeldir. "Keşşâf tefsiri" sahibi "Yaratılışın
kastedilmesi en uygunudur." derken bunu seçmiş gibidir ki, devamı da
bunu
gösteriyor.
18-Buyuruluyor
ki bunlar sağırdırlar,
dilsizdirler, kördürler, bu halden dönüp önceki nurlu hali bulamazlar.
Daha açığı: Artık kendilerine gelemezler, tamamen sersem, şaşkındırlar.
Şu halde yolu nerede bulacaklar? Bu şekilde sönen yalnız göz nurları
değil,
bütün şuur nuru, idrak nuru olduğu anlaşılıyor ki, bu mânâ ifadesindeki
mühürleme ve basımın daha kuvvetlisidir. Bu şekilde hikayedeki ateş
yakan,
n urları gidenlerin dışında kalır. ve zamirlerinin lafız ve mânâ
itibariyle
müfred (tekil) olması açıktır. Resulullah'ın davet ve hidayeti (doğru
yolu
göstermesi) karşısında münafıkların durumlarının da, tıpkı ateş
yakıcının
parlattığı ışık karşısında g ö zleri Allah tarafından görmez
oluverenlerin
durumu gibidir. Araplarda ateş yakmak, ışıklandırmak maksadıyle de
yapıldığından,
bu mânâlarda kullanılır. Aynı şekilde yangın çıkarmak gibi suikastla da
olabileceğinden fitne ve fesat çıkarmak mânâsına da gelir. Ve burada
ikisine
de ihtimali vardır. Bundan başka davet, hayra da olur, şerre de. Şu
halde
yangın çıkarmak ve kötülüğe davet etmek mânâlarına alındığı zaman,
nurun
alınması, ateşin söndürülmesi demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş
yakan karanlıkta k alanlardan olur ki, bu ateşi yakan münafıkların
başıdır.
tekildir veya çoğuldur ve çoğul mânâsınadır. Ve birçokları böyle tefsir
etmişlerdir. Fakat ateş yakmak, aydınlatmak ve hayra davet etmek
mânâsına
düşünüldüğü zaman, gerek ateş yakıcı ve gerek olan akıl sahibinin nuru
sönmemiş olduğu halde kavramında dahil olan hayvanlar takımının nurları
sönmüş ve o ışıktan ancak bunlar mahrum kalmış olurlar. Bu takdirde
ancak
zamiri, "mâhavlehû" daki içinde bulunan hayvan gibi insanlara döner.
Birinci
şek i lde "mesel" için büyük bir güzellik ve fevkaladelik yok gibidir.
Gerçi yanan bir ateşin birden bire sönüvermesi garip ise de, şiddetli
bir
rüzgar gibi bir sebeple az çok yine alışılmış görünür. Fakat ışık
dururken
şuurun, görme kabiliyetinin esasından kay b oluvermesi ilâhî bir
harikadır.
Ve meselin en güzel noktasını teşkil eder. Bundan başka birincide
temsil
basittir; bir bütünü, diğer bir bütüne benzetmektir. İkincide ise iki
bütünün
düşünülmesinden meydana gelen bir bütünü, diğer böyle bir bütüne
benzetm
e k suretiyle bir derece daha tamlama vardır: Peygamberin davet ve
hidayeti
karşısında münafıkların, "ateş yakıcı" karşısında etrafındakilerin bir
kısmı. Muhammedî davet ve onun irşadı ebedî, fakat münafıkların anlayış
nurlarını Allah almıştır. Ve belki bun l arın içinde başlangıçta kalbî
iman da nasip olduğu halde, sonra bozgunculuğa sapan, kalben dinden
dönerek
imanının nurunu kaybedenler bile bulunmuştur. Kur'ân'ın nazmı işte bu
temsili,
böyle mânâ tabakaları ile, çok yönlü olarak açıklamıştır ki, her
birinin bir sahih yönü vardır. Muhammedî davetin ateş yakma ile
gösterilmesi
ise ikinci temsilde görüleceği üzere şunu anlatır: Bu davet, bir
taraftan
müjdeleme, diğer taraftan korkutmayı ihtiva eder. Bu davet, cennetin
karşısında
bir de cehennem ateşi gösteriy o r. "Bu ateşten kaçın, şu cennete
koşun."
diyor. Münafıkların da bu müjdelere ağızları sulanıyor; korkutmadan da
başları dönüyor, ağızdan "âmennâ=inandık" diyorlar, hidayet buraya
kadar
geliyor, fakat kalplerine iman girmiyor. Çünkü anlayışlarının nuru sön
m üş, fenalığa ceza veren adil bir Allah'a inanmak istemiyorlar. Her
türlü
emellerine kul gibi hizmet edecek adalet etmekten aciz bir ilâh
istiyorlar.
(Kemeseli
sayyibin), yahut (Kemeseli zî sayyibin)
takdirindedir ki, birincide münafıklar kıssası, toptan yağmur kıssasına
benzetilmiş ve kıssaların ayrıntılarında benzerlik gözetilmemiş
bulunduğundan,
yalnız "mürekkeb teşbih"; ikincide ise kıssaların birimlerinde dahi
teşbih
gözetilmiş bulunacağından, buna da "mefrûk" veya "müferrak teşbih"
denir.
"Sayyib" kelimesi aslında "isabet" kelimesinin sülasîsi (üç harflisi)
olan
masdarından sıfat-ı müşebbehe olup, şiddetle dökülen yağmura, bir de
şiddetli
buluta isim olmuştur. "Semâ", özel mânâsıyla "gök" dediğimiz şu kubbe,
başımızın yukarı tarafında d i reksiz, telsiz açılmış koca şemsiyedir
ki,
Peygamberimizin dilinden "yükseltilmiş tavan" ve mevc-i mekfûf
(hapsedilmiş
dalga) diye rivayet edilmiştir. Esas mânâsı yüksek demektir ki, insanın
üst tarafına gelen her yüksek şeye söylenir. Ve her ufkun bir s e ması
olur. Ruhlar ve akıllar âlemi de bir veya daha fazla semalardır. Şu
halde
(semâ) kelimesi esasen izâfî (bağıntılı) bir mânâyı içeren bir cins
ismi
olup, küllî ve cüz'î belirleme kastedildiği zaman (es-Semâ') denir.
Burada
yağmur denildikten sonra, gökten geldiği belli iken denilmesi, bütün
bir ufku kaplayan bilinen semayı açıklayarak, bu yağmurun bir taraftan
değil, semanın her tarafından geldiğini anlatmak ve meselde yağmurla
beraber
bütün o semanın manzarasını tasvir ettirmek ve bir de "say y ib"in önce
yağmur mânâsını akla getirme nüktelerini içerir.
19-Mânâya
gelelim: Yahut o münafıkların
hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle yağmura tutulanlar kıssasına
benzer ki, semanın her tarafından "bardaktan dökülür gibi" boşanmış
kuvvetli
bir yağmur, onda türlü türlü karanlıklar var. Gece karanlığı, kara
yağmur
bulutu dünyayı kaplamış, yağmurun yoğunluğu da bunlara eklenmiş,
insanın
içini sıkıyor mu sıkıyor; göz, gönül kararıyor mu kararıyor. Şu halde
karanlıklar
katmerlenmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan başka dehşetli bir gök
gürültüsü,
titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde çatlıyor,
ufuklarda
gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı. Çakıp şakıdıkça, parlayıp
yıldıradıkça
bir ümit ışığı gibi karanlıkları yarıyor, yürek l eri ağıza getiren bir
halecan (yürek çarpıntısı) veriyor. Bunlara tutulanlar parlayarak
geldiği
için yıldırım, çarptığını mahvettiği için sâika (ve çoğulunda savâık)
denilen,
gözlere şimşek, kulaklara gök gürültüsü halinde gelen, ucu nereye
dokunursa
yo k eden, insanı ve hayvanı bir anda mahveden, madenleri eriten,
demiri
mıknatıslayan, mıknatısların kutuplarını alt üst eden, özetle
(es-Savâık)
denilince her türlü felaket ve yok ediciliği ile bilinen o âteşîn
kamçılardan,
o dehşetli kıvılcımlardan, yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına
tıkıyorlar,
bunu da ölüm korkusuyla, ölümden sakınmak için yapıyorlar. Fakat kulak
tıkamak neye yarar, korkunun ecele faydası ne? Allah bütün kâfirleri
her
taraflarından, içlerinden, dışlarından, dünyalarından, ahire t lerinden
kuşatmıştır. İlâhî kudretin kuşatmasından dışa çıkmak mümkün mü?
Allah'ın
izni olmadıkça bundan kurtulmalarına ihtimal mi var? Yıldırımdan
korkulmaz
mı? Ölümden sakınılmaz mı? Evet ama bunlardan daha önce Allah'dan
korkmak
ve O'nun azabından sakı n mak gerekir. Yıldırımları yapan kim? Bütün bu
alâmetleri belirten kim? Bulutların arasından, o su hazinelerinin
içinden
bu ateşleri çıkartan kim? Onları tâ uzaklardan kulaklara işittiren,
gözlere
gösteren kim? Sakınmak hissini veren, ona göre tedbir almak
kabiliyetini
ihsan eden kim? O yıldırımların çıkış noktalarını, isabet noktalarını
tayin
eden ve bulutları ona göre sevk ve idare eden kuvvetler, melekler
kimin?
Hepsi hepsi Allah'ın, yıldırımlar da Allah'ın bir belası, azabının bir
örneğidir. Bunlardan k o rkup sakınmak istiyenlerin daha önce Allah'tan
korkmaları ve onun emirlerine, kanunlarına uyarak felaketten
sakınmanın,
nimetine ermenin yolunu bilmeleri gerekir. Bir Allah korkusu, insana
bütün
korkuları attırır. Allah'ın izniyle her korkudan kurtulmanın bir çaresi
vardır. Fakat Allah'tan kurtulmanın imkanı yoktur. O da iman ve kulluk
etme ister; kanunlarının, emirlerinin tatbikini ister. Ona bununla
yaklaşılır;
azablarından bununla korunulur, kurtuluş bulunur. Yoksa gök gürültüsü
ve
şimşeği gördükten son r a yıldırımdan korkmanın, kulak tıkamanın hiçbir
faydası yoktur. Şimşek çakınca olan olur, yıldırım yerini bulur. Gök
gürültüsü
işitildiği zaman da bunlar beş on saniye önce olmuş bitmiştir. Ümit ve
müjde şimşeğin yaldızlı çakışında değil, gök gürültüsünün gümbürtülü
gelişindedir.
Bilmeyenler gök gürültüsünü şimşekten sonra, yıldırımı da bu gürültü
ile
beraber gelir zannederler. Halbuki yıldırım şimşekle düşer. Esas
itibariyle
gök gürültüsü de onunla beraber patlamıştır. Daha esasında gök
gürültüsü,
o yıldı r ımı çıkaran sarsıntıda, sadmede, vuruştadır. Bulutlara,
havaya
bu darbeyi vuran bir kuvvet, onu idare eden bir melek vardır ki, gök
gürültüsü
ismi ona kadar dayanır. Bu kuvvet, bu melek buluttan buluta, buluttan
havaya
darbeyi indirdiği zaman sarsıntıdan b ir gürültü ile bir ateş, bir
kıvılcım
çıkar, şimşek bu kıvılcımdır, yıldırım bundadır. Ses ağır gelir, sonra
işitilir ve geldiği zaman, "Size geçmiş olsun, Allah'ın izniyle
yıldırımı
düşürdüm, siz kurtuldunuz." der. Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi
şimşek, sonra gök gürültüsü ve yıldırım değil, gerçekte ve Allah
katında
gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım şeklindedir. Size de şimşek, yıldırım
ve gök gürültüsü şeklinde görünür ve işitilir. Bunu bilmeniz, anlamanız
gereklidir. Bunun için Allah Teâlâ (ra'dün ve berk) buyurmuş. Gök
gürültüsünü
öne almakla beraber, aralarını "mutlak cem' " için olan "vav" ile
bağlamış,
(şimşek sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır. Bunu Fen Bilimlerini
okumamış
ve ümmî olan Hz. Peygamber, kendi kendine elbette bilemezdi. A l lah
bildiriyor,
ilim ve fen ehli de bunu tasdik edeceklerdir. Ederken ilâhî vahyin
hakikatini
anlamaları gerekir. Hele elektrik olaylarıyle delil getirerek
görülmeyen
esir (cevher)i bulmaya çalışanlar, Allah'ı daha önce anlamalı,
Peygamberine
vahyinin hak olduğunu da hiç olmazsa bu gibi ince noktalardaki fennî
te'yitlerle
itiraf etmelidirler. Gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu, bunu
işitenlerin
hamd ve şükretmesi gerektiğini de unutmamalıdırlar. Yıldırım hakikaten
müthiştir. Bir ilâhî beladır. Ve şimşek i le beraberdir. Fakat bundan
korunmak,
önceden, maddî ve manevî bir yıldırım siperi bulmak gerektir. O da
Allah'ı,
emirlerini ve kanunlarını tanımakla olur. Şimşek çaktıktan sonra kulak
tıkamanın hiçbir mânâsı yoktur. O zaman insan kurtulursa sırf Hakk'ın y
ardımı ile kurtulur ve gök gürültüsünü işittiği zaman da kurtulmuş
olduğunu
bilir. O zaman Allah'ın kudretine hamd ve şükretmesi gerekir. Bunlar ve
bunları anlatan Kur'ân hep hak âyetlerdir. Bu davetlere ve bu irşadlara
kulak tıkamak ne bedbahtlıktır!
Gök
gürültüsü
ve şimşeğin, yıldırımın maddî
ve manevî gerçeğini açıklamak için lügatta, dine ve felsefeye ait
tarifler
vardır. Lügata göre ra'd (gök gürültüsü), buluttan çıkan korkunç sesin
ismidir ki başlangıçta ani bir patlayış ve sonra hayli devam ede n bir
gürültü olur. Biz buna gök gürlemesi deriz. Bu kelime aslında titremek
veya titretmek, diğer deyimle zangırdamak ve zangırdatmak mânâlarıyle
ilgilidir.
Şimşek parıldamak, yıldıramak mânâsıyla ilgili olup, buluttan ani
olarak
çıkıp yıldırayarak, şakıy a rak sönüveren bir parıltının ismidir ki,
dilimizde
şimşek denir. Bunun çakmasına da denir. Yıldırım, gayet şiddetli, çok
çabuk
bir sadme, bir çarpıştır ki, bir ateş parçasıyla çarptığını yok eder,
bu
münasebetle ölüm, şiddetli azab mânâlarına da kullanılı r. Dilimizde
buna
yıldırım denir ki, yıldırma ve yıldırama mânâlarıyla ilgisi açıktır.
Râğıb
der ki, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım aslında bir şeyin üç çeşit
tesirleridir.
Dinî
izahı:
Bulutları Allah Teâlâ'nın iradesine
göre yağmur yağacak yerlere sevk ve idare eden bir melek (yani
anlayışlı
ve hareket ettirici bir kuvvet) vardır ki, ismine "gök gürültüsü"
denir.
Bu melek rüzgar meleklerinden başka olarak bulutları özel şekilde
zorlar
ve sevkeder. Bunun sevki, rüzgarın sevki gibi taş yuvarlarcasına
değildir.
Bu tıpkı bir çobanın şarkı söyleyerek deve sürmesine benzer. Diğer
deyişle
ruhun bedeni idare etmesi, sözün, nağmenin diğerine tesir yapması gibi
içten tesir eden ruhanî ve dinamik bir tesirdir. Bu melek bulutlarda
bir
uygunsuzluk gördüğü zam a n çarpar, haykırır, bu haykırış onun Allah'ın
kudretini ilan eden bir tesbih ve tekbiridir. İşitilen gürültü, zahirî
gök gürültüsü budur. Haykırırken hiddet ve şiddeti çoğaldıkça ağzından
ateş saçar, diğer bir deyişle nurdan ateş kamçıları çalar. Görülen
şimşek
bu kamçılardır. Yıldırım, bunun yani ateşin vuruşudur. O kamçının ucu
nereye
dokunursa yok eder. Bunun hepsi o meleğin yani "ra'd"in bir vuruşundan
ibarettir. Bu darbenin havaya ve dolayısıyle insan ruhunun işitme
gücüne
tesir ve tezahürü, gök gürü l tüsünün sesi; daha inceden ve daha çabuk
gözüne tesir ve tezahürü şimşek; dokunduğu şeye dokunma tezahürü
yıldırım
adını alır. Buluttaki tesirinin mahsulü de itaattir. Ve bunların hepsi
Allah'ın emrini icra etmekten ibarettir. Bu âyette ra'd, gök gürültüs ü
nün sesi mânâsına olmakla beraber, aslına da işarettir. "Gök gürültüsü,
övgüsüyle O'nu tesbih eder." (Ra'd, 13/13), Bu meleğe, gök gürültüsü
meleği,
zorlayıcı melek, ateş tutuşturma meleği; şimşek fiiline de melek
darbesi,
meleğin parlaması denilmiştir.
İşte
Ashab
devrinden itibaren en eski kıymetli
tefsircilerden rivayet edilen açıklamalara göre gök gürültüsü, şimşek
ve
yıldırım olaylarının gerçeği böyle kuvvet prensibine döndürülmüş, fakat
kör kuvvet değil, dinamik, ruhanî idareci ve idrak sahibi bir hareket
ettirici
olan melek kuvvetine döndürülmüştür. Fennî izahların hiç biri buna
aykırı
olmamış ve bu daireden çıkmamıştır. Ancak kör kuvvette sıkışıp
kalanların
anlayışı buralara varamaz. Şu halde felsefî tarifine gelelim: Vaktiyle
en meşhuru, b u lutların çarpışması, yani sürtme ve dokunma ile çakmak
taşından çıkan ses ve kıvılcım şeklinde açıklanmış idi. Fakat İbnü Sina
"Şifa"sında bunu pek beğenmemiş, bulutların ta denizlerden, göllerden
su
buharı halinde çıkarken tamamen saf olmayıp, az çok dum a n buharı ile
ve biraz da ısı ile çıkmaları ve yükseldikçe su buharının daha önce
soğuması
hasebiyle öbürlerini arada sıkıştırmaları ve nihayet bu sıkışmanın
şiddetlenmesi
ile onların püskürmesi ve parlaması hususlarını ileri sürerek uzun
uzadıya
açıklamış ve özetle şöyle demiş: "Çoğunlukla gök gürültüsünün ve
şimşeğin
sebebi, rüzgara ait harekettir ki, ses çıkarır, parlar ve bazan şimşek
ve parıltı da gök gürültüsüne sebep olur. Çünkü... Çünkü..."
İbnü
Sina'dan
çok önce olan İbn Cerir et-Taberî
tefsirinde diyor ki: "Diğer birtakım ilim ehli, gök gürültüsü,
bulutların
altında boğulan rüzgarın fırlamasıdır.
Ses
bundandır. İbn Abbas hazretleri Ebu'l-Huld'e
bir mektup ile "Gök gürültüsü nedir?" diye sormuştu. O da "Gök
gürültüsü
bir rüzgardır." diye cevap vermişti. Fakat İbn Abbas hazretleri kendisi
"Gök gürültüsü meleklerden bir melektir." diyordu. Demek İbnü Sina'nın
rüzgar teorisi de eski bir teori olmakla beraber, bunun sebebini ta
denizlerden
gelen duman buharı ve ısıya kadar götürmek nokta-i nazarı havanın ve
bulutların
elektriklenmesi hakkında kararlaşmayan görüşler yanında şimdiki tabiat
ilmi de mevcut bulunuyor. Bugünkü felsefî açıklamaya gelince, bunları
elektrik
olaylarına tatbik etmişlerdir.
Öteden
beri
Yunanca elektron denilen elektrikte
görünen bir cezb (kendine çekme) özelliği vardı. Sonradan bu özelliğin,
az çok her cisimde bulunduğu anlaşıldı. Ve buna elektriklenme denildi.
Fizik bilginleri tabiat olaylarında âdet olarak etkili olan ısı, ses,
ışık,
çekicilik gibi bazı etkenler sayarla r ki, elektrik de bunların
beşincisi
oldu. Ve bunun çeşitli sürtünmelerden meydana gelen kimyevî etkileri
veya
diğer vasıtalarla meydana gelip dinamik elektriklenme denilen kısımları
bulundu. Bugün sanayide birçok tatbikatı yapılan, altın, gümüş
yaldızlama,
eritme, kalıba dökme ve kuyumculuk, telgraf, telefon, aydınlatma, yakma
ve tedavi gibi birçok hususlarda istifade edilen elektriğin elde
edilmesi
ve kullanımı için çeşitli aletler, cihazlar, makineler yapıldı. Bununla
beraber elektriğin esası ve mahiyeti, ne olduğu tamamen anlaşılamayıp,
ateşe ve ışığa ait madde gibi varsayımlarda kaldı. Nihayet ısı ve ışık
gibi cisimlerin atom denilen en küçük parçalarının özel bir şekilde
hareketinden
veya bunların arasını işgal eden bir esir (cevher)in hareketinden mey d
ana geldiği göz önünde bulundurularak daha çok bu sonuncuya önem
verildi.
Ve özetle bütün kuvvetlerin esasında bir hareket enerjisine dönüşmesi
fen
ilimlerinin en kuvvetli görüşü oldu. Hakikaten elektrikte de hareket,
ısı,
ışık değişiklikleri hep görülüyo r. Şu halde elektrik, fennin en önemli
bir kuvvetidir. Bu da biri erkek, biri dişi gibi pozitif (artı) negatif
(eksi) iki cinse ayrılıyor. "Ne yücedir o (Allah) ki, bütün çiftleri
yaratmıştır."
(Yâsîn, 36/36) Bunların bir cinsten olanları birbirlerini i t iyor, def
ediyor; ayrı cinsten olanları da birbirlerini çekiyor, birleşiyor. Ve
cisimlerin
yüzeyleri bunlarla doluyor ve boşalabiliyor. Bunların birleşmeleri
gizli
ve açık olmak üzere iki türlü oluyor. Mesela silindir biçiminde uzunca
bir şey, bir elektri k yüklüsüne yakın bulunduğu zaman, bu silindirli
şey
de etki ile ayrı cins iki akımı taşıyıcı oluyor ve havanın bunun
üzerindeki
baskısı bunların birleşmesine engel oluyor. Fakat bir vasıta ile bu
baskının
şiddeti azalır veya iki akımın gerilim kuvvetleri ona üstün
geliverirse,
bundaki artı, eksi iki cins elektrik birbirleriyle hemen birleşerek
üzerinden
yok oluyorlar ki, buna elektrik boşalımı denilmiştir. Bunlar bu
birleşim
esnasında bazan çakmak gibi bir vuruş yapıyor ve bir kıvılcım da
çıkarıyorlar
ki, böyle gürültü yaparak birleşmelerine gök gürültüsüne ait birleşme
deniliyor.
Bu kıvılcımları biz tramvaylar işlerken -çoğunlukla geceleri görürüz.
İşte
bu aletlerde görülen bu olay, epeyce bir zaman önce hava ile ilgili
eserlere
uydurularak gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım bunlarla izah edilmiştir.
Bunun için yıldırım şöyle tarif ediliyor: "Çeşitli cinste elektrik
taşıyan
iki bulutun elektriklerinin, yahut bir bulut ile yer küresi
elektriklerinin
gerilişleri havanın karşı koymasına üstün geldiği anda iki ç eşit
elektriğin
birbirleriyle birleşmeleri sonucu vaki olan bir elektrik boşaltım ve
tahliyesidir
ki, gök gürültüsü bunun sadmesi ve gürültüsü, şimşek bunun
kıvılcımıdır."
Vaktiyle
İbnü
Sina "Şifa"sında diyordu ki,
şimşek ile gök gürültüsü aynı zamanda vaki olurlar. Fakat ses, zamanla
ilgili olduğu için geç işitilir. Işık ise zamanla ilgili olmayıp ani
olduğundan
daha önce görülür. Bugünkü fen de diyor ki gök gürültüsü ve şimşek aynı
zamanda vaki olur. Gerek ses ve gerek ışık ikisi de zamanla ilgilidi r.
Fakat sesin hızı saniyede 337 veya 340 metre; ışığın hızı ise -az çok
ihtilaf
ile beraber- üçyüz sekizbin kilometre olduğundan, daha az mesafelerde
ani
olarak görülür. Yani yıldırım şimşekle beraber düşmüş, varacağı yere
varmıştır.
Gürültüsü de sonradan beş ila on saniye kadar fark ile işitilir.
Mesafeyi
tahminen bilmek isterseniz, bir şimşek çakınca saate bakınız ve
dinleyiniz,
birkaç saniye sonra gök gürültüsünü işitirsiniz. Aradan kaç saniye
geçmiş
ise onu 340 ile çarpınız, (mesela 7X340 = 2380). Bu 2 3 80 metre size o
fırtınalı bulutla aranızdaki uzaklığı gösterir ki, ışık hızına göre bu
bir an meselesidir. Çünkü ışık bu mesafeyi bir saniyenin yüzyirmibeşte
bir bölümü kadar bir zamanda katedecektir ki, bunu biz hissedemeyiz. Bu
ifadeye göre, "Yıldırım m u tlaka gökten yere düşer." şeklinde olmayıp
tersine de olabilir. Çünkü elektirik akımı her tarafa yayılabilir.
Fakat
çoğunlukla elektrik nakledici cisimlere saldırdığından ve yer ise pek
çok
elektrik nakledici olduğundan genellikle yıldırım gökten yere düş m
ektedir.
Fakat haricî bir sebeple yer artı elektrikle ve kendisine yaklaşan
bulut
eksi elektrikle dolu olduğu zaman hücum daima artıdan eksiye olduğu
için
yıldırımın yerden göğe doğru çıkması da mümkün ve olmuş bir şeydir
deniliyor.
Akıcı
elektrik, el ektrik nakleden cisimleri
çekmek veya onlara hücum etmek özelliğine sahip olduğundan, nakledici
olan
ağaçlara, binalara ve özellikle madenden yapılmış eşya üzerine düştüğü
görülmüştür. Bunun için böyle fırtınalı havada ağaç altlarında ve bu
cümleden
olarak nakledici olan çınar ve kavak ağaçları altında saklanmak çok
tehlikelidir.
Çam ve fıstık ağaçları pek nakledici olmadığından bunların altında
korunmak
nisbeten mümkündür. Paratoner (yıldırım kıran) ve halk arasında
yıldırım
demiri denilen demirin dairesi en emin yerdir. Bu da Hakk'ın bir
kanunudur.
Fakat bunlar da gök gürültüsü ve şimşekten önce ve ecel gelmediyse
mümkün
olabilir. Yıldırım ne yapar? Çok şeyler yapar, Allah korusun insanı ve
hayvanı bir anda yok eder. Ve yanması kabil olan cisimleri yakar.
Madenleri
eritir. Nakledici olmayan cisimleri kırar. Yer kütlesine girişi
esnasında
geldiği yönde ne cins cisim bulunursa hepsini erittiğinden geldiği
yerde
cam ebrusu ile karışmış, yaklaşık on metre uzunluğunda dirgen gibi bir
çeşit çatal külçe hasıl olu r ki, buna da yıldırım demiri denilmiştir.
Eğer demir değneğe rastgelirse mıknatıslar, eğer mıknatıslı bir şey
bulursa
kutuplarını değiştirir.
Gök
gürültüsünden meydana gelen çatlayıştan
sonra devam eden gümbürtü hakkında çok görüşler varsa da henüz
kararlaşmış
değildir. Bazıları ses dalgasının, yeryüzü ile bulutlar arasında bir
kaç
defa yankı yapmış olmasına yöneltmekte, diğer bazıları da gök gürlemesi
denilen olayın çok ve kıvılcımlardan oluşmuş olup yeryüzüne gelinceye
kadar
ağırlıkları çeşitli taba k alardan geçmesine ve her tabakanın sesi ayrı
olduğundan hepsinin anılan karma patlamayı teşkil ettiğine kanaat
getirmektedir.
Demek ki bugünkü ilme göre, parlamak, gürlemek, yakmak gibi en az üç
görünümü
bulunan gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım olayları; vurma, kıvılcım,
cereyan
alâmetleri gösteren ve esasında elektrik boşaltımına dönen bir olaydır.
Hafif rüzgarlı havada, elektrikli aletlerde meydana gelen kıvılcım ve
çarpmanın,
rüzgarlı havada vaki olan bu olaylara benzemesi dolayısıyle fen
bilginlerinin
çoğu gökte şimşek, gök gürlemesi ve çatlama ile tatbik etmek
fikirlerinde
bulunmuşlar ve son olarak bunu bir hayli tecrübelerle te'yit etmişler
ve
bu konuda bazı kanunlar tesbit eylemişlerdir. Ve bu şekilde rüzgarlı
havanın
ve bulutların elektrik ile yükl ü olduğunu kabul etmişlerdir. Rüzgarlı
havadan ayrı olarak her zaman az, çok akıcı elektrik bulunduğu ve bunun
bazan artı ve bazan eksi çeşidinden olduğu ileriye sürülüyor.
Açıkladıklarına
göre bulutsuz güzel zamanlarda hava artı elektrik ile yüklü olup, m i
ktarı
günün saatlerine göre değişir ve bu cümleden olarak yeryüzünden 1,30
metre
yüksekten itibaren çok yükseklere kadar artar. Fakat bu değişmenin
sebebi
ve hangi kaide altında arttığı meçhul kalmıştır. Binalı ve ağaçlı olan
yerlerde elektrik alâmetleri hemen hiç yok gibi, ancak şehirlerdeki
geniş
meydanlarda az miktarda artı elektrik bulunuyor. Güneşin doğmasında
havanın
kütlesindeki artı elektrik gayet az iken, zevale iki saat kalıncaya
kadar
en yoğun sınırına ulaşır. Zevalden sonra batmaya bir saat ka l ıncaya
kadar
ağır ağır azalır, güneşin batmasından iki saat sonra yine artmaya
başlar.
Kış mevsimi elektriğin miktarı yazdan daha fazla olur. Gökte birçok
bulut
bulunduğundan havanın elektriğine nisbeten bazan artı ve bazan eksi
olur.
Gökte bulunan bulut l arın hareketi çok olduğu takdirde havanın
kütlesindeki
elektriğin cinsi saatten saate değişir. Fakat fırtınalı ve yağmurlu
zamanlarda
devamlı olarak artı ve eksi cinse değişir. Ve bununla beraber
elektriğin
şiddeti, hemen hemen belli miktarda bulunur. Öze t le rüzgarlı havanın
ve bulutların elektrik ile yüklü olduğu tecrübeyle ispatlanmış
sayılıyor
ise de sebepleri şimdilik varsayımlarda kalmıştır. Bazıları diyor ki,
damıtık
su, buharlaştığı sırada hiçbir elektrik alâmeti görülemediği halde,
alkali
bir sıvının buharlaşması esnasında buharı artı ve eksi elektrik ile
yüklü
oluyor. Şu halde yeryüzünde bulunan denizlerin ve göllerin sularında
az,
çok tuz bulunduğu ve bunların devamlı olarak buhara inkılab ettiği
açıkça
ortada olmakla rüzgarlı havanın bu sebeple a r tı elektrik ile yüklü
olduğu
sanılıyor. Diğer bazıları ise yerküresini büyük bir galvanizme cihazı
sayarak
kütlesinde meydana gelen kimyevî tesiri kendisini eksi elektrik ile
yüklemiştir
ve bu sebeple yüzeyine temas eden rüzgarlı hava da artı elektrik ile
yüklü
olur, demişlerdir. Bundan dolayı özel bir tecrübe ile açıklandığına
göre
su ile bulut birbirine dokunduğu zaman daima bir elektrik akımı hasıl
olur.
Bunun da suda boş bulunan yabancı maddelerin cinsine göre bazan eksi ve
bazan artı olduğu ve bulutla r da denizlerden ve göllerden uçan su
buharının
sıkışmasından meydana geldiği için ona göre bazısı artı ve bazısı eksi
elektrik ile yüklü bulunur. Yeryüzü de yukarda geçtiği üzere tabii
olarak
eksi elektrik ile yüklü bulunduğundan, yüzeyine dokunan rüzgarlı hava
da
artı elektrik ile yüklü olur, demektedir. Özetle hava elektrikleniyor,
bulutlar elektrikleniyor. Ve bu elektrikler gerginleşip geriliyor,
havanınki
çoğunlukla bulutların tesiriyle gerildiği halde bazan harici bir vasıta
ile de oluyor. İki bulut a r asında veya bulutla hava arasında böyle
artı-eksi
iki zıt ve gerilmiş iki elektriğin karşılaşmasında artı eksiye hücum
ile
eksinin onu çekmesinden sadme ve kıvılcım, gök gürlemesi ve şimşek
meydana
geliyor.
Görülüyor
ki ses, ısı, ışık ayrı ayrı birer
tabii amil görünürken, hepsi bir harekete dönüşüyor. Hareket cisimlerin
kütlesinde olduğu gibi en ufak parçalarında, atomlarında da oluyor.
Hareketin
kaynağına yani hareket ettirene (muharrike) de kuvvet adı veriliyor. Ve
her hareket özelliğine göre bir kuvvetin eseri sayılıyor. Demek ki
"esasında
elektrik bir kuvvettir" denildiği zaman, "bir muharriktir" denilmiş
oluyor.
Din dilinde ise bu muharrike daha güzel bir deyim olmak üzere "melek"
deniliyor.
Şu kadar ki melek denilirken, ruhanî bir idrak eden muh a rrik
tasavvuru
da eklenmiş oluyor. Zaten kuvvet denildiği zaman, bizzat muharrik ve
kendisini
anlayan ruha kadar gitmemek mümkün değildir. İşte bu olaylardaki
körlüğü
bir ilim kudretiyle düşündüğümüz zaman gerçeği bulmuş olursunuz.
Elektriğe
ait birleşme d e bir idrak edicinin esir (cevher) baskısıdır. Buna göre
bu açıklamalara bile lüzum kalmadan pek iyi anlaşılır ki, zorlama
meleği,
yanma meleği, meleğin çekmesi, zıtlaşma kayıtlarıyle dinî dilde ilk
olarak
rivayet edilen esas tabiat ötesi kuvvet görüşüyle bu, fennî açıklamanın
özüne uygundur. Evet artı elektriği, eksi elektriğe saldırtan o
zorlayıcı
melektir. Ve bu bir darbe (vuruş)dir. Bundan çıkan ses (gök gürlemesi)
o meleğin kendisidir. Şimşek de bir yanma, bir kıvılcımdır. Ve bunların
bütün sırrı, zıt l aşmayı kaldırmakla birliği, hak olan emre uymayı
temin
oluyor. Yıldırıma "yıldırım" denilmesi de çarpıp yakması, mahvetmesi,
yani
fiili dolayısıyledir. Açıkta bize göründüğü gibi gök gürlemesi,
şimşekden
sonra değildir. Gerçekte ve Allah katında gök gürle m esi ve şimşek
birliktedir.
Hatta gök gürültüsünün, olayın aslına göre, bir öncelik durumu bile
vardır.
Elektrik, şimşeklikten önce gök gürlemesi ve titreşimdir. Bulutlar ve
hava,
daha önce bununla içlerinden titreye titreye geriliyorlar ve bu olayda
birbi r lerine saldırırken toplu hareketle değil, önce içten içe bu
titreyişle,
bu titreşim ve sarsılma ile saldırıyorlar. Sonra gök gürlemesinin sesi
kulaklara ulaştığı zaman yıldırımı hatırlatan titretici bir tesir ile
beraber
onun artık geçtiğini bildiren bir m üjdesi de vardır. Sonra âyette
zulümât
(karanlıklar) ve savâık (yıldırımlar) çoğul yapıldığı halde ra'd (gök
gürültüsü)
ve berk (şimşek)in tekil getirilmeleri de dikkate değerdir.
20- Bunların bu
sıradaki hallerini
hiç sorma
şimşek hemen gözlerini çarpıp alıverecek onlara parlayıverdikçe
ışığında
yürürler, başlarına karanlığı çökerdiği vakit de dikilir kalırlar.
Allah
dilemiş olsaydı kulaklarındaki işitme ve gözlerindeki görme
özelliklerini
de alıverirdi. Buna şüphe mi var? Allah Teâlâ her şeye kâdirdir:
Kudreti
her şeye ve daima yetişir. Allah'ın güzel isimlerinden biri de kadîr
ism-i
şerifidir ki, pek kudretli, hem de daima kudretli demektir.
Kudret,
fiil
ve terkin sıhhati demektir. Bu
ölçü ile kuvvetten ayrılır. Çünkü kuvvet bir yöne, kudret ise her yöne
bakar. Mesela bir taşın yuvarlanışı kuvvetledir. O yuvarlandığı yerden
dönemez. Kudret ise sağa giderken, tersine de gidebilir. Yaparken
bırakabilir.
Özetle kuvvet mecburiyet ve çaresizlik; kudret ise seçme ifade eder.
"Şey",
mevcut
demektir, bunda ma'dum (yok
olan)a şey denemez. Bilinmesi ve haber verilmesi doğru olabilen
mânâsına
da gelir. Bu mânâ ile mümkün olan "yok"a da şey denebilir. Fakat bizzat
mümteni' (olamaz) olan yok, hiçbir şey değildir. O, ne bulunabilir, ne
bilinebilir, ne haber verilebilir. Lügat bakımından aslı
"meşiyyet"ten
"sıfat-ı müşebbehe"dir ki "şâi" dileyen, "meşiy" dilenmiş mânâlarına
gelir.
Eşyaya, şey denilmesi, ilâhî dilemenin ilgisi itibariyle "meşiy"
(dilenmiş)
olduğu içindir. Bu mânâca Allah'a "şey" denmez. Fakat "şâi = dileyen"
mânâsına olarak "şey" denir. Buna göre "herşeye kadirdir" ifadesinde
Allah
dahil değildir, fakat "herşeyi bilicidir"de dahildir. Bu açıklamadan
sonra,
"Allah Teâlâ kendi gibi bir Allah daha yaratabilir mi?" tarzında bir
kuru
n tuya düşme akla gelemez. Zira o mümteni' (olamaz)dir, şey değildir.
Yaratılan,
yaratan olamaz. Hem sonradan yapılsın, hem ezelî olsun! İşte imtina',
muhal
(olamaz) buna derler. Allah Teâlâ öyle bir vâcibü'l-vücud (varlığı
lüzumlu)dur
ki, O'nun lâşerîke le h (ortağı yok) olan birlik sıfatını kaldırmak
hiçbir
şekilde mümkün değildir. Bu, O'nun zatına mahsus kemalidir ve bütün
sıfatları
da böyledir. Şu halde böyle her şeye gücü yeten Allah Teâlâyı yarattığı
gözleri, kulakları alıvermekten kim yasaklar? Bunu bi l meli, Allah'a,
Peygambere, iman sahiblerine hile yapmaktan, fesat çıkarmaktan
sakınmalı.
Sakınmak için yıldırımı gözetmemeli, gök gürültüsü ve şimşekten önce
Allah'tan
korkmalıdır. Bu âyetten sonra gelen "Ey insanlar ibadet ediniz." genel
hitabı ne ka dar edebî oluyor!
İşte
Cenab-ı
Hak münafıkların durumunu bir
de böyle "sayyib = yağmur" meseliyle tasvir buyurmuştur. Bu teşbih,
teşbih-i
mürekkeb (temsilî benzetme) olduğuna göre ayrıntılarında benzerlik
aranılmayarak
hepsinde münafıkların hayretini, şaşkınlığını hayal etmek yetecektir.
Bununla
beraber bunu teşbih-i mefrûk olarak ayrıntılı bir şekilde düşünmek de
mümkün
olmuştur. Şöyle ki: İslâm dini hayat sebebi olmakta kuvvetli bir
yağmura,
Peygamberimizin gönderildiği zamanda dünyanın hali ve her z a man
İslâm'a
karşı olan kâfirlerin şüpheleri karanlıklara; dinin va'di ve vaîd
(korkutmas)i
şimşek ve gök gürültüsüne; kâfirlerin ve münafıkların namzet oldukları
musibetler ve ceza, yıldırımlara benzetilmiştir. Sonrası da İslâm'a
münafıkların
bakışını ve fırsat buldukça ondan istifade şekillerini temsil ediyor.
Bu
iki temsilin nüzûl sebebi hakkında, yahudilerin de bazı rivayetlerde
bahis
konusu edildiğini görüyoruz.
Buraya
kadar
Cenab-ı Allah, ilk önce ve bizzat
Resulüne hitap ederek, hitap ve hidayet kabiliyeti nokta-i nazarından
insanların
sınıflarını ve her birinin durumlarını, ruh hallerini, sonuçlarını
açıklayan
bir tasnifini; bütün ilimlerin ruhunu ve Kur'ân'ın hikmet ilminin aslî
hatlarını içine alan gayet derin ve gayet ayrıntılı bir bilgi bah s ini
ihtiva eden şümûllü aydınlatma ile beraber, küfrü huy edinen inatçı
kafirlerle,
şüphe ve bozgunculuğu huy edinen münafıkların yola gelmiyeceklerini,
korunamayacaklarını
ve bunun için Kur'ân'ın hidayetinin Allah'tan gereğince korkanlara
tahsis
edildiğini ilan ve anlattıktan ve temsillerle genel davetin gereğine
uyardıktan sonra, teklifin genel olduğunu, sorumlulardan hiçbir sınıfın
bunun dışında kalamayacağını, korkutma ve korkutmama onlar için eşit
olsa
da, Peygamberin görevi açısından eşit olmadığını anlatarak, bütün
insanlara
hitap tevcih ederek aşağıda olduğu gibi ilk emrini vermiştir.
21-Bu
âyetin,
Fâtiha sûresindeki "âlemlerin
Rabbi" vasfının isbatına, "ancak sana ibadet ederiz" antlaşmasına,
sonra
da Bakara sûresinin başındaki "müttakiler için bir doğru yoldur"
fıkrasına
ve nihayet üç kıssanın tümüyle yağmur temsilinin içerdiği gayeye ne
kadar
uygun olduğunu hatırlatmaya lüzum yoktur. Kur'ân'ın tertibine göre bu
âyet
Allah Teâlâ'nın açık olarak ilk emrini içeriyor ki bu emir, İslâm
binasının
teme l esası olan kulluk ve rabblık birliğinden başlıyor. Ve ulûhiyetin
rububiyyete, rububiyyetin yaratıcılığa bağlılığını gösteriyor ve
yaratıcıyı
isbat ediyor. Ve hemen ardından da nübüvveti ve Hz. Muhammed
(s.a.v.)'in
doğruluğunu isbat ve müdafaa ediyor.
Ey
insanlar!
Akıl ve erginlik ile insanlığın
ilk kemal basamağına basmış olanlar! Bakınız, gerek "ancak sana ibadet
ederiz" antlaşmasını vermiş olsun gerek olmasın hepiniz mümin, kâfir,
münafık,
hangi sınıfa, dünyadaki kavimlerden hangi kavme mensu p olursanız
olunuz,
fakir-zengin, âlim-cahil, hangisinden bulunursanız bulununuz hepiniz
her
zaman şu emirle sorumlusunuz: sizi ve sizden öncekileri, babalarınızı,
analarınızı, bütün atalarınızı, dedelerinizi ve diğerlerini baştan sona
yaratan Rabbınıza, âlemlerin Rabb'ine ibadet ve kulluk ediniz, sevgi ve
korkunun kemaliyle, en güzel edep ve saygı ile ona boyun eğiniz ve
O'nun
emirlerine, hükümlerine uyunuz. sözünü verenler onu ifa etsin;
vermeyenler,
vermeye çalışsın; ona ibadet ve itaat ediniz ki gerç e kten
korunabilesiniz,
gerçek muttakilerden olmanızı ümit edebilesiniz. Yoksa yıldırımlar gibi
âlem hadiselerinden, ölümden korkmakla, kulak tıkamakla asla
korunamazsınız.
Dikkat ediniz. buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de
korunmanız
bir k u vvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin
olunuz"
denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz
ibadetinizle
onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait
bir kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ı n lütfu ve rahmetidir. İbadet
ilk önce yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı
mecbur edecek, minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur
ve zaten Allah'ın layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda
da
edemezsiniz. Şu halde "ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin
olmayınız,
ancak ümitvar olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve
Allah'ı
tanımak için yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz
ki, bir yaratıcınız ve Rabb'iniz var. Hem si zi ve hem sizden
öncekileri
yaratan O'dur.
22-
O, öyle
lütufkâr bir yaratıcıdır
ki şu
altınızdaki yeri size bir döşek yapmış, sizi orada yaratmış,
yetiştirmiş,
üzerinde her türlü rahatınızın sebeplerini temin etmiş yatıp kalkıyor,
uyuyup uyanıyor, dayanıp oturuyorsunuz, o altınızdan alınıvermiş olsa
nerede
karar ederdiniz? Kâşânelere yığdığınız kaba döşekler neye yarardı? İşte
yeryüzü size böyle bir döşek başınız üstündeki süslenmiş gök kubbeyi de
bu döşeği ihtiva eden büyük, muhteşem bir bina yapmış. İnsan olup da bu
bina içinde o döşeğe kurulmayan var mıdır? Bu binanın yanında
fakirlerin
imrendiği, zenginlerin gururlandığı diğer binaların, konakların,
sarayların
ne önemi olabilir? Büyük, küçük, zengin, fakir sizin hepiniz aynı
hanede
oturan ve bir d öşekte yatan bir aile değil misiniz? Kimin binasında,
kimin
döşeğinde yattığınızı düşünürseniz, hangi Mevlâ'nın kulu olduğunuzu ve
olmanız gerektiğini bilirsiniz.
İşte
bu bize
gösteriyor ki, sema bütün yeryüzünü
kaplıyor ve yeryüzü binadaki bir döşek gibi onun içindedir. Başka bir
âyette
"Göğü (düşmekten) korunmuş bir tavan yaptık." (Enbiya, 21/32)
buyurulmuş
olması, burada binanın "sakf" (tavan) ile açıklamasını gerektirmez. O
da
gökyüzünün diğer bir değeri, diğer bir vasfıdır ki, tavan gibi dai m a
başımız üstünde görülmesi şerefidir. İş sade bu kadar mı ya?
Burada
zamir
ile demek gerekirken, açık olarak
buyurulması, bundan maksadın önceki "semâ" olmadığına işarettir. Zira
herhangi
bir şeyin üstünde olan şey, altındakinin semasıdır. Hatta evin tavanına
bile semâ denilir. Yani bir de yukardan, o semâ tarafındaki bulutlardan
bir su indirip de bu su sebebiyle size türlü (türlü) meyvelerden,
mahsullerden
rızık çıkarmaktadır. Siz, o bina içinde, o döşekte yuvarlanırken bu
sudan
içer ve bu sayede yetişen meyvelerden, tahıllardan ve diğer yemişlerden
kısmetlenirsiniz. Bakınız, Rabb'iniz nasıl bir Rahmân'dır. Siz bu
saydıklarımızı
hep bilirsiniz, bunları bilmek için başkaca okumaya veya derin
felsefeler
yapmaya hiç de lüzum yoktur. o hal d e siz bunları ve yaratıcıdan başka
Allah olamayacağını bilip dururken, Allah'a, bir olan o hak mabuda denk
aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Fir'avn'ın yaptığı
gibi
yerde, gökte dürbünlerle Allah aramaya kalkmayınız da, bu emri veren ve
bü t ün bunları yapan ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan
yaratıcınız,
Rabb'ınız, Rahmân ve Rahîm bir Allah'a tevhid ile ibadet ve kulluk
ediniz.
"Endâd"
kelimesi "nidd"in çoğuludur. "Misil"
ve "emsâl" gibi ki, mânâları birdir. (ca'l) tabiri gösteriyor ki,
Allah'a
hangi şeyden olursa olsun "misil" (denk) tasavvur olunursa uydurma
olur;
hak olmaz, batıl olur. Bunu bile bile yaparsanız korunanlardan
olamazsınız,
inatçı kâfirlerden olursunuz.
Buna karşı
birtakım insanlar: "Evet Allah
belli ama, bize böyle emrettiği ve peygamber gönderdiği ve Muhammed
el-Emîn'in
Peygamber ve Kur'ân'ın Allah kelamı olduğu ne belli? Bu bize şüpheli
geliyor,
kuşkulanıyoruz, bunu bile bile değil, bilmediğimizden, şüphe
ettiğimizden
inkâr ederiz." dediler ve daha diyebil i rler. Bunun için Cenab-ı Hak
genel
olan bu tevhid ve kulluk davetinin ardından Resulünün peygamberliğini
ve
ona bahşettiği Kur'ân'ın ilâhî delil olan "lâraybe fîh" (kendisinde
şüphe
olmayan) bir ebedî mu'cize olduğunu açıkça göstermek için, şüphesi
olanlara
karşı açıktan bir musabaka, bir yarış ilan ediyor ki buna "tehaddî
(meydan
okuma) mu'cizesi" denir. Şanlı Peygamber Efendimizin mucizeleri gerçi
çoktur.
Fakat maddî ve zamanla ilgili olan mucizelerin kuvveti ve faydası genel
değildir. Onun kuvveti, bulu n duğu zamanın ve muhitin dışına çıkamaz.
Sonradan işitenler, "bu akla uymuyor" diye inkâr da edebilirler.
Nitekim
öyle de oluyor. Bir de beşeriyetin dinden istifadesi asıl harikalara
sarılmak
değil, Allah'ın sünnetine, devamlı ve akla uygun kanunlara sarıl m
aktadır,
yani ilimdedir. Harikalar, kulların zor zamanlarında Allah Teâlâ'nın
özel
yardımıdır. Hidayetten gaye ise zorluktan kurtarmadır. Şu halde
mucizenin
en önemlisi ebedî, aklî ve ilmî kıymeti içeren mucizedir. Bu mu'cize
ise
Kur'ân'dır. Cenab-ı Allah Resulüne bunu o kadar kesin ve yakîn ile
bildirmiştir
ki, Kur'ân'-ın hiçbir insan, hatta bütün insanlar benzerini yapamazlar.
Bu, bizzat ilâhî vaad ve taahhüd altındadır. Kur'an herhangi şekilde
bir
kelam farzedilirse edilsin, en (büyük) dâhî sayılan edip l er,
filozoflar
ve şairler onun benzerini yapmaya kalkışırlarsa aciz kalırlar.
Kur'ân'da
o kadar fevkalâdelik görmek istemeyen körler veya kinciler ne
farzederlerse
etsinler, Kur'ân ile boy ölçüşmeye kalkıştıkları zaman mağlub
olagelmişler,
hiçbir şey yapa m amışlardır. Allah Teâlâ kudretlerini derhal bağlamış
veya esasen hiç vermemiştir. İşte Allah, Peygamberine bu kuvveti vermiş
ve asırlardan beri de bunu isbat etmiştir. Dünya kuruldu kurulalı
geçmişle
ilgili bu kadar büyük ve bu kadar eşsiz bir haberi, bu k adar
ciddiyetle
peygamberlerden ve bilhassa son Peygamber'den başka hiçbir kimse isbat
etmeye değil, ortaya atmaya bile cesaret edememiştir. Çünkü
"yalancıların
mumu yatsıya kadar yanar". Şarlatanlar, geçici bir zaman için parlar,
söner.
Napolyon Bonapart Mısır'a geldiği zaman savaşlardaki üstünlüğüne
güvenerek
ve bunları bir mu'cize sanarak: "Ben Muhammed'i severim, o da benim
gibi
büyük bir komutan idi, fakat ben daha büyüğüm." demişti. Bu gururu, bu
boy ölçüşmeye kalkması sonuçta Akkâ kalesinden başlaya r ak kırılmaya
yüz
tuttu, nihayet söndü gitti ve o zamandan beri Fransızlar onun açtığı
yaraları
tedavi edemediler. Özetle (bu durum) Kur'ân'ın meydan okuma sırrı ve
Muhammed
(s.a.v.)'in peygamberliğinin ebedî bir kanunu ve delilidir. Cenab-ı
Allah
bu delili hatırlatıyor ve Muhammedî nübüvveti, Kur'ân'ın hak olduğunu
te'yid ederek ve insanlar içinde bunda şüphe edenleri kastederek
buyuruyor
ki:
23-
Ve eğer
has kulumuz, mümtaz kulumuz Muhammed
Mustafa'ya, doğruluğuna, eminliğine bu ana kadar herkesin inanmış
olduğu
sevgili Resulümüze verdiğimiz peygamberlikten ve bunun fermanı olmak
üzere
parça parça indirmekte olduğumuz Kur'ân'dan bir şüphede bulunursanız,
bir
kuşkuya düşerseniz, mesela "Vahiy inanılır şey midir? Allah kitap
gönderecek
olsa böyle mi gönderir? Böyle parça parça, âyet âyet, sûre sûre kitap
inmek
nasıl şey? Bunlar bize maddî ilimlerden ne öğretiyor? Altın
madenlerinin
nerelerde olduğunu mu gösteriyor? Kimyaları mı buluveriyor? Bu bir şiir
değil midir? Bunu insan kendiliğinden yapamaz mı? B u na göre Muhammed
ya bir şair gibi ara sıra bunları kendi söylüyor da "Allah gönderdi"
diye
bizi aldatıyor veya kendi aldanıyor mu? Gerçi Muhammed'in şimdiye kadar
aklı da vardı, doğruluk ve inanılırlığı da vardı. O, ne aldanır ve ne
aldatırdı.
Tecrübe böy l e ama, ne çıkar? Tecrübe geçmişi gösterir. Olabilir ya
belki
bugün bozuldu, aklını kaçırdı veya ahlâkını değiştirdi. İhtimal, artık
kurnazlığa kalkıştı. Hâsılı ne tarafından baksak kestiremiyoruz. Her
halde
bunun kendisinden olması ihtimalini yenemiyoruz. Allah'tan geldiğinde
şüphe
ediyoruz. Bile bile değil, fakat hakkımız olan böyle bir kuşku ile onu
tanımıyoruz. Çünkü müsbet olmayan bir şeye inanmak da budalalıktır,
akıl
kârı değildir." gibi birtakım kuşkular taşıyorsanız, bunun da isbatı
kolay.
Bunda da derin derin felsefelere, hayallere dalmaya gerek yok eğer bunu
bir insan yapabilirse, haydi bunun gibisinden bir sûre getiriniz. Yani
üslubda, belağat ve bedaetde Kur'ân sûrelerine benzer ve tam onun eşi
bir
sûre de siz bulunuz. Ve ona tam benzemek içi n söyleyen de o kulumuz
gibi
ümmî (okuma-yazma bilmeyen) ve onun gibi ahlâklı olsun. Okuyup
yazarlardan,
tahsil görenlerden, şairlikle uğraşanlardan olmasın. Haydi bu son şartı
da kaldıralım, size izin verelim, genel olarak herhangi bir şahıstan
olursa
ols u n böyle bir sûre getiriniz, Ve hatta Allah'tan başka güvendiğiniz
ne kadar yardımcılarınız, tanıdığınız ne kadar mabutlarınız, iktidarını
farzettiğiniz ne kadar putlarınız, şairleriniz, edipleriniz,
bilginleriniz,
filozoflarınız, âmirleriniz, hâsılı siz e baş, el, ayak olmak isteyecek
ne kadar yardakçılarınız, şahitleriniz, önderleriniz varsa hepsini de
çağırınız.
"Şüheda"
kelimesi "şehid" kelimesinin çoğuludur.
"Şehid" ise, hazır, şahit, nâzır, örnek mânâlarına gelir ki, burada
herhangi
birisi demektir. eğer davanızda sadık iseniz. Yani bu konuda şüpheye
yer
olduğu fikrinde haklıysanız bunu yapmanız ve yapabilmeniz gerekir. Bir
insanın kendiliğinden yaptığı bir şeyi veya daha iyisini diğer
insanlardan
herhalde bir yapan bulunur. Alışılmış olan budu r. Görmez misiniz
filozoflar
bile, "tabiat düzenidir" derler. Siz de zaten böyle demekle şairlerde,
filanlarda aynıları var demek istiyorsunuz. Varsa haydi bulun getirin,
bugün değilse yarın getirin, öbür gün getirin.
24- Yok
eğer
bunu yapamazsanız, aynını getiremezseniz
ki hiçbir zaman yapamayacaksınız. Kıyamete kadar yapamayacaksınız.
Yapmanız
mümkün değil ya, mümkün olsa da yapamayacaksınız, Allah yaptırmayacak.
O halde çırası insanlar ve taşlar olan o dehşetli ateşten sakınınız ki
bu ateş, bu cehennem ateşi kâfirler için hazırlanmıştır.
Bedâhet
(apaçıklık), şühût (görme), aklî delil
getirme, tecrübe, haber; bunlar ilmin, yakînin en önemli araçları,
ölçüleridir.
Siz bir olay görüyorsunuz, işte kitap, bunun nazmındaki yüksekliği de
bizzat
anlayanlar apaçık görüyor, diğerleri de bunlardan duyuyor. Şimdi
Allah'dan,
Peygamber'den Kur'ân ile bu haberi de işitiyorsunuz. Tecrübe de yapınız
ve cereyan eden tecrübelere de bakınız. Göreceksiniz ve hatta gördünüz
ki, bunun aynı yapılmadı ve yapıl m ıyor ve yapılmaz. O halde şüphe
etmeye
ne hakkınız kalır? Az çok ilmî bir sebebe dayanmayan şüphe, vesveseden
veya ahlâksızlıktan başka ne olur? Gerçi siz vahyi bizzat tecrübe
edemezsiniz.
Çünkü o, Allah'ın bir özel ve yüksek olayıdır. Peygambere
peygamberlerden
başka örnek bulamazsınız. Fakat onun eserlerini tecrübe edebilirsiniz.
Zaten ilmî ve fennî tecrübelerin çoğu da böyledir. Güneşin doğduğunu
ışığından
anlarsınız. Böyle bir tecrübe size olay sebebinin genel ve umumî mi,
yoksa
tek ve yüksek bir şey mi olduğunu anlatır. İşte Allah Teâlâ bu haber
verişiyle,
bu uyarmasıyle size vahiy eserini tecrübe etmek için bir özel ölçü
veriyor,
çünkü hepsini tecrübe etmeye kalkarsanız ömrünüz yetmez ve doğru yolu
göstermenin
faydası olmaz. Onları da asırların tecrübesi gösterecek ve isbat
edecektir.
Şu halde siz bu özel ölçüden istifade edebilirsiniz. Bilhassa emir ve
kat'i
ihbarının kapsamına dikkat ediniz. Sizi bir zorbanın zorlayıcı
kuvvetiyle
bağlamıyor, ikinizi bir yere getirmekten men etmiyor. Hür, seçme
sahibi, serbest bırakıyor. Haydi şairlerin ve diğerlerin sünûhat (içe
doğmalar)ına
veya gafillerin, kendini bilmezlerin, sahtekârların, şarlatanların
aldatmalarına
benzer gibi kuruntuya düştüğünüz ve bundan dolayı şüphelendiğiniz
Kur'ân'ın
ve hatta bir sûreni n dengini getirmek için elinizden geleni yapınız,
diyor.
Ve yapamayacağınızı da, gerçeğin kıyasınız gibi olmadığını da öyle bir
kesinlikle haber veriyor ve bunun yalan olamayacağını öyle bir yakîn
ile
söylüyor ve sonuçta fiilen isbat da ediyor ki, bundan b üyük yakîn
olmaz,
bundan büyük ilim olmaz. O halde vahyi bir kerre diğer şairlerin
falanların
içe doğmalarına benzetmeye asla hakkınız yoktur. Nihayet şunu
diyebilirsiniz:
Muhammed (s.a.v.) gibi bir insan daha yok ki, bulalım da ona
söyletelim.
Ona Allah ö yle bir akıl, öyle bir kuvvet vermiş ki, onu kimseye
vermemiş,
o fevkalâde yüksek ve bütün insanlardan seçkin bir yaratılışla
yaratılmış
da, bunları o sayede yapıyor ve fakat yine kendi yapıyor, diyeceksiniz.
Öyle ise diğer şüpheleri bırakıp bir kerre bunu tasdik ediniz, ettikten
sonra bir daha düşününüz. Böyle bir zat size o fevkalâde seçkin
yaratılışın
kendi zatıyla ilgili olmadığını söylüyor. Bununla bir gurur duyup size
çalım satmıyor, o kudret ile sizden dünya istifadeleri istemiyor. "Ben
buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalık sevgisini
diliyorum." (Şûrâ, 42/23) diyor, zorbalık davasına kalkışmıyor, en
olgun
bir tevazu ile: "Ben Allah'ın bir kulu ve Resulüyüm." diyor ve sonra
kesin
bir yakîn ile "asla yapamayacaksınız" diyor v e asırları keşfediyor. O
halde onun seçkin aklına ve benzersiz kuvvetine itimat ederek verdiği
vahiy
haberini tasdik etmeniz gerekir. Eğer Allah'a inanmıyorsanız, onda
şüpheniz
varsa, böyle bir aklın şehadetiyle ona inanmanız ve kulluk etmeniz
gerekli
olur. Ve eğer Allah'a inanıyorsanız, bunu doğrudan doğruya Allah'ın
yaptığını,
kendini ve emirlerini bildirmek için gönderdiğini öncelikle tasdik
etmeniz
lazım gelir. Onu tasdik etmemek için aklî, tecrübî, ilmî, fennî,
mantıkî
hiçbir şüpheye imkan bulunmadığını anlamanız gerekir. Bunu bilmez, hala
şüphe davasından vazgeçmez, hala kuşkulanırsanız, buna inadınızdan,
şahsî
maksatlarınızdan, ahlâksızlığınızdan başka bir sebep kalmaz ve hiçbir
mazereti
bulunmayan kâfirlerden olursunuz. Hakkı kesin olarak reddedenler kâfir
olduğu gibi, haksız yere şüphe edenler de kâfirdir. O halde şunu
biliniz
ki, kâfirler için hazırlanmış bir ateş, bir cehennem vardır ki, o
korktuğunuz,
kulaklar tıkadığınız yıldırımların hiç birine benzemez. O ateş, çırası
insanlar ve taşlar olan bir ateştir, artık bundan kendinizi
sakınabilirseniz
sakınınız.
Kur'ân'ın
bu
"asla yapamayacaksınız" ile haber
verişi o günden bugüne kadar bin üçyüz kırkdört senelik bir tecrübe ile
doğruluğunu gösteren bir ebedî mucizedir. Bu meydan okumanın i'cazı
karşısında
yarıştan vazgeçilmiş, silâhlar çekilmiş, kanlar akıtılmış, dünyalar
karıştırılmış,
her türlü zahmetler, masraflar tercih edilmiş ve fakat bu mu'cizeye
hiçbir
red cevabı verilememiştir. Ancak aldatmaca ile Kur'ân irşadının önüne
geçmeye
çalışılmıştır. Bunlara karşı ilâhî adalet elbette yerini bulacaktır, o
ateş sönmemiştir. Bu âyette "ve'l-hıcâre" kelimesinin fennî bir
açıklamayı
içerdiğinde şüphe yoktur. Gerçi bu "hıcâre"den kastedilen heykeller ve
putlardır. Ve cehennem ateşini tutuşturmaya sebep olan "vekûd"ün
insanlar
ve ibadet edilen heykeller olduğu beyan ediliyor. Fakat aynı ifadede o,
çıra, kömür gibi ateş tutuşturan taşlar bulunduğunu da bildirmiş oluyor
ki, fen adamları bunun "taş kömürleri" olduğunu söylüyorlar. "Vekûd",
ateş
yakılan k ibrit, ot, çöp, çıra, paçavra, odun ve diğerleri gibi
şeylerin
hepsi için söylenir.
Bakınız
Kur'ân'a ait beyanatlar ne kadar canlıdır!
Tamamen ilmî ve mantıkî ve felsefî olan ve bir ilâhî felsefenin
temelini
teşkil eden bir konu mantıkî, ruhî ve âfâkî (objektif, nesnel)
delillerinin
kökleriyle hem vecîz, hem gayet basit ve güzel bir şekilde nasıl
anlatılmıştır!
Yüksek bir minberden büyük ve çeşitli bir cemaate hutbe okuyan,
va'zeden,
ders okutan, bildirimler yapan, hükümler koyan fevkalâde belağatlı bir
hatibin, gereğine göre kâh sağa, kâh sola ve kâh merkeze dönerek,
sırasında
hepsine ve sırasında bir kısmına, kâh muhaliflerine ve kâh muvafık
(kendine
uyan)larına ve kâh hepsinin karşısında özel yaverine hitap etmesindeki
açık ültimatomları kulaklarda temsil ettirir. "Ey insanlar!" çağrısıyle
başlıyan genel hitap lahzalarında özel bir şekil aldı. Ve nihayet acı
bir
inzar ile tamam oldu derken gülüyor, bir özellik daha alıyor ve hâs
kuluna
nazar ederek buyuruyor ki:
25- Bu atıf
vâvı, yukardaki âyetlerin mânâsından
anlaşılan lâzimî mânâya işarettir. Şöyle ki: "Habibim (Resulüm)! Sen de
insanlardansın ve genel olan iş bu ibadet ve kulluk emriyle sen de emre
tabisin. Bununla beraber senin bir özelliğin var. Sen benim özel ve
seçkin
kul u msun. Peygamberlik gibi bir özel vazifen var. İşte bu seçkinliğin
fermanı olan bu Kur'ân'ı ve bu meydan okuma mu'cizesini gördün ya, bunu
al ve senin için hiçbir korku, hiçbir keder olmadığını anla. Bütün
insanları
emrine davet et, mu'cizeni göster. Yola g elmiyenlere bu korkutmamı
tebliğ
et! Bundan başka bir de erkek olsun, dişi olsun iman edip de iyi işler
yapanlara, bir Allah'a kulluk imanına yaraşır, akla ve nakle uygun
güzel
ameller işleyenlere de şunu müjdele!
"Sâlihât"
kelimesi "sâliha"nın çoğuludur.
"Salih" aslında iyi, yaraşıklı, aklen ve naklen doğru, hayırlı mânâsına
sıfat iken nakil tâ'sı ile ("hasene" kelimesi gibi) "güzel amel= güzel
iş" mânâsına isim olmuştur ki, kalbî, bedenî, malî olmak üzere üç
çeşidi
vardır. Ve burada iman ile ameli n az çok bir farkı anlaşılır. Fakat
müjdeleme
sadece imana değil, tümüne yapılmıştır. Amel imandan bir cüz' (bölüm)
değilse
de, amelsiz müjdeleme hakkı olmadığı da anlaşılıyor. Sonra müzekker
cemi'lerinde
tağlib vardır ki erkekleri ve kadınları içine alı r. Bu kapsamı ilerde
(Ahzab, 33/35) gibi âyetlerle anlarız.
Kısaca
iman
ile iyi amelleri (amâl-i sâlihayı)
birleştirenlere şunu müjdele ki onlar için cennetler var. Yani içine
girilmeden
görülmez, gizli, çok değerli bağlar, bahçeler var. Bunların tümünü
kapsayan
ahiret vatanına, sevab evine "cennet" denilir. Cennet aslen lügatte
masdar
binâ-i merredir ki "bir örtüş", "bir kerre setr" demektir ve bu
maddenin
bütün müştakkâtında (türevlerinde) bir nevi "örtme" mânâsı vardır.
Nitekim
"cin", herkese görünmez gizli bir çeşit yaratık. "Cinnet", aklın
kaybolması;
"cen" kararmak, görülen eşyanın bakıştan gizlenmesi demektir. İkinci
olarak
"cennet" bir örtü mânâsından zemini görünmez, gayet girift ağaçlarla
örtülmüş
bahçe ve bostana söylenmiştir. Üçüncü ola r ak din dilinde, dünya
gözüyle
görülemeyen Hak gaybda gizli "dâru's-sevab" (sevab yurdun)ın ismi
olmuştur
ki, Kur'ân'da "el-Cennetü" denildiği zaman bu ortaya çıkar. Fakat "elif
lâm = "sız olarak "cennetün" denildiği zaman yerine göre kâh bu ve kâh
ikinc i mânâya gelmiştir. "altından ırmaklar akan cennetler" denildiği
zaman da "el-Cennetü"nün cevabı ve mertebeleri kastedilir ki, burada
öyledir.
Bunlar
öyle
büyük ve geniş cennetlerdir ki
altında mesela dünyadaki Nil, Fırat, Ceyhun, Seyhun nehirleri gibi
büyük
büyük ırmaklar akar. Öyle küçük çaylar, su kanalları, arklar değil,
nehirler.
Halis temiz su nehri, taze süt nehri, safi bal nehri, sarhoş etmez,
aslı
tasavvur olunmaz, içeceği temiz nehir akar, bu cennet bahçelerinin
ayrıntılarını
sormak mı is t ersiniz? Bunlar tarif edilir şeyler değildir. Onlar da:
"Hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış, hiçbir beşerin kalbine
gelmemiştir."
(hadisinde dile getirilen) şeyler vardır. Çünkü insanlar örneğini
görmedikleri
şeyleri anlayamazlar. Bunun için şim d ilik şu kadarını anlayınız ki: o
güzel amel sahibi müminler bunlardan, bunlardaki meyvelerden bir rızık
ile rızıklandıklarının her defasında ha bu, o rızık o nimet ki, bize
bundan
önce -yani dünyada da kısmet olmuştu diyecekler. Ve her alışta onu başl
a ngıçta dünyada rızıklandıkları nimet türünden görecekler. Çünkü iman
ve amellerinin sevabıdır. Gayıbdaki o bahçeleri, dünyadaki bu iman ve
amel
ile yetiştirdiler ve bunların bir çeşit meyvesi dünyada da az çok
görülür
ve hatta tadılır. Nitekim "Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkan
kimse
için iki cennet vardır." (Rahmân, 55/46) buyurulmuştur ki, biri dünya,
biri ahiret cennetidir. Gerçekte insanların hepsi Allah'tan korkmuş ve
ona göre amel etmiş olsalardı, dünyanın da her tarafı bir cennet
kesilird
i. Fakat Allah'ı ve ilâhî makamı tanıyanlar ve ondan korkanlar için
bundan
başka bir cennet daha vardır. Onlar fanî dünyada bu ümit ve müjdeyle
hiçbir
üzüntünün altında boğulup kalmazlar. Allah korkusu hiçbir korkuya
benzemez.
Onun yanında daima ebedî bir neş'enin zevki vardır, rıdvân (Allah'ın
rızası)
zevki. Acaba iki âlemdeki bu zevk, bu semere (meyve) hakikaten aynı
çeşitten
midir? Hayır aynı çeşitten değil. benzerdirler, birbirine karşılıklı
olarak
bir benzeyişleri vardır. Ve önce onlar buna bu benzeyiş halinde
sevkolunmuşlardır.
Gerçekte ise aralarında aynı şey olma bakımından büyük farklar vardır.
Bu cümleden olarak biri saf olmayan, diğeri saftır; biri gaybe ait
zevk,
diğeri mahz-ı şühût (tamamen görme, görünme)dur. Dünyada bu rızık, bu
semere,
gölge s iyle sırf ruhanî ve aklî olarak tadılır. Ahirette ise tam
hakikati
ile ayn-ı vücut (aynı varlık) olarak hakka'l-yakîn (gerçekliğinde şüphe
olmayan) bir şekilde tadılır. Bunun için ahiret ruhuma mı, cismime mi
diye
düşünüp durma, o senin Allah katında bili n en hakikatinedir. Sanadır
sana!
Sonuç olarak biri elden kaçabilir, kesik, sonlu, ebedî olmayan; diğeri
kaçmaz, devamlı ve ebedîdir. Bu âyetin bu iki cümlesi bize gösteriyor
ki,
dünyada anlayış ne kadar yükselir, iman ve amel de onunla ne kadar
uygun
olurs a ahirete ait meyveler de o kadar çok olacak ve o oranda
yükselecektir.
ve denilmesinde buna büyük bir delâlet vardır. "Ey Rabbim, ilmimi
artır,
de." (Tâhâ, 20/114).
Bu
meyvelerden başka onlar için o cennetlerde
tertemiz, pampak çiftler, eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar
için kocalar vardır. Ve bunların hiç birinde dünyadaki pisliklerden
eser
yok. Bunlar sadece temiz değil, her yönden temizlenmiştirler. O
zevceler
(hanımlar) de ne maddî olan kir, hayız ve nifas ve diğerleri gibi
tabiî,
cismanî; ne de ahlâksızlık, geçimsizlik, biçimsizlik, münasebetsizlik
olmadığı
gibi kocalar da öyle pampak, tertemizdirler.
Şimdi
diyebilirsiniz ki, aynen böyle değilse
de, bunlara hemen hemen benzer bahçeler, meyveler, kocalar ve hanımlar
dünyada olabilir. Vatan denilen şey de böyle bir cennet gibi olabilir.
Evet "Dâr-ı İslâm" (İslâm ülkesi) dediğimiz müslüman vatanının da böyle
olması gerekir. Ve bu âyet sınırlamasıyla buna da işaret etmiştir.
Fakat
mesele ve müjde bundan ibaret değil. Dünyadaki b u İslâm ülkesinden
başka
asıl bir dâru's-selâm (eminlik evi) vardır ve bunların birbirinden
sizin
anlayacağınız en açık farkı şudur: o kâmil iman ve güzel amel
sahipleri
bu cennetlerde ebedî ve devamlıdırlar. Bir kere girince artık bir daha
çıkmazlar. Diğer âyetlerde "hulûd", "ebeden" (ebedî olarak) diye de
te'yit
edilmiştir. Halbuki dünya vatanı, dünya cenneti ne olsa elden
gidebilir.
Kâmil iman ve güzel amel sahipleri İslâm ülkesi olan vatanlarını Allah
Teâlâ'nın izniyle muhafaza ve müdafaa ederler. Ve onu harap olmaktan
mallarıyle,
canlarıyle korurlarsa da bunda ilâhî takdir başka türlü de ortaya
çıkabilir
ve nihayet bundakilerin hepsi çıkarlar, ölürler, giderler, bunun böyle
büyük küçük kıyameti de vardır. Fakat "eminlik vatanı" (ahiret cen n
eti)
öyle değil, asıl cennet bahçelerine gidenler orada ebediyyen kalırlar,
ki bütün müjde bundadır. Ve bütün saadet bundadır ve "en büyük rıdvân"
(Allah'ın en büyük rızası) bundadır. "Güzel davrananlara daha güzel
karşılık
ve fazlası var." (Yûnus, 10 /26).
Birtakım
kimseler, bu gibi müjdelerde, bilhassa
rızıktan ve kadından bahsedilmesine itiraz etmek istiyorlar ve: "Dine
ait
duygular insanı bunlardan kesip, yalnız ruhanî lezzetler ile
uğraştırmalı."
diyorlar. Fakat şurası gariptir ki, böyle diyenlerin hepsi bu iki cisme
ait zevk için can verenlerin yanında ortaya çıkıyor. Halbuki bu
müjdeler,
görüldüğü üzere, her yönü tamamen toplayıcı bulunuyor. Ve ahiret
zevklerinde,
dünyadaki zevklerden hiç birinin aynısı, benzeri eksik olmadığını ve
bunun
karşısında dünyaya ait şehvetlerin adiliğini, çirkinliğini de
gösteriyor.
Kur'ân'a ait
açıklamaları kötü telakki ile
karşılamak isteyenleri hem red ve hem doğru yola getirmek için şimdi de
Kur'ân'ın dilinin üslubu hakkında bir hatırlatma yapılacaktır. Vaktiyle
kâfirlerden bazıları: "Allah her şeyi doğrudan doğruya gerçekliğiyle
anlatıvermeli
idi. Temsiller, teşbihler Allah kelamında yakışır mı? Hem bu temsiller,
bu meseller, zübâb (sinek), beyt-i ankebût (örümcek yuvası) gibi
sineğe,
örümcek yuvasına kadar iniliyor. bunlar Allah için ayıp değil mi?" gibi
mânâsız sözler söylemişlerdi. Şu halde bunları red ve herkese gerçeği
açıklamak
için beyan etmede bazan mesel îrad etmenin kıymeti bulunduğuna, meselin
de bir gerçeği kapsadığına ve bu sebeple Kur'ân lisanı n da yerine göre
tahkik gibi temsilin de varlığına ve bunların hafife alınmaması, kötü
yorumlara
uğratılmaması ve bu yüzden sapıklığa düşülmemesi ve hepsinin Allah
yanında
hak olduğuna iman edilmesi gereğine tenbih ederek buyuruluyor ki:
26- Allah'a
mesel yapmak, mesel söylemek yakışmaz
mı sanırlar? Şu muhakkaktır ki Allah Teâlâ herhangi bir şeyi mesel
olarak
söylemekten çekinmez. o şey isterse bir sivri sinek ve üstündeki kanat
ve saire gibi ufak tefek de olsun. Diğer deyişle küçüklükte üstünü
(yani
daha aşağısı) olsun. Bununla beraber Kur'ân'ın nazmı bizim (aşağı
yukarı)
dediğimiz gibi daha yukarı ve daha aşağı demek de olabilir.
"Darb-ı
mesel" (ata sözü) deyimi, "mesel-i
madrûb" yani "söylenegelmiş" meşhur mesel mânâsına da kullanılır ise de
aslında "mesel darbetmek" yani meseli yerinde kullanmak ve tatbik
etmek,
yerine göre "iyice yapıştırmak" demektir ki, yeniden bir mesel koymak
ve
inşâ etmek değildir. Temsil ise geneldir. Fakat Kur'ân'daki meseller,
genel
olarak bağımsız bir şekilde kurulmuş temsiller olduğu halde, aynı
şekilde
tatbik de edilmiş olması itibariyle "darb" tabir olunmuştur. Şu halde
burada
temsil yerine bu deyimin ve aynı şekilde "istihya" (uta n mak) lafzının
kullanılmalarında bile aynı bir tatbikı vardır.
Şunu
unutmamak gerekir
ki, Cenab-ı Allah mesel ve misali (yani temsil durumunu) yapmamış
olsaydı
insanlar hiçbir şey anlayamazlardı. Özellikle hissedilen şeylerden
hiçbir
şey bilemezlerdi. Çünkü bütün hissî ve hatta aklî suretler (biçimler)
gerçeğe
göre bir mesel, bir temsildir. Bunun içindir ki, insan kendini kendi
nefsinde
mücerred (soyut) "ben" demekten başka bir şekilde bilmez. Zira ne
hissî,
ne aklî, misalî biçimini kapsamış değildir. Onu alırsa "İnsan insanın
aynasıdır." sözüne göre dışından alır. Demek ki maneviyatın ve aklî
gerçeklerin
mesel ile anlatımında büyük hikmetler saklıdır. Bu sebepledir ki,
geçmişte
inmiş olan kutsal kitaplarda mesel daha çoktu. Fakat Kur'ân, histen
çok,
akla hitap ettiği için tahkîki, açık hükümleri daha çok tercih etmiş
ve bununla beraber hisleri de mahrum bırakmamıştır. Ve bunların mühim
bir
kısmında (özellikle geçmiş kitapların tahrife ve kötü tefsire uğrayan
mânâlarını
tahkîk, düzeltme ve akla yakınlaştırma gibi) hikmetler mevcuttur. Böyle
ilmin esası ve mühim, terbiye ve hidayetin sırrı ile ilgili mesel
getirmekten
Cenab-ı Allah çekinmez ve şu halde iman ehli olanlar her zaman bilirler
ki, Allah'ın yaptığı mesel, Rablerinden gelmiş olması itibariyle
mutlaka haktır. Bunda ilâhî bir sır muhakkak vardır. Ve ilâhî mesel,
muhakkak
bir denklik ve benzerlik tarafı içerir. Bu benzeyiş açık ise onu
bilirler;
gizli ise "İlim, Allah katındadır." derler ve doğruluğuna iman ederler.
Hak,
aslında
sabit ve aklın inkâr edemiyeceği
derecede sabitliği kesin olan demektir. Varlığı kendisinden olup,
başkasından
olmayan Hak Teâlâ'dır. O'nun yardımıyla, onun dışında olanlar da
zatında
mümkün olanlardır. Bu mânâ ile hak ve hakikat zaten birdir. İtibarî
olarak
ayrıdır, ikisinin de çoğulu "hakâik" gelir. "Hukuk"un tekili olan
"hak"
da, İslâm'da bu mânâdan alınmıştır ki, lehde olarak sabit ve vacib olan
demektir. Aleyhte olursa görev ve vecîbe olur. Sözün kısası "hak"
fikrin,
sözün uyduğu olayın ismidir. Bununla beraber bu ölç ü ile uyuşan söz ve
inanca da söylenir.
Küfür
ile
nitelenmiş olanlara gelince Allah
bununla, bu garip belirsiz mesel ile ne demek istemiş sanki? Bundan
kastı
nedir? derler. Bir taraftan hafife almak, diğer taraftan hidayeti kötü
yorumlayarak sapıklığa düşmek isterler. Bunlar, Allah'ın ne
kastettiğini
öğrenirlerse inanacaklar mı? İşte Allah bu sebeple birçoğunu sapıklığa
düşürür, onları sapkın yapar, istedikleri sapıklığı yaratır. Birçoğuna
da hidayet verir, onlara da hidayet yaratır. Zira hâlık (yaratan)
birdir,
o da her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır. Hidayetin yaratıcısı Allah
olduğu
gibi, sapıklığın yaratıcısı da Allah'tır. Allah yaratmasaydı ve herkesi
hidayete mecbur etseydi, sapıklık denen şey insanların istemesiyle var
olamazdı. Halbuki sapıklık da bir hak etmedir. Ve Allah Teâlâ'nın
sapıklığı
yaratması, onu isteyen mahluklarının -sorumluluk kendilerine ait olmak
üzere- isteklerini yerine getirmek gibi bir ilâhlık ve rablık şânıdır.
Yoksa başlangıçta hidayet yaratılışıyla yarattığı kullarından hiç
birini
Allah zorla sapıtmaz, mutlak yasaklama ve tam zorlama da Allah'ın
merhametli
olmasına yakışmaz. Bunun için sapıtma, sapıklığı yaratma Allah'ın
şanına
nasıl yaraşır? O'nun güzel isimleri arasında "mudıl" (saptırıcı)
isminin
bulunmasını akıl nasıl kabul eder? diye hatıra gelmesi düşünülen bir
mukadder
(takdir edilmiş) soruya cevap olarak derhal şu başlangıç cümlesi ilave
buyurulmuştur: fakat Allah bununla fasıklardan sapıklığı hak etmiş
olanlardan
başkasını saptırmaz
27- o
fasıklar ki antlaşmalarını bozarlar,
hem de Allah'ın anlaşmasını bozarlar, bunu da antlaşma ile
belgeledikten
sonra yaparlar. İlk yaratılışta "ancak sana ibadet ederiz ve ancak
senden
yardım dileriz" kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile
araların
da yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu
yaratılışa
ait genel kanunu, yukarda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma
ile
belgelenip te'kit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve
peygamber
gönderme ile takviye, diğer tara f tan kalb ve dil bakımından iman ve
ikrar
ile kuvvetlendirdikten sonra bu ilâhî antlaşmayı ve misakı kendi
kendilerine
bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye veya imandan
çıkmaya çalışırlar. Fıkıhda: "Bir kimse kendi tarafından tamam ola n
bir
şeyin bozulmasına çalışırsa, çalışması reddedilir." kaidesi bu gibi
âyetlerden
alınmıştır ve Allah'ın birleşmesini emrettiği şeyi keserler, güzel amel
yapmazlar, kurtuluşu temin eden emirlerinin ve ilâhî hükümlerin tersine
hareket ederler. İsyanlar ve büyük günahlarla daima yeryüzünde de fesat
çıkarırlar. İşte Allah böyle fasıkları sapıklığa düşürür. Şimdi
bunların
durumlarını da anlayınız: bunlar işte bütün zarara uğrayanlar
güruhudurlar.
Kazançtan mahrum, işi, gücü zarar ve ziyan olan kimseler diye asıl
bunlara
denir.
"Fısk",
asıl
lügatta "huruc" (çıkmak) anlamındadır.
Nitekim delikten çıkan farelere "fasıklar" denir. Din dilinde, "büyük
günah
işlemek suretiyle Allah'a uymaktan dışarı çıkma" mânâsınadır ki, küçük
günahlarda ısrar etmek de bu cümledendir. Ve şer'î bakımdan fıskın üç
derecesi
vardır: Birincisi günahı çirkin saymakla beraber, ara sıra günah
işlemek.
İkincisi üzerine düşerek devamlı yapmak.
Üçüncüsü
çirkinliği inkâr ederek yapmaktır.
Bu üçüncü tabaka küfür derecesidir. Fasık bu duruma gelmedikçe Ehl-i
sünnet
mezhebinde mümin adı kendisinden alınmaz. Şu halde fasık vasfı içinde
kafirler
bulunabileceği gibi, imanını kaybetmemiş olanlar da bulunabilir.
Mu'tezile
mezhebindekiler, bu kısmı ne mümin, ne kâfir, ikisi ortası saymışlar;
Hâricîler ise üçünü de kâfir saymışlardır. Bununla beraber bu âyet-i
kerimede,
ile nitelenen fasıkların küfürlerinde, dinden çıkışlarında söz yoktur.
Çünkü bunda üç vasıf zikredilmiştir. Allah'a verdiği sözü bozup
inancını
bozmak, ilâhî emrin aksini yapmak, yasaklananları yapmakla da
yeryüzünü
fesada vermek. Bunun üçü birleşince de küfür gerçekleşir. Nitekim üst
tarafında
da "Ama küfre saplananlar; Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?"
derler." buyurulmuştur. Ve işte Kur'ân'a mahsus temsilleri kötü yorum
ve
hafife alma ile ilâhî saptırmayı hak eden zarara uğrayanlar bunlardır.
Bu kıssada en dikkate değer olan noktalardan birisi, yukardaki
âyetlerde
yalnız iman ve küfür karşılığı esas iken, burada hem iman ve hem güzel
amel toplamına k arşılık olmak üzere ayrıca da fısk ve fasıkların bahis
konusu edilmesi ve Kur'ân'a ait temsillerin kötü bir yorum ile ele
alınması
meselesinin bilhassa küfür, sapma ve fısk hasletleriyle ilgili
gösterilmesidir.
Demek ki fısk, biri ilmî, diğeri amelî iki y ö nü içerir. Asıl küfür,
ilmî
yönündedir. Bu da bilir bilmez kötü yorum meselesine dönüşür. Buna da
en
çok temsiller ve müteşabihler vesile yapılır. Ve bu çoğunlukla amelî
küfür
ile de beraber olur. Bu gibileri red ve korkutmak için Cenab-ı Hak
ilâhî
kelamı n da hakikatlar asıl olmakla beraber, yerine göre temsillerin de
varlığını ve bunun esası olan hak nokta-i nazarına muhalif değil, belki
gerekli olduğunu ve şu halde bunları esasen hak bilmek de iman
cümlesinden
birisi olduğunu bir esas, bir inanç kaidesi h a linde açıklamış ve bu
şekilde
Kur'ân'ın üslubu hakkında önemli bir açıklama yapmıştır. "İlle onun
te'vilini
mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar
derler ki: "Doğrusu Rabbımizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim
şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler. Yahut tekrar geri
(dünyaya)
döndürülmemiz mümkün mü ki (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını
yapalım?"
Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden
saptı." (A'râf, 7/53). Şu halde ha k olan temsillere inan; istenilen
ameli
işle; yorumunu geleceğe, olayların cereyanına bırak, zamanı gelince
anlarsın.
Özetle
fısk,
ya küfrü veya küfrân (İslâmı
inkâr)ı ihtiva eder ve sonucu zarardır.
Bunun
için
Cenâb-ı Allah bunu gayb şeklinde
ve güya bir nazariye (varsayım) halinde ve bununla beraber olayı gören
bir nazariye halinde çirkin gösterdikten sonra şimdi irşad makamında
bir
iltifat ile genel hitabına bir özel parıltı veriyor. Şöyle ki:
28-Bu iki
âyette bütün dünya ve ahiret ilimleri
saklıdır. Hayat, hayatın akışı, hayatın gayesi gösteriliyor. İnsana ait
yaratılışın, Allah katındaki kıymeti anlatılıyor. İnsanın yer ve
gökyüzü,
hepsinden faydalanma hakkı kaydediliyor. Yaratılışın ve yaratıcının
delilleri
özetleniyor. Allah'ın yaratması, acıması, lütuf ve keremi isbat
olunuyor.
Özet olarak beşerin ruhu, yeryüzünden gökyüzüne, hissolunandan
düşünülene
yükseltiliyor ve bu gerçekler karşısında küfür ve inkâra nasıl
sapılabileceği
bir istifhâm-ı inkârî ile soruluyor ki, bu sözü çevirmedeki
belağatın,
nezahatin, ulviyetin, ilmîliğin, gerçeğin, ahlâkın parlaklığına ve
hoşluğuna
hayran olmamak mümkün değildir. Küfür ve küfrânı kötülemek ve insanları
ondan uzak tutmak için bu sorudaki etkinin şiddeti ne kadar büyüktür!
Ey insanlar,
insan adını taşıyanlar ve özellikle
ey kâfirler, ey münafıklar, ey
fâsıklar! Allah'a nasıl
nankörlük eder de ilmî ve amelî küfür ve inkâra sapabilirsiniz? Az çok
irfan ve ahlâkı olanlar için bu nasıl düşünülebilir? halbuki siz
hepiniz,
gerek her biriniz, gerek tümünüz başlangıçta hep ölü idiniz, ölüler
halindeydiniz,
hayatınız yoktu. O zaman şahsî olarak neyiniz vardı? Şimdilik haydi
ilerisi
dursun, fakat en az bir toprak ve nihayet babanızın belinde bir nutfe,
bir sümük olduğunuzu hatırlarsınız ya? Gerçekten siz böyle cansız
ölüler
halindeydiniz. Ölülerin kabre taşındığı gibi öteye beriye taşınıp
duruyordunuz.
Böyle iken Allah size hayat verdi. Nefes alıp verir,
gıdalanır,
ürer, duyar, düşünür, ister, istediği yere gider, istediği işi yapar,
çevresindeki
dışa ait olaylara fizikî ve ruhî kuvvetleriyle dayanır, karşı koyar,
etli,
canlı, akıllı, fikirli birer insan yaptı. Bunları yapan kim ise, işte
Allah
odur. İyi düşününüz, bu hayat sizin kendinizin midir? Kendi şahsî
malınız,
mülkünüz müdür? Elbette değil, o kadar değil ki, bir kılınızın rengini
değiştiremezsiniz. Malum ya, ne de olsa, siz hayatı seversiniz ve ona
herşeyi
feda etmek istersiniz. Hayatınıza faydası dokunacağını sandığınız
kimselerin
karşısında takla atarsınız. Onlara kul köle olursunuz. Halbuki
kendinizi,
bundan önceki halinizi, geleceğinizi düşünecek olursanız, bu hayatın
sizin
kendi malınız olmadığını anlarsınız. O halde bu hayatı size bahşeden
Allah
Teâlâ'yı nasıl inkâr eder ve O'na nasıl nankörlük edersiniz?
Ediyorsunuz?
Allah size hiçbir şey yapmamış ve yapmıyacak olsa bile hayatınızın
sahibi
olduğu için, sizin O'na iman ve kulluk etmeniz, hayat sevdasıyla
Allah'ı
unutmamanız gerekir. Hem siz bu hayatı o k a dar benimsemeyiniz. Çünkü
Allah bundan sonra sizi yine öldürür, öldürüyor ve öldürecek. Şimdi
diyeceksiniz
ki: "İşte biz de buna kızıyor ve bundan yüz buluyoruz ya! İman ve
kulluk
etsek de, etmesek de verilen hayatımızın sonra elimizden alındığını
görüyoruz. Madem ki öleceğiz ve madem ki Allah verdiğini alıyor, o
halde
hayat
elimize geçmişken iyi kötü mümkün olan ne zevki varsa görelim, diyoruz.
Ölüm derdi, o evleri yıkan, zevkleri perişan eden, çocukları yetim,
kadınları
dul bırakan, hayatlara kıyan, hayatları pençesinde kıvrandıran o ölüm
musibeti madem ki nasıl olsa yakayı bırakmıyor, artık dünyaya bir daha
gelecek değiliz ya! Şu geçici hayata bütün ihtirâs (aşırı istek) ile
sarılalım
ve keyfimiz için ne yapabilirsek yapalım" demekten kendimizi
alamıyoru ya! Fakat bu ne kadar yanlıştır ve ne bedbaht bir
zevktir! Böyle
olsaydı
bile, hayatın bu zevklerini böyle körü körüne ve çılgıncasına değil,
dine uygun yoluyla istifadeye çalışmak ve Allah Teâlâ'ya ihlâs ve
teşekkürü
en büyük bir zevk bilmek ve O'na büyük bir sevgi ve korku beslemek
gerekirdi.
Ve bunun o zaman hayatta da genel ve kapsamlı faydaları görülürdü.
Halbuki
iş bu kadar değil, bunun ilerisi de var. O sizi öldürdükten sonra yine
diriltir ve diriltecektir. Size önce verdiği gibi ve hatta ondan daha
yüksek
yine bir hayat verir ve verecektir. Ba'sü ba'de'l-mevt (öldükten sonra
dirilmek) de haktır. Görmez misin olan yine olur. Eğer olmasaydı sen
kâinatta
hiçbir kanun göremezdin. Bir yaptığını bir daha yapamazdın. İlimden,
sanattan
hiçbir hissen olmazdı. Sen bu sayededir ki hangi şeyi iyi bilirsen
onu
bir daha ve bir daha yapabilirsin. Tohumlarını bu sayede eker,
çiftlerini
bu sayede sürer, hasılatını bu sayede kaldırırsın. Atlara, arabalara,
trenlere,
otomobillere, vapurlara, uçaklara bu sayede biner; onları da bu
sayede
yapabilirsin. Sen hayat kanununu tamamen bilseydin, bu konuda hiçbir
şüphe
taşımazdın. O zaman sen bile bir hayat sahibi yapabilir ve onu
bozduktan
sonra tekrar yine yapabilirdin. Şimdi yapamıyorsan ilim ve fennin,
kudret
ve sanatın buna yetişmiyorsa, henüz hayat kanununu bilemediğinden,
henüz
maddelerin, ruhların ilk sırlarına nüfuz edemediğinden, daha esasında
yaratmak,
halketmek kudretine bizzat sahip olamadığındandır. Zaten sen maddenin
aslını,
kuvveti göremezsin. Gördüğün onların sonuçları, görünüşleridir. İlmin,
fennin, kudretin de bunlara uygundur. Bunların içinde düşündüğün ilk
maddeyi
bulsan, onların sırlarına da nüfuz etsen acaba bütün kuvvetleri,
ruhları,
melekleri keşfetmiş olacak mısın? Yaratma gücüne esasından sahip
olacak
mısın? Hayır! Maddeyi veya kuvveti aslından yok edecek veya meydana
getirebilecek
misin? Kendi kendine hayır. Fakat onları olduğu kadar alıp, Hak
Teâlâ'nın
verdiği ruhunla tasarruf edebileceksen ve bizzat Hak Teâlâ'ya daha
hususî
bir ilgi kurabilirsen, o zaman Allah'ın izniyle yaşama ve yaşatma
sırrına
da vâkıf olabilirsin. Sen bunları henüz bilemiyor, yapamıyorsan hayat
kanununun
aslına eremiyorsan, ortada var olan yaşamayı ve yaşatmayı da inkar
edemezsin
ya? Gerçekte bir hayatın ve bir hayat kanununun akışında şüphe
edemezsin
ya? Ve hele bu kanunun sende, senin kendinde tatbik edilmiş
bulunduğunda
şüphe etmenin hiç mânâsı yoktur ya? O halde bu delil ile şunu zorunlu
olarak
bilirsin ki, bu hayatı yapan ve bunun kanununu bilen bir yüksek zat
vardır.
Hayat ve hayat kanunu hak ve onu yapan ve bilen Hak Teâlâ'dır. Şu halde
olan yine olacak, ölen yine dirilecektir. Ve bunu ancak Allah
yapabilecektir.
Nasıl ve nerede yapacağına gelince onu kendi bilir. Bize bildirdiği
yapacağı
ve her halde yapacağıdır. Dilerse yerde yapar, dilerse göğe çıkarır,
dilerse kabirde yapar, dilerse kıyamette. Her halde bu bizim diğer bir
halimiz, diğer bir hayatımız olacaktır ki, onun durumlarını açıklamaya
bugünkü akıllarımızın yeteneği yoktur. O, ahiret âlemidir. Onunla
aramız
d a geçilecek "berzah" vardır. Kabir âlemi, kabir hayatı Cenab-ı Hak
cümlemize
yardım etsin, bu geçitleri kolaylıkla, tatlılıkla geçirtsin, kâmil
iman,
güzel amel ile güzel son nasip etsin.
Buradaki
"sonra
sizi
diriltir" kabir hayatı ile de tefsir edilmiştir. Kıyametten sonra
dirilme
ile de tefsir edilmiştir. Hangisiyle olursa olsun işler bununla da
kalmayacaktır.
sonra hepiniz ona döndürüleceksiniz. Bu ilk hayatta ne huy
kazandınızsa,
ona göre tartıdan geçecek, mükâfat veya cezasına ereceksiniz. "Kim
zerre
ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer
yapmışsa
onu görür." (Zilzâl, 99/7-8) sırrı ortaya çıkacaktır. Ve o zaman cennet
ve rıdvan ehli: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (Zümer,
39/75)
diyecektir.
29-Sonuç
böyle. Bir de Allah Teâlâ'nın dünkü
ve bugünkü lütuflarını dinleyiniz: O Allah, o şan sahibi Yaratıcıdır
ki,
bakınız size neler ihsan etmiş: önce şu altınızdaki yeri ve bu yerde
bulunan
şeylerin hepsini: unsurları, bileşiklerini, denizleri, karaları,
dağları,
dereleri, ovaları, çölleri, ormanları, ırmakları, pınarları, madenleri,
otları, ağaçları, çiçekleri, meyveleri, hayvanları, kuşları, hasılı
denilen
şeylerin hepsini sizin için, sizin hayatınız ve ölümünüzde
faydalanmanız
iç i n yarattı. Hep bunları, insanı yaratmak ve yarattıktan sonra mesut
yaşatmak için yarattı. Hepsini insanlara itaatlı, çekici ve mübah
kıldı.
Şu halde esas itibariyle bunların hepsinden insanlar için bir
faydalanma
hakkı ve bir faydalanma şekli vardır. Ve b u faydalanma şekli bazısında
müsbet ve bazısında menfi bir durumdadır. Hepsinin faydalı olması, her
birinin, her şekilde ve herkes için faydalı olması demek olmaz. Bir
kısmında
zararlı olma durumu da vardır. Bu yönden yine Allah'ın ikinci derecede
ayrı tu t acağı zararlı bazı haram kılınan şeyler ve kötülükler gibi
hususlardan
ve bir de birbirinize göre kazanılmış hak olmuş mallar ve mülkler gibi
şeylerin dışında faydalanma sizin için mübah kılınmıştır. Buna Fıkıh
ilminde
"ibâha-i asliyye = aslî mübah etme" denir. Ve bu serbest kılmanın
delili
yalnız akıl değil, bu nasstır. "Canlar, ırz ve namusun dışında eşyada
aslolan
mübah olmaktır. Özel bir haram olma delili bulunmadıkça mübah ile amel
olunur." şeklindeki fıkıh kaidesi bu nasdan alınmıştır. Yalnız akılla r
a kalsaydı, kimi hep mübah der, kimi hep haram der, kimi de şaşırır
kalırdı.
Nitekim öyle olmuş ve olmaktadır. Burada şuna dikkat etmek gerekir ki,
bu serbestlik, insanların tümüne eşit olarak yapılmış; insanlar insan
için
yaratılmamış ve birbirlerine müb a h kılınmamıştır. Bunun için
insanların
canları, ırzları, birbirlerine mübah değildir. Hatta bir insan kendi
canını,
ırzını bile dilediği gibi kullanmaya izinli değildir. İnsanlar,
kendileri
için değil, Allah'a kulluk için yaratılmışlardır.
"Ben
cinleri
v e insanları, ancak bana kulluk
etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56). Şu halde insanların kendini
öldürmeye, kendini veya ırzını başkasına satmaya hakkı yoktur. Ancak
Allah'ın
emrine ve hükümlerine uygun meşru nikaha izinlidir. Tersinde günahkâr
olur.
İnsanların amelleri, malları, mülkleri de birbirlerine karşı
kendilerine
bağlanmıştır. Bunlar da diğerlerine yasaklanmıştır. Fakat kendileri
için
mübah olduğundan kendi rızalarıyle diğerlerine de terkedebilir ve
verebilirler.
Akidler (anlaşmalar) ve malî işlemler bu esas üzerine yürür. Hâsılı
hayat
hakkına, hürriyet hakkına ve namus hakkına hiçbir kimsenin karışma
hakkı
yoktur. Bunlar insanın doğrudan doğruya Allah hakkı olan esasa dair
haklarıdır.
Ve bunlara saldırma, tecavüz büyük günahlardandır. Akıl v e din de
böyledir.Canlarda,
ırz ve namusda, akılda, dinde aslolan, mübah olma değil haram olmadır.
İşte
Cenab-ı
Allah insanları bu kadar yüksek
yaratmış ve böyle yaratmak ve böyle yaşatmak için önce bütün yeryüzünü
ve yeryüzündeki bütün şeyleri yaratıp onların faydalanmasına hazır
kılmış,
bunları onlar için yaratmış ve hatta bu kadarla da kalmamış, sonra
yukarıya
da geçmiş, gök yüzüne doğrulmuş, iradesini göklere çevirmiş ve bunun
üzerine
gökyüzünün parçalarını, bunlardan özellikle "yedi sema"yı dü z eltmiş,
yeryüzünün yaratılması üzerine bunlarda da değişiklik yapmış, ortaya
çıkan
değişim bunalımını nizama koymuş, bunlardan da yeryüzüne ve insanlara
faydalar
sağlamıştır. Bu sayededir ki insanlar bu görkemli bina içinde yaşarlar,
yerler, içerler, sula n ırlar, nefes alırlar, ışık, ısı alırlar,
Hakk'ın
alametlerini görerek, ilimler, fenler edinirler. Bakışlarıyla,
ruhlarıyla
ve hatta Allah nasip edince cisimleriyle çıkarlar, mirac yaparlar kısmı
zamirinden bedeldir ve bedel-i bâz olduğu açıktır. Çünkü buyurulmayıp
parçalara
ve fertlere veya çeşitlere işaret ederek buyurulması kısımlara ayırma
karinesidir.
Burada
insanların hayattan önce ölüler ve
hatta insan cinsinin yok olduğu devirlerin bir özeti, (Bakara, 2/22)
âyetinin
bir açıklaması ve vasfının bir isbatı ve beşer hayatının şimdiki ve
geçmişteki
şartlarının bir tasviri ve insan yaratılışının kıymet ve yüksekliği,
nihayet
ilâhî yardım ve rahmetin genişliği ile Allah'ın zat ve sıfatlarını
inkârcılara
isbat ve teşekkür ile kulluk görevine d avet vardır ki, Şeyh Sadî
merhum
"Gülistan"ında bu kavramı şöyle ifade etmiştir:
"Bulut,
rüzgar, ay, güneş, felek hepsi işlerinde
çalışıyorlar. Tâ ki sen eline bir ekmek geçirebilesin ve gafletle
yemeyesin."
Demek
Allah
Teâlâ insanı yalnız, yerde yaşayacak
ve yerdeki şeylerden faydalanabilecek bir halde yaratmamış, ona
gökyüzünden
de bir faydalanma hissesi ayırmış ve hatta bununla ilgili olarak
göklerin
yedisinde değişiklik yapmıştır. Şu halde insan yalnız yeryüzüne has bir
yaratık değild i r. O, yerlerde daralırsa göklerden faydalanmaya
izinlidir.
Fakat bunun için önce ruhu semâvîlik hislerini duymalı ve Allah'ı
tanımalıdır.
Yeryüzünün şehvetli ve hayvanî düşüklüklerinde boğulanlar ise bu
yükselişten
mahrumdurlar. "Yarın yerdeki nimetler tükenecek biz aç kalacağız."
diye
ağlar dururlar.
Şüphe
yok ki
önce yerdekilerin yaratılışı,
sonra da göklerin düzeltilmesi meselesinde sonralık (yani nin mânâsı)
zaman
itibariyle değil, rütbe bakımından (yani ifade nokta-i nazarından) bir
sonralıktır. Zira bu konuda açıklamanın gayesi, insanların
aydınlatılmasıdır.
Halbuki beşer idraki bakımından âlemin merkezi insanın kendisidir.
Bütün
dış idraki bu merkezde toplanır. İdrakin çekiciliği "ben"den başlar.
Buna
birinci derecede yakın olan da ayağının al t ındaki yer ve sonra
göktür.
Çünkü insan yeri önce dokunuculuğu ve kendi ağırlığıyle tanır. Dokunma
ise diğer duyulardan öncedir. Ve idraki en yakındandır ve hatta bu
seviyeden
pek yükselememiş olan nice insanlar vardır ki, kendisini sadece yerle
ilgilenen
bir yaratık sanır. Ve semadaki menfaatlerinden gafildir. Cenab-ı Hak da
uyarmalarını, beşer idrakinin bu akışına göre açıklamıştır ki, bunun
dış
görünüşünden yer, semadan önce yaratılmış gibi anlamamalıdır. Bununla
beraber
burada semaların düzeltilmesinin hakiki ve zamanla ilgili bir
gecikmesine
işaret yok demek de doğru değildir. Bazı tefsircilerin anladıkları
üzere
(sonra) hakikat olarak alınabilir. Gerçi yer mutlaka semadan önce
yaratılmış
değildir "Yerle gök bitişik idi." (Enbiya, 21/30). Fakat y e rin hilkat
fezasında bir özel cisim olarak yaratıldığı zaman ile ondan önceki
semaya
ait tesviyenin aynen kalmaması gerekirdi. Bugün fen bilimleri
bakımından
düşünebiliriz ki, yeryüzü oluştuğu andan itibaren özel ağırlığı,
çekiciliği,
iticiliği bakımından mensub olduğu gök cisimleri sisteminin
durumlarında
ve arada hapsedilmiş dalgada, esire ait dumanda, genel çekim nizamının
bir değişimi, bir inkılâbı olmuştur. Şu halde yer çekimi ile ilgili
olan
yedi semanın tesviyesi ve nizamı, yerin yaratılmasından önce değil,
sonra
olması gerekir. Ve bu şekilde yer çekiminin ortaya çıkmasından asla
müteessir
olmayan semanın yönü bu tesviyede dahil olmaz ve onlar bu yedi semanın
arkası kalır.
Bugünkü
fen,
astronomi ilmi henüz gök cisimlerinin
ikisinden fazlası arasındaki çekim değişimlerini hesap edebilmekten
aciz
kaldığı için, Kur'ân'daki bu tesviyenin sınırlarını tayin edebilmekten
uzaktır.
Bu
"yedi
sema"nın tefsir ve yorumunda başlıca
iki düşünce vardır: Birisi yerden Venüs'e kadar bir; Venüs'ten Merkür'e
kadar iki; Merkür'den Güneş'e üç; Güneş'ten Merih'e yahut yine yerden
Merih'e
dört; Merih'ten Jüpiter'e beş; Jüpiter'den Satürn'e altı; Satürn'den
daha
ilerisine kadar yedidir ki, sonradan keşfedilmiş olan Üranüs ve Neptün
gezegenleri ve daha keşfedilmesi mümkün o lanlar hep bu yedinci hudud
içinde
demektir. Çünkü bu takdirde bu "yedi sema" özellikle yerin yaratılması
üzerine tesviyeye dahil olanlardır. Bugün bu tesviyenin daha ileri
gittiği
isbat edilemez. Bu düşünce çoğunlukla, astronomi ilmi görüşünü takip
edenl
e rindir ki, zamanımızın astronomi görüşüne de aykırı değildir. Zira
bunda
bahis konusu yerin merkezliği değil, yere göğe gök kelimesinin
tatbikidir.
Güneş sisteminde dünya merkez olmamakla beraber bizim tahtımız, idrak
ve
düşüncemizin başlangıcı da bizzat k endimiz ve yerin çekimi olduğundan,
bu tertip o itibarladır ve izafîdir. Başka bir gezegende bulunsak, o
zaman
bunu o yer tasavvur etmemiz gerekirdi. Mesela Güneşte bulunduğumuzu
farzedersek
Merkür bir, Venüs iki, Dünya üç, Merih dört, Müşteri beş, Satürn altı,
ilerisi yedi deriz ve bu misale göre yedi tane de yer tasavvur etmemiz
gerekir. Eski Batlamyus astronomisini takip edenler Ay'ı birinci
gezegen
saydıklarından, ondan başlarlardı ve yedincisi Satürn'e dayanırdı ve
Kur'ân'daki
sema âyetlerini o astron o miye tatbik etmek için fen derdiyle
zahmetler
çekerlerdi. Gerçekte astronomi ilminin matematikle ilgili olan hesap
meseleleri
ve çok eski zamanlardan beri ay tutulması ve güneş tutulması
hesaplarındaki
isabetlerin inkâr edilmemesi gerekirdi. Fakat bunla r la astronominin
ilmî
prensiplerini teşkil eden nazariyat (varsayımlar) ve hatta faraziyeleri
ayırmak lazım gelirdi. Mesela Batlamyus astronomisinin bütün esası şu
görüşte
toplanıyordu: "Gezegenlerde iki hareket görülüyor. Bunun biri tabiî
ise,
diğeri her h alde zorla olması gerekir. Bu da her birinin bir yörüngede
saplanmış olmasına ve onun hareketiyle müteharrik (hareketli) olmasına
bağlıdır. Şu halde yedi gezegenin bir yörüngesi, sabit gök cisimlerinin
de bir yörüngesi ve tümünü kapsayan bir de Atlas yörü n gesi vardır. Ve
günlük hareket bu Atlas yörüngesinindir." diyorlardı. Buna karşılık
Tefsir
âlimleri ve hatta Kelâm bilginleri de bu görüşün kat'î olmadığını,
diğer
bir sebebin düşünülebileceğini söylüyorlardı. Ve hatta ilk önce
filozoflardan
Sabit b. Kurr e bir "çekim nazariyesi"ni bile açıklamıştı. Gerçekten
sonradan
"genel çekim nazariyesi" geliştirildi ve onun üzerine çok eski olan
"skut
(düşme) nazariyesi"nin te'yidiyle yeni ve mükemmel bir astronomi ilmi
kuruldu.
Fakat bu astronomi, eskisi gibi bütün âlemin tümünü kapsama davasından
vazgeçerek ciddi meşguliyet sınırını Güneş sistemi içine tahsis etti.
Şu
halde bunda bu sistem dışına çıkılarak yapılan düşünceler sırf
faraziyedir.
Genel çekim kanunu bugün adeta herkesçe bilinen bir gerçek halini almış
bir ilmî konu olmuştur. Ve gerçekten semalar (gökler)ın direksiz
durmalarını
açıklamak bakımından da Kur'ân'a ait beyanlara çok uygundur. Ve henüz
bu
konuda istikrâî (tüme varım) ve tecrübeye ait bir bozma örneği de
görülmemiştir.
Ancak "cazibe" kelimesi o kadar mücerred (soyut) ve o kadar mânevî
bir
kavram ifade ediyor ki, bunu bir "melek" kelimesiyle tasavvur etmek ve
bizzat ilâhî kudrete bağlamak daha ciddi ve daha hikmetli olurdu.
"Yedi
semâ"daki diğer düşünceye gelince: Dünyanın
üstünde bütün yıldızların süslediği maddî âlemin hepsi bir semadır.
Yedi
semanın birincisidir. Ve bunun ötesinde bundan başka altı sema daha
vardır.
Bunlar ruhanî ve akla uygun olarak düşünüldükleri zaman fezanın
cisimlere
uygunluğu gibi aralarında uyma ve uygunluk kavramı da h a açıktır. "Biz
dünya semasını yıldızların zinetiyle süsledik." (Saffât, 37/6) ifadesi
de bunda açıktır. Ve İslâm'da tefsir âlimlerinin en büyüklerinin
kanaatları
budur. Sonra mi'rac hadiselerinde de semaların böyle ruhanî mânâlarına
işaret vardır. Cen a b-ı Hak her an bunların çeşitli durumlarını
tesviye
etmektedir. Ve bu tesviye maddî şeylere bağlı değildir ve hiç şüphesiz
yeri yaratması üzerine de bunlara bir özel tesviye vermiş ve arz
üzerinde
yaratacağı insanların yaratılması ve sonra onların faydala n maları
için
meleklerine emirler vermiş, tesirler yaptırmış, âlemin fezasında
cereyan
eden yeni bir sünnet açmıştır. Şimdi bazıları burada diyebilir ki,
"acaip,
olayların cereyanı böyle ilmî midir? Bunları kör bir kuvvet, gelişi
güzel,
tesadüfe bağlı olara k gerektirivermiş değil midir? Bu kadar sonsuz
şeyler
ilme nasıl sığar? Ve insan yaratılmadan önce, onun yaratılacağı
bilinip,
hesap edilerek yer ve gök ona göre nasıl hazırlanır?" Buna cevap olarak
da buyuruluyor ki, siz bunları uzak görmeyin O Allah he r şeyi
bilendir,
ezelî ve ebedî olarak bilendir. Onda bütün ilimlerin ilmi vardır. Onun
ilmi olmasaydı ilim nereden çıkardı? Sebepler ve müsebbeb (sonuç)lar
birbirine
nasıl bağlı olurdu? Fen ilimleri nasıl kurulurdu? Yer ve gök hayata
önceden
hazırlanmış olmasaydı hayat nasıl ortaya çıkardı? İşte Allah böyle
bir
Allah'tır. Ve insanları böyle yüksek bir ilim ve kudretle, böyle geniş
bir rahmetle yer ve göğün bir ürünü, bir küçük nüshası ve belki büyük
nüshası
olarak yaratmıştır. Ve bütün saadetlerinin sebepl e rini de
hazırlamıştır.
Artık bu düşük, miskin hayattan silkininiz, bu devirleri, bu nimetleri
hatırlayınız. Ruhunuzun ne gibi yüksekliklere aday kılındığını
düşününüz.
Bu yerde ve göklerde araştırmalar yapınız, menfaatiniz için yaratılmış
ve hazırlanmış olan şeyleri bulunuz ve Allah yolunda bunlardan
faydalanarak
da diğer hayata, ahiret hayatına hazırlanınız. Siz bütün bu
mertebelerden
geçirilip Allah'a döndürüleceksiniz. Şu halde yükseliniz ve yükselmeye
azmediniz. Şimdi bunlara karşı Allah'a nasıl küfür v eya küfrân (inkâr)
edersiniz? Bu yükseklikleri, bu derinlikleri iyi düşününüz. Bundan
başka
asıl (kök) ve nesebinizi bilmek ve bu nimetlerle bir bina, bir döşek
içinde
yüksek kardeş hayatı yaşamak ve sizi aldatacak fikirlerden sakınmak
için
şunu ibret naz a riyle dinleyin ve ilme önem verin. Alîm (her şeyi
bilici)
olan Allah'a bakınız ne buyuruyor:
30-Burada
hitap yine önce Resul ullah'a yöneltilmiştir.
Demek kıssanın içyüzünü hakkıyla o anlayacak ve izinli olduğu kadar da
o anlatacaktır. Bununla beraber buna, her ferde ait genel hitap neşesi
de verilmiştir. Demek ki bunda açık bir genel istifade de vardır. Ve
her
ferdin bunu nefs i nde anlaması ve tatbik etmesi istenir. Bunda açık
olarak
Allah'ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında Âdem'in kıymetinin
başlangıcı,
beşerî üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı, vazife ve
kardeşliğin
başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hu k ukun başlangıcı vardır.
Beşerî
üremenin; ilk din, ilim ve dil devrinden itibar edilmesi ve son
beşeriyetin
bu başlangıca dayanmasının gereği ve insanlığın mahiyetinin tarifinde
bunların
zatî bir kıymeti bulunduğu, fakat günah ve isyanın, hasımlık ve düşma n
lığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış telkinlerin eseri
olduğu
anlatılıyor. Bu şekilde hıristiyanların "aslî günah" (peşe orijinal)
inançlarının
doğru olmadığını; şeytanın mahiyetinin, insana ait mahiyetten başka bir
şey olduğu ve bu ikisi ara s ında eski bir düşmanlık bulunduğu;
şeytanın
bu düşmanlıktan ayrılmayacağı, fakat insanlığın buna karşı kendine,
kendi
yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza ve müdafaa
edebileceği
ve o zaman beşerî saadetin en yüksek sınırını bulacağı ve bu h ususta
tevbenin
kıymeti anlatılıyor. Beşerî üremenin başlangıcında terbiye kanununun
cereyanı,
yeryüzünde insanlık türünün ezelî ve eski olmayıp, sonradan ağır ağır
meydana
geldiği, yani bugünkü beşer türünün ezelî olmadığı ve bugünkü üreme
kanununun
başlangıçta mevcut olmayıp, yeryüzünün bir olgun devresinden sonra
bizzat
olağanüstü bir yaratma olayı ile başladığı ve şu halde tabiatın ezelî
olduğuna
dair görüşün doğru olmadığı ve gerçekte yeryüzünün ateş devrinde Pastör
nazariyesinin cereyan etmesine imka n olmayacağından, bugün kanun olan
üremenin başlangıçta olağanüstü bir olayla sonuçlanacağı ve Zooloji
ilminde
teselsül (zincirleme gitme)ün batıl olması ve yeryüzünün hâdis
(sonradan
olma) olması esasından dolayı, başlangıçta kabulü zorunlu görülen
tekevv
ü n bizatihi (kendi kendine olma) görünüşünün de ifadesini düzeltmesi
gerekeceği,
çünkü başlangıçta kanun üstü böyle bir olay zaruri ise de bunun kendi
kendine
olmayıp yaratma ve Allah'ın var etmesi eseri olduğu ve gerçekte böyle
olmazsa
ya ilim ve fenni kö k ünden yıkacak olan illet (neden)siz, sebepsiz
kendi
kendine olan bir hadise kabul edilmesi veya şimdiki üreme kanununun ve
bunun cereyan ettiği yer küresinin sonradan olma olmayıp, sonsuz
şekilde
ezelî ve ebedî olmalarının tercih edilmesi gerekeceği, halb u ki ilim
ve
fen nazarında arzın yaratılmışlığı ve sonradan oluşu kuvvetli deliller
ile zorunlu olarak sabit bulunduğu ve sonuç olarak yeni felsefelerin
ilim
ve ahlâk bakımından insan yaratılışındaki cereyanını isbata
çalıştıkları,
veraset kanununu (soya çe k imi)n az çok bir esası içerdiği ve fakat
bunun
da soya çekim şekliyle değil, hilâfet (sonra gelme) şekliyle
düşünülmesi
gerektiği, yani her intikal (babadan oğula geçme) de Allah Teâlâ'nın
bizzat
bir yaratma ve tesirinin gözetilmesi gerektiği ilim ehline h
atırlatılmış
bulunuyor.
Evvela
ilâhî
takdir ve Allah'ın yardımı hatırlatılarak
buyuruluyor ki, "Vav" harfi yine geçmiş söze atfedilmiştir. Ey
Muhammed,
ey Âdem oğlu, anılan nimetleri unutma ve o zamanı da unutma ki,
insanlar
yeryüzünde ortaya çıkmadan önce Rabb'ın ezelî iradesini açıklayarak ve
sonsuz kudretini göstererek meleklere: ben muhakkak yeryüzünde bir
halife
yapacağım, bir halife tayin edeceğim, demişti ki, meâli: Kendi
irademden,
kudret ve sıfatımdan ona bazı selahiyetler vereceğim, o ba n a
bağlanarak,
bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde birtakım kullanma yetkilerine
sahip olacak, benim adıma hükümlerimi icra edecek ve yürütecek. O bu
hususta
asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı adına asil olarak hükümleri icra
edecek
değil. Ancak beni m bir vekilim, bir kalfam olacak. İradesiyle benim
iradelerimi,
benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbik etmekle emredilmiş olacak,
sonra
onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı görevi icra edecek
olanlar
bulunacak. "Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur." (Fâtır, 35/39)
sırrı
belli olacak. Bu mânâ, Ashab-ı kiramdan ve Tâbiinden uzun uzadıya
nakledilegelen
tefsirlerin özeti ve sonucudur.
Burada
"yapacağım" demek, acaba "yaratacağım"
demek midir, değil midir? Bu tefsir yok değildir. fiili bir mef'ul
(tümleç)e
müteaddî (geçişli) olursa "halk = yaratmak" demek olur. Burada da "halk
= " dan daha genel ve daha mutlaktır. Ve ikisine de ihtimali vardır.
"Halk
= yaratma" meselesi ilerde "Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu(n
şeklini)
düzeltip, ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secdeye kapanın."
(Sa'd,
38/71-72) âyetleriyle belirtilecektir ki, iş bu tebliği, takdirinden
sonra
görünüyor. Arada zatın takdiri ile sıfatın takdirinin farkı vardır.
Dilimizde
"kalfa" deyiminin doğ r usu olan halife kelimesi, (yani birinin
arkasından
makamına oturmak mânâsıyla ilgili olarak) mânâsınadır. Yani aslı "halîf
"dir. Ve sonundaki bitişik tâ (tâ-i merbûta) mübalağa içindir. Şu halde
isim olarak kullanılan galip sıfatlardandır ki, Fransız c a
"reprezantan"
kelimesi de bu mânânın temsilcisidir, çoğulu "halâif" ve "hulefâ"
gelir,
masdarı da "hilâfet"dir. "Hılâfet", "vekalet" gibi, "asalet"in karşıtı
olarak, başkasına vekil olmak, yani az veya çok onun yerini tutarak,
onu
temsil etmek demektir. Râğıb'ın "Müfredât"ında açıkladığı üzere bu
vekillik
de ya aslın kaybolmasından veya bir yardımdan veya aczinden, yahut da
bunların
hiçbiri olmadığı halde sırf asîlin vekiline bir şeref bahşederek
lütufta
bulunmasından doğar. Ve işte Cenab-ı Allah'ın yery ü zünde velilerini
halife
seçmesi bu kabildendir. Demek ki her vekilin, halifenin kıymet ve
şerefi,
asilin şerefi ve vekilliğin derecesine uygundur. Cenab-ı Allah da
"yeryüzünde
bir halife yapacağım" deyince, kendilerini bir danışma makamında gören
melekler, bir taraftan bundaki şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da
yeryüzündeki bir yaratığa Allah tarafından böyle yüksek bir irade
yetkisi
verilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular. "Yerde" deyince "Ben,
çamurdan
bir beşer yaratacağım." (Sa'd, 38/71) takdiri anlaşılıyordu. Acaba bu
selahiyeti
alan güzel kullanabilecek mi? Acaba bunu asalet zannederek kendi
çıkarına
hükümler icrasına kalkışırsa yeryüzüne fesat vermeyecek mi? Cenab-ı Hak
henüz bu noktaları ve o yetkinin derecesini ve gizli hikmetlerini
bildirmemiş
olduğu için melekler: orada (yani yeryüzünde) onu fesada verecek, onda
fesatlar çıkaracak ve kanlar dökecek bir kimse, bir âmil mi yapacaksın?
halbuki biz hep sana hamd ederek daima tesbih ediyoruz ve sana özel
takdisler
(kutsamalar)imizi s unarız. Veya senin için kendimizi daima temizler,
temiz
tutarız, dediler. Ve bu şekilde maksatları hâşâ itiraz olmayıp,
hikmetini
bir istifsar (açıklanmasını istemek) olduğunu bildirdiler. Bununla
beraber
hilafete, zımnen (üstü kapalı olarak) bir istek de ortaya attılar.
Tesbîh,
Allah
Teâlâ'yı tenzih etmek, yani
en kudsî zatını inanç, söz ve amel bakımından layık olmayan her türlü
kusurdan
arı ve uzak tutmaktır. Aslı, suda pek iyi yüzerek uzaklara gitmek demek
olan (sebh) masdarındandır ki "tef'îl" vezninden gelişi teksîr
(çoğaltma)
ifade eder. Allah'ı takdis de böyledir. Bu da esasında pek uzağa gitmek
demek olan (kuds)den alınmış olarak temizlemek, pek temiz tutmak
mânâsınadır.
Çünkü "tathir", pislikten çok uzaklaştırmaktır. Bununla beraber dem e k
olduğu gibi "nefislerimizi, senin rızan için, temizliyoruz" demek de
olabilir
ki, ikisiyle de rivayet gelmiş ve bunun için yukarda ikisine de işaret
edilmiştir.
MELÂİKE
VE
MELEK NEDİR?
Önce
dil
yönünü inceleyelim: Ebu Hayyân Endelûsî
gerek "Bahr-i Muhît" ismindeki büyük tefsirinde ve gerek
"en-Nehru'l-mâdd
mine'l-Bahr" ismindeki özet tefsirinde der ki: "Melek" aslî mim olarak
kuvvet demek olan "melk"den "feal" veznidir. "Feâile" ve "feâil"
vezninde
"melâike" ve "melâik" diye çoğul yapılması şâz ( k ural dışı)
yoluyladır.
Ebu Ubeyde bu fikre sahip olmuştur. Şu halde "melek" lügat bakımından
"kuvvetli",
"kuvvet sahibi" demektir. Lâm'ın esresiyle "melik" ve lâm'ın üstünüyle
"meleke" kelimelerinin mânâlarıyle ilgilidir. Fakat bu şekilde
"melâike",
kıyas a uygun olmayan çoğul olur. Halbuki arapçada kelimenin aslını
bulmak
için çoğul, esaslardan biridir. Bunun için diğer taraftan mim zâid olup
aslı "mel'ek"dir, deniliyor ki, İbnü Cerîr et-Taberî de
"Câmiu'l-Beyân"ında
şöyle izah eder: "Melâike", "mel'ek"in çoğuludur. Şu kadar ki, Arap'ta
tekilinin hemzesizi, hemzelisinden daha çok ve daha meşhurdur.
"Melâike"den
bir melek" derler. Hemzesini kaldırarak harekesini kendinden önceki
sakin
olacak olan lam'a naklederler ve çoğul yaptıkları zaman hemze ile
aslına
döndürerek "melâike" derler ki, bunun örnekleri çoktur. gibi. Bununla
beraber tekilin hemze ile geldiği de vardır. Nitekim şair şöyle
demiştir:
ki burada kelimesi demektir. Bazan tekilinde "me'lek" de denilir ki, bu
da yerine yerine denilmesi gibi kalb (bir harfin yerine diğer bir
harfi
getirmek)tir. Dilimizde bu gibi harf değişiminin misalleri çoktur.
Mesela
köprü, toprak, ekşi yerinde, körpü, torpak, eşki gibi. Fakat tekilinde
denildiği zaman çoğulunda da denilmesi gerekirdi. Halbuki böyle çoğul
yapıldığı
ezberimde değildir. Bazan "melâik" ve "melâike" diye çoğul yapılır.
"Mesmâ",
"mesâmî", "mesâmia" gibi. İş bu "melek" kelimesinin aslı "mef'al"
vezninde
risalet (elçilik) mânâsınadır ki (ona bir risalet gönderdi) diyecek
yerde
fiilinden gelir. "Me'lek" de aynı şekilde (ona gönderdim) mânâsına
fiilinden
mimli masdardır. Adiyy b. Zeydi'l-Imâdî: demiştir ki, diğer lügat ile
"me'leken
= " diye de şiir söylenmiş oluyor. Bu mânâda daha başka şahit
(delil)ler
de vardır. İşte "melâike"ye de bu "risalet" (elçilik) mânâsıyla
melâike
ismi verilmiştir. Çünkü melekler Allah'ın resulleri, elçileridir.
Peygamberlerine
ve gönderdiği kullarına gönderir. Yani "melek" mekan ismi olmak üzere
"risalet
yeri" veya mef'ûl mânâsıyle Resul (elçi), mürsel, risalet âmili, ilâhî
vasıtalar demektir. Dilcilerden, tefsircilerden bu türeyişi tercih
edenler
çoktur. Râğıb da "melâike" kelimesinde bunu tercih etmiş ve "melek"te
demiştir
ki, nahivciler "melek"i de "melâike"den türemiş ve mîm'ini zâid
yaptılar.
Halbuki bazı araştırıcılar bunun "mülk"den olduğunu söylemiş ve şöyle
açıklamıştır:
Meleklerin siyasetten bir şeyle görevli ve idareci olanına "lâm"ın
üstünü
ile "melek", beşerde olana da "lâm'ın esresiyle "melik" denilir. Şu
halde
her melek, melâikedir. Fakat her melâike, melek değildir. Melek,
"Andolsun
söküp çıkaranlara." (Naziât, 79/1), "İşleri taksim edenlere andolsun."
(Zariyât, 51/4), "İşi düzenleyenlere andolsun." (Naziât, 79/5), gibi
âyetlerde
işaret olunandır ki, "melekü'l-mevt" (ölüm meleği) bu cümledendir.
"Melekler
de onun (semanın) etrafındadır." (Hâkka, 69/17), "Bâbil'deki Hârût ve
Mârût
isimli iki meleği indirilen şeyleri öğretiyorlardı." (Bakara, 2/102),
"Üzerinize
vekil edilen ölüm meleği." (Secde, 32/11). Bir de der ki: Melâike,
teke
ve çoğula söylenir. Şu halde bu açıklamaya göre de melek kelimesi
kuvvet
ve tedbirden, melâike de risalet mânâsından alınmış oluyor. Ve aynı
zamanda
melâike, melekden daha genel ve onun cinsi oluyor. Şu halde her
ikisinde
bir kerre risalet mân âsı vardır.
Acaba
bu
risalet sadece emir tebliği midir?
Yoksa fiil tebliği midir? Yani yalnız ilmî ve kelâmî bir ruhî tebliğ mi
yapıyorlar, yoksa bilfiil ilâhî kudret ve yaratmanın da tebliğcisi
oluyorlar
mı? Kur'ân âyetlerinin delaletlerine göre her ikisinin de bulunduğunu
anlıyoruz.
Peygamberlere ve hatta yine meleklere ilâhî emirleri tebliğ eden
melekler
bulunduğu gibi cihad ve diğer hususlarda fiilen kuvvet ve yardım
getiren
melekler de bulunuyor. Ve bir de " er-Rûh" özel ismiyle bir özel melek
d e okuyoruz. Halbuki âlemde hiçbir olay olamaz ki, ona ilâhî kudretin
bir özel ilişkisi bulunmasın. Şu halde melekler topluluğu, ilâhî kudret
ve tekvin (yaratman)in vahdetten kesrete (tekden çoğa) dağılmasını ve
onun
özel çeşitlenmelerini ve belli olup or t aya çıkmalarını ifade eden
yapıcı
prensipler olarak düşünülmek gerekir. Ve kâinatta hiçbir şey, hiçbir
olay,
hiçbir fiil ve hareket düşünülemez ki böyle bir risalet ile vaki olmuş
olmasın. Bundan başka bir çeşit melekler daha vardır ki, bunlar
olayları
ya r atılmadan önce, emre ve kelâma ait durumları, diğer deyimle ruhî
durumları
düşünen varlıkların ruhî cereyanlarına ait ilâhî emirlerin ve
irşadların
özel görünümlerini ifade ederler. Bunlar daha önce idrak
elçileridirler.
Anlayışlı ve muhtar olan yapıcı pr e nsiplere, fiilden önce hayrın ve
ilâhî
hoşnutluğun durumunu gösterirler ve meleklere olduğu gibi beşere de
vekil
edilmişlerdir. Şeytanın meleklerle karşı karşıya olmaları da bu
yöndendir
ve çoğunlukla melekler yalnız bunlar sanılmıştır. Biz her olayı iki b
aşlangıç
ile düşünürüz ki, birisi yapıcı başlangıç, diğeri de kabul etmenin
başlangıcıdır.
Gördüklerimiz bu ikisinin müşterek değeridir. Asıl madde bu kabul etme
prensibinden ibarettir. Biz asıl maddeyi görmeyiz, gördüğümüz hep
yapıcılığın
eseridir. Görülen her fiil ve hareket, her iş ve olayda bizzat veya
dolaylı
bir yapıcı başlangıç tanırız. Şüphe yok ki, hareket ettiricisiz bir
hareket
yoktur ve madde kendi kendine etkisizdir. Bundaki her hareket ve sükun
dolaysız veya dolaylı yapıcı bir hareket ettiric i nin kudretinin
eseridir
ve her olay böyle bir etkin yapıcının görünmesidir. Biz eseri görür,
eseri
idrak ederiz. Halbuki aynı eserle gerçekte idrakimize görünen o etkili
yapıcının bir parıltısıdır. Madde onun altında bir akla uygunluktur.
Gördüklerini
madde zannedenler, onu kuvvet sayesinde gördüklerini bilmelidirler.
Buradan
filozofların kuvvet nazariyesine atlıyacak olursak, bütün kuvvet ve
kudretin
Hak Teâlâ'da birleştiğini ve ilâhî kudretin ilk meydana çıkma vasıtası
ve görüntüsü, meleklerin elçiliği d e mek olduğunu hatırlatmak kolay
olur.
Fakat bunların yanında idrak etme kuvvetleri de vardır ki, onlar da
olayları
olmadan önce anlatan ilâhî lütfun tebliğcisidirler ve şu halde meleksiz
bir olay düşüncesi mümkün değildir. Meleksiz bir damla yağmur bile
düşmez.
Şu kadar ki, insana özgü irade ile ilgili gelecekteki kuvvetler şer ve
fesat sebebi gibi aldatmacılık yapan ruhlar ve şeytanî kuvvetler de
-yukarda
açıklandığı üzere- bu meleklere karşıdırlar.
Bu
açıklamayı
yaptıktan sonra meleklerin mahiyet
ve çeşitleri hakkındaki görüşleri de kısaca anlatmak faydalı olacaktır.
Meselenin konusu şudur: Meleklerin bizzat var olan zatlar
olduklarından,
diğer deyişle cevher cinsinden olduklarında, akıllı olanların ittifakı
vardır. Fakat bunlar mütehayyiz (yer tutan) midirler, mücerred (soyut)
midirler? Bunda fikir ayrılığı ediliyor.
1-
Mütehayyiz
(belli bir yer tutan)lerdir:
Melekler, birtakım esire ait latif cisimlerdir ki, çeşitli şekiller ile
oluşmaya güçleri yeter. Bu görüş kelâmcıların çoğunluğunun görüşüdür.
Çünkü
diyorlar peygamberler bunları şekilleriyle görmüştür, şekiller ise
cismanîdirler,
boyutları vardır. Bir de maddesiz soyut kuvvet (kuvvet-i mücerrede)
düşüncesi,
bizzat ilâhî kudreti düşünme demektir. Allah'tan başka bizzat mücerred
yoktur. Madde tasavvurdan silindiği zaman, tasavvur olunan halis kuvvet
ve kudret, ilâhî kudretin kendinden ibaret kalır. Henüz hiçbir
teşekkülü
olmayan atomlar halindeki halis madde ise mümkün ve sırf
hareketsizliktir.
Onda hiçbir yapıcılık ve kuvvet yoktur. Bunlara y a pıcılık demek olan
kuvvet verildiği zaman belli bir şekli olan bağlantılı esire ait bir
cisim
olurlar. Denilebilir ki, özel şekil bunların hakikatleri değil,
maddedeki
görünümleridir. Şu halde kendileri madde ötesidir. Buna şu cevap
verilir
ki, melekler v e resul deyimi de bu itibarladır. Yoksa madde ötesinde
bunlar
aynen ilâhî kudrete dönerler. Bu görüş asrımızda Fizik bilginlerinin,
esirsiz
kuvvet düşünmemelerine benzer.
2-
Filozofların ve özellikle İslâm filozoflarının
görüşleridir ki, melekler ne mütehayyiz (belli bir yer tutan)lerdir, ne
de cisimlerdir. Bunlar beşere ait düşünen nefisler, yani insana has ruh
gibi soyut cevherlerdir. Fakat mahiyetçe bunlardan başkadırlar.
Kuvvetçe
daha mükemmel ve bilgileri daha çoktur. Aralarındaki ilgi, güneş ile
ışığının
ilgisi gibidir. Ve bunlar iki kısımdırlar. Bir kısmı Hakk'ın ilmine
garkolmuş
ve başkasıyle meşgul olmaktan uzaktırlar. "Gece gündüz tesbih ederler,
hiç ara vermezler." (Enbiya, 21/20). Bir kısmı da kaza ve kader
kaleminin
cereyanına göre gökte n yeryüzüne kadar işleri idare ederler ki, bunlar
da "İşi düzenleyenlere andolsun." (Nâziat, 79/5) âyeti ile
anılanlardır.
Ve bunların göğe ve yere ait olanları vardır. Öncekiler de bunların
ruhları
durumundadırlar.
Hıristiyanlardan
bir grubun da, "melekler,
bedenlerinden ayrılmış beşere ait faziletli ruhlar" diye anladıkları
tefsirlerimizde
ve kelâm kitaplarımızda anılıyor. Zamanımızda İslâm dışı felsefelerin
maddeyi
kuvvete, kuvveti ruha döndüren görüşleri de, esasında filozofların
zikri
geçen soyut cevherler kavramıdır.
Soyutları,
itibarî işler sayanlar da kelâmcıların
mezhebine döndürülebilirler.
Yukarıda
açıklanan seçkin görüş üzere bütün
maddî kâinat bir sema olduğuna ve bunlardan başka gökler bulunduğuna
göre,
meleklerin hakikati ve bunların makamlarının ne kadar yüksekliklere ve
derinliklere varacağını tasavvur etmelidir. Bunların çokluğunu anlatmak
için Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şöyle buyurduğu nakl olunmaktadır:
"Gök gıcırdamaktadır. Ve gıcırdamak hakkıdır. Onda bir ayak yeri yoktu
r ki, bunda secde eden veya rükû' yapan bir melek bulunmasın." Bu
konuda
temsilî olarak şöyle bir artan oran da rivayet olunmuştur. "Âdemoğlu
cinlerin
onda biri; bunlar yeryüzü hayvanlarının onda biri; hepsi kuşların onda
biri; bunların toplamı deniz hay v anlarının onda biri ve bütün bunlar
yeryüzünde görevli olan meleklerin onda biri kadardır. Sonra dünya
göğünün
melekleri bütün bunlardan o oranda çok fazla ve bütün bunlardan ikinci
gök melekleri de o oranda çok, yedinci göğe kadar artarak hep böyle,
sonr
a bunların bütün toplamı Kürsîye ait meleklere göre az bir şey, sonra
hepsinin
toplam adedi altıyüz bine ulaşan Arş perdelerinden birinin meleklerine
göre onda bir kalmaz. Ve bunlardan bir perdenin, yani bir büyük
perdenin
uzunluk ve yüksekliğine göre gökl e r, yeryüzü ve içindekiler ve
araları
bir özel değer teşkil etmezler ve bunun her karışında bir secde veya
rükû
eden veya ayakta duran melek vardır ki, onu tesbih ve takdir eder.
Sonra
bunların toplamı Arş etrafında dönen meleklere karşı denizden bir damla
kalır. Sonra İsrafil aleyhisselâmın yardımcıları olan Levh melekleri ve
Cibrîl aleyhisselâmın askerleri olan melekler sayısızdır. Cinslerini,
ömürlerinin
müddetini, ibadetlerinin nasıl olduğunu ancak Allah bilir." "Rabbin
ordularını
ancak kendisi bilir." (Müddessir, 47/31). Yine Peygamber (s.a.v.)
Efendimizden
şöyle rivayet olunmuştur ki: "(Peygamberimiz) göğe yükseldikleri
(miraca
çıktıkları) zaman kale burçları gibi bir yerde bir kısım melekler
görmüştü.
Bunlar birbirlerinin yüzüne doğru karşılıklı ol a rak yürüyüp
gidiyorlardı.
"Bunlar nereye gidiyorlar." diye Resulullah Cebrail'e sordu. Cebrail:
"Bilmiyorum.
Ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm ve önce gördüğümün bir
tanesini
bir daha görmem." dedi. Onlardan birine, ikisi birden: "Sen ne zaman
yaratıldın?"
diye sordular. O da: "Bilmiyorum, ancak Cenab-ı Allah her dörtyüz bin
senede
bir yıldız yaratır. Ben yaratıldığımdan beri de dört yüz bin yıldız
yarattı."
diye cevap verdi." Meleklerin çokluğunu ve Allah'ın kudretinin geniş
tecellilerini
anlamalı..
"
Sanatı
karşısında akılların hayrete düştüğü
Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Kudreti karşısında en güçlü kimselerin
aciz kaldığı Allah'ı tesbih ederiz."
Şüphe
yok ki,
bu aydınlatmalar asrımızdaki
Astronomi ilmi fikrinden de çok yüksektir ve bunların hepsini esire
mensup
hafif cisimler ile sınırlamak da pek uygun olmasa gerektir. Onlar sonuç
olarak yeryüzüne ait melekler ve dünya semasının meleklerini
açıklayabilir.
Meğer ki dünya göğünün dar mânâsıyle tefsirinde ısrar edilsin. Bu i se
kelâmcıların seçtiği fikir değildir. Bu âyette zikredilen melekler
hakkında
da küçük bir ihtilaf vardır. "Bundan maksat yeryüzü melekleridir."
diyenler
olmuştur ki, bu da Dahhâk'ın, İbnü Abbas (r.a.)'dan bir rivayetine
dayanmaktadır.
Fakat Sahabe ve Tâbiînin çoğu, lafzın genelliğine ve bunu tahsis eden
birşey bulunmadığına dayanarak bütün melekler olduğunu söylemişlerdir.
İşte bütün
melekler yeryüzünde hilafetle ilgili
böyle bir ezelî takdirin kendilerine tebliği üzerine ilâhî hitab
karşısında
"orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa
biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" diye maruzat
(sunuş)ta
bulundular. Cevap olarak Rabbın: "Şüphesiz ben sizin
bilemiyeceklerinizi
bilirim." buyurdu. Şüphe yok ki mut l ak bir şekilde düşünüldüğü zaman
bunun böyle olduğunu ve ilâhî ilmin kendilerinden çok fazla ve yüksek
olduğunu
melekler bilirlerdi. Öyle iken inkâr makamında te'kit ifade eden ile
kuvvetlendirerek
Cenab-ı Allah'ın bunu tekrar hatırlatması gösterir ki il â hî istek, bu
genellik içinde bir özeli, yani istihlâf (birini yerine geçirme)
meselesini,
hedef almaktadır ki, meleklere gizli kalan ve şer ihtimali karşısında
şaşma
ve uzak görme ve özellik arzetme ile söz söylemelerine sebep olan da bu
idi. Şu halde mân â nın sevki, "Hilafetin hikmet ve sebepleri ve ona
layık
olma meselesi hakkında bilmediğiniz yönler var. Ben sizin bilmediğiniz
bir çok şeyleri bildiğim gibi, bunu da bilirim." demek olur. Ve bununla
cevabın soruya her yönden uygun olması için, bu bapta yalnız meleğe has
hasletlerin yetersizliğine ve talebin caiz olmadığına da -dolayısıyle-
işaret buyurulmuştur. Burada hikmetine de tenbih vardır.
31-Cenab-ı
Allah onlara bu cevabı verdi bir
taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti. Ya o isimleri Allah kendi
koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bunları
gerektiğinde
koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi takdir etti
ki,
önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani öğretmek
ile)
bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin esası olan
isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı
hükmünce
bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde
belleyeceği
anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat Âdem'in
kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet ve
ilk
fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait
duyguların
aslı ondan miras kalmıştır.
Bu
isimler
nedir? Ve istiğrak (genelleştirme)ın
kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım
bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle deki "elif lâm"
istiğrak
için midir? Yoksa "Allah'ın öğretmesini murat ettiği isimler" mânâsına
ahd-i hâricî olup bunun te'kidi midir? Bu noktada selef
tefsircilerinden
birkaç görüş vardır:
1-
Bu
isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmasına
sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve
diğerleri
hepsi (İbn Abbas'dan Dahhâk); karga, güvercin ve herşeyin ismi
(Mücahid);
her şeyin ismi, deve, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr);
her
şeyin ismi, hatta şu, bu abdestsizlik bile (İbnü Abbas'dan Said b.
Ma'bed);
her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu
şöyle,
diye her şeyin ismi (Katâde). Bunl a rın özeti, bütün dillerin aslı
olan
dilin hepsi oluyor. Ve "elif lâm" genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan
kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri mânâsını
anlayanlar
da olmuştur.
2-
Meleklerin
isimleri (Rabi' ve daha diğerleri)
3-
Z
ürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd'den,
İbn Vehb'den Yunus b. Abdi'l-Alâ ve diğerleri). Bu iki şekilde de "elif
lâm" ahd içindir ve bunun karinesi gelecek olan deki zamir
gösterilmiştir.
Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber zamirinin akıl sahipleri için
olduğu
açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler hem meleklerin isimlerini
ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci ve üçüncü görüşü)
toplamışlardır.
Bu isimleri, Allah'ın isimleri diye telakkî etmeye bu zamir engeldir.
4-
Esmâ
(isimler)d an murad dil değil, eşyanın
duyguları, diğer deyimle o duygulardan oluşan ilmî suret (biçim)lerdir,
diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden çok kelâm, hiç olmazsa
kelâm-ı
nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması gerekir. Her ne olursa
olsun
bura d a kat'î (kesin) olan nokta, Hz. Âdem'e -az veya çok- lisan
öğretilmiş
ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelam ve dil
meselesinin hilafet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.
Lisan
hususunda bütün Âdem oğullarının zamanımıza
kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerinin hepsi, esas
itibariyle,
Hz. Âdem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğrenme
özelliğine borçludur. İlim ve mantık özelliği, bu şekilde, insan
türünün
aslî yaratılışında kendisinde dahil bulu n muş ve bundan önce insanlığa
ait hakikat ve tam mânâsıyle Âdem'e özgü ruh tamam olmamış olur. Bu
şekilde
kelâmla ilgili kuvvet, insana mahsus ruhun mahiyetinden bir kısım
teşkil
etmiştir. Cenab-ı Hak, bu gücü Âdem'in ruhuna şahsî olarak bahşetmiş ve
nefh ( ruha üflemen)in tamamından sonra da, Âdem bilfiil lisan
şerefiyle
şereflenmiş olarak, gereğine göre, isimleri konuşmuştur. Şu halde
Âdem'den
önceki yaratıklar, her ne türden olursa olsunlar, lisandan mahrumdular
ve bundan dolayı insan değildiler. İnsanlık hilafeti Âdemoğlu ile
beraber
bulunur. Günahı, insanın zâtisi (kendisi) sayıp da, ilim sıfatını,
kelâm
sıfatını arazî (gelip geçici) saymak isteyenler insanı bilememişlerdir.
Bundan da şu sonuca geliriz ki, bu öğretim, ruha üflenmeden önce yalnız
Âdem'in r uhunda idiyse, ona kelâma ait kuvvetin, isim koyma
kabiliyetinin
verilmiş olduğunu ifade eder. Ve bu şekilde isimlerin bizzat koyucusu,
Allah'ın verdiği kudretle, peyderpey Adem olmuş olur. Ve eğer -zahir
vechile
(görünüşe göre)- ruhun üfürülmesi ile ber a ber veya sonra ise isimleri
koyan Allah Teâlâ'dır. Ve Âdem'e ilham veya kesin ilim ile peyderpey
öğretmiştir.
Öncekinde kıyamete kadar bütün dillerin isimlerini içeren bir hakikî
istiğrak
(genelleme) olur. İkincide ilk konuşulan bütün isimlere tahsis ed i len
ahd-i hâricî olur. Tefsir bilginlerince öğretim böyle iki şekilde
te'vil
edilmiştir. Ve ilm-i usûl (Fıkıh Usûlün)de, buna bağlı olarak vaz-ı
lügat
(dil meydana getirme) meselesindeki anlaşmazlık hasıl olmuştur. Açık
olan,
her halde bizzat öğretme ve o öğretmenin takdiridir. Yani lisan,
Âdem'in
hilafetinin eseri değil, hilafetinin sebebidir.
İşte
Allah
Teâlâ Âdem'e böyle isimleri öğretti.
Öğretimden bir müddet sonra da bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet
ettikleri zatları) meleklere arzetti. Buradaki zamirinde bir dil
inceliği
vardır ki, lisanımızda bulunmaz. denilmeyip, buyurulması, arzolunan
şeylerin
akıl sahibi olduğunu açıkça göstermektedir. Ve isimleri şarta bağlatan
karine de budur. Bu zamirin meleklere dönmesi ve o isimlerin melek l
erin
isimleri olması da, bunların meleklere arzı ile uygun olmuyor. Şu halde
en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem'den sonra gelecek olan
nesilleri
olmasıdır. Geçmişte anılan isimler de bunların isimleri (yani insan
isimleri)
demek olur. Bununla beraber bütün isimlerin öğretilip de, yalnız
bunların
arz edilmiş olması da ihtimal dahilindedir. Fakat her iki halde böyle
olmak
için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Halbuki âyette henüz Hz.
Havva'nın
bile yaratıldığına işaret yoktur. Ve kıssanın siyakı (gelişi) da buna
muhalif
görülmektedir. Bu müşkil (problem), bilinen bir hadis ile açıklanıyor
ki
bunlar meleklere, küçük karıncalar, mikroplar misalinde
arzedilmişlerdir.
"nesil veya küçük karıncanın misalleri"(1) ki zürriyyet (nesil)
kelimesi
bundan türemiştir. Bu hadis bunların o zaman Âdem'de henüz tohum
halinde
(yani gelecekte bütün Âdem oğullarını temsil eden ilk meniye ait
tohumcuklar
şeklinde) bulunduklarını anlatır. Eğer burada bu olayların yoğun
cisimler
âleminde olmayıp, Hz. Âdem'in ruhunun t akdiri veya ruhunun esiri
yumuşak
bir cisim kazanması halinde olduğunu tasavvur edebilirsek, o esirle
ilgili
cismin parçalarında kıyamete kadar gelecek Âdem oğlunun birbirine bağlı
temessülleri (bir şekil veya surete girmeleri) veya ruhundaki
nesillerin
m a nevi suretleri o isimlerin meleklere arz olunan mânâları olarak
düşünülebilir.
Ve böyle olmasına olayın yeryüzüne inmeden önce olması karine demektir.
Bu şekilde meleklere arz, hissî arz değil, ilmî ve hakiki arz olur.
Gerçekten
isimlerin asıl medlûlleri, eşyanın ilmî suretleridir. Kelimelerin
mevzuu
lehi (konusu) asıl bunlardır. Demek Âdem'e önce eşyaya ve bilhassa
nesilleriyle
ilgili ilim verilmiş ve bundan başka bu bilgilere ait isim ve dile ait
suretler de öğretilmiştir. Meleklerde olmayan da budur. Bunlar takdir
edilmiş ve yere inişten sonra da Hz. Âdem bunların yapılışlarını yerde
görmüştür. Burada fiilî olarak ilmin fıtrî (doğuştan) veya sonradan
olma
meselesi vardır ki, başka yerlerde açıklaması gelecektir.
Rabbın
meleklere bunları arzetti ve gösterdi
de Haydi siz işaretle ifade etmek istediğiniz hilafet yeteneğinizi
göstermekte
sadık (yani musîb = isabetli) iseniz işte bunların isimlerini bana
güzelce
haber veriniz, buyurdu. Bu zatları, sade kendileriyle değil,
isimleriyle
de tanıtabilecekler i ni sorarak önce melekleri, aczlerini ortaya
çıkarmak
ve isbat etmek için, imtihan etti. Ve bununla şunu da anlatmış oldu ki
tasarruf, tedbir, adaletli olma, bunların ilgilendikleri şeyleri,
yeteneklerinin
mertebelerini ve hukukun miktar ve derecelerini bilmeye ve bundan
başka
bir de bizzat huzura getirmeye muhtaç olmaksızın gıyaplarında da
isimleriyle
anlatabilmeye bağlıdır. Ve bu hususta ilim sıfatından daha fazla bir
özellik
ve meziyet ifade eden kelâm sıfatının, dile ait kuvvetin, diğer deyimle
hakikate uygun konuşma veya düşünmenin şahsî bir kıymet ve önemi
vardır.
Bu olmadan hükümleri yerine getirmek mümkün değildir.
32-Bu
imtihana karşı melekler: "Sübhaneke, en yüksek tesbih ve tenzih sana ya
Rab!... Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur.
Her şeyi bilen ve daima bilen âlim ve her yaptığında hakîm (hikmet
sahibi) hakikaten sensin ve ancak sensin." dediler ve böyle aczlerini
ortaya koydular, tesbih (Allah'ın yüce ve münezzeh olduğunu ifade)
ettiler.
SÜBHÂN,
tesbîhin bir özel ismidir. "Sübhâneke" de çoğunlukla tevbe başlangıcı
olur. Şimdi burada şu sorular akla gelir: Melekler hiçbir isim
bilmiyorlarsa, o zaman kelâm sıfatından tamamen mahrum bulunuyorlardı,
demek olur. O halde bu sözleri nasıl söylüyorlar ve ilâhî kelâma nasıl
muhatap oluyorlardı? Yok eğer bunlar tamamen mahrum değiller de henüz
gösterilen yeni şeylerin isimlerini bilmiyorlar idiyse, o zaman
naibliğe mutlak yeteneksizlikleri nasıl sabit olur? Gerçekte esma
(isimler)dan maksat birinci rivayet vechile bütün isimler ise,
meleklerin bütün isimlerden mahrum bulunacakları cihetle, bizzat kelâm
sıfatları olmadığı ve ancak ilim sıfatından bir hisseleri bulunduğu
anlaşılır. Ve eğer nesilin isimleri ise, diğer isimleri men'
etmeyeceğinden kelam sıfatına engel olmaz v e bu şekilde meleklerin
liyâkatsizliğini isbat etmek istenmeyip, başka bir hikmetin meydana
çıkarılması istenir. Lakin her iki takdirde melekler ile olan ilâhî
hitaplaşma (konuşma) kelâm sıfatına dönmeyip, mânâsı büsbütün başka
olmak ve ilim sıfatı ile te ' vil edilmek zahirin (açık metnin)
gereğidir. Önceki umum (genel) takdirinde bu zorunludur. Husus (özel)
takdirinde ise liyakat (yetenek) hikmeti hasebiyle açıktır. Şu halde
melekler isimleri, kelâmı Âdem'in haber vermesiyle öğreneceklerdir.
Burada Kelâm i l minin güç bir meselesine gelmiş oluyoruz. Şu kadar
söyleyelim ki, asıl ilim hakikatin bizzat bir görünümü ve bir özel
inkişafıdır. Kelâm da ilmin bir tecellisi, hem de bir dal, bir alâmet
ile naib (vekil) olmak suretiyle tecellisidir. İlmin aslında hakika t
in bizzat bir vechi vardır. İsimde, kelâmda ise o vechin ancak bir
vekili vardır. Çünkü ismin asıl mânâsı bir şeyi zihne yükseltmek için
alâmet ve delil olan şey demektir ve ıstılâhî (terim) mânâsı bundan
alınmıştır. Şu halde isim kendisi de bir şey olma k la beraber,
isimliği diğer bir şeye vekil ve alâmet olması bakımındandır. Ve Allah
daha iyi bilir, bu hikmetten dolayıdır ki, hilafete liyakat,
isimlerdeki ve kelâmdaki bu vekalet mânâsı ile uygun olmuştur ve Allah
bunu başlangıçta Âdem'e ihsan etmiştir. V e işte beşerî ilimler,
vekilliği olan bu kelâma ait şekillerin araya girmesiyle ilgili
olduğundan dolayıdır ki, gölgeli tasavvurlar ile doludur. Ve keşfe ait
ilim ile, isme ve fikre ait ilmin büyük farkları bundandır. Demek ki,
Cenab-ı Allah ile melekleri n önceki konuşmaları hiçbir isim ve
vekalete ait suretler karışmayan ve bizzat hakikat vechi üzerinde vaki
olan bir ilmî cereyandır. Ve meleklerin konuşmaları, tesbihleri, takdis
(kutsama)leri, bizzat olan bir ilmî aydınlatma demektir ki bununla,
asıl kelâm sıfatının vekalete ait olan cereyan tarzındaki fark,
açıktır. Şu halde meleklerin bilmedikleri ve bildiklerinde eksikleri
bulunabilirse de hataları ve cehl-i mürekkeb (bilmediğini bilmedik)leri
olmaz. Ve bunun için denilmiştir ki, melekler ancak nass (dinî delil)
ile amel ederler. Beşer ise istinbat ve kıyas kuvvetine, gücüne
sahiptir. Yukardaki ifadelerinde de açıktan yetenek iddiasında
bulunmamışlar ve yeni anladıkları meseleyi eksik olarak görebilmişler
ve vekaletin hakikatini bilmemekle beraber, söyl e diklerinde de
hakikatın bir cihetini söylemişlerdir. Beşeriyetin hata ve bilmediğini
bilmeme kabiliyeti de kendilerindeki kelâm sıfatı ve bundaki vekalet
değeri ile ilgilidir. Şeytan bunları bu yönden aldatabilir. Gerçi
kelâm, esas itibariyle hakkı ve doğruyu bilme konusudur ve onun
vekilidir. Ve bu vekilin temsil ve delaletinde de ciddiyet vardır,
fakat kelâmın kendisi olmayan bir tesir ile yalan söylenir. Sonra
kelam, ilmin aynı ve hakkın aynı diye alınır da kelam ve vekalete ait
suretler ile, karışmış olan fikre ve tasavvura ait suretler bizzat hak
ilim yerine konulur. Ve hasılı bilerek söylenilmez, bilerek anlaşılmaz
ve hepsinin ötesinde hak istenmez ve araştırılmaz; vekaletin tabiatı,
bir asalet kabul edilir. Ve o zaman insanlığın bütün şer ve fesadı b a
şlar. Halbuki Cenab-ı Hak, Adem'in fıtratını, kendi sıfatından hem ilim
ve hem kelâm sıfatlarına mazhar kılmış ve kendine isimleri öğrettikten
sonra meleklerin karşısında yeteneğini isbat için bir de imtihan
yapmıştır.
33-Melekler
aczleri
(güçsüzlükl eri)ni itiraf, ilim ve hikmeti teslim edince Rabbın: "Ey
Âdem, bunlara şunların isimlerini güzelce haber ver." dedi. Ve
halifenin kim olacağına da bu hitap ile işaret etti.
"Âdem"
isminin "üdme"den veya "edîmü'l-ard"dan türemiş (ef'alü) vezninden
Arapça bir kelime olduğu rivayet olunuyorsa da A'cemî (yani Arapça
olmayan) ve (fâalü) vezninde olması tercih edilir. Zemahşerî, Beydavî,
Ebu's-Suûd ve diğerleri gibi muhakkikîn (tahkikciler)in tercihi budur.
İmam Şa'bî bunun "azer" ve "a'zer" gibi İbra n î dilinden olduğunu
ileri sürmüş, Süryanice'de de "Adem"in "toprak" demek olduğunu
söylemiştir. Bazıları da bunun aslı "hâtam" vezninde Süryanice olduğuna
ileri sürmüştür ki, bu şekilde dilimizdeki "adam" telaffuzu asla daha
uygun olmuş olur. Arapça ise ö zel isimlik ve fiil vezninde olduğundan
dolayı; Arapça olmadığına göre de özel isimlik ve ucme (aslı Arapça
olmayan) kelimelerden olduğundan dolayı gayr-i münsarif (cer ve tenvini
kabul etmeyen)dir. Ve her iki takdirde bir cins ismi olmayıp, özel isim
oldu ğu muhakkaktır. Âdem beşer, insan gibi cins ismi yerinde
kullanılacak olursa çoğulu "avadim" gelir ve o zaman çoğulu gayr-i
munsarif olursa da, müfred (tekil)i munsarif (cer ve tenvini kabul
eden) olmak ve "raeytü âdemen" demek gerekir ki, "âdemiyen" " (ferden
min benî âdem = ) demektir. Ve doğrusu hariçte her cins ismi
başlangıçta bir özel ismin genellemesidir. Ve vahid (tek), çoğa
-tabiatiyle- mukaddem (öncelikli)dir. Her halde Arapça'dan başka İbranî
ve Süryanî'de bu ismin çeşitli lehçelerinin bulun d uğu anlaşılıyor.
Sâbiede isminin bile Arapça olmayarak, bu isim ile bir ilgisi
görünüyor. Bununla beraber Ebu'l-Beşer (beşerin babasın)in çeşitli
dillerde başka başka isimlerle yad olunduğu da nakl ediliyor.
Şehristânî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"de açıkla m asına göre Mecûsîlerden
Küyumseriye grubu "Keyumers, Âdem'dir" derler. Ve Keyumers'in Âdem
olduğu Hint ve Acem tarihlerinde de görülmüştür. Fakat diğer tarihçiler
buna karşı çıkmışlardır. İbnü Esir de "Kâ-mil"inde "mecusun Ceyumers
dediği Hz. Âdem'dir." d i ye zikreder. En açığı, Adem isminin beşerin
ilk lisanına ait bir kelime olmak üzere ele alınması gerekecektir.
İşte
Cenab-ı Allah meleklerden sonra Âdem'i de bu emir ile imtihan etti ve
Âdem onları isimleriyle tafsilatıyla anlattı. bunun üzerine Âdem o
arzolunan şeyleri isimleriyle onlara haber verince: Rabbın meleklere:
"Ben size her halde ben semaların ve arzın gaybını bilirim demedim mi?
Ve siz ne açıklıyor ve ne gizliyor idiyseniz onu da bilirim." buyurdu.
Ve bununla önceki "ben sizin bilmed i klerinizi bilirim" yüksek sözünün
mânâsını genişletti ve açıkladı. Bundan anlaşılır ki icmâl (kısaltmak)
hakikatte tafsilin aynıdır. Şu da anlaşılır ki, meleklere olan kelamın
hakikati ancak mânâdan ibarettir. Lafza ve isme ait suretler değildir,
yoksa ic m ali söyleyen tafsîli söylemiş olmazdı. Yukarda
hatırlattığımız üzere bu tafsîlin mâsîka lehi (sevkolunduğu şey) de
genel değil özel, yani bu meyanda bilhassa Âdem aleyhisselâmda tahakkuk
eden hilafetin sebeplerini açıklamak, hikmet ve kudreti ortaya çıkar m
aktır ki; "İşte sizin başlangıçta anlayamadığınız hikmetin sırrı ve
liyakatin sebepleri budur." demek olur. Cenab-ı Allah bütün ilâhî
sanatını böyle sebeplere ve gizli hikmetlere bağlamıştır. Fakat ona
karşı hiçbir sebep ile yetenek ve hak etme davasına kalkmakta da hak
yoktur. Çünkü o bir şey murad ederse böyle yeni sebepler yaratır ve
neticesini de o suretle ihsan eder. Müsebbibü'l-esbâb (sebepleri
yaratan)a sebeb ile hak iddiasına kalkışmak mânâsız olur. Aslî ve
hakiki sebep ancak onun iradesidir, hikmet de onun gereğidir. Görülüyor
ki Cenab-ı Allah Âdem'i halife olmak üzere yaratmış ve durumu
meleklerine istişare eder gibi kısaca tebliğ etmiş ve malum cevap
üzerine onu isimleri öğretmekle terbiye etmiş ve sonra melekler ile
beraber imtihandan geçirip, m e leklere güçsüzlüklerini açıklatmış ve
ona bilfiil ehliyetini isbat ettirmiş ve meleklerin devamlı tesbih ve
takdis göreviyle meşgul olması, bu yeni makama liyakatleri için yeterli
sebep olmadığını da göstermiş ve nihayet onları Adem'e boyun eğdirmek
için hazırlamıştır.
Hasılı
bu kıssada ilâhî rububiyetin tecelli tarzı büyük bir açıklık ve pek
ince bir üslub ile anlatılarak insanın aslî fıtratında dürülmüş olan
enfüsî (subjektif) ilâhî nimetler hatırlatılmış ve bununla ilâhî
rububiyete bilgi temin edildikten sonra gıyabtan mütekellim (konuşan)e
iltifat (dönme) yoluyla sonrası da ayrıca bir hatırlatmaya tabi
tutulmuştur. Şöyle ki:
34-
dördüncü
nimet olarak o vakit de hatırla
ki biz meleklere: "Âdem'e secde ediniz." diye emrettik de İblis'den
başkası
derhal secde ettiler. O dayattı ve kibirlendi yahut melekler hemen
secde ettiler. Fakat İblis dayattı ve kibirlenmek istedi. ve esasen
kâfirlerden
idi. Kehf sûresinde geleceği üzere aslı Cin denilen gizli yaratıklardan
idi ki, bunların kâfir l eri de vardır. Bu emir üzerine itaattan dışarı
çıktı, kâfir oldu. Sonucun böyle olacağını da Allah Teâlâ ilâhî ilminde
biliyordu. Bu itibarla kaderde, kâfirler defterinde kayıtlı
bulunuyordu.
Yoksa İblis'in Âdem'e secde emrine kadar küfrü geçmemişti. "Ra b b'inin
emrinden (dışarı) çıktı." (Kehf, 18/50). Fakat Allah böyle bildiği için
o kâfir olmadı, o kâfir olacağı için Allah onu öyle biliyordu ve öyle
takdir
etmiş idi. Hakikaten İblis kibirlenmek istedi. Nefsinde mümkün olduğu
halde,
itaati seçmedi ve o z a man bilfiil kâfir oldu. Şu halde kelimesi "idi"
mânâsında değil, "oldu" mânâsına kullanılması da mümkündür. Görülüyor
ki
İblis, Allah'ı inkâr ettiği için değil, emrine itaat etmemesi
dolayısıyle
kâfir olmuş ve buna göre farz olan herhangi bir vazifeyi y a pmayanın
küfrüne
hükmedenler bulunmuştur. Fakat âlimlerimiz diyorlar ki, İblis'in
küfrünün
sebebi, yalnız emre itaat etmemesi değil, onu beğenmemesi "Ben ondan
daha
hayırlıyım." (Sa'd, 38/76) diye kibirlenerek kendi kıyasıyle tenkit
etme
(eleştirme)ye kalkışmasıdır. Ve akaid ve fıkıh kitaplarındaki tekfir
(küfre
nisbet etmen)in bir kısmı da bu esasa dayanmıştır. Bunda "Onlar ki, söz
verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar." (Bakara,
2/27)
âyetiyle yerilmesi vardır ve daha şiddetli dir.
Aslen
lügatta
"secde", son derece tevazu ile
alçalıp baş eğmektir ki, "kibr"in tam zıddıdır. Dînen de alnını yere
koymaktır
ki, ta'zîm (büyükleme) ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Ve ondan
daha
özeldir. Zira önceki, ayaklar altına yatıp yuvarlanmakla dahi olabilir.
Şer'î mânâsında ibadet kastını ilave etmeye lüzum yoktur. Çünkü
secdenin
ibadet olması için niyet şart ise de, secde olması için şart değildir.
Bununla beraber dile ve şeriate ait her secdede bir alçalma, ta'zim ve
itaat vardır. Bun u n için Allah'dan başkasına secde etmek dinî
bakımdan
küfürdür. Ve secde fiilî bir ta'zim ve itaat etme olduğu cihetle,
yalnız
kalbî olan itaat hakkında mecaz olur. Acaba meleklerin secdesi
hangisidir?
Kur'ân'a mahsus kelimeleri şer'î mânâsına yormak gerek i r ve melekler
cismanî şekilde de görülebileceklerinden "alın koyma" (vaz-ı cephe)
mânâsı
mümkündür. Bununla beraber meleklerin secdesini kendi hakikatleri ile
uygun
olarak düşünmek ve hilafet gereği Âdem'e ilâhî emirle bir fiilî tasdik
halinde kabul etmek daha uygundur. Bu ise Âdem'e bir saygı gösterme
olmakla
beraber bizzat Allah Teâlâ'ya bir ibadettir. Bununla melekler ilâhî
hükümlerin
yerine getirilmesi bakımından Âdem'e hilafet mertebesine uygun bir
şekilde
hizmet ve yardıma memur edilmiş ve bir ahde ( s öz verme) bağlanmış
demek
olur. O halde melekler, Adem'e bizzat boyun eğmiş değil, fakat hilafete
hizmetçi olacaktır. Ve herhalde asıl mabud, yüce yaratıcıdır. Hasılı bu
secde Âdem'e bir ibadet değildir.
İşte
insanlar
böyle bir babanın evladıdır
ve kendileri onun halefi, onun halifesidirler. Bu nimeti bilmeli, bu
kardeşliği
takdir etmeli ve hiç biri âlemde asalet iddiasıyle kendi hesabına
yaşamaya
çalışmamalı, büyük bir kardeş topluluğu halinde yaşamalı ve yaşamak
için
kendi hükümlerini değil, Allah'ı n hükümlerini, Allah'ın emirlerini,
kanunlarını
tatbik etmeli ve o zaman meleklerin de kendilerine hizmet edeceğinden
ümitli
olmalıdır. Bunda emre karşı gelen ve kibirlenen İblis'in tâbilerinden
olmamalı,
yaratılışını değiştirmemelidir. Cenab-ı Allah burad a İblis'in dayatma
ve kibirlenmesini haber verirken, bilhassa onun benzerleri olan ve
ilâhî
emre boyun eğme ve itaat hususunda kibirlenerek aralarındaki kesin
hukuku
teslimden çekinen yaratıkları azarlamıştır. Ve bu nassın kendisi için
sevk
edildiği şey b u dur. Ve bunların bir kısmı Hz. Resulullah'ın hicret
yeri
(Medine) etrafında bulunan yahudi ve yahudi bilginleriydi ki, Hz.
Peygamberi
ve sıfatını biliyorlardı ve peygamber olarak gönderileceğini
yayıyorlardı.
Böyleyken hased sebebiyle ikrar ve itaattan çekinir ve büyüklük
taslarlardı.
İbnü Cerîr burada der ki: "Cenab-ı Allah yahudi kâfirlerin bu hallerine
işaret etmek suretiyle İblis'i kâfirler zümresine nisbet etti. Cins ve
nesebde başka olduğu halde, din ve millette onların kolundan saydı". Şu
halde İbli s ile kâfirler arasında başka yönden benzeyiş aramak
lüzumsuzdur."
İblis
ismini
ilk tefsircilerden bazıları (iblâs)
masdarından Arapça bir isim olarak göstermişlerdir. İblâs ise hayırdan
ümidini kesmek, pişmanlık duyma ve kederli olma mânâlarına gelir.
İblisi
de Cenab-ı Allah isyanına karşılık, bütün hayırlardan ümidini kesmiş,
taşlanmış,
bir şeytan kılmıştır. O halde İblis, hayırdan son derece ümitsiz
demektir
ve i'rab (harekeleme) da Arapça olmayan isimlerin hükümlerine tabi
tutulmuş
ve gayr-i münsa r if (cer ve tenvin olmayan) olmuştur. Fakat böyle
olması
daha çok gösterir ki, bu da "Âdem" kelimesi gibi A'cemî (Arapça
olmayan)dır.
Arapça'ya diğer bir lisandan geçmiştir. Muhakkıkîn (kıritikçiler) bunu
böyle söylemişlerdir.
Bu
secde
kıssası burada geçen kıssaya atfedilerek
ayrıca zikrolunmuştur. Bundan da bu secdenin "Onu düzenleyip insan
şekline
koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın."
(Hicr, 15/29) âyetindeki şarta bağlı emirle ilgisi bahis konusu
olmuştur.
Biri ş a rta bağlı olarak yaratılmadan önce, diğeri de sonuçlandırma
ile
ilgili olarak yaratılışından sonra iki emir var. Acaba secde de bir mi,
iki mi? Öğretim ve imtihandan önce mi, sonra mı? Buradaki "secde
ediniz"
sonuçlama ile ilgili emrin sonra olduğunu, d i ğeri de tesviye ve ruh
üflemeyi
takib ettiğini ifade ediyor. Ebu's-Suûd "ceza fâ"sının takip ifade
ettiğine
ilişerek secdenin öğretimden sonra ve sonuçlama emri ile ilgili
yapıldığında
ısrar ediyor. Râzî de önce ve şarta bağlı emir ile yapıldığını ifade e
d iyor ve secdenin birkaç defa olduğunu kabul eder görünmüyor. Bu arada
açık olan bu emrin, yaratılıştan sonra, şartın tahakkuku üzerine, geçen
şarta bağlı emrin sona erdirilmesi ve yerine getirilmesi olduğudur.
Bunun
gerek takdiri ve gerekse tekvini (yara t ması), isimlerin öğretiminden,
imtihandan sonradır. Bununla beraber tesviye ve ruh üflemesinin
toplamından
geri kalmış da değildir. Çünkü bu öğretme ve imtihan ruh üflemesinin
tamamı
cümlesindendir. Yani bundan anlaşılıyor ki, ruh üflemekten maksat, diri
olması değil, düşünen hayat sahibi olmasıdır.
Başlaması
değil, kemalidir. Şu halde yerindedir.
"secde ediniz", onun sonuçlandırarak teveccühüdür. Âdem'in gerçeği ruh
(nefs-i nâtıka) tur. Ve ruh üflemenin mânâsı, ruhun üflenmesidir.
Adem'e
ait hayat, asıl bundadır.
35-Burada
İblis'in özellikle azarlanma macerası
bırakılmıştır. Çünkü kıssanın sevkedilişi, bilhassa Âdem'e ve Âdem
oğullarına
olan fıtrî (yaratılıştan olan) nimetleri hatırlatmaktır. Bu şekilde
melekler
ile Âdem arasındaki macera açıklandıktan sonra, şimdi de takdirdeki o
imtihan
ve teveccühün meyvesi ve İblis ile olan macerası açıklanmak ve Âdem'in
yaratılışındaki günah ve itaatsizliğin geçici olduğu hatırlatılmak için
daki ya atfedilerek buyuruluyor ki: bir de demiştik ki, "ey Âdem!. Sen
ve eşin (zevcen) şu cennette oturunuz." "Çift" demek olan zevc, asıl
Arapça'da
çiftin her tekine, hem erkeğe ve hem dişiye de söylenir. Demek ki, bu
sırada
Hz. Âdem'in bir de zevcesi (eşi) yaratılmış bulunuyordu ki, bu da
ayrıca
ilâhî bir harika (olağanüstü bir olay)dır. İnşaallah bunun açıklamasını
da ilerde, bu cümleden olarak Nisâ sûresinin baş âyetinde göreceğiz.
Acaba
bu
cennet yeryüzündeki cennetlerden
biri mi idi? Böyle zannedenler olmuştur. "Filistin'de yahut Fâris ile
Kirmân
arasında bir cennet idi. İnişi de oradan Hindistan'a nakliydi."
denilmiştir.
Fakat bunlar şöyle bir istidlâl ile söylenmiştir: Çünkü Âdem'in
yaratılışı
yeryüzünde olduğunda ittifak vardır ve bu kıssada semaya yükselmesi
zikredilmemiştir.
Olsa idi öncelikle hatırlatılı r dı. Bir de cennet-i huld (ebedi
cennet)
olsaydı, çıkılmaz ve şeytan oraya giremezdi. Fakat bu tahmin, göründüğü
kadar makul ve tabii değildir. Âdem'in yeryüzüne inişi, yeryüzünde
ortaya
çıkması, akıl ve nakle daha uygundur. Huld cennetine devamlı oturmak i
çin girmekle, misafir olarak girmek arasında da fark vardır. Şu halde
"Cennet",
ahirette müminlerin varacağı sevap evidir ki, şimdi mevcut, fakat
dünyada
görüşten gizlenmiştir. Ve "Cennet" denilince Kur'ân dilinde bilinen
budur.
Âdem'in cennette oturması hali, ahiret âleminin meydana gelişine
benzer
bir ilk oluştur. Ve bu durum bize göre bir makul âlemdir. Yeryüzü ile
onun
arasında mekanla ilgili bir uzaklık tasavvuruna da lüzum yoktur. O da
aynı
feza içindedir. Bunda akla yaklaştırmak için söylenebilec e k olan söz:
Âdem'in ruhunun bütün kemal kuvvetlerini haiz olarak, maddeye, önceki
unsurlara
ilk ilgisi, diğer deyişle beşerin aslı olan ilk Âdem'le ilgili
hücreciğin
esîrî bir şekilde oluşumu ve ondan eşinin ayrılmasıdır. Muhyiddin-i
Arabî'nin
bir deyişin e göre, ruhun tabiata ilk verilişidir.
Cenab-ı
Allah, Âdem'e buyurmuş ki, eşinle
beraber bu cennette otur. ve bundan bol bol yiyiniz nerede isterseniz
orada
yiyiniz fakat şu ağaca yaklaşmayınız, bundan yemeye kalkışmayınız ki
zalimlerden
olursunuz.
Zulüm,
haddini aşıp bir hakkı, yerinden başkasına
koymaktır. Demek ki Cenab-ı Hak Âdem'e cennette büyük bir hürriyet
vermekle
beraber, ona yine bir sınır tayin etmiş ve ona yaklaştıkları takdirde
zalimler
zümresine gireceklerini de bildirmiştir. Bu, şunu ortaya çıkarır ki,
insanlıkla
ilgili hilafet mutlak değildir. Ve bunun özel bir sınırı vardır ki,
tecavüzü
zulümdür. O sınırı tayin eden bu şecere (ağaç) ne idi? Doğrusu bunu
Allah
Teâlâ Kur'ân'da bize ismiyle bildirmemiştir ve ancak bunun cennett e
belli
ağaç olduğunu, Âdem'in kurtuluş ve saadetinin bozulmasına sebep olmak
özelliği
bulunduğunu anlatmıştır. Demek, fazlasını bilmemizde Allah katında bir
fayda yoktur. Ve şimdilik mümkün değildir ve tahkikçi (kritikçi)
tefsircilerin
seçeneği budur. Bun u nla beraber buğday veya üzüm veya incir olduğu
hakkında
bazı rivayetler de vardır. Tevrat ehli, "bür" yani buğday demişler;
Vehb
b. Yemâmî'den de: "Fakat öyle bir cennet buğdayı ki, tanesi sığır
yüreği
gibi, kaymaktan lezzetli, baldan tatlı" diye bir tabir nakledilmiştir.
İbnü Abbas ve daha bazılarından "sünbüle" (başak) diye rivayet
edilmiştir.
"Dünyada evladına rızık kılınan başaktır." tabiri dahi naklediliyor.
İbnü
Mesut'dan asma, üzüm ağacı ve bazılarından incir tabiri vârid olmuştur.
Bu meyanda şu tab i r de vardır: "Bu öyle bir ağaçtır ki, melekler
hulûd
(ölümsüzlüğe ermek) için bununla kaşınırlar." Bunların bir temsilî
mânâyı
ifade ettikleri de açıktır. Nitekim cennet meyvelerinin birbirine
benzemesi
meselesi geçmişti. Hıristiyanlardan rivayet edilen t e lakkiye göre,
bunun
kadınla erkek arasındaki cinsî yaklaşmadan kinaye olduğudur.
Hıristiyanlıktaki
ruhbaniyet (yani evlenmemek), evlenmemeyi ibadet ve sevap itikat etmek
önermesinin bu telakkî ile ilgili bulunduğu da sanılır. Fakat Kur'ân'ın
metni buna m ü sait (uygun) görünmüyor. O zaman mânâsız kalır.
"birbirinize
yaklaşmayınız" demek, hem yeterli ve hem açık olurdu. Bu şekilde
Âdem'in
ilk evlenmesi gayr-i meşru (dine uymayan) olması gerekiyor. Şüphesiz
bizce
daha uygun olan bu konuda tevakkuf (durma k)dur. Biz o ağacı tayin
edemeyiz.
Ancak şu kadar düşünebiliriz ki, ondan yemek, vekilliği unutmak ve
asalet
davasına kalkışmak duygusunu verir. Bu da insanın aslî yaratılışından
değil,
şeytanın telkininden başlar. Bu buğday ise, delice buğdaydır. Bir üzüm
ise, şarap üzümüdür. Bir incir ise, kurtlu incirdir. Ve her halde bir
hamri
(sarhoş ediciliği) vardır. Ve o hamr aklı alır ve Allah'ı unutturur.
Cennete
bu, yenilmek için değil, tahdit (sınırlama) ve kulluk için konulmuştur.
Bununla beraber biz: "Dünya sevgisi, her hatanın başıdır" hadis-i
şerifinde
bu yasak ağacı tayin eden bir delalet buluyoruz. Demek Âdem o zaman
dünya
sınırına yaklaşmamak emri almış ve Âdem bundan, yaratılışının gereği
olarak
yememiştir. Fakat Hamze kırâetinde 'dır ki, önceki = z elle'nin if'âl
bâbı
olan = izlâl'den, ikincisi = izâle'dendir.
36-Bu
iskân
(oturma) üzerine o şeytan, o İblis
ikisinin de o ağaç yüzünden ayaklarını kaydırdı, yahut ikisini de
cennetten
kaydırdı. Zira o zaman şeytan kovulmuş bulunuyorsa da Âdem'i ve Âdem'in
çocuklarını azdırma imkanı kaldırılmamış idi. Çünkü Âdem'e özgü şeref
asıl
bununla ortaya çıkacaktı, hilafet tasarrufu bizzat bununla tahakkuk
edecekti.
Bu imkandan dolayı şeytan ne yaptı yaptı, cennete bile girebildi de
bunları
bulundukları yerde n veya nimet halinden çıkardı, cennetteki
kendilerine
ait fıtratlarına bir değişme ârız oldu, biz de dedik ki haydi ininiz ve
o halde ininiz ki bir kısmınız, bir kısmınıza zulüm ve tecavüz edecek
düşman
ve sizin için yeryüzünde bir zamana (yani ölü n ceye) kadar geçici bir
oturulacak yer tutmaya çalışmak ve faydalanıp yaşamak da bir hak olsun.
Çünkü yerler ve yerdekiler insanlar için yaratılmıştı. Ve cennette
oturma
bunun bir başlangıcı idi. Fıtratınızdan hariç olan şeytanın
kandırmasına
bakılmasaydı, bu yeryüzüne daha başka sağlam bir şekilde gelmek de
mümkündü.
Bu hata üzerine yeryüzüne gelip, hiç faydalanma hakkına sahip olmamak
da
mümkün idi. Halbuki ilâhî yardım bu emri verirken, bu lütfu da
esirgememiştir.
Ve insanlık dünyaya böyle bir hak lütuf i le birlikte bir felaket
içinde
doğmuştur. Takdir, bu felaketin imkanını kaldırmamış, fakat bunu
şahısla
ilgili de kılmamıştır. Felaket sebebi geçicidir.
37-Nitekim bu
emir verildi ve verilir verilmez,
Âdem de Rabbinden derhal birkaç kelime aldı. Burada "bizden"
buyurulmuyor
da "Rabb'inden" buyuruluyor. Çünkü inme emriyle beraber Âdem hitap
mevkiinden
(ikinci şahıslıktan), gıyaba (üçüncü şahıslığa) inmiş bulunuyordu.
Fakat
halife olmak üzere takdir buyurulan Âdem'in fıtratından, ilim ve isim
güçleri
yok edilmemiş idi. Vuku bulan hata, henüz tabiat (huy) olmamış idi. Bu
felaket üzerine derhal Âdem bu yaratılışıyle Rabbine döndü ve ondan
kendisine
bazı kelimelerin telkin edilmekte olduğunu anladı ve o kelimeleri
karşılayıp
aldı, kabul etti ve onlarla amel e tti. Çünkü "telakkî" kelimesi,
"lika"dan
alınmış olarak, karşılayıp almak ve aldığına sarılmaktır. Âdem'e
bunlar,
"tasavvur" dediğimiz lisana ait suret ile karışmış, vekalete özgü bir
ilim
altında keşfî bir ilim, bir hakiki şuur anlatıyorlardı. Bu kelimeler
nelerdi?
A'râf sûresinde gelecek olan "(Âdem ve eşi) dediler: "Rabbimiz, biz
kendimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana
uğrayanlardan
oluruz." (A'râf, 7/23) kelimeleri idi. Bundan başka şunlar da
nakledilmiştir:
1-
"Allah'ım
sana hamdinle tesbih ediyorum.
Senin ismin mukaddestir. Senin şanın yücedir. Senden başka ilâh yoktur.
Ben nefsime zulmettim, beni bağışla. Senden başka günahları affeden
yoktur."
2-
İbnü Abbas
hazretlerinden rivayet olunduğuna
göre şu münacât (dua) cereyan etmiştir: "Ey Rabbim, sen beni kendi
elinle
yaratmadın mı? -Evet. Ey Rabbim, senin rahmetin öfkeni geçmiş değil
midir?
-Evet geçmiştir. Ey Rabbim, ben tevbe eder ve halimi ıslah edersem sen
beni yine cennetine döndürür müsün? - Evet döndürürüm."
Ve
bu meâlde
bazı âyetler daha vardır.
Düşünülecek
olursa bunların hepsi, âyette
aynı mânânın ifadesine dayanmaktadır ki, bu da ilk yaratılış gereği
bütün
varlığıyle Allah Teâlâ'ya yönelmek ve O'nun ârızalar ile kesintiye
uğrayan
rahmet ve lütfunu, öfke ve dalaletten uzak olarak tekrar celbetmek için
iman akdini yenilemek suretiyle, kalb ile, söz ile ve fiille tevbe
etmeye
ve kurtuluşa dönmektir. Ve bunda dinin aslı yer almıştır.
Bizim
dünyada
din ve imanımız, ilk yaratılışta takdir edilmiş olan rahmete ve iman
akdine nazaran bir tevbe ve bir dönüş mânâsındadır. Ve insana
mahsus
saadet, günahları kendisine huy edinmemek için daima tevbe ve istiğfar
üzere bulunmaktadır. İnsanı ümitsizlendirecek şey, farzedelim vaki olan
bir günah değil, günahta ısrar etmek ve tevbeyi unutarak şeytana
uymayı
huy edinmektir. İnsan Allah'ına, fıtratına iftira etmemeli, şeytana ve
şeytanlığa karşı mücadele etmelidir. Nitekim Hz. Âdem, hatanın neticesi
olarak yeryüzüne çıkınca, Allah'ın lütfuyla kendini topladı ve
yaratılışı
gereği aldığı kelimelerle amel etti, kusurunu itiraf ile imanını arz
etti
ve: "Ya Rab, beni kendime bırakma!..." diye yine hilafetini yalvararak
istedi de Rabbi de ona tekrar rahmetiyle iltifat etti, tevbesini kabul
etti. Zira senin Rabbin olan Allah, tevbeleri
kabul eden, merhamet
edendir
ve hem tevbeleri kabul eden ve merhametli olan O'dur. O, o kadar
merhametli
bir Allah'dır ki, kulunu bir kere terkedivermekle ilel'ebed
terkedivermez.
Kulu dönüp tevbe ettikçe, İblis gibi ısrar etmedikçe yine bakar, yine
bakar, sonsuz olarak bakar, bir oldu, iki oldu, nihayet üç oldu,
"yetişir
artık" demez, sayısız olarak döner bakar, çünkü çok
merhametli'dir.
Tevbe, esasen asla dönmek demektir. Şu halde kula
nisbet
edildiği zaman geçici olan günah halini bırakıp, aslî olan düzgün
haline
dönmek demek olur. Allah'a nisbet edildiği zaman da geçici olan öfke
nazarından,
aslî olan rahmet nazarına dönmek mânâsını ifade eder. Bunun için
tevbenin
şer'î mânâsı, kulun günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup, bir daha
yapmamağa azmetmesi, Allah'ın da bu tevbeyi kabul ile günahı mağfiret
etmesi
diye açıklanır.
38-Acaba
Allah Teâlâ Âdem'in tevbesini kabul
etti de, "ininiz" emrini geri mi aldı? Bu cevap olarak buyuruluyor ki:
Hayır Âdem ve eşi ve bunların içinde bütün Âdem oğulları ve şeytan
hepiniz
oradan ininiz, dedik. Bir kere o emri yaratmakla yerine getirdik,
hepsini
yere indirdik, verilmiş olan ilâhî bir emrin geri kalmayacağını böyle
gösterdikten
sonra da tevbenin ka b ulünün gereği olarak bu emre şunu da ekledik:
Şimdi
benim tarafımdan size her ne zaman resûl veya kitap gibi herhangi bir
delil,
bir hidayet sebebi gelir de benim o hidayetime, o delilime her kim tabi
olursa artık onlara gerçekten hiçbir korku, azap yoktur ve onlar ilerde
hiçbir şekilde mahzun (üzüntülü) olmazlar. Yani onlar için korku ve
hüzün
devam etmez, sonuçları katıksız sevinç ve neş'e olur. Allah sevgisi,
Allah
aşkı ve hakka uyma; onlara hiçbir korku, hiçbir hüzün tattırmaz. Gerçi
Allah'ı bile n, Allah'ı seven, Allah'tan korkar, fakat Allah korkusu
her
saadetin zamanı ve bütün korkuların siperidir.
39-Buna
karşılık küfre sapıp bizim hidayetimizi
getiren âyetlerimizi, alâmetlerimizi, delillerimizi, hüccetlerimizi,
gerek
enfüsî (subjektif) ve gerek âfâkî (objektif) vahdaniyyet (birlik) ve
ilâhî
şahitlerimizi, gerek âlemde ve Âdem'in yaratılışında yerleştirilmiş
olan
fıtrî ve aklî delillerimizi ve gerek peygamberler ve kitaplarla tebliğ
olunan kelâmî ve naklî delillerimizi yalanlayanlar bunla r da yukarda
diye
açıklanan ateşin, o dehşetli ateşin çırası ve kömürü olacak ve ondan
ayrılmayacak
olan arkadaşlarıdır, bunlar o ateşte daima, sürekli kalıcıdırlar. İşte
yeryüzünde insanlığa ait hilafetin oluş şekli bu iniş ve bu vaad ve
vaîd
ile berabe r olmuştur. Ve bu sıfat Âdem'den evladına intikal edecek,
bunu
bilenler birinci kısımdan, tanıyanlar ikinci zümreden olacaklardır.
Biri,
ilk fıtratın gereğine halef olacak, biri de geçici olan hatayı huy
edinerek
görünüşte Âdem'e, gerçekte şeytana halef ve arkadaş olacaklardır. Şu
halde
insanlar Kur'ân'ın bu kıssalarını iyi düşünmeli ve daima hatırında
tutmalıdır.
Görülüyor ki, kıssanın sonunda beyanın ifade şekli bütün Âdem
oğullarını
hedef almakta ve Âdem ile Havva burada âdeta nesilleriyle beraber bir
cinsi
temsil etmektedirler. Sanki iniş, yani yeryüzünde beşer cinsinin ortaya
çıkışı bir çokluk ile vaki olmuştur. Ve geçmişte açıklanan birlik,
cinse
ve akla ait birliktir denebilecek. Fakat iyi düşünülürse anlaşılır ki,
bu hitabın geleceğe derin bir şümûl ü (kapsamı) vardır. Ve bunun içinde
bugünkü ve yarınki, kıyamete kadar gelen insanların hepsi dahildir.
Halbuki
biz yeryüzünde ilk yayılan insanlar değiliz. Bununla beraber o inişte
ve
hitabında dahil bulunuyoruz. Ne şekilde? Çünkü babamız Âdem'in sulbün d
e fikir ve tasavvur olarak bulunuyorduk. Demek ki bu düşünce halinde
çokluk,
bilfiil ilk inen insanın Âdem ve Havva'dan ibaret tek bir çift olmasına
aykırı değildir. Ve beşere özgü üremenin başlangıcı olan ilk harika
(olağanüstü
yaratılış) -ki yer sonrada n olma olduğu için zaruridir- yeryüzünün her
tarafında birden ortaya çıkmış, çeşitli, çok harikalar değil, esaslı
iki
harikaya ve bir aslî tohuma dayanır. Ve burada hitabın geneli hedef
alması,
Kur'ân'a muhatap olan sonradan gelen insanların bizzat aydınla n maları
ve insanlığa mahsus hilafetin genelleştirilmesi ve insanî kardeşliğin
hatırlatılması
hikmetine dayanmaktadır. Gerçekte bunu te'yit eden diğer bir âyet
vardır
ki orada Dedi ki: "Birlikte, ikiniz, oradan inin." (Tâhâ, 20/123) diye
Âdem ve eşi tesn i ye (ikili) olarak tahsis edilmiştir. Demek ki
cennetten
yeryüzüne bilfiil ilk çıkanlar bunlardır. Ve bu çıkış da birdenbire
olmamıştır.
Hem de nesilleri olan bütün beşer cinsi de bunlarda zihinde mevcut
olarak
beraber çıkmıştır. Ve insanlar aslında hakikaten kardeştirler. Tabiat
ilimleri ve yeryüzünde bilfiil insanın oluşumu açısından düşünecek
olursak,
bunun başlangıcını bu inişte arayacağız. Burada Kur'an bize fazla
açıklama
yapmıyor. Asıl olayın başlangıcı olan harika (olağanüstü) olayı en
küçüğüne
dönd ü rerek bildiriyor. Çünkü ilâhî âyet olacak olan budur. Sonrası
bildiğimiz
üreme kanunudur. Şüphe yok ki, tabiat ilimleri bu kanundan çıkamaz,
çıkınca
tabiatın mânâsı kalmaz. Bununla beraber, mantıkî bir zorunluluk ile
yerin
sonradan olduğuna ve sonradan teşekkülüne hükmeden şimdiki Fizik ilmi,
beşerin oluşumunda da bugünkü bilinen üreme ve çoğalma kanununun ezelî
olmadığı ve başlangıçta bir tohumun, bir aslın sonradan olduğunu da
zorunlu
olarak kabul etmektedir. Bu konuda bundan başka müşahedeye dayanan bir
bilgi yoktur ki Kur'ân'ın bu âyetini, onun gözüyle de bir mülahaza
edelim.
Eskiden
bazı
tabiat bilimciler, beşeriyetin
yeryüzünde ezelî olduğunu iddia ederlermiş. Fakat bugünkü tabiat
bilimlerinde
bunların yeri yoktur. Fakat bazı tahminciler görüyoruz ki bunlar,
yeryüzü
kıt'alarındaki beşer ırklarının ta esasında başka başka asıllardan
gelmiş
olmasını ve buna göre insanlar arasında genel bir kardeşliğin tabiî
(doğal)
olamayacağını zannetmek istiyorlar. "Zencîler, Avrupalılar,
Amerikalılar
nasıl kardeş olur?" demek istiyorlar. Bunlar şunu düşünmüyorlar ki,
ilim
daima "asıl birlik" nokta-i nazarını (görüşünü) takip eder. Ve mümkün
olduğu
kadar olağanüstü olmanın azalmasını ister. Ve bu konuda verilecek
hüküm,
şimdiki halin müşahedesine dayanan bizzat bir m antık işidir. Bütün
bunlar
ise üremenin, tek başlangıçtan başladığına hükmeder. Bunlara karşılık
Zooloji'de
istihâle (başkalaşma) ve tekamül nazariyesi (varsayımı)ni takip edenler
vardır. Ve bu görüş felsefî bakımdan esas itibariyle uygun, vahdet
(birlik)
kanununa ve terbiyeye de mutabıktır. Fakat hayvanlara tatbikinde
müşahede
ve fiilî tecrübeyi aşan şahsî bir hüküm hatasını içermektedir.
Hakikatte
bütün hayvanların cesetleri mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği
zaman
görülüyor ki, aralarında eksikten t ama (nâkıstan kâmile) doğru giden
bir
dereceler zinciri (silsile-i meratip) arzetmektedirler. Aralarındaki
büyük
farklara rağmen bu tekamül (evrim) ortaya çıkıyor. Bununla beraber
hiçbir
türün, diğer türden ürediğine dair bir tecrübeye, bir şahide (delile)
de
rastlanmıyor. İnsan, insandan doğuyor; arslan arslandan; at attan;
maymun
maymundan, köpek köpekten... Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye
rağmen,
asıl birlik esasına dayanarak burada bir mantık yapılıyor. Hayvanların
iş bu türlerinin dereceleri, tam o lanı eksik olandan istihale ederek
(başkalaşarak)
veya tekamül etme suretiyle doğarak gelmiş, bu şekilde bir gün gelmiş
ki
hayvanın biri (ve mesela bir görüşe göre maymunun biri) veya birkaçı
insan
doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Şu halde insa n lar
arasında
insanlık kardeşliği şüpheli ise de, maymunluk veya hayvanlık kardeşliği
şüphesiz olmuş oluyor. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmî görüşten
hiç
ayrılmayarak deriz ki, "asıl birlik davası" doğrudur. Evvela bütün
hayvanlar
için bu "tek asıl" m addedir. Basit unsurlardır. Daha açık olmak için
topraktır
ve bu maddeden hayatın ortaya çıkışı bir yapıcı nedene bağlıdır ki, o
eksiğe
kemal versin ve mÂdemki tabiatın çeşitlenmelerini görüyoruz, demek ki
tabiat,
ilk yapıcı değil, nihayet ikinci derecede bir faildir. Eksikden
tabiatıyle
bir tam çıkamaz. Mesela bir okkalık ağırlık, iki okkalık ağırlığı
sürükleyemez;
çıktığı, sürüklediği farzedilirse bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz
geldiğini kabul etmek gerekir ve o zaman akıl, ilim ve fen yoktur. Zir
a illet (sebep, neden) ve tezâyüf-i illet (hükmün illete izafesi)
kanunu
inkâr edilirse hiçbir şey bilinemez. Şu halde bir kurttan bir kelebek
bile
çıkarsa tabiatı ile değil, ilk fâilin (yapıcının) tesiriyle, onun
seçmesiyle
çıkar. Yumurtadan civcivin çıkm a sı bile haricî bir ısının tesirine
bağlı
değil midir? Aşılarda da durum böyledir. İlmin hiç ayrılmaması gereken
bu prensiplerden dolayı, aralarında yakınlık derecesi bulunan aynı cins
hayvanları, tecrübenin tersine olarak, muhakkak birbirinden başkalaşım
yaptırmak veya doğurtmak ne doğaldır, ne de zorunludur. Bir olayla
ilgili
önerme olsun söyleyebilmek üzere, "kurbağalar balıktan doğmuş, dönmüş"
demek için, tecrübe ile ilgili bir örnek görmeğe ihtiyaç vardır.
Tecrübenin
delaleti ve mantıkî gereklik yokk e n böyle bir hüküm vermek, fen ve
felsefeye
uygun bir hüküm değildir. Sözün doğrusu, hayvanların derecelerinin
bütün
tekamül sınırlarında başlı başına ilk yapıcıdan gelen ve örnekleri
geçmediğinden
dolayı olağanüstü olan fazladan bir hadise vardır ve insan d a,
hepsinden
başka olarak bir küllî (tümel) ruh vardır. İnsan bir hayvandan
doğsaydı,
yine tabiî olmayan bir harika olurdu. Şu halde aradaki gelişme
silsilesi,
tümüyle beraber tabiî değil, gayr-i tabiî (doğal olmayan)dir ve
Allah'ın
eseridir.
Bunun
ha
ngisinin hangisinden doğduğunu sade
mantık bilimi bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) veya tecrübe
(deney)
veya vahiy bildirir. Tabiat düzenli olduğu halde, şimdiye kadar,
balıktan
kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve tecrübe mahsulü
( ürünü) olan Pastör nazariye (teori)sine de tamamen aykırıdır. Tek
cins
içindeki aşılar şahit olamaz. Vahiy ise bize insanların maymunluğa
inişi
hakkında bazı hatırlatmalarda bulunuyorsa da, aksini haber vermiyor. Ve
bize: "Siz insansınız, insan olunuz, ka r deş olunuz, hep bir babanın
evladısınız."
diyor. Şu halde esasında ilmî bir hakikati içeren, tekamül ve
başkalaşım
teorisinin yanlış bir uygulamasını kabul etmek için bugün hiçbir akla
uygun
sebep yoktur. Bütün bunlardan yakından bildiğimiz bir şey varsa, o da
ilk
insanın yeryüzünün sinesinde doğmuş olmasıdır. Ve bunda bir seçim
vardır.
Fakat bu seçme, tabiî değil, Allah'a aittir. Âdem Allah'ın
yaratmasıdır.
(Mü'minûn) sûresine bak. "Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden
yarattık."
(Mü'minûn, 23/1 2). Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, yeryüzüne
Âdem'in
inişinden zamanımıza kadar geçen tarih, zannedildiği gibi, beş on bin
senelik
bir müddetten ibaret olmaması gerekir. Bu kadar zamanda insanlığın
yeryüzüne
tam yayılması, tecrübeye göre, akla uygun değildir. Endülüs'lü İbnü
Hazm
"Fisâl"inde dokuz asır önce bunun dinimizce kat'i (kesin) belli bir
miktarı
olmadığını ve yüzbinlerle seneye ulaşabileceğini ve bununla beraber ne
ezelî, ne anî de olmadığını çok güzel anlatmıştır. Ve şüphesiz Amerika
yerli l eri bile Âdem sülalesidir. Bütün insanlarda aslî fıtrat bir
fakat
huy çeşitlidir. Tînet (yaratılış) ayrıdır. Bu bakımdan insan fertleri
arasındaki
derece farkı, hayvanlardaki tür farkından çok mühimdir. Bunların en
geniş
sınıfları da, mümin-kâfir tasnifidir.
Cenâb-ı
Hak
bütün bu akla uygun ve normal
incelemeleri bize bırakarak Kur'ân'ında bunların esası olan takdirin,
Allah'ın
hükümlerinin tek şekil (yeknesak) üzere cereyanını ve bundan özellikle
insanlara tahsis edilen ilâhî rahmet ve nimetleri hatırlatmış ve
kendimizi,
kendi derecemizi, vekalet yetkimizi, kardeşliğimizi, Rabbimizi
tanıyarak;
geleceğe, ahirete, ona göre hazırlanmamızı ve insanlar arasındaki bütün
düşmanlıkların kalkmasının, ilk fıtrata dikkat etmek şartıyla mümkün
olduğunu
bu kıssada genel olarak açıklamış ve Resulüne hatırlatmış ve sonucunu
manen "ey insanlar" hitabına bağlamıştır. Bundan sonra da bilhassa bu
kıssayı
kitaplarında okuyup bilen Benî İsrail'e (İsrail oğullarına), yani asr-ı
saadetteki, Resulullah zamanındaki yahudilere özel hitabını aşağıda
geleceği
şekilde yöneltmiştir ki, genel hitabıyle Âdem kıssasından sonra bu
hitap
çeşidi ne kadar beliğdir.
40-
Ey İsrail oğulları! İsrail, Hz. Yakub'un
lakabıdır ki, "yâ"sız ; "yâ"sız ve "hemze"siz ;
"hemze"nin "yâ"ya kalb (çevrilmes)iyle ; meftûh (üstünlü)
"hemze" ile ; ve meksûr (esreli) "hemze" ile de okunur.
İbranî dilinde bunun mânâsı safvetullah (Allah'ın seçkini) veya
Abdullah
(Allah'ın kulu) demek olduğu beyan ediliyor. Şu halde bu lakabda
yahudileri
iman etmeye bir harekete geçirme vardır ki, meâli şu olur: Ey Allah'ın
güzide
bir kuluna evlatlıkla bağlanmış olan Tevrat ehli! o size vermiş olduğum
büyük nimeti
düşünün, hatırlayın, yâd edin. Çünkü zikir kalb ile de olur, dil ile
de. Bu
hitap gösterir ki onlar, her şeyden önce nimete talipdirler. Bununla
beraber
şükür şöyle dursun, nimetin aslını bile unutmuşlardır. Bunları Cenab-ı
Allah
onlara hatırlatacaktır ve bunlardan başlıcası "benden size bir hidayet
gelirse" (Bakara, 2/38) ifadesince kitap ve peygamberliğe işarettir ki,
sonunda Muhammed (s.a.v.)'in gönderileceğini idrakleri ve Medine'ye
nebevî
hicretle gelen ilâhî hidayet vardır. Vaktiyle olduğu gibi bilhassa
şimdi
üzerinize gelen büyük nimeti takdir ediniz, ve benim ahdimi (bana
verdiğiniz
sözü) yerine getiriniz. Ta Âdem'in yeryüzüne inmesinden bağlandığınız
ve Tevrat
ile söz verip anlaşma yaptığınız bir ahdin gereğince, siz herhangi bir
zamanda
göndereceğim hidayet sebebine uyacak, iman ve itaat edecektiniz ve
Musa'nın
haber verdiği peygamberlerin sonuncusuna iman edecektiniz. Benim bu
ahdimi
Resulüm Muhammed'e uymakla yerine getiriniz ki ahdinizi (size verdiğim
sözü)
yerine getireyim. Sizi cümlesine sokayım. artık benden ve ancak benden
korkup
sakınınız.
41-Anlaşmayı bozmak ve diğerleri
gibi fesatlar, ahlâksızlıklar yapmayınız, ve özellikle, imanın esası
itibariyle
yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'ân'a iman
ediniz ve
bütün amellerinizi buna uydurunuz. Baksanıza Tevrat'taki Âdem kıssası
bunda ne
güzel hatırlatılmıştır. ve bunu ilk inkâr eden siz olmayınız. Vahiy
nimetini,
nübüvvet (peygamberlik) nimetini ilk anlayıp tasdik edecek olan siz
olmanız
gerekir. Siz buna iman etmezseniz, bazı dünyaya ait faydalar
düşüncesiyle
etmezsiniz. Fakat benim âyetlerimi, mucizelerimi az paraya satmayınız.
Birkaç
para gibi kıymetsiz dünya menfaatlerine değişmeyiniz. Bu âyetlere iman
ederseniz,
elinizden kaçacağını sandığınız paraların, dünya ile ilgili
düşüncelerin kat
kat üstünde nimetlere erişeceğinizi bilmeniz gerekir. artık benden ve
ancak
benden layıkıyle korkunuz, yalnız benim korumama giriniz, takva ehli
olunuz.
Önceki âyette "rehbet", (korkmak) burada "ittikâ"
(sakınmak) ile emredilmesi, onun avam (halk) tabakasına ve seçkin
zatlara genel
(umumi) ve bunun havass (seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması
dolayısıyledir.
42- Hakkı batıl ile karıştırıp
aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp da bile bile hakkı
gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kapsamlıdır. İlme ve amele dair
hususları
kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan dolanlarına ve bozgunculuklarına,
hatta
ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakimlerin haksız hükümlerine
varıncaya
kadar hepsine şümûlü vardır. "İnsanları aldatmayınız, sahtekârlık
yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber
(kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimseler vardır
ki,
ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi gönüllerine
göre
evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye
satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar, kendi
yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile
karıştırıyorlar,
seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait
vasıflar
hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki,
bu
konuda "Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazıp, sonra
'Bu
Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/79), "Kelimeleri yerlerinden
değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13) ve diğerleri gibi başka
âyetler de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi
yazdıkları
tercemeleri: "İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyorlardı.
Ve ilmî meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre
açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar
yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak
inancı
kalmıyor, aldatma, karıştırma, aldatıcılık hükümran oluyordu. İşte
bütün
bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine genel olarak bu yasaklama
hitabı
söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka bir âyet olmayıp da yalnız
bu âyet
olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde ve diğer ilmî
vaziyette
İslâm'ın tutumunu, ilmî vazifenin şeklini tayin etmek için bu âyet
yeterli
olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük önemi haiz
olduğu,
Kur'ân'ı Kur'ân, tercemesini terceme, tefsir ve te'vili de tefsir ve
te'vil
olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı. "Farsça
Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir. Çünkü
milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati
olmaz,
Cenab-ı Hak buyurmuştur.
43-Bundan başka bir de namazı
dosdoğru kılınız ve zekatı veriniz. hem rükû' edenlerle, yani müslüman
cemaat
ile beraber rüku' ediniz, eğiliniz, rüku'lu namaz kılınız. Bunda, hem o
namazın
başka değil, İslâm'ın namazı olduğuna tenbih hem de cemaatin varlığına
işaret
vardır. Çünkü rüku' ile namaz İslâm dinine mahsustur ve bunun için
namazın
bölümleri buna bağlı olarak rek'at diye isimlendirilmiştir ve burada
"rüku' ediniz", "namaz kılınız" mânâsını ifade etmiştir. Şu
halde yalnız rüku' (eğilmek) ibadet olmaz. Yahudi ve hıristiyanlar
namazlarında
kıyamdan doğrudan doğruya secdeye giderler, rüku' etmezler. Rüku',
sırtıyle
beraber boynunu öne eğmektir. Lügat bakımından secdeye kadar
varabilirse de
şer'an (dinen) normali belinden bir dik açı vaziyetinde bükülmektir.
Kıyamdan
secdeye kapanmakta bir itidalsizlik vardır ki, bunu rüku' tamamlar. Ve
bu
şekilde müslümanın namazı, kalbin düzelme ve temizlenmesiyle beraber
bir
mi'racı olduğu gibi, bedene ait hareketlerin de ta'zimi, ağırbaşlılık
ve
sükuneti ifade eden her kısmını içerir. Beşer ömrünün geçişini ne güzel
tasvir
eder. Ciddî olarak namaz kılmak, zekat vermek, cemaate devam etmek;
hakkı
gizlemekten ve hakkı batıl ile bulamaktan men eder.
Bütün bu emirler, bu yasaklar,
İsrailoğulları'na hitab etmekle beraber, hükmü onlara mahsus değildir.
İslâm
şeriatinde bunlar vardır. "Siz de bunlara iman ve itaat ediniz."
demek olduğu açıktır. Şu halde "sebebin hususu (özel oluşu), hükmün
umumu
(genel oluşu)na engel olamayacağı açıktır.
44-Bundan sonra hakkı
karıştırmamakla beraber, başkalarına hakkı tebliğ edip de kendini
unutmak da
caiz olmayacağını anlatmak için bir özel hitap da vârid oluyor. Rivayet
olunduğuna göre saadet asrı (Peygamberimizin asrı)nda Medine'deki
yahudi
bilginlerinden bazıları, kendilerine gizlice gelip: "Muhammed hakkında
ne
dersin?" diye soranlara: "Doğrudur, haktır." derler,
Resulullah'a uymalarını emrederlermiş ve fakat kendileri, emirleri
altında
bulunanlardan ellerine geçmekte olan hediye ve vergilerden mahrum
kalmak
endişesiyle ona uyma arzularını açıklamazlarmış. Bazıları da : "Sadaka
veriniz." diye emreder, fakat kendileri vermezlermiş. Diğer bazıları
da:
"Allah'a itaat ediniz, âsî olmayınız." derler, fakat kendileri
sözleriyle amel etmezlermiş. Nihayet bu âyet münasebetiyle: "Namaz
kılınız, zekat veriniz" diyenler olurmuş fakat kendileri hiç birini
yapmazlarmış. İşte bunların biri veya her biri dolayısıyle şu âyet de
nazil
olmuş (inmiş)tur. acaip, siz insanlara birr (yani bol bol iyilik)
emreder de
kendinizi unutur musunuz? Halbuki daima kitabı (yani Tevrat'ı) da
okuyorsunuz.
o halde akıl etmez misiniz? Yahut daha akıllanmayacak mısınız? Fenalık
emretmektense, iyilik emretmek elbette iyidir. Fakat aklı olan
başkasının
iyiliğini isterken kendini unutur mu?
Birinci olarak, emir bilmâruf
(iyiliği emretmek) ve nehiy anil'münker (kötülüğü yasaklamak)den
maksat,
başkalarına doğruyu göstermek suretiyle istifade ettirmektir. Halbuki
başkasını
irşad edip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum
etmek,
eli selamete çıkarıp, kendini ateşe atmak demektir ki, amelî akıl
açısından bir
çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara va'z ve ders
vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü
dinlememek,
kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu
gibi,
halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır
ki, bu da
bir çelişkidir, bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise
çelişkiye
düşmez.
Üçüncüsü, söylediği sözün,
verdiği nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu
edilir.
Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Halbuki verdiği emir
ve
öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi
ondan
nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi
yıkmaktır
ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Hasılı, iyilik iyiliktir, elbette
insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zatında iyidir ve bir görevdir.
Fakat bunu
yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan
da
budur. Bundan dolayı bu âyet fâsıkın (sapık) doğru söylemek, sözünde
ciddi
olarak iyiyi söylemek şartıyle va'z etmesini (öğüt vermesini), iyiliği
emretmesini men etmemekle beraber bu gibiler hakkında gayet büyük ve
büyük
olmakla beraber zarif (ince) bir inzar (korkutmay)ı içeriyor ve
aptallıklarını
anlatıyor. Vâizin, âmirin kendi hakkında ciddi olmasını ve öğüt
verirken
herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun
özellikle akıl
nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. Buharî ve
Müslim'de
bu konuda şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: Kıyamet gününde bir adam
getirilir,
ateşe atılır, ateş içinde değirmen taşı gibi dönmeye başlar. Cehennem
ehli onun
etrafını çevirirler: "Ey falan! Sen bize iyilikleri emreder,
fenalıkları
yasaklar değil miydin?" derler. "Evet ama, ben size emreder, kendim
yapmazdım; sizi yasaklar, kendim yapardım." der. Şu halde insan,
başkasına
öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de, kendi zakkum
salkımı
yutmamalıdır. İrşad (halkı aydınlatmak) için doğru söyleyenler böyle
olursa,
sapıtmak için eğri söyleyenlerin hali kıyas edilsin!.. el-Birr, "geniş
hayır" mânâsına isim; "hayırda genişleme" mânâsına masdar olur
ki, esası "geniş alan" demek olan " el-Berr"
kelimesindendir. Bundan dolayı geniş iyilik, bol bol iyilik etmek demek
olan
"birr" her türlü iyiliği, her türlü hayrı kapsar ve şöyle
sınıflandırılmıştır: Birr üçtür: Allah'a ibadette birr, akraba
(hakkına)
riayette birr, dostlarına muamelede birr.
Görülüyor ki, halk ve
seçkinleriyle İsrailoğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları
izleyerek taaccup (şaşma) ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve
özellikle âlimleri, âmirleri ve hakimleri hedef alan bu hitab, bütün bu
emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin
istediği ahlâk
ve irfanın yükseklik ve ciddiliğini gösteren bir cümlei tevsîk
(kuvvetlendirme
cümlesi) olmuş ve bilhassa namaz, zekat, cemaat emirlerini takip etmesi
de
bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve
bilhassa
bildiğiyle amil (amel edici) olmamanın İsrailoğullarının bilginlerinin
şiarı
olduğunu anlatmıştır.
45-Şimdi bu güzel hitaplara,
baştan başa hak ve doğru olan bu beliğ emirlere, yasaklara, ahlâkî
davetlere,
irşadlara karşı söyleyecek söz yok, hepsi güzel. Fakat bu kadar
zaruretler
içinde bunları yapmak kolay mı? Bu kadar ciddiyete, bu kadar doğruluğa
dayanılabilir
mi? derseniz daraldığınız zaman da ihtiyaçlarınıza sabır ve salât
(namaz) ile
yardım isteyiniz.
Bunlarla Allah'dan yardım
isteyiniz.
Sabır, acıya katlanmak, onu
geçirmek için dayanmak ve karşı koymaktır ki, her ferahın, her
başarının
anahtarıdır. Baştaki darlığın, sıkıntının geçmesi için Allah'ın
yardımını
celbedecek sebeplerin birincisidir. Sabırsız ruhlar her zaman darlık
içindedir.
Onların, dünyaya ait olaylara hiç dayanıklılıkları yoktur. Her şey
ister, her
şeyden rahatsız olurlar. Genişlik zamanında eldeki nimetin kıymetini
bilmezler,
gözleri daima başkasındadır. Az bir yokluk görünce tahammül edemez,
hemen
mahvolurlar. Halbuki dünyada değişmeyen, tahavvül etmeyen hiçbir şey
yoktur.
Bundan dolayı bir darlığa düşmüş olanlar, Allah'a kalbini bağlayarak,
bunun da
Allah'ın izniyle geçeceğine iman eder ve Allah'ın yardımını, mutluluk
ve ferah
gününü temiz kalp ve olgun iman içinde beklerse sonuç kurtuluş olur. Ve
hiçbir
fenalığa düşmeden kurtuluş olur. Bunun için nefisleri sabra
alıştırmalı, insan
sabrı alışkanlık edinebilmelidir. Bu alışkanlık, acıyı bırakmak için
değil, def
etmek içindir. Ve bunun (yani sabra alışmakla nefsi süsleyebilmenin) en
iyi
çaresi oruçtur. Oruç insanı, her halde, sabra alıştırır, tiryakilikleri
tedavi
eder. Bundan dolayıdır ki, buradaki sabır, doğrudan doğruya, oruç ile
de tefsir
olunabilir ve olunmuştur. Fakat her iki halde de burada aslî kastedilen
şey,
bizzat sabır mânâsıdır, oruç bunun bir vasıtasıdır. Bununla beraber
namazın bu
konuda da büyük önemi ve faydası vardır. İnsan yıkanır, temizlenir,
ayıplarını,
ayıp yerlerini kapatır. Bunları yapmak için emek ve mal da sarfeder.
Yüzünü
kıbleye çevirerek istikametini (yönünü) tayin eder. Kalbini iyi niyetle
doldurur. Gönül buhranlarını, şeytan vesveselerini atarak, ruhunun
birlik
duruluğunu incelemeye çalışır, bütün uzuvlarıyle ve büyük bir saygı ile
tekbirini alır ve ibadete koyulur. Dünyanın acılarını, tatlılarını
şöyle bir
tarafa atar, Hak Teâlâ'ya dua eder, onunla konuşur. Kur'ân'ını okur,
dinler,
onun huzurunda hayatın akışını, başlangıcını, sonucunu arz eder, Kitap
okur;
dikilip beklemek, eğilmek, defalarca kapanmak, yine kalkıp doğrulmak,
nihayet
oturup dinlenmek ve sonunda selam ve esenliğe ermek ve o anda gaybtan
şehadet
(görünürlüğ)e geçerek, şehadet getirmek gibi ruhî, bedenî büyük bir
nizam ve
intizam ile bir mirac yapar. Ve hiç şüphesiz bu ulvî manzaralar içinde
nefisler, zahir (dış) ve batın (iç)larında kaybetmek üzere bulundukları
intizamı yeniden temin ederler. Sabırdaki acılıkları da unutur veya
hafifletirler
ve bütün bunlar ilâhî yardımın celbine aracı olur. Darlıktan patlayacak
dereceye gelen o fena nefisler kuvvetlerini, itimatlarını arttırırlar,
sıkıntı
zamanlarının kolaylıkla geçmesi için imkan bulurlar ve fazla olarak
ayrıca bir
saadet zevki, bir bahtiyarlık duyarlar, bir ruh kazanırlar ve bu sayede
yalan
dolan, karıştırma, hakkı gizleme, aldatma, aldanmak, düşmanlık, tecavüz
gibi
zilletlerden, düşüklüklerden kendilerini kurtarırlar ve o yüzden
gelecek çirkin
menfaatlere tenezzül etmeksizin sonunda ilâhî yardımın büyük
tecellilerine
ererler. Çünkü bütün dünyadaki beşerî ızdırabın esası, genel ahlâkın
düşmesinde
ve hak yerine batılın itibar kazanmasındadır. Allah'ın öfkesini
celbeden de
budur. Yoksa Allah'ın rahmeti âleme şamildir. Evet ama, bu sabır, bu
namaz,
böyle yardım dileme kolay mı? şüphesiz bu da kolay değil, ağır ve büyük
bir
iştir ama ancak hâşiîn (layıkıyle korkanlar)e değil, başını öne alıp
düşünen
saygılı kimselere ağır gelmez, hatta zevk verir, meleke (alışkanlık)
olur.
46- o saygılı kimseler ki
şunları, şu demleri gözetirler, her halde kendilerinin bir gün olup
Rabb'lerine
kavuşacaklarını, Rabb'lerinin lika (karşılama)sına ereceklerini, ve her
halde
dönüp ona varacaklarını, amellerinin mükafatını alacaklarını sayarlar.
İşte
bunların her halde olacağını bir galip ve kuvvetli zan ile olsun
bilenlere,
sabır ve namaz ile yardım dilemek ağır gelmez. Bunlara ağır gelmezse,
hiç
şüphesiz yakîn sahibi olan iman ehline hiç ağır gelmez. "Zann"ın
bazan ilm-i yakîn (kat'i ilim) mânâ-sına geldiği vardır. Burada bir
hayli
tefsir âlimleri bu mânâ ile te'vil etmişler ve bunda zan ile iman
olamayacağı
esasını ve "hâşiîn"in, mü'minînden ehas (daha hususi, özel) olması
düşüncesini gözetmişlerdir. Halbuki zannı, yakîn ile te'vil etmektense,
hâşiîni
lügat mânâsından almak âyetin siyakı (gelişi)na daha uygundur. Huşû
"boyun
eğmek", iman ve îkân (sağlam bilgi) ile ilgili olabileceği gibi, galip
zanla da olabilir. Zira galib zan, amelin vacip olduğunu ifade eder.
Yarın
gelmesi galib zan ile zannolunan bir hayır veya şerre karşı akıllı
insan
kayıtsız davranamaz. Şu halde sabır ve namaz, galib zan ile hareket
edildiği
takdirde bile, insana ağır gelemiyeceği açıklanınca, bunun yakîn ve
iman ile
hareket edildiği takdirde hiç ağır gelmiyeceği ve hatta katıksız zevk
olacağı öncelikle
anlaşılır bu da âyetin sevkinin İsrailoğulları'na hitap olması
itibariyle daha
özgün ve daha faydalı olur. Burada diğer bir mânâ daha muhtemeldir ki
onu da
meâlde gösterdik.
Şimdi bir taraftan
İsrailoğulları'nı nimeti yadetmekle İslâm'a davet eden bu hitabı
kuvvetlendirmek ve te'yit etmek, diğer taraftan da geçmişte nail
oldukları
nimetleri hatırlatmak ve onlardan mahrum oluşlarının sebeplerini anarak
İslâm
dinini kabul ettikleri takdirde o geçmişten daha şanlı bir geleceğe
nail
olabileceklerini ve aksi halde dehşetli bir korkutmaya maruz
bulunduklarını ve
bunların karşısında, düşük menfaatler arkasında dolaşmanın çok vahim
(korkunç)
olduğunu anlatmak için şöyle bir nida (çağrı), bir hitap daha
yöneltiliyor ki,
bu, bir taraftan kısaca bir özet, diğer taraftan bir tafsîl (etraflıca
anlatma)
başlangıcıdır:
47- Ey İsrailoğulları, benim size
verdiğim nimetlerimi hatırlayın ve özellikle şunu hatırlayın ki, ben
sizi
geçmişte (yani Musâ ve onun değişmeyen evlatları zamanında) bütün
âlemlere
üstün kılmıştım. Hepsinin üstüne çıkarmıştım, siz o zaman âlemin en
yüksek
milleti olmuştunuz. Hani onları ne yaptınız? Onları nasıl ele
geçirmiştiniz ve
niçin elden çıkardınız biliyor musunuz? Haydi düşünün, ne idiniz, ne
oldunuz
düşünün!..
48- Hem ilerde öyle bir günün
hesap ve azabından sakının, korunun ki, o gün kimse, kimsenin adına bir
şey
ödeyemez, kimseden şefaat da kabul olunmaz, kimseden fidye de alınmaz,
bunlara
hiçbir taraftan bir meded de yapılmaz. Hasılı kimse kimsenin başına
gelecek
azabı hiçbir şekilde defedemez. Ne zorla def edebilir, ne kolaylıkla.
Zorla def
edemez, çünkü yardım yok. Kolaylıkla da def edemez, çünkü ya bedava
olacak, ya
karşılıklı. Bedava olacak olan bir şefaattir, o kabul edilmez.
Karşılığı da ya
verileceği ayniyle vermektir, halbuki ödemek yok veya başkasıyla
vermektir,
halbuki fidye yok. İşte böyle bir kıyamet günü vardır. O gelmeden
bundan
sakınmalı, bundan korunmalıdır. Demek ki bundan korunmak mümkündür.
Fakat
geldikten sonra ahirette değil, o gelmeden önce dünyadayken korunmak
mümkündür.
Çünkü: "Melekleri gördükleri gün, işte o gün suçlulara müjde yoktur."
(Furkan, 25/22) melekler görünüp olaylar başlayınca, o gün günahkârlar
için bir
müjdeye imkan kalmaz. Mu'tezile (mezhebinde olanlar) bu âyete
dayanarak,
ahirette buyük günah işlemiş olanlara şefaat edilmeyi reddetmişlerdir.
Fakat
burada şefaatin kabul olunmaması özellikle kâfirler hakkındadır. Ve
hitap
küfürde ısrar edenlere mahsustur. Zira İsrailoğulları kendilerinin
babaları ve
dedeleri olan peygamberlerin her halde kendilerine şefaat edeceklerine
inanıyorlardı. Bu âyet, bunu reddediyor. Yoksa diğer âyetler gelecektir
ve
hadisler de vardır ki, Allah'ın izniyle yine şefaat olur. Yasaklanmış
olan
şefaat herkesin kendiliğinden ve Allah'ın iznine bağlanmadan yapılacağı
düşünülen şefaatlerdir. Şu halde kendiliklerinden şefaat edebilirler
zanniyle
peygamberlere ve velilere tapılmamalı, ancak Allah'a ibadet etmelidir
ki, o
istediğine her istediği zaman şefaat ettirir. Ve bununla beraber
kıyametin
başlangıcı öyle korkunçtur ki, o sırada şefaat da bahis konusu
değildir. Herkes
kazancıyla kalabilecektir ve bu âyet o zamanı anlatmaktadır.
Bu özetleme ve korkutma (veya
sakındırma)dan sonra, o nimetler ve bunlara karşı İsrailoğulları'nın
durumları
gelecek şekilde açıklanıyor.
Birincisi:
49-(Âyetin
başındaki vav ), "nimeti
hatırlayın" ifadesine mâtûf (bağlı)dur. Şu halde (ibarenin takdiri):
"hatırlayın ki, sizi kurtarmıştık" demek olur. Burada "nimetimi
hatırlayın ki, sizi kurtarmıştık" takdirini tercih edenler varsa da
gelecekteki
hatırlatmalar nimete ve ona karşı vaki olan durumları da kapsadığından,
hatırlatmayı ıtlakı (genelliği) üzere bırakmak daha belağatlı
olacaktır. Bu
gibi hatırlatma ve ihtar yerlerinde biz "hani" deriz.
"Hani" kelimesi gerçi esasen "nerede" mânâsına yerini
sormak içindir. Bununla beraber, "hani o günler" gibi hasret çekme ve
"hani hatırlarsın ya!" gibi mücerred (soyut) hatırlatma için de
kullanılır ki, öncekinin gereğidir. Ve bu makamda kullanma meâl olarak
uygun
olabilir.
Ve hem o zamanı hatırlayın ki,
hani sizi Firavun ailesinden tamamen kurtarmıştık. Çünkü o zaman
kurtarılan
yalnız dedeleriniz değil, onların dolayısıyle sizdiniz, bütün
İsrailoğulları
idi. Siz İsrailoğulları onların elinde ne halde idiniz? O Firavun
ailesi size
azabın kötüsünü peyliyor, canınıza kıyıyorlardı.
"Sevm = , mal peylemek,
zulüm yüklemek, derde sokmak salmak, bir sîmâ vermek (yani dağlamak)
mânâlarına
gelir ki, her biriyle tefsir edilmiştir. Her halde bir suikast mânâsını
ifade
eder. Hikaye ediliyor ki, bunlar sınıf sınıf esir, amele gibi ayrılmış
ağır
yapı yapmakta, yıkmakta, dağlardan kayalar yontup taşlar taşımakta,
kerpiç,
kiremit pişirmekte, marangozluk, demircilik ve daha bunlar gibi ağır
hizmetlerde çalıştırılır, zayıflarına da vergiler konulurmuş. Fakat bir
çok
tefsir âlimine göre buradaki kötü azab kendisinden sonra atf
bulunmadığından şu
cümlelerle açıklanmış olandır: oğullarınızı boğazlıyorlardı da
kızlarınızı ve
kadınlarınızı güya sağ bırakıyorlardı. Elbette bu bırakış da hayır için
olmuyordu. O kızlar bu elemler (acılar) içinde büyüseler bile, oğlanlar
kalmayınca, hepsi başkalarının elinde kalacak, neticede bütün nesil yok
olacaktı. Diğer bir mânâ ile: Kadınların rahimler (döl yataklar)ini
yokluyorlar, çocuk alıyorlardı. Üçüncü bir mânâ ile: Kadınlarınıza haya
edilecek (utanılacak) şeyler yapıyorlardı. Birincisinde "istihya",
"hayat" kelimesinden; ikinci ile üçüncüde "haya"dan
gelmiştir. ve bu sırada Rabbiniz tarafından size büyük bir imtihan
vardı. Azab
ile imtihan, kurtuluş sebeplerini hazırlamak için imtihan; necat
(kurtuluş) ile
deneme de kendi başına bir devlet ve millet oluşturarak, yeryüzündeki
diğer
devletlere üstün bir şekilde güzel amel ve ahlâk ile yaşama
imtihanıdır.
"Belâ = aslında tecrübe ve
imtihan demektir. Fakat bu deneme, bazan hayır ve bazan şer ile olur.
Ve
çoğunlukla başlangıç şer ve sıkıntı mânâsını içine alır. Burada iki yön
de
vardır. Azab, bir bela ile imtihan; kurtuluş da bir hayır ile
imtihandır.
Malumdur ki Fir'avn, Mısır'da
Amalika hükümdarının lakabıdır. Çoğuluna "ferâine" denilir. Nasıl ki
Rum krallarının bazısına Kayser, bazısına Herakl (kral); Habeş
krallarına
Necaşî; Yemen meliklerine Tübba; İran hükümdarlarına Kisrâ;
Türkler'inkine
Hâkân deniliyordu. Buradaki Firavun'ın ismi hakkında da çeşitli
rivayetler
vardır:
1- Velid b. Mus'ab (İbn İshak ve
diğerleri)
2- Fantus (Mukâtil).
3- Mus'ab b. Reyyân.
4- Mugîs (bazı tefsir bilginleri).
5- Kabus (Ebu Hayyân),
"Tarih-i Kâmil" de Kabus b. Mus'ab b. Muaviye diye göstermiş ve
yerine kardeşi Velid'in geçtiğini de nakletmiştir. Bu isimler hep
Arapça
olduklarına göre, o zaman Mısır halen Araplar'ın elindeymiş demek olur.
Ancak
Fantus ismi diğerlerine benzemiyor ve böyle olması bazı genel tarih
kitaplarına
uygun düşüyor.
"Âl = " kelimesi
"Ehl = "den alınmış ise de aralarında fark vardır. "Âl",
başlıca şan ve şöhret sahiplerine söylenir. Âl-i Firavun, Firavun'un
dininin
ehli, kavmi ve bilhassa tâbileri ve köleleri. "Firavun'dan
kurtarmıştık" denilmeyip de "Firavun ailesinden" buyurulmasında
önemli bir nükte anlaşılıyor ki, bununla yapılan zulümlerin temsilcisi
Firavun'sa da, bunda asıl sorumluluğun ondan daha çok ona uyanlara ait
olduğu
ifade edilmiştir. Çünkü Firavun yaptıklarını bunların eli ve bunların
hizmeti
ile yapmıştır.
Deniliyor ki bu şekilde
İsrailoğulları'ndan öldürülen çocukların toplamı dokuzyüz doksan bine
ulaşmıştı. Buna sebep de bunlardan doğacak bir çocuğun Firavun'un
hükümetini
yok edeceği hakkında kâhinlerin verdiği bir haber veya Firavun'un
gördüğü bir
rüya olduğu öteden beri nakledilir. Ne ibrettir ki, bu zulümler bir
fayda
vermemiş ve sonunda o çocuk doğmuş, Firavun'un kendisine
beslettirilmiş, Hz.
Musa olmuş ve yine Allah'ın takdiri yerini bulmuştur. Acaba buna gücü
yeten
Cenab-ı Allah'ın o kadar masum (günahsız)un kesilmesine izin vermekte
hikmeti
ne idi? Buna Ebu's-Suûd, tefsirinde işaret ediyor. Fakat daha önce
Muhyiddîn
Arabî hazretleri "Füsûs"unda meâlen şöyle izah etmiştir: "Bu
çocuklar hep Hz. Musa'ya hayatında imdat olmak ve onun ruhaniyetini
takviye
(kuvvetlendirmek) için öldürülmüşlerdir. Çünkü bunların her biri Musa
diye,
Musa hesabına, hasılı Musa için öldürülüyorlardı. Çünkü Firavun ve
Firavun
ailesi Musa'yı henüz bilmiyorlarsa da Hak Teâlâ biliyordu. Elbette
bunların her
birinin alınan hayatı Musa'ya ait olacaktı, zira gaye o idi. Bu
çocukların hayatı
ise hep fıtrat üzere bulunan temiz birer hayat idi. Nefse ait
maksatlarla
kirlenmemiş. -Âdem kıssasında açıklandığı üzere meleklerin secdesi
devrindeki-
fıtrat ve aslî yaratılış üzere bulunuyorlardı. Hz. Musa, Musa diye
öldürülen
bütün bu çocukların hayatları toplamı olacak ve Musa'nın hayatı
bunların
toplamına denk olacaktı. Her birinin ruhundaki yetenek ve kuvvet
Musa'nın
olacak, Musa'da tecelli edecekti. Demek ki bütün bunlar sağ olsalar ve
öyle
tertemiz büyüseler, toplamlarından nasıl ve ne kadar bir ruhî kuvvet
hasıl
olacaksa Musa'nın ruhunun kuvveti ona denk olacaktı. Firavun'un
başındaki
orduya karşı, Musa, başlı başına böyle bir ordu idi. Bütün o kesilen
çocukların
ruhları, Musa'nın ruhunun emri altında idi. İşte Allah Teâlâ onlardaki
güçleri
ve kuvveti toplamış, Hz. Musa'ya vermişti ve vermek için bunu yapmıştı.
Bu da
Hz. Musa'ya verilmiş bir ilâhî özelliktir ki, ondan önce
peygamberlerden hiç
birine nasip olmamıştı..."
İmam Râzî hazretleri der ki:
"İnsanın başka bir el altında ve üzerinde istediği şekilde
kullanılabilecek bir halde bulunması, özellikle bu hal içinde bir de
ağır, zor,
pis işlerde kullanılması azab şekillerinin en şiddetlilerinden
olduğunda şüphe
yoktur. Hatta buna maruz kalanlar çoğunlukla ölümü temenni ederler.
İşte
Cenab-ı Allah'ın burada açıkladığı birinci nimet bu kötü azabtan
kurtulma
nimetidir."
Demek oluyor ki, bu âyette önce
hürriyet ve istiklal nimeti anılmış ve esirlik mahkumluğunun feciliği
hatırlatılmıştır.
İkincisi:
50- ve hani sizinle -bölük bölük-
denizi yarmıştık da sizi toptan kurtarmıştık. ve başınıza bela kesilmiş
olan
Firavun ile adamlarını suda boğmuştuk. siz de bakıp duruyordunuz.
Gözlerinizin
önünde olan bu olay, sizin için ne büyük nimet idi. Bu deniz Mısır'ın
civarındaki denizlerden birisi ki, adına "İsaf" denilirmiş ve bugün
ona "Bahr-i Kulzüm" adı veriliyor. Bizim "Şap Denizi"
dediğimizin aslı "İsaf" denizi imiş. Bugün 'Kızıldeniz" adıyla
anılmaktadır. "Kulzüm" şimdiki Süveyş'in yerinde kurulu bir şehir
imiş. Kulzüm esasen yutmak anlamına gelmektedir. Ona "Kulzüm Denizi"
denilmesi, bu şehirden ve Firavun'un adamlarıyla birlikte orada suda
yutulmuş
olmasından dolayıdır. Kâmus Şerhi'nde böyle naklediliyor. Bu âyette
Firavun'un
boğulması açıkça beyan edilmemiş ve yukarıda geçtiği şekilde asıl
Firavun
ehlinin cezası gösterilmiş ve Firavun da bunların içine dahil edilmiş.
İleride
bu boğulmayı daha ziyade açıklayan âyetler gelecektir. "Sizinle
yarmıştık" demek, yaran bizdik, siz de buna bir sebep, bir vasıta
olmuştunuz demektir. "Sizin için" diye de tefsir edilmiştir. Şuna
dikkat edilmek gerekir ki, Kur'ân-ı Azîmüşşan, bu gibi olayların olduğu
tarihleri değil, asıl taşıdıkları fevkalâde ibret noktalarını ve yüce
yaratıcının kudretiyle ilgili yanlarını anlatmak ve hatırlatmak
istiyor.
Üçüncüsü:
51- Ve hani biz Musa ile kırk
geceye vaadleşmiştik. Ona kırk gece Tur'da kalıp münâcât ve vahiy için
bir
vakit tayin etmiştik. O da buna icabet edip Rabbinin mîkatına (tayin
ettiği
yere) çıkmıştı. Ebu Amr, Ca'fer ve Yakub () kırâetlerinde elifsiz
olarak
okunur. Bu takdirde, "Hani biz Musa'ya tam kırk geceyi va'detmiştik de
sonra siz onun arkasından buzağıya tapmaya başlamıştınız: Samirî'nin
yaptığı
altın buzağı heykeline tapmıştınız. Halbuki, siz o halinizle
zulmediyordunuz.
52- Sonra bütün bunların
arkasından sizi affettik, o günahları sizden sildik. "Afiv" kelimesi
esasen mahvetmek, silip yoketmek anlamına gelir. Bu anlamdan edatı ile
kullanıldığında günahı mahvetmek mâ-nâsına gelir. Birinci anlamda ,
ikincide
deniliyor. ki bu sebeple olsun şükretmelisiniz: O zulmünüzle beraber
affın ne
büyük nimet olduğunu anlayıp düşünmeniz ve bunun şükrünü eda etmeniz
gerekir.
Hz.
Musa'nın nesebi; Musa b. İmrân b.
Yashir b. Kahis b. Levi b. Yakub b. İshak b. İbrahim diye
nakledilmektedir.
Levi soyundan olduğu meşhur olmakla beraber İmrân ile Levi arasında
daha fazla
kişi bulunması ve silsilede zikrolunan isimlerin bu soyun meşhurları
olması
kuvvetle muhtemeldir. Zira Hz. Yusuf'un Mısır'a girmesi ile Hz.
Musa'nın
Mısır'dan çıkışı arasında dörtyüz sene geçmiş olduğu naklediliyor.
Doğrusunu
Allah bilir.
KIRK GECE: Hz. Musa'nın denizi
geçtikten sonra Allah tarafından vaad olunan kitap için bir mîkat olmak
üzere
tayin edilen ve Zilkâ'de ayının başından Zilhicce'nin onuna kadar
gündüzüyle
birlikte devam eden bir ay on günlük müddettir ki, Hz. Musa bu süreyi
Tur'da
oruçlu olarak geçirmiş ve nihayet münâcât ile bizzat ilâhî kelama
mazhar olmuş
ve Tevrat levhaları kendisine inzal buyurulmuştu. Bununla ilgili olarak
diğer
sûrelerde daha birçok âyetler gelecektir. Aylar geceden başladığı için
gün ile
sayılmayıp gece ile sayılmış ve "kırk gece" denilmiştir. Bunda bir
incelik daha vardır; ilâhî tecelliler fecir gibi daima geceleri takip
eder.
Kara günler de geceden sayılır. İsmail Hakkı (Bursevî) Hazretleri der
ki;
tarikat ehli kırk günlük sülûkü bu âyetlerden almıştır. Dilimizdeki
"çile" tabirinin de aslı yine budur. Farsça kırk mânâsına "çil,
çihil" kelimesinden gelir ve "kırk" demektir. İşte Hz. Musa
İsrailoğulları'nı denizden geçirdikten sonra Tur'da ilâhî emre uygun
olarak
çile çıkarırken onlar buzağıya tapmaya başlamışlardı ki, ne kadar
haksız ve
nankörce bir tutumdur. Bununla beraber yine ilâhî affa uğradılar ki,
burada
işte özellikle bu af nimeti onlara hatırlatılıyor. Bu affın nasıl
gerçekleştiği
hemen aşağıda ayrı bir nimet olarak beyan edilecektir.
Dördüncüsü:
53-Musa'ya verilen kitabın Tevrat
olduğunda ihtilaf yoktur. Fakat bu furkanın, Kur'ân'ın olduğu gibi,
Tevrat'ın
da bir sıfatı olması veya Tevrat'taki şer'î hükümler veya Tevrat'tan
ayrıca
"yed-i beyza" ve "asâ" gibi mucizeler yahut bir zafer ve
ferah olması da ihtimal dahilindedir. Zira "furkan" aslında iki şey
arasını kesin olarak ayırmak demektir. Hak ile batılı, küfür ile imanı,
helal
ile haramı birbirinden kesip ayıran her şeye furkan denilir. İşte bu
mânâ iledir
ki, Kur'ân'ın özel lakabı olmuştur. Tevrat dahi esasen hak ile batılı
ayıran
ilâhî bir furkandır. Burada atıf dolayısıyla furkanın Hz. Musa'ya kitap
ile
birlikte verilmiş olan başka kudret ve hakimiyet olması bizce daha
münasip
görünüyor. Tur'dan kitap ile dönüp gelmesinde de bunun, hususî bir
tecellisi
olmuştur ki, gelecek âyet kısmen bunun açıklaması demektir. Şu halde
dördüncü
nimet Hz. Musa'nın Tur'dan kitap ile gelmesidir.
Beşincisi:
54-Burada bir taraftan yukarıdaki
af nimeti açıklanmış olmakla beraber, bir taraftan da bu açıklama
içinde
furkanın tatbikiyle buzağı fesadının gideriliş şekli, tevbe ile tevbeye
vesile
olan ibretli ve incelikli nimetler hatırlatılmıştır.
Ve hani Musa kavmine, ey kavmim
demişti, siz buzağıya tapmanızla kesinlikle kendinize yazık ettiniz,
öyleyse
Bârî Teâlâ'nıza, yüce hâlikınız (yaratıcınız), pâk yaratıcınıza tevbe
ediniz de
hemen kendinizi katlediniz, nefislerinizi öldürünüz. Böyle yapmanız
yani tevbe
ile öldürme işini yerine getirmeniz, Bârî Teâlâ'nız katında sizin için
hayırlıdır. Böyle demiş ve bunun üzerine Bârî Teâlâ tevbenizi kabul
etmiş idi.
Şüphesiz o, öyle Tevvâb (tevbeleri kabul edici), öyle Rahim
(merhametli) dir.
Burada "Musa size demişti"
denilmeyip de "kavmine demişti" buyurulması, yine bunun gibi
yukarıdan beri nimetlerde hep "Biz, Biz" diye bizzat ilahî
tasarruflar şeklinde tek tek sayılıp gelirken, görüldüğü gibi Hz.
Musa'nın
tebliğ ve tasarrufuna geçilmesi, Tevrat'ın nüzûlünden sonra onun Allah
tarafından başkaca bir kuvvet iktisap etmiş olduğuna ve artık
İsrailoğulları
üzerinde hükümleri icraya başlamış bulunduğuna işaret etmektedir ki,
bunda önce
hükümet nimeti olarak furkanın tatbikatı hatırlatılıyor. Fakat bu nimet
doğrudan
doğruya değil, Hz. Musa dolayısıyla vekaleten açıklanmış ve ancak
neticesi ve
semeresi olan tevbe ve hallerinin ıslahı, daha yukarıda geçen nimetler
gibi
fakat üçüncü şahıs (gaib) sîgasıyla yine bizzat Bârî Teâlâ'ya bağlı
olarak
beyan olunmuştur. Bu beyanın üslubundaki inceliklerin tek tek
açıklanması
başlıbaşına bir kitap olur. Fakat görülüyor ki, bu beyanın esas hedefi,
hükümet
nimetinin başta değil, ancak neticedeki düzelme dolayısıyla bir ilâhî
nimet
olduğunu hatırlatmaktır. Tevbe ve öldürme emrinin sorumluluğu Hz.
Musa'ya ait
bir vekillik tasarrufu, neticede meydana gelen düzelme de bizzat ilâhî
bir
ihsan olmuş oluyor. Ve furkan o zaman meydana gelmiş oluyor. Kavim
ünvanı
altında "Siz nefislerinize zulmettiniz." deniliyor.. Bu da gösteriyor
ki, nefse zulmetmek, ferdî nefisten ve kavmî nefisten daha umumî bir
ifadedir.
Şirkin zararı millete, milletin zararı da fertlere racîdir. Ve buzağıya
tapma
meselesi, Musa'nın kavmi içinde büyük bir bozulmaya ve karışıklığa
sebep olmuş
ve bu belanın temizlenmesi birtakım nefislerin ölmesini ve can kaybını
gerektirmiştir. "nefislerinizi öldürün" ifadesi mefhum olarak üç
mânâya gelebilir. Birincisi hakikat anlamı ki, herkesin kendi kendini
öldürmesidir, yani intihar etmesidir. Lakin böyle olsa idi muhatap
olarak kavim
kalmaz veya ancak asîler kalırdı. Şu halde kastedilen mânâ bu değildir.
İkincisi, işin geleneksel gerçeğidir ki, esasen kardeş olan bir kavmin
fertleri, haydi bakalım şimdi birbirinizi öldürünüz, demektir.
Çoğunlukla
tefsirciler bu mânâyı gözetmişlerdir. Tur'a giden Hz. Musa'nın
arkasından
Sâmirî, altından bir buzağı heykeli yapmış, onu bağırtmış ve Apis
öküzüne tapan
Mısırlılar ve diğer puta tapıcılar gibi, İsrailoğulları'nın bir
kısmını,
"İşte Musa bunu aramaya gitti." diyerek ona taptırmış ve çok yakın bir
zamanda bizzat şahit oldukları nimetlere karşı nankörlük yapıp bir
bozgun ve
karışıklık çıkarmış, kavmin diğer bir kısmı Hz. Harun ile beraber bu
gidişi
önleyememiş ve Hz. Musa'nın dönmesini beklemişlerdir. O zamana kadar da
bu
karışıklık gittikçe yayılmış, Hz. Musa Tur'dan dönünce Furkan'ın hükmü
ile
hepsine birden "kendinize yazık ettiniz" diye hitap etmiş, hem
buzağıya tapanlara, hem de ses çıkarmayıp bekleyenlere, bu
günahlarından dolayı
hemen tevbe etmelerini ve tevbe edenlerin, etmeyenleri derhal
öldürmelerini
emretmiş ve bu iç savaş Allah'ın izniyle zaferle sonuçlanmış. Bunun
üzerine
İsrailoğulları da hallerini ıslah edip uslanmışlar. İşte burada bu olay
hatırlatılmıştır. Hikaye olunduğuna göre bu olayda ölenlerin sayısı
yetmiş bine
ulaşmıştır. Buna buyurulmayıp da buyurulması, hadisenin dahilî ve
acıklı
olduğuna ve nefse zulmetmenin mânâsına işarettir. Üçüncüsü ise sırf
mecazî
olmasıdır ki, nefsinizi öldürünüz, yani günahınıza nedâmetle gam ve
kederden
canınızı çıkarın yahut şehvetlerden nefsinizi men etmekle riyazet
(perhiz)
ediniz. Size bu kötülükleri yaptıran, sizi şirke saptıran hep nefsanî
isteklerdir. Tevbe de bunların kırılması ile faydalı olur ve ancak o
zaman
kabul edilir demektir. Bu te'vil de gözetilmiştir. Bu da güzeldir,
fakat bir
işarî mânâdır.
Bârî, yaratırken ayıpsız ve
noksansız yaratan demektir, ki, "hâlîk"dan daha özeldir ve bunda ilk
yaratılışı hatırlatma vardır.
Altıncısı:
55- Ve hani hatırlarsınız ya, siz
"Ey Musa, biz Allah'ı aşikâre, açıktan açığa görmedikçe sana asla
inanmayacağız." demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış, bir
başka deyişle dehşetli bir darbeye tutulmuş, yıkılmıştınız. Ve
kımıldanmaya
dermanınız kalmamış, sadece bakıp duruyordunuz. Demek ki, ölmemişlerdi,
fakat
ölüm haline gelmişlerdi. Tefsircilerden birçoğu bunu, bakıp dururken
yıldırım
çarpmıştı, ölmüş idiniz, mânâsına anlamışlardır. Halbuki "siz de bakıp
duruyordunuz" cümlesi atıf veya hâl cümlesi olarak bilhassa böyle bir
zanna meydan vermemek içindir. "Ahz", bakmaya ârız olan bir hal değil,
"nazar" (bakmak) ahze mukarin (yakın) olan bir hâl olarak
gösteriliyor veya atfediliyor. Nitekim bu yıldırım çarpmasının
ayrıntılı olarak
açıklandığı "Musa, kavminden yetmiş kişi seçti." (A'râf, 7/155)
âyetinde "onları titreme yakalayınca" buyurulmuştur. Tahkik ehlinin
dirayet yoluyla yaptıkları araştırmanın gerçek sonucu bu olduğu gibi,
Vehb
hazretlerinden rivayet edildiğine göre de bunlar ölmemişler, belki o
korkunç
hali gördükleri zaman kendilerini öyle bir titreme, bir zangırtı almış
ki,
hemen hemen mafsalları kopuyor, belleri kırılıyormuş. Mahvolmak
durumuna
gelmişler. O zaman Hz. Musa ağlamış, Rabbine dua edip yalvarmış,
Cenab-ı Allah
da bir açıklık ihsan eylemiş, ondan sonra kendilerine gelebilmişler,
akılları
da başlarına gelmiştir.
56- Nitekim şöyle buyuruluyor:
bir müddet sonra sizi ölümünüzün ardından yeniden dirilttik, adeta
b'asü ba'del
mevt (öldükten sonra dirilmey)e mazhar ettik. Önceki yıldırım çarpması
bir ölüm
ise, bu da hakikaten yeniden dirilmek demek olacaktır. belki buna
şükredersiniz.
Bu olayın, zikr olunan öldürme
olayından sonra mı veya ondan önce ve hemen öldürme emrini müteakip mi
meydana
geldiği hakkında iki görüş zikr ediliyor. Her ne olursa olsun, âyetten
şu
anlaşılıyor ki, bu yıldırım çarpması, bir kavmin yok olması mesabesinde
bir
musibet ve ondan kurtuluş da o kavmin tekrar hayatı, öldükten sonra
yeniden
dirilmesi anlamında büyük bir nimet imiş, bu belanın sebebi de açıktan
açığa
görmeyince Allah'a iman etmemek ve Hz. Musa'ya inanmamak iddiası
olmuştur.
Onları o durumdan kurtarmak ise sırf Allah'ın yardımı olarak ayrıca
zikredilmiştir. Bunu yapanlar, elbette İsrailoğulları'nın hepsi
değildi. Bu
iddia üzerine mîkatta yıldırıma yakalananlar seçilen yetmiş kişi idi.
Böyle
olduğu halde âyette gerek iddia, gerek musibet, gerekse kurtuluş nimeti
hatta
Kur'ân'a muhatap olanlar dahi buna dahil olarak bütün bir kavme nisbet
olunuyor. Şüphe yok ki bunun hikmeti, bütün bir millet arasında
müşterek
sorumluluk meselesi, hatta Âdemoğulları arasındaki hilafetin gereğidir.
Kimse
kimsenin günahından sorumlu değil iken bunun böyle olması gösteriyor
ki, ilahî
hukuk olan umumî vazifeler konusunda, farz-ı kifaye maddelerinde fert
bahis
konusu değil, yalnızca cemaat, bizzat ümmet bahis konusudur. Bunun
iyisinde,
kötüsünde herkes müşterektir. Sonrakiler öncekilerin ve herkes
birbirinin
vekilidir.
Bu kadar gerçekleşmiş nimetlerden
sonra "Allah'ı görmeden sana inanmayız." diye Hz. Musa'ya isyan etmek
ne büyük bir küfür ve nankörlüktür. Bu âyet marifetullah (Allah'ı
bilme)
meselelerinin en mühimlerinden birini ve sonra insanların alçalış ve
yükselişleri ile ilgili ruh hallerinden en dikkat çekici olanını bir
cümlede
hatırlatıvermiştir. Gerçekten de insanlar terakki edecekleri zaman
görüşleri ve
kalpleri yükselir, idrakleri yalnızca gözleri önünde duran görüntülere
bağlanıp
kalmaz akıllarıyla görünebilenin ötesine geçerler, gaybın hakikatına
iman
ederler, görülmedik ve işitilmedik saadetlere ererler. Bunun aksine
alçalacakları ve çöküntüye uğrayacakları zaman da akılları kalmaz,
kalbleri
körlenir, gözleri görülebilene saplanıp kalır, gözlerine batmayan şeye
inanmazlar, inanmak için mutlaka görmek isterler, fenalıktan
sakınmazlar,
gelecek felakete de bilfiil başlarına gelmedikçe inanmazlar. Halbuki
felaket
gelince hükmünü icra eder. Derecesine göre ya ezer, ya imha eder.
Böyle,
maddeden başka bir şey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayanlar,
inanmak
istemeyenler sopasız yürüyemeyen körlere benzerler, tapacakları
mabutlarını da
elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Bunların gözünde maneviyat,
mâkulat,
mücerredat yani maddî olmayan her türlü soyut değerler, evham cinsinden
sayılır. Tapmak için, cisim cinsinden şeylerden putlar ararlar
bulamazlarsa
yaparlar ve ona taparlar, ondan imdat umarlar; çünkü insanlarda ibadet
ihtiyacı
doğuştan, yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. Bundan kurtulamazlar.
Fakat hakiki
mabudu göremeyince, kalplerinden, akıllarından kuvvet alamayınca,
gözlerinin
tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler, hiç olmazsa
bir öküz
veya öküzün altında bir buzağı ararlar. İsrailoğulları'nın bir kısmı da
gerek
Mısır ve civarındaki görgüleri, gerek henüz yükselememeleri veya
herhangi bir
sebeple tekrar çöküntüye uğramış olmaları dolayısıyla Hz. Musa'ya
"Allah'ı
açıktan açığa görmeyince sana inanmayız." diye diretmişler,
akılsızlıklarından
kendilerini Musa ile bir tutup, "Sen konuştum, kitap getirdim, diyorsun
ya! Haydi bize de göster!" diye isyana cür'et etmişler ve bununla
Allah'ı
bir cisim gibi, karşılarında bütünüyle görmek istemişler ki, bu
imkansız ve
muhal idi. Bütün gördükleri nimetler ve o harikalar, akıl yürütmelerine
kafi
gelmemiş, böyle nankörce bir tutumla, olmayacak hayallere saplanıp
kalmışlar.
Bundan dolayı başlarına yıldırım musibeti bir harika olarak gelmiş ve
bu
musibetten de yine bir harika olarak ve Allah'ın rahmeti sayesinde
kurtulmuşlardır. Bizzat Allah'ı göremedilerse de başka mabutların
yapamıyacağı
cezayı yakından görerek akılları başlarına gelmiş, görmeden inanmanın
büyük
önemini o zaman biraz takdir etmişler de bütün kavim bu sayede yeniden
dirilmiş
ve kurtuluşa ermiştir. Bu büyük ve derin nimet ve ders de bu çağırışta
böyle
iki veciz âyetle dile gelmiş ve hatırlatılmıştır ki, bundan kitaplar
yazılır.
Gerçekten de Cenab-ı Allah görülmez ve görülemez değildir; O, kendisini
görebilecek gözler yaratmaya da kadirdir. Lakin ona bu gözler dayanmaz
ve
görülürse ihata olunamaz. Bizim dünyada yararımız O'na gıyabında iman
etmek,
aklî ve kalbî şehadetle inanmaktır.
Bu hatırlatmaya şu nimet de
eklenmiştir:
57- Bir de Tîh sahrasında
üzerinize o ince bulutu gölgelik yaptık. ve üstünüze hem kar gibi
kudret
helvası, hem de yelve kuşu, bıldırcın indirdik. Size kısmet ettiğimiz
bu temiz
nimetlerden haydi yiyin, dedik. Bundan sonra Cenab-ı Allah, onlardan
yüz
çeviriyor, kendilerini doğrudan doğruya muhatap almaktan uzak tutup
gıyaba
atıyor ve zulümlerini güzel bir özetle kendilerine anlatmak üzere
buyuruyor ki,
onlar bu nimetlere karşı yaptıkları nankörlükle aslında zulmü bize
yapmadılar,
lakin kendilerine yapıyorlar, kendi kendilerine yazık ediyorlardı.
Çünkü dinin,
iman ve amelin faydası da zararı da Allah'a değil, kullaradır. Bu
hususta
yaptıkları zulüm ve nankörlük, birkaç âyet sonra ayrıca
hatırlatılacaktır. Şu
da rivayet olunuyor ki, bunlar; "Temiz temiz, taze taze yiyiniz."
denildiği halde dinlememişler, biriktirmeye, toplayıp yığmaya
başlamışlar ve
bunun üzerine nimet kesilmiş, zaruret ve sıkıntı içinde kalmışlar.
Dikkat
edilince görülüyor ki, nimetler tek tek sayılıp gelirken, gitgide
bunlara
nankörlükler ekleniyor ve hatırlatmanın hedefi bunlar ve bunlara karşı
yapılan
haksızlıklar ve zulümler olmaya başlıyor.
Yedincisi:
58- Ve hani demiştik ki, şu
beldeye, Beyt-i Makdis mevkiine yahut Eriha beldesine giriniz de onun
neresinde
isterseniz, yahut nasıl isterseniz dilediğiniz şekilde bol bol yiyiniz.
Ve
girerken kapısından giriniz, hem de başlarınızı eğerek, şükür secdesine
kapanarak giriniz, kibir ile, çalımla, azgınlık ve serkeşlik yaparak
girmeyiniz, ve orada "hıtta" deyiniz ki, size bu şartlar altında
hatalarınızı mağfiret ediverelim, yani veballerinizi rahmetimizle
örtelim. Ve
şunu da haber verelim ki, muhsinlere, iyilik ve güzellik yapanlara,
güzel
hareket edenlere daha fazlasını da ihsan edeceğiz.
Asam tefsirinde "hıtta"
Arapça olmayıp aynen söylenmesi gereken bir kelimedir denilmiş, diğer
müfessirler ise bunun Arapça "hatt" masdarının binâ-i nev'î (çeşit
bildiren masdar) olduğunu söylemişlerdir.
Hatt, bir şeyi aşağıya almak ve
sırttan yük indirmek demek olduğundan, "hıtta" da bir nevi indiriş
demek olur ki, özel bir şekilde yükü yıkmak veya boyunlardaki vebali
indirmek
karar veya duasını ifade eder ve umuma ait mecaz suretiyle
birleştirilmesi de
mümkündür. Yani oraya yerleşmek için kararınızı veriniz ve
günahlarınıza
istiğfar ediniz demek olur. Aşere kırâetlerinin hepsinde "hıtta"
kelimesi merfû okunur. Şu halde kelime tekil anlamına değil, mahzuf
(hazfedilmiş) bir mübtedanın haberi olarak "işimiz hıttadır"
takdirinde bir cümledir. Mesela, kendi lisanımızda da bir ilan veya
topluluğa
kumanda halinde "uyku!", "yemek!", "hareket!"
v.b. emir ve kumandalar, veya bir istirham ve istek sırasında
"lütuf!", "inayet!", "merhamet!" ve
"insaf!" gibi müfret (tekil) kelimeler de böyle birer cümle
takdirindedir. İncil'de ve eski din kitaplarında "hıtta" kelimesinin
Ramazan ayının ismi olarak zikredildiğini Kamus mütercimi Asım Efendi
zikretmiştir. Fakat bu âyette bu suretle bir tefsir veya bir te'vil
vâki olmamıştır.
59-Tenbihemri, Âdem ile
zevcesinin cennette iskân edildikleri (yerleştirildikleri) zaman
aldıkları emri
(Bakara, 2/35) andırmaktadır. Nitekim diğer bir âyette (A'raf, 7/161)
buyurulmuştur. Zaten cennet ehli için (Bakara, 2/25) buyurulmamış
mıydı?
Derken o zalimler güruhu, sözü
değiştirdiler, kendilerine söylenenin başka türlüsünü yaptılar.
Denilmiş ki,
"hıtta" emriyle alay ederek, bunun yerine demeye başlamışlardı ki,
Nebt lehçesinde Yani kırmızı buğday demekmiş. Belli ki, bu rivayette,
cennetteki
yasak ağacın meyvesi kabul edilen "hınta" anlamına çok açık bir
değinme vardır. O zalimler kapıdan girer girmez, dünya derdine düşerek
Allah'ın
emrini değiştirmeye ve bozmaya kalkıştılar. Bunun üzerine biz de sözü
değiştiren zâlimlerin başlarına yukarıdan korkunç ve iğrenç bir azap
indiriverdik, çünkü fısk içinde yüzüp gidiyorlardı, günah işliyor ve
çığırdan
çıkıyorlardı. Bunu yapanlar ve bu azaba uğratılanların, Musa kavminden
bir
güruh olduğu anlaşılıyor. Çünkü bütünü için "değiştirdiler"
buyurulmayıp,
"O zulmedenler değiştirdiler" buyurulmuştur ki, içlerinden bir kısmı
demek oluyor. Nitekim A'râf sûresinde (A'râf, 7/162) "minhum" kaydı
vardır ki, onlardan bir kısmı demektir. Burada âyet siyak icabı olarak
bundan
müstağni olmuştur.
Rics, esasen "rics"
gibi tiksinilen pis ve murdar şey demek olup, bundan azap ve ukûbet
mânâsına da
kullanılmıştır. Tenvin tehvil (korkutmak) içindir. Fısku fücur
işlemenin
akıbeti işte böyle murdar azaplarla mahvolup gitmektedir.
Sekizincisi:
60- Ve hani Musa, kavmi için
istiskâ etmişti. İstiskâ; sakiy talebinde bulunmak, sakiy de
suvarmaktır. Yani
Musa, susuz ve kuraklıkta kalan kavminin suvarılması için bir su veya
yağmur
istemiş, su aramaya veya yağmur duasına çıkmış idi de Biz de ona
elindeki asâ
ile taşa vur demiştik. Bunun üzerine taştan on iki pınar fışkırdı. Her
kısım
halk, içeceği pınarı tanıdı. Haydi Allah'ın rızkından yiyin, için de
yeryüzünde
fesat çıkararak şuna buna saldırmayın dedik.
Tefsircilerin çoğu bu istiskânın
da menn ve selva ile beraber olduğunu beyan etmişler, ancak Ebu Müslim
İsfehanî
bu sözün müstakil oluşunu nazar-ı dikkate alarak, bunun ayrıca bir
mucize
olduğunu söylemiştir. Âyet bunlardan birini tayin etmiyor.
Hz. Musa'nın asâsı ne idi ve ne
kadardı? Sonra bu taş belli ve bilinen bir taş mı idi? Fahruddîn Razî,
tefsirinde der ki: Asâ'nın herhangi bir ağaçtan veya cennetin mersin
ağacından
olduğu ve boyu on arşın ve başı iki çatallı bulunduğu; söz konusu taşın
Tur'dan
getirilmiş veya asâ ile beraber Hz. Şuayb'den alınmış, şöyle veya böyle
özellikli veya kutsal bir taş olduğu hakkında muhtelif rivayetler var
ise de bu
konuda mütevatir ve kesin bir nass olmadığından, bunun detaylarına
girmekten
sakınmak ve susmak, "hakikatını Allah bilir" deyip işi Allah'a havale
etmek gerekir. Çünkü amelle ilgili bir konuda ahad haber ve zann ile
amel etmek
vacip olursa da, amelî olmayan ve sırf ilmî ve itikadî özellik taşıyan
bir
hususta kesin nass lazımdır. Halbuki söz konusu asâ ile taşın
tafsilatını
bilmek de bizim için amelî bir vazife olmadığı gibi, bu konuda kesin
bir nass
da yoktur. Şu halde tafsilatına girmektense sükût etmek herhalde en
doğru
olandır. ilh...
Asânın ve taşın hakikatlerini
tayin ile meşgul olmaksızın âyetten şunu anlarız ki; Cenab-ı Hak,
burada
hayatın mayası büyük bir dünya nimetiyle, hidayet sermayesi olan büyük
bir
rahmanî mucizeyi anmış ve hatırlatmıştır. Hz. Musa, susuzluktan ve
kuraklıktan
yanıp kavrulan kavmi için Cenab-ı Hak'tan su diliyor, yağmur duasına
çıkıyor.
Cenab-ı Allah da bu duayı kabul ile istenilenden daha büyük harikulâde
bir
nimet ihsan ediyor. Gelip geçici bir yağmur yerine, İsrailoğulları'nın
on iki
boyundan her birine mahsus ayrı ayrı on iki pınar fışkırtıyor ve
bununla yüce
varlığına ve ilahî inayetine açık bir belge bahşediyor. Öylesine
bahşediyor ki,
duanın arkasından fiilî bir teşebbüsün lüzumunu emrediyor, "asân ile
taşa
vur!" diyor. Demek ki, o sırada Hz. Musa, farzedelim bu ilahî emre
derhal
uymayıp da "asâyı taşa vurmanın suyla ne ilgisi var?" gibi aklî ve
indî bir kıyas yapmaya ve kendi kendine fikir yürütmeye kalkışsaydı, bu
nimet
tecellî etmeyecekti, dualar ve yapılan araştırmalar belki de boşa
çıkacaktı. O
halde harikanın en büyük sırrı, bu sebebin ilhamında ve bu büyük
nimetin o
sebebe bağlanmış olmasındadır: Kuru taşları yarıp pınarlar fışkırtmaya
kadir
olan Allah Teâlâ, istenen suları doğrudan doğruya ihsan etmiyor da bir
manevî
sebeple bir maddî sebebe teşebbüs üzerine ihsan ediyor. Esasen manevi
sebep
olan dua, maddî sebebin ilhamına da vesile oluyor. İlham olunan maddi
sebebin
teşebbüse dönüşmesi, yani asânın taşa vurulması ile de sular
fışkırıyor.
Böylece hidayet bürhanı tamamiyle tecellî ediyor. Bunu da "yiyin, için,
fesat çıkarmayın" irşad ve ikazı takip ediyor.
Hakikaten Allah, bir şeyi murad
edince sebeplerini kolaylaştırır ve sebepler o kadar çeşitli ve sonsuz
boyuttadır ki, beşer aklı ne kadar yükselse bunları ayrıntılarıyle
kavrayamaz.
Bunun için açıklamanın esas faydası, asâ ile taşın özelliklerini
anlatmakta
değil, olayın akışındaki incelikleri idrak etmektedir. Hazreti Musa
gibi bir
şanlı peygamberin asâsında, bu çeşit fışkırmalara sebep olabilecek her
türlü
mekanik kuvveti tasavvur ve tahmin etmek mümkündür. Ayrıca Hak
Teâlâ'nın
nimetlerinin tecellisi her zaman böyle manevi sebeplerle maddî
sebeplerin
birleşmesinde gizlidir. Ne kaçan fırsatlar karşısında ümitsizliğe
düşmeli, ne
de fırsatları ve sebepleri ihmal etmelidir. Allah Teâlâ'ya yürekten ve
ihlas
ile dua etmeyi hiçbir zaman elden bırakmamalı, aynı zamanda duanın en
büyük
semeresinin ruhî inkişaflar olduğunu bilmeli ve rahmanî ilhamlardan
istifade
ederek, en umulmaz sebeplere dahi başvurup, onu uygulamalıdır. İyi
düşünülürse
fen alanında bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan
bir ilahî
telkînin eseridir. Bunu hayırda kullanan hayra, kötülükte kullanan
kötülüğe
ulaşır.
Dokuzuncusu:
61- Ve hani siz, verilen nimetlerin
kadrini bilmeyerek, şükrü ve itaatı bir yana bırakarak, terbiyesizlik
edip de
demiştiniz ki; ey Musa! biz tek çeşit yemeğe artık katiyyen
katlanamayacağız.
Yeter artık, her gün bıldırcın eti ve kudret helvası yemekten bıktık,
usandık,
binaenaleyh Rabbine dua et de bize toprağın bitirdiği şeylerden;
yetiştirdiği
sebzelerden, kabak, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğanından
çıkarıversin. Gerçi
tekdüzeliğin, insan istekleri üzerinde az çok sıkıcı bir tesiri vardır.
Ve buna
karşı çeşitlilik isteğinde bulunmakta esasen bir günah da yoktur. Fakat
bunu
yaparken, bir taraftan eldeki nimetin yokluğu zamanında çekilen acıları
unutmamak, diğer taraftan da yüce bir ruh haliyle ve temiz bir kalble
hareket
edip şükrü artırmak ve daha önemlisi, bedenin istek ve ihtiyaçlarına
kapılıp
edep ve terbiye dışına çıkmadan hareket etmek icap eder. Onların da
"Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce "Rabbine dua
et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi. İsrailoğulları'nın
bu
isteğinde, şüphesiz göçebelikten kurtulup, yerleşik hayata, şehir
hayatına
geçmek arzusu vardı. Fakat bu arzu, eğitim, ilim ve ibadet gibi yüksek
bir
maksat ve hedefe değil, bıldırcın ve kudret helvası yerine soğan ve
sarmısak
yiyebilmek için bayağı bir maksada dayanıyordu. Bunda da vaktiyle
Mısır'da
yaşadıkları sefil hayata istek ve adeta hasret gibi bir maksat
yatıyordu ki, bu
da hürriyetin kadrini takdir edemeyip, köleliğe talip olmak demekti.
Bundan
dolayı Hz. Musa cevaben şöyle dedi: siz üstün ve hayırlı bir nimeti
daha aşağı
bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise haydi bir şehre veya
bir
kasabaya ininiz, oraya konunuz, o vakit size istediğiniz vardır. Bu
cevap, bir
taraftan isteklerinin çabuklaşmasına sebep olacak şeyi göstermekte, ve
nimete
gidecek yolu bildirmekte, diğer taraftan da yaptıkları kötü tercihin
akıbetinde
uğrayacakları fenalığı ifade etmektedir.
Mısır: Hem özel isim, hem de cins
ismi olarak kullanılır. Özel isim olduğu zaman gayrı munsarif olur;
cerr ve
tenvin kabul etmez. Fakat üç harfli olduğu ve ortası da sakin olduğu
için Nûh,
Lût, gibi munsarif olması da caizdir. Cins ismi olduğu zaman genel
olarak
kasaba anlamına gelir. Nitekim cuma namazının şartlarından birisi de
mısırdır,
deriz. Bu âyetde her iki anlamiyle de tefsir edilmiştir. Lakin
İsrailoğulları'nın, Mısır'dan çıkışından sonra bir daha geri dönmeleri
vaki
olmadığı için tefsirciler bunu cins ismi olarak, Arz-ı Mukaddes'teki
kasabalardan herhangi birine hamletmişlerdir. Gerçek anlamda Mısır diye
anlaşıldığı takdirde bu emir sırf bir kınama ve azarlama emri olur.
Yani
"Mısır'a geri döner de oraya yerleşirseniz, orada bol bol soğan ve
sarmısak yersiniz, belanızı da bulursunuz!" anlamına bir azarlama sözü
olur. Bununla beraber ikinci takdirde, yani herhangi bir kasabaya
yerleşme
anlamına alındığında dahi azarlamaya yönelik bir îmâ söz konusudur.
Bunun için
karye veya belde (köy veya şehir) denilmeyip "mısır" denilmiştir.
Demek oluyor ki, İsrailoğulları, böyle sırf soğan ve sarmısak yemek
için
Mısır'daki esareti andırır bir zillet haline taraftar olmuş oldular.
Acaba akibetleri
ne oldu? Bu noktaya gelince, Cenab-ı Hak, onları yine muhatap tutma
şerefinden
mahrum ederek, bir istinaf cümlesi ile buyuruyor ki üzerlerine zillet
ve
meskenet damgası vuruldu. aşağılandılar, hakarete uğradılar, ağır
vergilere,
fakirliğe ve ezikliğe mahkum oldular. ve nihayet Allah'tan bir gazaba
uğradılar, müstehak oldular da devletleri yıkıldı, cemiyetleri dağılıp
perişan
oldular. Fâtiha sûresinde zikrolunan "kendilerine gazab edilenler"den
oldular. Bu baskı, bu gazap, yani bu kötü akibet işte şunun için idi
ki: onlar,
Allah'ın bu kadar açık seçik âyet ve delillerini inkâr ediyor,
kâfirlikte
direnip, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Hz. Şa'yâ, Hz.
Zekeriya ve
Hz. Yahya gibi nebileri şehit etmişlerdi. Yine şundan dolayı idi ki;
onlar isyanı
alışkanlık haline getirmişler, durmadan hadlerini aşıyorlardı. Halbuki,
küçük
günahlarda ısrar büyük günaha, büyük günahlarda ısrar da küfre götürür.
Küfür
ise her türlü kötülüğü yaptırır.
Nebiy: Nebe'den türeyen bu
kelimenin aslı nebi'dir ki; Allah Teâlâ'dan vahiy ile haber getiren
demektir.
Ve tam olarak peygamber karşılığıdır. Çoğulu "enbiya" ve
"nebiyyîn" olarak gelir. Nâfi' kırâetinde aslı üzere (hemze ile)
nebîîn okunur. Nebiy, resulden daha genel anlam taşır: Her resul
nebîdir, fakat
her nebî resul değildir. Bununla beraber Kur'ân'-ı Kerîm'de birbirinin
yerine
kullanıldığı da olmuştur. Enbiyanın öldürülmesi, haksız yere yani
Allah'ın
koyduğu hükmün aksine katledilmeleri, bunun zaten Allah'ın hükmüne
aykırılığı
âşikâr olduğu halde, ayrıca açıkça ifade edilmesi, bilerek yaptıkları
bu
kötülükleri nass ile hükme bağlamak ve ne kadar ileri gittiklerine
işaret etmek
içindir. Burada, bunların Peygamber Efendimiz'e karşı giriştikleri
sûikastlara
da işaret buyurulmuş oluyor.
Bu gazaptan sonra acaba bunlar
için hiçbir kurtuluş imkanı yok mudur? Buna cevap olarak buyuruluyor ki:
62- İslâmiyet'e zahirde iman
etmiş olanlar, yani, Muhammed dinini dilleriyle ikrar ettiklerinden
dolayı
insanlar arasında müslüman sayılanlar, Musa dinine mensup olan
yahudiler, İsa
dinine mensup hıristiyanlar, bu üç dinin dışındaki dinlerden olanlar
yani
onlardan her kim, Allah'a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında beyan
buyurulduğu üzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman
eder ve bu
imana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa şüphesiz bunların Rableri
katında ecir
ve mükafatları vardır. bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun da olacak
değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı ve tehditler bunlar hakkında
değildir.
İnsanlar Âdem'in sülbünden
yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allah kendilerine "Eğer Ben'den size
bir
hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir
korku
yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler." (Bakara, 2/38) diye herhangi
bir
zamanda gelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad etmemiş miydi?
İşte
Âdem'in tevbesinin semeresi olan o ilahî va'd, ebediyete kadar sürüp
gidecek
bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır. Şu halde
yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah'ın gazabına
uğramış
olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah'a ve ahiret gününe cidden
iman
ederek, Allah'ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre salih
amel
işlerlerse o gazaptan kurtulurlar. Ve Allah katında ecir ve mükafat
bulurlar.
Sonuçta sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin
bundan
yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mü'min ve müslüman
sayılmak
yetmez, hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi
gelmez. O
imanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman ve
güzel amel
ile Allah'a kavuşmak lazımdır.
Bu sûrenin baş tarafında
"İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten
kurtuluşa erenler de ancak onlardır." (Bakara, 2/5) müjdesinin kimlere
mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda "Sana indirilene ve senden önce
indirilene inananlar." (Bakara, 2/4) şartı da bulunmaktadır. Bunun için
ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte
Hz.
Muhammed'e (s.a.v.) ve ona indirilen kitaba iman etmiş olanlara mahsus
bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde cümlesiyle beyan buyurulan gerçek
imanın
Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye
tefsir
edilmesi lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur. Zaten bu âyetin bilhassa bu
noktadan İsrailoğulları'na hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu
açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve "Sizin yanınızda bulunan
kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin ve onu ilk inkâr eden
olmayın!" (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda
şüpheye yer yoktur. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Allah'a ve
ahiret
gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce
geleceğin
büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işaret olmak üzere
"Ahdimi yerine getirin." (Bakara, 2/40) buyurulmuştu. Böyle iken Hz.
Muhammed'in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek
iman ehli
bulunduğu varsayımına imkan kalır mı? Allah'a ve hesap gününe imanı
bulunan ve
bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Hz.
Muhammed'in
peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi? Tarih
sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed'in peygamberliğinden daha açık,
daha
belirgin hangi peygamberlik vardır? Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan
bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşı
imanlarında
ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki
teşkil
eder. Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman, biri insanlara
nazaran
zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikî iman olmak üzere iki defa
zikredilmiş ve her şeyden önce "iman edenler" sözü, yahudilere,
hıristiyanlara ve sâbiilere mukabil tutulmuştur. Demek ki, bu üçü,
Kur'ân'ın
sözkonusu ettiği imanın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber
zahirî iman
sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve
salih amel
şartına bağlı gösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü'min olan
müslümanlar,
gerek müslümanların dışında kalan yahudi, hıristiyan, sâbiî vs.
Kur'ân'da yer
aldığı şekilde Allah'a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüyle
cidden iman
eder ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman
"Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar." ifadesinin
sırrına mazhar olacaklardır ki, bunda da İslâm dininin davetiyle ve
hidayetiyle
bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din olduğu aşikar olur. Bu
âyetten
nihayet şu sonuca geliriz ki, İslâm dininin hakim olduğu müslüman
toplumun
teşekkülü için İman-ı Hakikî (gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî
bir ikrar
ile dahi gerçekleşmesi sözkonusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait
nokta-i
nazarlarla bir siyasî anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi din
hürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. Fakat bütün bunlar
arasında ferdî
veya ictimaî (sosyal) anlamda gerçek selamet (kurtuluş) ancak kâmil
iman ve
salih amel sahiplerine vaad olunmuştur. Çünkü toplumun temel direği ve
nizamın
esas dayanağı bunlardır. İşte İslâmiyet'in gerek dünya, gerek ahiret
için vaad
ettiği selamet ve saadetin sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. Şu
halde kâmil
iman ve salih amel erbabının bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan,
sadece
dış görünüşüyle müslüman bulunan bir İslâm toplumunun "Onlara korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar." ilâhî va'dine mazhar olması
sözkonusu değildir. Allah'a imanı olmayanlar, hakkı yerine
getiremezler,
ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler. Herkesin
yalnızca kendi
nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası "Kimsenin kimseye faydası
dokunmayacağı günden korkun!"(Bakara, 2/48) âyeti ile tasvir edilen
kıyamet gününün bir benzeridir.
Yahudi: Arapça'da
(hâde-yahûdü-hevden) esasen tevbe etmek mânâsına olduğu gibi, Yahudi
olmak
mânâsına da gelir. Deniliyor ki, Araplar arasında bunlara Yahudi
denilmesi, ya
daha önce geçtiği gibi, buzağıya tapmaktan vazgeçip tevbe etmeleri
dolayısıyladır, yahut da "Yahûza" isminin Arapça söylenişi sebebi
iledir. Yahûza ise Hz. Ya'kub'un on iki evladının en büyüğünün ismidir.
Buna
göre; Yahudî, İsrailoğulları'nın on iki boyundan birincisinin adı
olması
gerekirken, öneminden dolayı zamanla bütününe birden isim olmuştur. Bu
demektir
ki, "Yahûd" cins ismi olarak kavmin veya boyun adıdır. Tekil olarak
kullanıldığında "Yahudî" denilir ki, o kavme mensup olan kişi
demektir.
Nasârâ: "Nasrânî"
kelimesinin cem'îdir (çoğuludur). Keşşâf'ın beyanına göre; tekil
(müfred)i
"nasran"dır ve sonuna mensubiyet "ya"sı geldiği zaman
Ahmedî gibi mübalağa anlamı ifade eder. Hıristiyanlar kendilerine bu
ismi
vermişlerdir ki, bu da üç ayrı sebebe bağlı olarak beyan ediliyor:
1- Hz. İsa'nın nâzil olduğu
(indiği), "Nasıra" köyüne nisbettir. İbnü Abbas, Katade, İbnü Cüreyc
bu görüştedirler.
2- Aralarında tenâsur
(yardımlaşma) bulunması, yani birbirlerine yardımcı olmaları yüzünden
bu adı
almışlardır.
3- Hz. İsa, havarîlerine
"Allah'a giden yolda bana yardım edecek kimdir?" (Âl-i İmrân, 3/52)
buyurmuş, onlar da "Allah'ın yardımcıları biziz." (Âl-i İmrân, 3/52)
diye cevap verdikleri için bu isimle anılmışlardır.
"Nasrânî" Grekçe'ye
"hıristiyan" diye tercüme edilmiştir ki, "Hristos"a
nisbettir. Frenkler "Kırist" diye telaffuz ediyorlar. Hıristos,
halaskâr, fidye-i necat (can kurtarma akçesi) ödeyerek kurtaran
"müncî" diye açıklandığına göre "Nasrânî" bunun
Arapça'sıdır. Şu halde "nasranî" hıristiyan, "nasârâ" da
hıristiyanlar demek olur.
Sâbiîn: Yahut "sâbîe"
hakkında da çeşitli görüşler vardır. Evvelâ lügat bakımından denilir
ki,
"filan adam dininden çıktı, filan dine girdi." demektir. Bu anlamdan
dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'e diyorlardı. Çünkü eski
dinlerine aykırı
yeni bir din ortaya koyuyordu. Ayrıca yıldızlar doğuş yerlerinden çıkıp
yükseldikleri zaman denilir. Binaenaleyh gerçek lügat anlamı itibariyle
ve
karşılık karinesiyle "Sâbiîn" izafî bir anlam taşıdığından, İslâm,
Yahudi ve Hıristiyanların dışında kalan diğer dinlerin mensuplarına
şâmil olur.
Bununla beraber geleneksel bir deyim olarak daha özel ve dar anlamlarda
da
kullanılmıştır.
1- Katade'nin açıkladığı şekilde
bunlar, meleklere tapan bir taifedir.
2- Yıldızlara tapan bir taife
oldukları da tefsirlere geçmiştir. Fahruddîn Râzî, akla yakın olan
budur, der.
Ve bunların başlıca iki görüşleri vardır: Birincisi; derler ki, "Âlemin
yaratıcısı Allah Teâlâ'dır. Lakin Allah, yıldızlara saygıyı ve bunların
ibadet
için kıble yapılmasını emretmiştir." İkinci iddiaları ise şudur: "Allah
Teâlâ, burçları ve yıldızları yaratmıştır. Fakat bu âlemdeki hayır ve
şerri,
sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları yöneten ve yönlendiren
yıldızlardır. Şu halde bu dünyanın, bir anlamda Rabbi onlardır ve
insanların
onlara saygı ve ta'zim göstermeleri vaciptir. Çünkü onlar da Allah
Teâlâ'ya
ibadet ederler ve insanlara aracı olurlar." derler. Bu mezhep,
Gildânîlere
mensup olanların görüşüdür ki, Hz. İbrahim bunları red ve iptal için
peygamber
olarak gönderilmiştir . Bunların Hz. Nuh'a ve bazı rivayetlerde Hz.
İdris'e
nisbet iddiasında bulundukları da söylenir. Günümüzde yıldız falına
inanma ve
yıldızların gücüne sığınma bunlardan kalmadır. Maide sûresinde bununla
ilgili
açıklama gelecektir. (Bkz: Maide, 5/69).
Onuncusu:
63-Burada İsrailoğulları'nın Hz.
Musa devrinde millî varlıklarının ilk teşekkülüne ve dinî
geleneklerinin tarihî
akışına ait bazı ihtarlar vardır.
Tûr: Arapça'da genel olarak
"dağ" mânâsına gelir. Süryanî dilinde dahi böyle olduğu zikrolunuyor.
Bazıları da bitki örtüsüyle kaplı olan dağ demek olduğunu söylemişler.
Tûr-i
Sîna da Hz. Musa'nın vahye mazhar olduğu dağın özel ismidir. Buradaki
Tûr her
üç mânâ ile tefsir edilmiş ise de burada açık olan ahit ve misaktır ki,
o da
Tûr-i Sina'dır. İsrailoğulları'ndan söz konusu mîsak alındığı zaman,
onların, o
dağın dibinde bulundukları söyleniyor. Bununla ilgili olarak başka
rivayetlere
de yer veriliyor. Bununla beraber bu mîsak ile ta başlangıçta Mısır'da
İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya biatlarını anlamak da mümkündür. Bu
takdirde
Tûr'un manevî yüceliği ile kıymetine işaret edilmiş ve onlar
Kızıldeniz'i geçip
esaretten kurtulduktan sonra devam eden vahiylerle onun yüceliği tekrar
belirtilmiş olur. Bu suretle 'daki vav harfi, Abdullah İbnü Abbas'dan
rivayet
edildiği üzere atf için olarak, her ikisini de beyan etmiş olur. Vav-ı
hâliye
olması rivayetine göre ise yalnızca sonraki mîsakı ifade eder.
Ve hani sizin mîsakınızı almış,
yani Hz. Musa'ya sağlam bir ahd ile bağlı kalacağınıza, verdiğimiz
kitabın
emirlerine uyup, yasaklarından kaçınacağınıza dair olan mîsakı size
teklif
etmiş, ve Tûr'u, o mübarek dağı başınıza iniverecek gibi bir vaziyette
üstünüze
kaldırıp size verdiğimizi kuvvetle, kemâl-i ciddiyet ve samimiyetle
tutunuz,
içindeki mânâ ve kapsamı belleyip düşününüz bu sayede belki sakınır
korunursunuz, her iki dünya hayatında korunmuşlardan olursunuz,
demiştik. Ve bu
sûretle sizden sağlam bir söz almıştık.
64- Sonra siz bunun arkasından
yine yüz çevirdiniz, verdiğiniz sözde durmadınız, onu kuvvetle
tutmadınız,
kitabın içindeki emir ve yasaklara uymayı ihmal ettiniz. O derecede ki,
üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti sizi koruyor olmasa idi ve size
tekrar
tekrar peygamberler göndermeseydi büsbütün zarar içinde kalırdınız,
kendinize
ve nesillerinize çok zarar vermiş olurdunuz. "Biz ne yaptık ki?"
diyeceksiniz. Yaptıklarınızın bazıları size yukarıda hatırlatılmıştı,
burada
şimdi şu kadarını söyleyelim ki: Sebt, yani Cumartesi günü mânâsına
isim olduğu
gibi, bu güne saygı gösterme, onda dünya işi yapmayıp, yalnızca ibadet
etme
mânâsına masdar da olur.
65-İşte burada böyledir; siz
herhalde içinizden Cumartesi gününe saygı gösterme hususundaki dinî
yasakları
çiğneyenleri bilirsiniz. A'râf sûresinde "Onlara deniz kıyısında
bulunan o
kasaba halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi günü yasağına
saygısızlık
gösterip haddi aşıyorlardı, balıklar da onlara o gün akın akın
geliyorlardı..." (A'râf, 7/163) âyetinde açıklandığı üzere, deniz
kıyısında bulunan bir kasabada Cumartesi günü yasağına saygı
göstermeyip, dinin
koyduğu kuralı hiçe saymışlardı da Biz de onlara "Maymun olun,
sürünün!" dedik
66- ve bu hadiseyi hem o zaman
hazır olanlara, hem de arkadan geleceklere bir ibret-i müessire
(tesirli
ibret), etkili bir gözdağı yaptık, korunacaklara da unutulmayacak bir
öğüt, bir
mev'iza kıldık. Onlar verdikleri sözde durmadılar. Ahde vefa etmek,
insanlık
borcu ve gereği iken ona yanaşmadılar. İşte bu sebeple insanlığın
gereklerinden
olan ilim ve idrak, marifet ve iz'andan mahrum edilerek maymun kılıklı,
sefil,
boynu bükük ve sürünen kimseler oldular, ki, buna "mesh" tabir
olunur. Bunlar dış görünüşüyle kuyruklu maymunlara mı döndüler? Yoksa
dış
görünüşüyle insan şeklinde oldukları halde iç dünyaları ve huyları
itibariyle
manen maymun gibi mi oldular? Bunun tefsirinde iki görüş vardır.
Tefsircilerden
pek çoğu, âyetin lafzına ve dış yüzüne nazaran tam ve gerçek mesih
(suret
değişikliği) olduğunu söylemişlerdir. Fakat Mücahid ve onun izinden
giden diğer
tefsirciler, bu hükmün temsilî olduğunu, şu halde meshin manevî olması
gerektiğini savunmuşlardır. Ki, zamanımızın anlayışına bu daha uygun
görünmektedir. Gerçi hakikate nazaran, suretçe değişiklik manevi
değişmeden
daha müşkil ve daha mühim değildir. İnsanlık şiarlarının söndüğü bir
bedenin
dış yüzüyle dahi maymun suretini alıvermesi, iyi düşünülürse, hemen
hemen
normal bile görülebilir. Allah korusun çeşitli kötü hastalıklar ile
kılığını
değiştirmiş nice bedenlere tesadüf edilegelmiştir. Fakat hayvan
şekilleri
içinden bilhassa maymun suretinin zikredilmesi herhalde manevi meshin
ehemmiyetine bir karine gibidir. Aslında insan ile maymun arasındaki
gerçek
fark, yalnızca bir kıl, bir kuyruk farkı değildir. Akıl, mantık, huy ve
ahlâk
farkıdır. Maymunun bütün hüneri taklit hissinin gelişmişliğindedir.
İnsanın
yaptığı hareketleri gören maymun onu derhal taklit eder. Bu taklit
özelliği,
birçoklarının nazarında maymunu insana adeta yaklaştırır. Halbuki
maymunun
önünde günlerce ateş yakınız, soğuk günlerde karşısında ısınmayı
gösteriniz,
sonra onu alıp bir kıra götürünüz, yanına kibrit, çıra, odun, kömür
koyunuz, o
yine de üşüdüğü zaman bunları bir araya getirip bir ateş yakamaz ve
ısınmayı
başaramaz. Bu kadarcık bile mantık ilişkisi gösteremez. Artık bunun
üzerine
terettüp edecek diğer aklî işlemlerin derecesini tasavvur ediniz. İşte
manevi
dünyası meshe uğramış olan insanlar da böyledir: Onlar kör bir
taklitten başka
birşey yapamaz ve hayvanî duygularından öteye geçemezler. Bir bakıma
insan gibi
görünürler, hakikatte ise maymundan başka birşey değildirler. Fındığı
kırar
yerler de bir fındık ağacı dikmeyi akıl edemezler, (Onlar hayvanlar
gibidirler.
Hatta daha da aşağıdırlar." (A'râf, 7/179).
Onbirinci hatırlatmada, bu
sûrenin bu ismi almasına sebep olan "Bakara" kıssasına geliyoruz.
Fakat bu hatırlatma sadece İsrailoğulları'na mahsus bir hitap şeklinde
değil,
genel anlamda bir hatırlatma olarak ifade buyurulmuştur. Şöyle ki:
67-BAKARA,
"bakar"ın müennesi veya
müfredidir. "Bakar" manda cinsine de şâmil olmak üzere sığır cinsinin
genel ismidir. Buna göre, "bakare" erkek veya dişi sığır, yani bir
inek veya bir öküz, bir düve veya bir tosun veyahut bir manda olabilir.
Bunun
erkeğine bâkır, bakîr, beykur, bâkur dahi denilir. "Bakr" yarmak
anlamına geldiğinden,
bu hayvan da çift sürüp toprağı yarmak için
kullanıldığından bu ismi almıştır.
Ve hani Musa, kavmine hitaben
"Allah size bir bakara kurban etmenizi emrediyor." demişti de buna
karşı kavmi, ona, Çok tuhaf, sen bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi.
Acaba
neden böyle demişlerdi? Deniliyor ki, Allah'ın bakara kesmeyi
emretmesini
akılları almadı. Buna bir sebep bulamadılar, bir ilişki kuramadılar,
bunu
acayip buldular. Biz bundan şunu anlıyoruz ki, Samirî'nin icat ettiği
buzağı
olayı da bunun açıkça ipuçlarını verdiği gibi, Musa kavmi, o zamana
kadar
bakarayı mukaddes bir hayvan görüyor ve öyle kabul ediyorlardı. Bundan
dolayı
bakaranın kurban edilmesini, edilebilmesini tasavvur bile edemiyorlar,
bunu
akılları almıyordu. Böyle olması ise bu emrin onlara henüz Mısır'da
iken ve Hz.
Musa'nın peygamberliğinin ilk zamanlarında verilmiş olmasına işaret
eder.
Firavun kavmi olan putperest Mısırlıların Apis öküzüne taptıkları ve
boğanın,
bunların en yüksek mabutlarını temsil ettiği, tarihî rivayetlerden
olduğuna
göre, sığır kurban etmek, o zaman İsrailoğulları üzerinde şiddetle
hakim olan
Firavun kavminin taptığı tanrıları boğazlamak demek olacağı için,
İsrailoğulları açısından Mısır'da iken, bir ihtilal anlamı taşıyan
böyle müthiş
bir emir, elbette kolayca yerine getirilebilecek bir emir ve tasavvuru
mümkün
bir iş değildi. Mısır'dan çıktıktan sonra bile yine bu buzağı
meselesinin
dinden sapma ve dalalete alet edilmesinden anlaşılıyor ki, Musa kavmi
henüz
sığır kesilmesini içine sindiremeyecek bundan memnun olmayacak, bunun
Allah
tarafından bir hayır vesilesi olduğunu kolaylıkla anlayamayacak bir
durumda
bulunuyordu. Şu halde bu zihniyeti ıslah etmeye yönelik ve netice
itibariyle
ölünün yeniden dirilmesine bir misal vererek fitneyi def edecek olan bu
sığır
kurban edilmesi emrini duydukları zaman Hz. Musa'ya karşı, "Böyle şey
mi
olur, sen bizimle eğleniyor musun?" diye durumu tuhaf karşıladılar, ona
inanamadılar. Hz. Musa da bunlara "Ben, böyle insanlarla alay eden
cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım." dedi. Kendisinin yalnızca
ilahî emirleri tebliğ ettiğini ve bu tebliğin cahilane bir tebliğ
olmadığını
anlatmak istedi.
68-Görüldüğü gibi bu emirde genel
olarak herhangi bir sığır kesilmesi teklif edilmişti. Aslında derhal o
emre
uyup rastgele bir sığır kesiverselerdi emir yerine gelmiş ve maksat
hasıl olmuş
olacaktı. Fakat onlar önceki hayretlerine karşılık tebliğin ciddiyetini
farkedince aralarında işi büyüttüler, birbirleriyle müşavere ederek,
kendi
gönüllerinden nadir bulunur çok özel bir bakare tasavvur ettiler. Bunun
üzerine
akılları sıra kurnazca davranıp Hz. Musa'yı imtihan etmek istediler de
dediler
ki; Rabbine bizim için dua et, bize onun ne olduğunu, mahiyetini beyan
etsin.
mahiyetten, yani cinsin hakikatinden sorudur. Demek ki, bunlar
herşeyden önce o
bakarenin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğunu anlamak istiyorlardı.
Buna
karşılık gerçek bir bakara olduğu anlaşıldığından onun özellikleri şu
suretle
beyan buyuruldu: Musa dedi ki; Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: o bir
bakaradır ki;
ne pek yaşlı, farımış, ne de pek taze, bâkir ikisi ortası, tam güçlü,
kuvvetli
bir dinç, şimdi emrolunduğunuz şeyi hemen yapınız.
69-Bunun üzerine yine emri yerine
getirmeye yanaşmadılar, bizim için Rabbine dua et, o bakaranın rengi
nedir,
bize onu beyan ediversin dediler. Musa dedi ki; Allah şöyle buyuruyor:
o, öyle
sarı bir bakaradır ki, rengi artık sarının en parlağı, en halisi,
bakanlara
sürur ve neşe verecek, gözünü ve gönlünü açacak derecede güzel ve
sevimlisi.
70-Bu açıklamaya dahi kanaat
getirmediler de dediler ki; bizim için Rabbine dua et, bize onun ne
olduğunu
açıklasın, zira bu bakara bize müteşabih (üstü kapalı), karışık geldi,
onun
hangi bakare olduğunu kestiremedik. Biz onun kendine mahsus
özelliklerini
istedikçe bize onun genel vasıfları açıklanıyor, ve inşaallah biz her
halde
yola geleceğiz, yahut kesmenin yolunu bulacağız.
71- Musa buna da dedi ki; Allah
şöyle buyuruyor: o öyle bir bakaredir ki; boyunduruk altında ezgin
değil, ne
toprak sürer, ne de ekin sular, belki başıboş, her ayıptan sâlim,
hiçbir
lekesi, alacası yoktur.
Bu cevabı alınca, bunda
gönüllerinden geçirdikleri şekil ve sureti bulmuş oldular ve nihayet
gerçeği
itiraf ederek, işte şimdi tam doğruyu söyledin, dediler.
Hikâye olunduğuna göre; dindar ve
salih bir ihtiyarın tam bu vasıfları taşıyan bir buzağısı ve bir de
çocuğu
varmış. İhtiyar bu buzağıyı bir ormana götürmüş ve Allah'a emanet
ederek
bırakmış. "Ey Rabb'im, bunu çocuğum büyüyünceye kadar sana emanet
ediyorum..." demiş. Sonra ihtiyar vefat etmiş. İşte o buzağı da böylece
ilâhî himayede büyümüş, bu sırada çocuk da yetişmiş ve bu olay meydana
gelmiş.
Araya araya o bakareyi bulmuşlar ve derisi dolusunca altın vererek onu
satın
almışlar. Nihayet onu bulup kestiler, ve halbuki kesmeye
yanaşmıyorlardı,
nerdeyse kesmeyeceklerdi. Bu işi gözlerinde o kadar büyütmüşlerdi ki,
bunun
için Hz. Musa'yı, durmadan sordukları sorularla rahatsız ediyorlardı.
Hatta
bazıları, onların bu işi kırk sene sürüklediklerini rivayet
etmişlerdir.
Nihayet ilâhî vahyin zoru ile emri yerine getirdiler. İşin
başlangıcında
alelade bir bakara kesmekle işin içinden çıkabilecek durumda idiler,
fakat pek
ziyade gözde büyütmeleri ve olmayacak bir iş sanmaları yüzünden bu iş
kendilerine çok pahalıya mal oldu. Düşünebilenler için bu bakara
kıssasının
incelikleri ve acaiplikleri pek çok ibretlerle doludur. Bundan dolayı
genel
anlamda hatırlatıldıktan sonra yine İsrailoğulları'na hitaben bu emrin
en
mucizeli bir sonucu şu şekilde hatırlatılıyor:
Onikincisi:
72- aslında
"tedâra'tüm" demektir ki, defetmek mânâsına " "den tefâül
babından bir fiil olup "def etmek istediniz" anlamınadır. ve hani siz
bir kişi, yani bir insan öldürmüştünüz ve bundan dolayı aranızda büyük
bir
fitne çıkmıştı. öldürülen bu kimse hususunda suçu birbirinizin üstüne
atarak,
başınızdan belayı def etmek istiyordunuz. Bu sûretle karşılıklı
düşmanlık ve
didişmeniz çoğalıp duruyordu. Rivayet olunuyor ki, içlerinde yaşlı ve
gayet
zengin bir adam varmış, bunun bir oğlu ve birçok da yeğenleri, yani
kardeş
çocukları bulunuyormuş. Yeğenler bu zengin amcanın mirasına konmak için
onun
tek oğlunu gizlice öldürmüşler, sonra da cenazesini kapıya koyarak
bağırıp
çağırmaya, güya katilini aramaya, cinayeti şunun bunun üzerine atmaya
kalkışmışlar. Katilin bulunamaması üzerine büyük bir fitne çıkmıştı.
İşte Ey
İsrailoğulları, siz Hz. Musa gibi büyük bir Peygamberin zamanında böyle
bir
cinayet işlemiş, birbirinizle düşmanlığa başlamıştınız, Allah Teâlâ ise
sizin
böyle gizlemiş olduğunuz cinayetleri açığa çıkaracaktı.
73-Bunun için siz düşmanlığa
devam ederken Biz dedik ki, kurban edilmiş olan bakaranın bir
parçasıyla o
ölüye vurun, İşte Allah ölüleri böyle diriltir, akla hayale sığmaz
sebeplerle
onları yeniden canlandırır. Bundan anlaşılıyor ki, o bakaranın bir
parçasıyla
ölüye vurdukları zaman, ölü bir hayat eseri gösterip cinayeti
işleyenleri haber
vermiş ve bu suretle o gizli cinayet meydana çıkarak münakaşa ve fitne
de
bastırılmıştır.
Demek ki, bakara kurban etme
emrinin neticesinde ölülerin dirilmesine misal verecek ve şahit
olunacak büyük
bir mucize zuhur etmiştir. Artık ölüler de dirilir miymiş diyerek,
ölümden
sonra dirilmeyi inkâr etmemelidir. Allah Teâlâ, böylece akılların
almayacağı
yollarla da ölüleri diriltir. Akıllarınız kemale ersin, düşünüp
anlayasınız
diye size âyetlerini, mucize ve delillerini de açıkça gösterir. Siz
ölenlerin
dirilmesini akla aykırı gibi zannedersiniz, halbuki bu zan, akıldan
değil,
aklın noksanlığından ileri gelmektedir. Zirâ hayat denilen olayı ilk
başta
hiçbir örnek olmadan meydana getiren yüce kudretin ikinci hayatı
yeniden ortaya
koyamaması için hiçbir sebep yoktur. Mevcut hayatı kabul eden aklın,
ikinci
hayatı kolaylıkla kabul etmesi lazım gelir. Akıl, gerçi kıyas için
daima bir
misal arar, lakin ilk hayat da misal olmak üzere pekâlâ yeterlidir.
Bununla
beraber ölümden sonra dirilmeyi idrak edemiyenlere canlı delil olmak
üzere
peygamberler gönderilmiş ve onlara böyle bakara kıssası gibi mucizeler
verilmiştir. Yukarıda yıldırım kıssası da geçti ki, o da kendine mahsus
yönleriyle özel bir misaldir. İşte bütün bunlardan dolayı Bakara
kıssasının
İsrailoğulları'na gösterilen bir ba'sü ba'delmevt (ölümden sonra
dirilme)
misali olarak düşünülmesi gerekir.
Genellikle tefsir kitaplarında
bakara kurban edilmesi emrinin sebebinin bu öldürme hadisesi olduğu
gösterilmiş
ve bunun için katil fıkrasının gecikme sebebi hakkında münakaşalar
yapılmıştır.
Lakin âyette bunlar , diye ayrı ayrı hatırlatmaya tabi tutulmuş
olduğundan,
öldürmenin emirden evvel vukuuna ve emrin yalnızca ondan dolayı
olduğuna
delalet edecek hiçbir ipucu gösterilmemiştir. Aradaki rivayetler de
Kur'ân'ın
zahirî anlamını o yönde te'vil ettirecek kuvvetten yoksundur. Şu halde
Ebu
Hayyan'ın beyanı veçhile öldürme olayının, kurban emrinden önce meydana
gelmiş
olduğuna hükmetmek, Kur'ân'ın zahir mânâsına aykırı düşer . O halde
kurban emri
daha başka hikmetleri de içinde taşıyarak verilmiş, o cinayet işinin
çözümü de
bunun en önemli faydalarından birini teşkil etmiştir. Bu sûrenin iş bu
bakara
kıssasına izafe edilerek (Bakara) diye adlandırılmış olması da bunun
altında
diğer kıssalardan daha ziyade bir şümûl ve derinlik bulunduğuna işaret
eder.
Dikkat edilirse görülür ki, Kur'ân bütün kıssaları "Şu da size
gönderilenin doğruluğunu tasdik etmektedir." mazmununu açıklama yolunda
ve
geçmiş kitaplarda yer alan ve İsrailoğulları gözünde yegâne din üslubu
kabul
edilen üsluba benzer bir tarzda ve yüksek bir belağatla tasvir ederek
hatırlatmış ve bütün bunların öncesi ve sonrasında muhkem âyetlerle
gerçek
maksatları bütün parıltılarıyla gözler önüne sermiştir. Şu halde
bunlarda
inanmayanların yaptığı gibi "Acaba Allah bu misalle neyi murad
ediyor?" diye çirkin tevillere ve yanlış telakkilere düşmeksizin
"İman edenler bunun kesinkes Allah tarafından gelen hakikatler olduğunu
bilirler." (Bakara, 2/26) gerçeğine uymak gerektiğini ve bütün bu
harikulâde
oluşların Allah'ın sonsuz ilmine ve kudretine havale edilerek kabul
edilmesi
lazım geldiğini, kitabın başındaki "Bunda şüphe ve tereddüde yer
yoktur!" âyetiyle herşeyin bir başlangıcı bulunduğunu unutmamalıdır.
74-Bakınız bu esrar dolu
oluşlarla, o inatçı ve batıla tapan mizaçları ıslah edilmiş ve öldükten
sonra
dirilme konusunda kalpleri yumuşatılmış olan İsrailoğulları hakkında
hangi
faydalı sonuçların meydana geldiğine şöylece dikkat çekilmiştir: Ey
İsrailoğulları, bütün bu olup bitenlerden sonra kalbleriniz katılaştı.
Size
peygamberler ve onlar eliyle gönderilmiş olan apaçık âyetler ve
mucizeler hiç
kâr etmez oldu, artık o kalbler taş gibi veya ondan daha katıdırlar.
Çünkü bazı
taşlar vardır ki; ondan kevnî veya sınaî tesirlerle gürül gürül
ırmaklar
fışkırır, fışkırabilir. Sizin kalbleriniz ise hiçbir şeyden etkilenmez
ki, o
sayede kendilerinden marifet fışkırabilsin. Onlardan bazıları da vardır
ki;
herhalde bir etkilenme ile çatlar, ondan su çıkar, fışkırmazsa da
sızar,
nihayet onlardan bazıları da vardır ki, yağmur, kasırga, zelzele gibi
ilahî
kudretin eseri olan olaylardan etkilenerek, Allah korkusundan düşer,
yuvarlanır, yerinden oynar. Halbuki sizin kalbleriniz bu kadar ayan
beyan olan
vahiy âyetleri ve kesin açıklamalar karşısında bile zerre kadar tesir
altında
kalmaz, teşvikten ve engellemeden etkilenmez. Ve fakat Allah sizin
yaptıklarınızdan asla gafil değildir.
Şimdi bu tasvir ve uyarmalardan
sonra bir de hallerini açığa vurmak için, bunların imana gelmelerini
temenni
eden mü'minlere hitap ederek buyuruluyor ki:
75-Bu
tarzdaki belağat üslubuna "telvin-i
hıtap" adı verilir.
Ey iman ehli! Artık bu katı
kalblilerin sizin iyilik dolu temennilerinizden dolayı toptan imana
geleceklerini ve ahir zaman Peygamberini ve onun getirdiği kitabı
tasdik
eyliyeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı
ki;
Allah'ın kelâmını, yani Tevrat'ı işitirler, bellerlerdi de sonra yine
onu
tahrif ederlerdi, mânâsını değiştirecek bir surette kelimelerin ve
harflerin
yerlerini, mânâlarını değiştirirlerdi. Hem bunu anlayamadıklarından,
akıl ve
idrak noksanlığından dolayı değil, akılları erdikten, ne mânâsında, ne
de Allah
kelâmı olduğunda asla şüpheleri kalmadıktan sonra bile bile ve kasden
yaparlardı. Artık böylelerinden iman ve hayır umulur mu?
76-Üstelik bunlar, bir de
münafıktırlar iman edenlere rastladıkları zaman diğer münafıkların
yaptığı gibi
biz iman ettik derler, birbirleriyle yani bu münafıklar, kendileri gibi
münafık
olan benzerleriyle tenha bir yerde başbaşa kaldıkları zaman her biri,
bir
diğerine şu suretle sitem eder derler ki: Yahu, siz onlara, yani
Muhammed ve
Ashabına Rabbinizin huzurunda sizinle münakaşa ve mübahase ederek size
üstünlük
sağlasınlar diye mi Allah'ın size açıkladığı sırları ve hakikatleri
haber
veriyorsunuz? Yani gerek ahir zaman Peygamberinin vasıf ve özellikleri,
gerek
İsrailoğulları'nın geçmiş maceraları hakkında Allah'ın Tevrat'ta siz
yahudilere
haber verdiği bilgileri onlara bildiriyor ve sizi mağlup etmeleri için
ellerine
delil mi veriyorsunuz? Siz söylemeseniz, onlar bu sırları bu gerçekleri
nereden
bilecekler? Sizin hiç aklınız yok mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz? Bu
sırların
açıklanmasının sonu nereye varacak, diye birbirlerine sitem ve
serzenişte
bulunurlardı.
77-Lakin bunlar şunu bilmiyorlar
mı ki, Her halükârda Allah onların gizlediklerini de açıkladıklarını da
bilir.
Ve bildiği için Peygamberine de bildirir. Şu halde Kur'ân'ın asıl
Tevrat'ı
tasdik eden beyanları ve İsrailoğulları hakkında gizli bilgilerden
müslümanların haberdar olmaları ve Hz. Peygamber'in vasıf ve
özelliklerinin
Tevrat'ta da yer almış olduğunu bilmeleri, bazı yahudilerin bu sırları
müslümanlara
açıklamış olmalarından dolayı değildir; doğrudan doğruya Allah'ın,
kendi
Peygamberine bunları vahiy yolu ile bildirmesinden, Hz. Peygamber'in
hak
peygamber olmasındandır. İşte o yahudi bilginler bunları bilmezler mi?
Bilmesine bilirler, ama bildiklerini söylememek ve yeri geldikçe onları
tahrif
etmek onların şiarıdır.
78- Bir de bunların ümmîleri
vardır ki, okuma yazma bilmezler, kitabı anlamazlar, sadece birtakım
ümniyyeler
(kuruntular) beslerler. Bütün bildikleri hayal meyal mefkurelerden,
duydukları
taklidî temennilerden ibarettir.
"Emâniy", ümniyyenin
çoğuludur. Kelimenin aslı "üf'ûle" vezninde "umnûye" olup
temenninin sülâsisi olan takdir veya tilavet mânâsına "mena"dan
alınmış bir isimdir ki, insanın kendi içinde ve hayalinde tasarlayıp
varlığını
kabul ettiği ve olmasını temenni edip durduğu veyahut diline dolayıp
durduğu
şeylerdir ki, Frenkler buna "ideal" derler ve genç mütercimlerimizden
birçoğu bunu mefkûre diye terceme ediyorlar. Çünkü emaniy insanın kendi
gönlünden geçirdiği, saplanıp kaldığı ve durmadan arkasından koştuğu
bir
düşünce, bir hayal, bir kuruntu demektir. Bunun bazılarının
gerçekleşmesi
mümkün ve şu halde geçerli olanları bulunabilirse de çoğunlukla hiçbir
delile
dayanmayan kuru ve şahsi temennilerden ibarettir. Bundan dolayı emaniy,
batıl
idealler, evham ve boş hayaller mânâsına da kullanılır. Frenkler
ahlâkiyat
konusunda bunu esas alan felsefî görüşe "idealizm" derler. İşte
yahudilerin okuma yazma bilmeyen avam (cahil halk) takımı da ilimden,
kitaptan
nasibi olmayıp sadece kuruntu arkasında koşar dururlar, ve onlar
yalnızca zan
içinde yaşarlar, zan peşinde koşarlar, kuru bir zan ve taklitten başka
bir şeye
malik değiller. Hak ile batılı tayin edip seçemezler. Bu yüzden
bunların vebali
de kendilerini aldatan okur yazar takımınadır.
79-İşte bundan dolayı şimdi vay o
yazıcılara ki, kendi elleriyle kitaplar yazarlar da, sonra: "bu Allah
katından" derler, Allah'a iftira ederler, ki onunla beş on para
kazanmak
için böyle yaparlar. Haddi zatında geçici olduğundan dolayı az demek
olan bir
dünya menfaati gibi hasis bir fayda uğruna yalan söyler, gerçeği tahrif
eder,
değiştirirler. Bu suretle eski kitapları büyük tahriflere
uğratmışlardır. Evet
vay onlara, o ellerinin yazdığı yalanlar yüzünden ve vay onlara o
kazandıkları
çirkin kazanç yüzünden.
80-Böyle hakikati tahrif eden,
gerçeği saptıran, yalan yanlış yazılarla, propagandalarla halkı iğfal
ederek
haktan uzaklaştırmanın akıbeti ne kadar fecidir. İnsanları ebedi azaba
sürükleyen bu dolandırıcılığın vebali karşısında dünyanın o süflî
kazançları,
ahiretteki azabı ne kadar şiddetlendirecektir. Onlar kendi gönüllerince
güya
buna da bir çare bulmuşlar ve cahil halka, avama şu ümniyyeyi de telkin
ederek
demişlerdir ki, sayılı birkaç günden başka bize cehennem ateşi hiç
temas
etmiyecek (dokunmayacak)tir.
Tefsirciler, bu sayılı günlerin
adedi hakkında onlardan çeşitli sözler de rivayet etmişlerdir ki,
bunların en
belli başlısı kırk gün. Nahcevanî Tefsiri'nde beyan olunduğuna göre,
Tevrat'ta
Allah'ı bırakıp da buzağıya tapanların ateşe atılacakları hakkında
âyetin zuhur
(ortaya çıkışı) ve iştiharı (meşhur oluşu) üzerine yahudi halkının
ümniyyeleri
kırılmış ve İslâm dinine girmek temayülünü göstermeye başlamışlardı.
Bunu gören
yahudi bilginler, telaşa düşerek ilan etmişlerdi ki, "Buzağıya ibadet,
Hz.
Musa'nın yokluğunda ancak kırk gün sürmüştü. Şu halde biz yahudiler
cehennemde
nihayet kırk günden fazla kalmayacağız." şeklinde teselli ve müjde
vermişlerdi . Yahudilerin bir takımından da Asmaî, şu iddiayı hikaye
etmiştir
ki: Buzağıya tapmalarının müddeti yedi günden ibaret imiş. İbnü Abbas
ve
Mücahid'den dahi rivayet olunduğuna göre; yahudiler "Dünyanın ömrü yedi
bin senedir, biz de her bin sene için bir gün azap göreceğiz."
demişler.
Diğer bir rivayette de yahudiler, "Cehennemin bir tarafından bir tarafı
zakkum ağacına kadar kırk senelik yoldur ve onlar bir senelik yolu bir
günde
alarak kırk günde tamam edeceklerdir." diye Tevrat'ta zikredilmiş
bulunduğu iddiasını ileri sürmüşlerdir.
81-Ey Muhammed, sen onlara şöyle
söyle ve de ki; Siz, bu konuda Allah'dan bir ahd, bir söz mü aldınız?
Eğer öyle
ise, Allah ahdini bozmaz, verdiği sözden dönmez. Yoksa bilemiyeceğiniz
bir şeyi
Allah'a iftira ederek söyleyiveriyor musunuz? Hayır, mesele onların
dediği gibi
değil, her kim bir seyyie kazanır, bir fenalık yapar ve yaptığı fenalık
kendisini her tarafından kuşatırsa; içini ve dışını, kalbini, dilini ve
diğer
azalarını tamamen kaplarsa, kötülüğü alışkanlık haline getirir ve bir
de helal
görmeye başlarsa İşte bunlar ateş ehli, ateş ashabıdırlar, onlar o
ateşte
süresiz kalıcıdırlar. Öyle onların umduğu ve iddia ettiği gibi, yedi
günde,
kırk günde değil, hiçbir zaman o ateşten çıkıp kurtulamazlar, hep orada
kalırlar, orası ebedilik âlemidir. Ve bunlar o âleme günaha batmış
olarak,
kötülüğe bulanmış olarak ve temiz hiçbir yanları kalmamış olarak
gitmişler ve
artık fenalık onların ebedî hasleti ve genel özelliği olmuştur. İnsanı
kuşatan
bir tek kötülük böyle sonuç verirse birçok kötülüğe bulaşmış olanların
halleri
artık kıyas edilsin. Demek olur ki, günah her tarafını kaplamamış
olanlar,
cehennem ateşinde ebedî kalacaklardan değiller. Kalbinde zerre kadar
imanı
kalabilenler, günahı günah bilenler ve ona helal demeyenler hakkında
hulûd
(ebedî azap) yoktur. Sayılı günler aslında bunlar için tasavvur
olunabilir.
82-Diğer taraftan iman edip, iyi ameller işleyen kimseler
ise işte bunlar
cennet ehli, cennet ashabıdırlar ve o cennette ebedî kalacaklar.
Cennet ve cehennem hakkında ve
kimlerin cennet ehli ve kimlerin cehennem ehli oldukları hakkında
Allah'ın
ahdi, va'di ve tehdidi ve Peygamberine bildirdiği işte bunlardır.
Artık bu bilgiler ışığında
Allah'ın rahmetinin, gazabına üstün olduğu görüşüne istinat ederek,
seyyiat
(kötülükler) ile kaplanmış ve kalblerinde zerre kadar bile iman
kalmamış
olanların dahi ateşte ebedî kalmayacaklarını sanmak ve vehm etmek;
yahudilerin
"sayılı günler" kuruntusuna düşmek ve ilâhî adaleti inkâr etmek
demektir. İlâhî rahmetin üstünlüğü ve onun ahirette rahîmiyet olarak
zuhura
geleceği, kötülüklerin ebedî ceza ile cezalandırılacağı sırf günah
kesilmiş
olan kimselerin, "Mâliki yevmiddîn" huzurunda ebedî mağlubiyetlerini
gerektireceği unutulmamalıdır. Kur'ân'ın ortaya koyduğu bilgi ve
hikmete göre;
ahiret âlemi bir ikinci oluştur ve şüphe yok ki, o ikinci oluşun tohumu
da bu birinci
oluştan, yani dünya hayatından gidecektir. Şu halde dünyadan gidişinde
günaha
batmış ve bulanmış olan nefsin, ikinci oluşunda günahın karşılığından
başka
birşey tasavvur etmek, o ikinci oluşu da bu birinci oluş saymış gibi
bir
çelişki olur. Fakat kötülük tamamen nefsi sarıp istila etmemiş ve o
nefiste
zerre kadar bir hayır, bir tutar taraf kalmışsa, işte o zaman ilahî
rahmetin
üstünlüğü, o kimsenin ateşte ebediyyen kalmıyarak akıbet kurtuluşa
ermesini
gerektirir. diyen İsrailoğulları soyunun, bu ilâhî ahid karşısındaki
durumları
nedir? Gerçi daha yukarılarda geçen açıklamalar, bunların kötülüklerini
tek tek
ifade etmiştir. Bununla beraber, ey Muhammed, onlara ve bütün insanlara
şunu
bir defa daha hatırlat:
83- Biz
azûmüşşan, daha önceleri bu İsrailoğulları'ndan şöylece mîsaklarını
almış idik:
1- Allah'dan başka ma'bud
tanımıyacak ve ondan başkasına ibadet ve kulluk etmiyeceksiniz.
2- Ebeveyne, yani babaya ve anaya
ihsan eyliyecek, her yönüyle iyilik ve güzellik gösterecek, hoşça
davranacaksınız.
3- Aynı şekilde kim olursa olsun
kendilerine yakınlık sahibi olduğunuz akrabalara,
4- Babaları ölmüş, yetim kalmış
çocuklara,
5- Maişetlerini kazanamayan,
ellerinde avuçlarında bir geçim vasıtası bulunmayan yoksullara dahi
ihsan
edeceksiniz.
6- Diğer insanlara da güzel söz
söyleyiniz.
7- ve namazı ikame ediniz, iyice
kılınız.
8- Zekatı da veriniz.
Ey İsrailoğulları! Siz Allah'a
böyle mîsak vermiştiniz, sonra verdiğiniz bu sözden, bu mîsaktan yüz
çevirdiniz, vazgeçtiniz. Bir kısmı dünyadaki huzur ve güvenliğe, bir
kısmı da
ahirette sevap kazanmaya ait olan bu esaslı emirleri ağır bulup,
ahdinizi
bozdunuz, ancak içinizden pek azı müstesna. Kaldı ki, bu müstesna
azınlık, Hz.
Muhammed'in peygamberliğinden önce bu mîsak (anlaşma) uyarınca amel
ederler,
dinlerinin emirlerini yerine getirirlerdi. Hz. Muhammed'in
peygamberliğinden
sonra da ona iman ederek yine aynı mîsakı en mükemmel şekilde yerine
getirdiler.
İşte bu müstesna azınlık Abdullah b. Selam ve benzeri zevattır. Bu pek
az
kişiler istisna edilince siz hâlâ o yüz çevirmede devam edip
durmaktasınız. Bu
hususlarda böyle olduğunuz gibi, doğrudan doğruya hayat hakkınızla
ilgili olan
mîsaklarda da siz böylesiniz. Bakınız;
84- Sonra
sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden
olan bir
grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve
düşmanlık
güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size
esir
olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından
çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına
inanıp bir
kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice
olarak
dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de
en
şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ve hani sizden mîsak almıştık;
9- Birbirinizin kanlarını
dökmeyeceksiniz,
10- kendi nüfusunuzu diyarınızdan
çıkarmayacaksınız, yani birbirinizi vatanınızdan sürüp çıkarmayacak,
göçe zorlamayacaksınız
diye sizden mîsak almıştık. sonra siz buna ikrar da verdiniz, iltizam
da
ettiniz, o halde ki, hepiniz birbirinize şahit bulunuyordunuz, yahut
bunun
böyle olduğuna bugün dahi şahitlik edersiniz.
Bu suretle tamamı ona ulaşan emir
ve yasakları içine alan ve genel olarak "on emir" adı verilen Tevrat
ilkelerine benzeyen bu on adet mîsakın, Tevrat hükümleri mi, yoksa
Hatemü'l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) Efendimiz'e verd | |