ALLAH'TAN
KORKMAK
Allah'tan korkmak, büyük makamlardandır. Çünkü Allahü teâlâ
buyuruyor ki:
- Allah'tan
ancak âlim olanlar korkar.
Hadis-i şeriflerde ise şöyle buyuruldu:
- Hikmet ve ilmin başı Allah korkusudur
- Sizin en akıllınız, Allah'tan en çok
korkanınızdır.
- Allah
korkusundan ürperip tüyleri kalkanın ağaçtan yaprak dökülür gibi günahları dökülür.
- Allah
korkusundan ağlayan Cehenneme girmez.
- Günahını
düşünüp ağlayanlar, hesapsız Cennete girecektir.
- Cenâb-ı
Hak katında, Allah korkusundan akan gözyaşından ve Allah yolunda akan
kandan sevgili damla yoktur.
- Arşın
gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf kimseden birisi de, yalnız iken Allahü
teâlâyı hatırlayıp gözyaşı dökenlerdir.
- Allahü
teâlâ'dan korkandan her şey korkar. Allah'tan korkmayanı her şeyle
korkuturlar.
- Allahü
teâlâ buyuruyor ki, "izzetim hakkı için, bir kulda iki korku, iki emniyet
bulundurmam. Dünyada benden korkarsa, Ahirette onu emin ederim. Ahıret hususunda emin
ise, korkuturum.
İnsan sevdiği
şeylerin elden çıkmasından korkar. Sevdiği kimselerin sevgisini
kaybetmekten korkar. Bunun için Allah'ı en çok sevenler,
Allah'tan en çok korkanlardır. Keza Allahü teâlâ'yı en iyi
tanıyanlar da O'ndan en çok korkanlardır. Çünkü hadis-i şerifte
buyuruldu ki:
- En
arifiniz benim, en çok korkanınız da benim.
Allah'tan korkup
günahtan sakınan kimselere "müttaki' denir. Müttakîler
hakkında çok müjdeler vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
- Müttakîlerin
hepsi hesapsız Cennete girerler.
Alimlerimiz
buyuruyorlar ki:
- İnsan
Allah'tan korkarsa, kalbi hikmetle dolar
- İnsanlar,
fakirlikten korktukları gibi Cehennem'den korksalardı Cennet'e
girerlerdi.
- Dünya'da
korkan, âhırette emin olur.
- Kalbinde
Allah korkusu bulunmayan kalbler harap olmuştur.
- Allah'tan
korkan kul, kendini hasta görüp ölüm korkusuyle bütün isteklerinden kaçınan kimsedir.
Allah korkusunun
sebebi, ilim ve marifettir. İlim ve marifet sahipleri, kendi
ayıplarını, günahlarını ve ibâdetteki kusurlarını görerek, bunun yanında
Allahü teâlâ'nın kendisine verdiği sayısız ni'metleri düşününce,
yaptıklarından utanıp, kalbinde korku başlar. Bu
kimsenin hâli şuna benzer: Bir padişah bir kimseye iltifat ederek
sayısız yardım ve ihsanlarda bulunsa, üstelik sadrazamlık
rütbesi verse, bu kimsede, padişahın bu iyiliklerine karşılık nankörlük
ve hıyanet etse, bunu da padişahın gördüğünü anlasa, o
kimsenin kalbine bir korku ateşi düşer.
Korkunun
dereceleri vardır. İnsanın kendisini arzulardan men etmesine İFFET,
haramlardan men etmesine VERA, şüphelilerden men etmesine TAKVA
denir. Allah'a yaklaşmağa mâni olan her şeyden men
etmesine ise SlDK denir. Böyle kimselere de SIDDÎK
denir.
Bir kimse
Cehennemden korkar, tevbesiz öleceğinden korkar, gaflete düşüp
kalbinin kararacağından korkar, nimetlerin çokluğu sebebiyle zevke
dalıp âhıreti unutacağından korkar, bütün kusur ve
kabahatlerinin ortaya dökülüp rezil ve rüsvâ olacağından korkar. En büyük korku da
ezele ait olup imansız
gitme korkusudur.
Basiret sahipleri akıbetlerinin ne olacağından korkarlar. En büyük
korku budur. Çünkü Allahü teâlâ'dan celâl sıfatı sebebiyle korkmak,
günahı sebebiyle korkmakdan daha üstündür. Çünkü bu korku hiç gitmez.
Günâhı sebebi ile korkan kimse, günah
işlemeyi bırakınca (Niçin Allah'tan korkayım) diye düşünür.
Bu bakımdan Allahü
teâlâ'dan Celâl sıfatı sebebiyle korkmak daha üstündür.
Cenâb-ı Hak, Dâvûd aleyhisselâma (Benden kükremiş arslan
gibi kork!) buyurdu. Çünkü arslan, senden korkmaz, öldürmek
isteyince de seni bir kabahatinden dolayı öldürmez. Allahü
teâlâ'yı da böyle düşünenin korkmaması mümkün değildir.
Korkanların çoğu,
akıbetinin kötü olmasından korkmuşlardır. Ebu Derda hazretleri buyurdu
ki (Hiç kimse, ölüm zamanında imanının geri
alınmıyacağından emin olmaz.) Sıddıklar kötü akıbetten çok
korkarlar. Süfyan-ı Sevrî'yi ağlarken gördüler. (Allah'ın afvı,
senin günahından büyük olduğunu bilmez misin?) dediler. (İmanla
öleceğimi bilsem, dağlar kadar günahım olsa yine korkmam.)
buyurdu. Mürid, günah işlemekten, arif ise küfre
düşmekten korkar.
İşte bu ilimlerden
ve marifetten korku hâsıl olur. Korkudan ise zühd, sabır, tevbe, sıdk,
ihlâs ve nihayet bunlardan da muhabbet hâsıl olur. Muhabbet makamı ise
bütün makamların sonuncusudur. Marifet, kendini ve Rabbini bilmek
demektir. Marifetten
âciz olanlar ise, Allah'tan korkan marifet sahipleri ile sohbet etmeli,
gafillerden uzak olmalıdır.
Hazreti Ebu Bekir,
o büyüklüğüyle, (Keşke bir kuş olsaydım) diye ağlardı.
Hazret-i Aişe validemiz (Adım ve sanım olmasaydı) diye
döğünürdü. Ata Sülemi Hazretleri, kırk sene Allah korkusundan gülmedi.
Bütün Enbiya'lar ve Evliya'lar korktukları halde biz
neden eminiz? Ya onların çok günahı vardı da bizim yok,
yahuttâ onların marifeti çoktu da bizim marifetten haberimiz
yok... Gerçekte ise günahların gafletinden dolayı eminmişiz gibi
hareket ediyoruz. Büyükler ise marifetleri sebebiyle çok ibâdet
ettikleri gibi, çok da korkarlardı. Allahü teâlâ'nın
mekrinden emin olmak, öldürücü zehir olduğu gibi, O'nun rahmetinden
ümitsiz olmak da öldürücü zehirdir. Mü'min, daima
ümit ile korku arasında bulunmalı dır. Nitekim Hazret-i Ömer buyurdu
ki:
- Eğer dense
ki, Cennete yalnız bir kişi girecek,
o kişinin kendim olduğunu ümit ederim. Yine dense ki,
Cehenneme yalnız bir kişi girecek, o kimsenin kendim olacağından
korkarım.
Allahü teâlâ'nın
rahmetini ümit etmek, kulu Cennet'e çeken yular gibidir. Havf, ya'ni
Allah'tan korkmak ise, Cehennem'e düşmemek ve
Cennete gitmesi için vurulan kamçı gibidir. Ümitten muhabbet
doğar. Muhabbet makamından yüksek makam yoktur.
Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
- Ölürken
herkes, Allahü teâlâyı hüsn-i zan etmelidir. (Allahü teâlâ buyuruyor
ki: Kulum beni zannettiği gibi bulur.
- Allahü
teâlânın rahmetinden ümit eden ve kendi günahlarından korkan kimseyi
Cenâb-ı Hak, korktuğundan emin eder ve ümit ettiğine kavuşturur.
Günahlarının
çokluğu sebebiyle ümitsiz olan birisine Hazreti Ali buyurdu ki: (Ümitsiz olma, Allahü teâlânın rahmeti senin günahlarından büyüktür. Rahmeti
gazabını aşmıştır.)
Büyüklerden birisi
vefat edince rü'yâda gördüler.
-Allahü teâlâ
sana nasıl muamele etti?diye sordular.
Şöyle cevap verdi:
- Yaptığım
işlerden sorguya çekildim. Bunu niçin yaptın, şunu niye böyle yaptın gibi
sualler sordular. Korktum. Dedim ki, Ya Rabbi, seni bana böyle
tanıtmadılar. (Nasıl tanıttılar) buyurdu.
(Kulum
Beni zannettiği gibi bulur.) Hadis-i kudsîyi
söyledim.
Sonra dedim ki,
- Ya Rabbi, ben rahmet bekliyordum. Bunun üzerine (Sana rahmet
ettim) buyurdu. Cennete götürdüler. Eşi benzeri bulunmayan
ni'metlere kavuştum.
Bir kimse, en iyi
tohumu bulup, mümbit toprağa eker, yabani otlardan
temizler, gübreler ve gerekli ilaçlamalarım da yapar. Allahü teâlâ da
bu mahsûlü çeşitli âfetlerden korursa, bu beklemeğe ümit denir. İyi
tohum atmaz, kültürel ve ilâçlı mücadelesini yapmazsa,
üstelik toprak da mümbit değilse, bu tarla dan iyi mahsûl almak
için beklerse, bu bekleyişe ümit denmez. Çünkü sebeplerin hepsine
yapışmamıştır. Ama yine imkânsız olmadığı için buna temenni denir.
Bunun gibi, doğru iman tohumunu kalbine
yerleştirip, burasını fena ahlâk dikenlerinden temizlerse, ibâdet suyu
ile iman ağacını sularsa, ölünceye kadar her türlü âfetlerden koruması
için Allahü teâlâya sığınırsa, ya'ni gerekenleri geciktirmeden
vazifesini zamanında yaparsa, buna ümit denir.
İman tohumu doğru
olduğu halde, kötü ahlâktan temizlenmez ve ibâdet suyu ile sulanmazsa,
rahmet beklemek ahmaklık olur. Buna ümit denmez.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
- Ahmak o
kimseye denir ki, her istediğini yapar ve rahmete kavuşmasını ümit eder.
Demek ki bütün
sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi beklemek ümit olur. Sebepleri
ne atar, ne araya koyarsa temenni olur. Sebeplere
yapışmazsa ahmaklık olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
- Din
işleri temenni ile doğru olmaz.
O hâlde ihlâsla tevbe eden, kabul
edildiğini ümit etmelidir. Tevbe etmediği hâlde günahına üzülürse,
üzülmesi tevbeye sebep olur. Çünkü, Cehennem tohumu ekip,
Cennet beklemekten büyük ahmaklık yoktur. Salih amel
işlemeden, büyüklerin kavuştukları dereceyi ümit eden kimseden
akılsızı yoktur.
Ümitli olmak
için Allahü teâlânın ni'met ve ihsanlarını düşünüp ibret almalıdır.
(Her bir kimse benim rahmetimden ümitsiz olmasın!) âyet-i kerimesini
düşünmelidir.
Hadis-i şerifte, bu
ümmete merhamet olunduğu, onların azabı dünyada çektikleri,
hastalık, belâ, fitne, zelzele v.s. olduğu bildirilmiştir.
Hadis-i şerif de buyuruldu ki:
- Kul günah
işleyip istiğfar ederse, Allahü teâlâ, ey meleklerim, bakın bu kul, bir
günah işledi ve bir sahibi olduğunu anlayarak günahı için istiğfar
edip afv diledi. Siz şahit olun ki onu afvettim.
- Altı
saate kadar melek, kulun günahını yazmaz. Eğer istiğfar ederse hiç
yazmaz. Tevbe ve taat etmezse, sağ taraftaki melek, diğerine der ki,
defterinden bir günah düş, ben de ona karşılık bir sevap düşeyim. On
günaha bir sevap rastlar. Dokuzu kendine kalır.
- Kul
istiğfar ettiği müddetçe, yani istiğfar etmekten bıkmadıkça, Allahü
teâlâ da afvetmekten bıkmaz, iyilik yapmağa niyyet edince, o işi daha
yapmadan melek sevap yazar. Yaparsa on sevap yazar. Hattâ yedi yüz
misline kadar yazar. Günah işlemeğe niyyet edince yazmaz. İşleyince bir günah
yazar.
Bir kimse Peygamberimize gelip, namaz ve
oruçtan başka ibâdet
edemediğini, parası olmadığı için zekât veremediğini ve hacca
gidemediğini, hâlinin, ne olacağını arz etti. Resûlullah buyurdu ki:
-Eğer kalbini
riya ve hasetten, dilini gıybetten ve yalandan, gözünü nâmahremden ve
Allahü teâlânın kullarına hakaretle bakmaktan korursan Cennette
benimle olursun.
Bir Arap,
Peygamberimize sual etti:
-Kıyamet günü hesabı kim
yapacak?
-Allahü teâlâ yapar.
-Kendi kendine mi yapacak?
-Evet...
-Arap güldü. Peygamber
aleyhisselâm sordu:
-Niçin güldün?
-Kerîm olan galip olunca
afveder, hesap sorarsa kolaylık gösterir.
-Doğru söyledin. Allahü teâlâdan kerîm kimse
yoktur. Sen akıllısın. Allahü
teâlânın sevgili kullarından birini aşağı görmek, Kâbeyi yıkmaktan daha
kötüdür.
-Allahü teâlânın sevgili
kulları kimlerdir?
-Bütün
mü'minler, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır.
Hadis-i
şerifte buyruldu ki:
- Allahü
teâlâ, kıyamet günü, o kadar çok rahmet verir ki, hiç kimsenin kalbinden o
kadarı geçmiş değildir. Hattâ şeytan bile merhamet olunacağını
düşünerek başını kaldırır.
Bildirildi
ki, Cehennemden iki kişiyi çıkarırlar. Allahü teâlâ, (Yaptıklarınızın
karşılığını gördünüz. Çünkü ben zulmetmem.) buyurduktan sonra Cehenneme götürürler.
Birisi çok hızlı yürür,
diğeri ise yürümez. Her ikisine bunun sebebini sorarlar. Hızlı yürüyen (Emir,
dinlememenin neye mal olduğunu anladım, onun için hızlı
yürüyorum.) der. Diğeri ise (Rabbime hüsn-i
zan ettim. Cehennemden çıkarınca, bir daha sokmaz diye ümit ettim.) der. Her ikisini de
Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile Cennete götürürler.
Kaynak: Bir Bilene Soralım -3, Türkiye Gazetesi
Ana
Sayfa