| Şeytan
Hikayeleri |
Mürşidin Hikmeti
|
|
....
Hikâye
olunduğuna göre, Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehrî
kasabasına
gelerek Tâhâ'l-Hakkârî hazretlerine talebe olmak istedi. Nihayet ısrarı
ve
muhabbeti sebebiyle kendisine mânevî ders tarif edildi ve bir tesbih de
hediye
olarak verildi. Büyük bir sevinçle memleketine döndü. Derslerine şevkle
devam
ediyor, gönlü huzur ve feyizle doluyordu.
Bir
gün hayvanlarına kurt saldırmış, büyük bir kısmını telef etmişti.
Şeytan:
"-Bu
hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi." diye vesvese
verdi.
Gün
geçtikçe bu vesvese giderek artıyordu. Nihayet bu tâlihsiz talebe
aldığı
dersi bırakmaya karar verdi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri'nin huzuruna
vararak,
verdiği dersi artık bıraktığını söyledi. Daha önce kendisine hediye
ettiği
tesbihi de geri iade etti.
Aradan
yıllar geçmişti. Bir öğle vaktiydi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri
namaza
kalkarken, birden mübarek ellerini heybetle uzatıp:
"-Def
ol, yâ mel'ûn!" dedi ve sonra namaza başladılar.
Namazdan
sonra halîfelerinden biri:
"-Efendim,
mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye sordu.
O da:
"-Bir
zamanlar, bizi seven bir mürîdimiz vardı. Ölüm döşeğinde
yatıyordu.
Şeytan ona musallat olmuş, îmânsız gidecekti. Yanından şeytanı kovduk,
imanla
göçtü, elhamdülillâh." dedi.
Halîfesi
devam ederek:
"-Efendim,
çok affedersiniz! Bir gün sizinle beraber otururken biri
gelmişti. Verdiğiniz dersi artık bıraktığını söyleyerek, hediye
ettiğiniz
tesbihi de geri vermişti. Acaba bu, o adam mıydı?" diye sordu.
Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri de cevap verdi:
"-Evet,
o adamdı. Bir zamanlar bize muhabbeti vardı. Bu muhabbeti
sebebiyle ona vefâkâr davrandık."
Kaynak: Kübra Ersan, Şebnem Dergisi |
| Şeytan
ile oduncunun döğüşü |
|
Odunculukla hayatını
kazanan bir
zat
vardı. Allah'a karşı kulluk" vazifesini yapar, kimsenin ekşisine
tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir
köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca
taparlar, ondan meded beklerlerdi.
Oduncu, bir gün:
«Şunların Allah
diye
taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası
kazanırım; hem de, bir kavmi Allah'a isyandan kurtarmış olurum» diye
düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.
Dağa doğru giderken
karşısına
acaip
suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:
- Halkın Allah diye
taparak
Allah'a
isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum, dedi. Adam, oduncuya:
- Ben şeytanım... O
ağacı
kesmene
müsaade etmiyorum, deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.
Öldürmek için hücum
ederek yere
yatırdı
ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.
Şeytan zahide:
- Ey zahid, sen beni
öldüremezsin.
Allah bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme,
seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı
kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin
neyine gerek, altınını al işine bak, dedi.
Adam şeytanı
bırakmıştı. Şeytan
adama,
akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak
ayrıldılar.
Adam ağacı kesmekten
vazgeçip,
evine
dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını
gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını
koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti.
Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı.
Görünce:
- Seni sahtekâr
seni, kandırdın
değilmi
beni?., diyerek üzerine hücum etti.
Fakat evvelkinin tam
tersine bu
sefer
şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl
der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:
- Hayret ettin değil
mi? Niçin
bana
yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı
kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya
gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana
altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana
mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim, dedi.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
|
| Şeytan
ile Hz.
İsa (a.s) |
|
Hz.
İsa (a.s) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp
gözlerini açtığında İblis'i başında bekler buldu. Ona.
-
A melun başımda ne bekliyorsun? diye sordu.
İblis
ona dedi ki:
-
Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım
olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Madem ki
malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir.
Hz.
İsa (a.s) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya
niyetlendi. İblis de savuştu gitti.
Ey
dünya dertleriyle üzülen, ip gibi eğilip bükülen adam!
Madem
sonunda herşeyi arkanda bırakıp gideceksin, açgözlülük yapmanın,
durmadan mal yığmanın ne âlemi var?
Kaynak: Mantıku't
Tayr, Feridüddin
Attar
|
| Şeytan'ın hilesi
ve Zeus |
|
Şeytan,
şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek
için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir...
Bir
zamanlar..., Allah'tan
sakınan, gece gündüz
ibadet
eden birçok kimse vardı.
Onlar Allah'ı
sever, Allah'da onları severdi. Allah onların dualarını
geri çevirmezdi.
Allah'ın bu sevdiği
seçkin kullarını insanlarda sever ve
sayardı.
Tabi
şeytan da
vardı. Ama
Şeytan'ın işi zordu. İnsanoğlunun ayağını kaydırmak zordu. Bu salih
kullar yoluna engeller koyuyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor
almıyor du. Şeytanlık bayağı zordu, acınacak hali vardı İblis'in
oğlunun.
Ama şeytan bu durur mu? Durmaz tabi... Düşündü düşündü,
yılları düşünmekle geçti ve bir gün fırsatını buldu.
Bu
Allah
dostları, halk tecelli edip vefat etmeye başlayınca, Şeytan balkarki
engeller kalkmaya başlamıış, halkın içine
girebiliyor. O da her fırsatta onların içine girmiş ve her
fırsatta onlara Allah dostlarını hatırlatmaya başlamış...
-
Şunu, şunu
nasıl bilirdiniz?
-
Allah
Allah. Sorduğun soruya bak. Nasıl bileceğiz? Onlar
Allah'a
çok bağlıydılar. Duaları geri çevrilmezdi.
-
Onlara ne
kadar üzülüyorsunuz?
-
Çok çok..
Tarifi mümkün değil.
-
Öyleyse
onları görmek isterdiniz değil mi?
-
Hemde
nasıl!
-
Niçin
onlara hergün bakmıyorsunuz?
- Ne demek
istiyorsun? Hiç
mümkün
olabilir
mi? Onlar vefat ettiler,
aramızdan ayrıldılar.
-
Siz de onların resimlerine bakın!
Şeytan'ın
bu
sözleri halkın beğenisini toplar.
Bunun
üzerine o salih
insanların resimlerini yaparlar ve hergün o resimlere bakmaya
başlarlar
böylece ayrılık özlemlerini giderirler...
Zamanla
resimlerden heykellere
geçerler...
Bunları
evlerine ve mabetlerine kadar her yere koyarlar...
Resim
ve
heykelleri ilk yapan bu insanlar Allah'a ibadet ediyorlar.
O'na ortak koşmuyorlardı.
Bu
heykellerin taştan yapıldığını, yarar ve
zararı
olmadığını biliyorlar, ancak gene de saygı gösteriyorlardı.
Gittikçe
heykeller
çoğaldı. Heykellerin çoğalmasıyla saygıda çoğaldı.
Heykellere
saygı ve
bağlılık gösterisinde bulunmak moda oldu. Öyle olduki, salih bir kimse
vefat edince, hemen heykelini yapmak bir görev haline geldi.
Nesiller
geldi nesiller gitti.
Çocuklar
torunlar babalarının ve dedelerinin
heykellere tavırların görmüş, onların önünde başlarını eğdiklerini,
saygı
duruşunda bulunduklarını görmüşlerdi.
Boynuz
kulağı geçer misali,
çocuklar
saygıda babalarınıda geçtiler, secde etmeye, ihtiyaçlarını heykellerden
istemeye başladılar.
Bu
arada heykeller için kurban kesmelerde
başlamıştı.
Sonunda
heykeller putlaştı. İnsanların ihtiyaçlarını gideren tanrılar
olarak kabul görmeye başladı. İbadet artık onlaraydı. Şeytan'ın
tuzağına
düşülmüştü.
...ve
sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris'in Atina'ya Tevhid
inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlâkî
yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi.
Kaynak: Batı'nın
Doğu'ya Borcu, Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 17 Nisan 2006
|
| Şeytanın
malı |
|
Gafil
bir adam
bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan'dan bir hayli şikayetçi oldu.
"Şeytan
beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. "
dedi.
Şeyh
de ona dedi ki:
"Ey
genç adam, senden az önce şeytan gelmişti buraya. O da senden bıkmış,
usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu. Diyor ki:
"Dünyanın
hepsi benim malımdır. O benim malıma göz koymaya, kendi mülkümü
elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.
Bana zararı olmayan, malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsunki!"
Kaynak:
Mantıku't
Tayr, Feridüddin Attar
|
| Şeytanın
Pisliği |
|
Cüneyd-i
Bağdâdî'nin
talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;
"Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip
kendi başına bir yere çekildi.
Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir
rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok
lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri
daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i
Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan
kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;
"Seni
bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle
oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O
kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve
kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda
kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında
gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup
tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip,
talebeler arasındaki yerini aldı.
Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:
"Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip
kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."
Kaynak:Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas
Yayınları
|
|