|
Ölüm Hikayeleri
|
|
|
| Azrail
Araya Girdi |
|
Azrail
anını almaya
geldiğinde
Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail'e:
- Yürü git, Sultana
arzet, halilinden
can istemesin artık, der.
Yüce Allah buyurur
ki:
"Eğer
Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki sen canını vermemeye
uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?"
Yanında
bulunanlardan biriside
Hz.İbrahim'e
-Ey alemin nuru,
neden Azrail'e can
vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını
esirgiyorsun diyiince:
Halillullah derki.
- Ben hemen canımı
verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe
atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O
zaman ben Cebraile bakmadım ben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden
alıkoyuyordu. Cebrail'e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail'e
can veriririm?
Allah'tan "Canını
feda et" sesini
duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can
ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı
başka birisine teslim edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.
Kaynak: Mantıku't - Tayr,
Feridüddin Attar |
Bu
Akşam
Hindistan'da
|
|
Hz.
Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer.
Nöbetçilere,
hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen
huzura
alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama
sorar:
-
Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir?
Söyle bana...
Adam
telaş içinde:
-
Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen
uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..
-
Peki ne yapmamı istiyorsun?
Adam
yalvarır:
-
Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye
muktedirsin.
Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta
Hindistan'a
iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı
kurtarmış
olurum. Medet senden!
Hz.
Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
-
Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu...
Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir
adaya
götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye
başlar.
Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda
oturmaktadır.
Hemen yanına çağırır:
-
Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden
o zavallıyı korkuttun?" der.
Azrail
(a.s) cevap verir:
-
Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım.
Hayretle
baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım.
Çünkü
Allah (cc) bana emretmişti ki:
-
"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de bu
adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir,
diye
hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.
Osman Nuri,
Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su
|
| Kabirde
Konuşan Genç |
Takva
sahibi
olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı
gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan
sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana
satılmazsa,
sonsuz bahar bir adım ötede.
Hz.
Ömer'in
(R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva
sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu
gencin
kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında
cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar
babasının
hizmetini görürdü.
Bu
gencin
evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu.
Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor,
fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.
Yine
bir gün
yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar
karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı
başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu
Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:
'Takvaya
erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği
zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği
görürler.'
(A'raf/201)
Hemen
ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci
tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına
haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette
kapının
önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir
müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:
-
Evladım
neyin var ne oldu? diye sordu.
Oğlu:
-
Bir şeyim
yok. dedi.
Babası:
-
Allah
aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:
-
Hangi
ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden
geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci
yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah
olunca
olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek
başsağlığı
diledi ve:
-
Bana niye
haber vermedin? diye sordu.
Gencin babası:
-
Ey
Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:
-
Bizi onun
kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin
kabrine geldiler.
Hz. Ömer (R.A):
-
Ey filan
kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var.
(Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:
- Ya Ömer!
Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi
|
Kefen
Soyanın Hali
|
|
Arif-i
Billah'tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir
dilenciye rastladı. Allah'ın suçsuz yere hiçbir belâ vermeyeceğini
bilen Allah dostu:
-Sana
ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı
oldu, ana doğma mı körsün? diye sordu.
Âmâ
sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve başından geçen
hadiseyi şöyle anlattı:
-
Ben
vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür ve güçlü idim.
Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı. Bana şöyle dedi:
-
Sen
kefen soyarmışsın. Bu iyi bir şey değil. Senin cezanı vermek
bana düşer ama, suçüstü yakalayamadığımız için ve şahid de olmadığından
sana bir ceza veremiyorum. Senden isteğim ben öldüğüm zaman benim
kabrimi açıp da kefenimi çalma! Al sana bir kefenin kıymeti ne ise
şimdiden vereyim, dedi ve belki de bir kefenin değerinden de fazla para
verdi. Bu kötü huyumdan vazgeçmem için bana nasihatta bulundu.
Aradan
zaman geçti, her fani gibi o âdil hakim de dünyadan göçüp
gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldi. İlla da gidip kefeni soymak
istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, olsun dedim. Bu daha iyi,
iki kâr birden yapmış oluruz. Adam nasıl olsa öldü. Kalkıp da bana bir
şey söyleyeceği yok ya dedim ve gidip Hakimin mezarını açtım. Kefeni
almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle iki heybetli melek geldi ki,
ben şaşkına dönmüştüm. Hiçbir şey yapamadan kabrin içine çömelip
kaldım. Ben kefen soymak şurda dursun tirtir titriyordum korkumdan.
Gelen
melekler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde sakatlık olup
olmadığını kontrol ediyorlardı. Her tarafını muayene ettiler. Hiç bir
noksanlığı yoktu. «Aferin sana. Ne mübarek bir zatmış, hiçbir isyanı
yok» diyorlardı. Her tarafını iyice muayene ettikten sonra sağ
kulağında bir miktar akıntı gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur
diye biri birine sorunca, öbürü şöyle söyledi:
-Bu
çok
adaletli bir hakimdi. Bir dâvada, bir tanıdığı ile başka
bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikicini de hakkıyla dinledikten
sonra tanıdığı zatı haksiz gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin tanıdığı
zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun söylediklerine daha çok
dikkat etmişti, işte bu kulağındaki akıntı bundandır,dedi.
Melekler
aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu
hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap edilmesine karar
verdiler.
Birisi:
-
Buna
şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. öteki melek:
-
Bunun
kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası sanki
bir Cehennem oldu. Öyle şiddetli bir ateş yığını içinde kaldı ki,
ateşin şiddetinden gözlerim kör oldu. İşte benim kör olmama sebep
budur, diye anlattı.
Kaynak:
Büyük Dini
Hikayeler,
İbrahim sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
|
| Kefeniniz Sizin
Olsun |
|
Bir
ihtiyar... Ömrünün son demlerini yaşamakta... Yolculukta.. .Azığı
bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya geliyor. Camiye gidiyor... Hoş
geldin
diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var mı diyen yok. Sadece
boş ve donuk gözlerle bakıyorlar... Akşam oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor.
Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah'ın evinde. Allah'ın
misafiri.
O gece ölüyor. Belki de açlıktan.
Sabah
namazına gelen aynı insanlar. Yabancıya karşı vazifelerini yapıyorlar.
Yıkıyorlar, kefenliyorlar ve gömüyorlar.
Gömüldüğünün
gecesi gene sabah namazı. O da ne; Mihrapta bir kefen.
Kefen. Bir kağıt. Kağıt boş değil. Bir yazı:
- Biz size bir
misafir gönderdik. Hem yorgundu. Hem de aç. Onu
misafir
etmediniz. Ne yedirdiniz ne de içirdiniz. Alı istemiyoruz. Kefeniniz de
sizin olsun!
Aman...
Aman... Dikkat. Gelen Allah misafiridir... Aman...
Aman ha.
|
| Ölüsüne
Yirmi Değnek Vurun ki |
|
Medîne
ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer (r.a)
hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir
yehûdî
çıkdı.
-Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi.
Onlar
da buna ba'zı va'dlerde bulundular.
Hz.
Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za'îf kalmışdı. O yehûdî,
kendisini
hekîm tanıtıp, Hz. Ömerin (r.a) oğlunun yanına vardı. Hâlini ve
hâtırını sordu.
O da, za'îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel'ûn
yehûdî
tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ
kalblerinde
kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir
sürâhî şerâb
doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine devâdır. Bunu
içdiğin
gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakîkat zan edip, şerâb ne
olduğunu
görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O yehûdînin
güzel bir
kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te'sîri ile serhoş olduğundan,
kıza
sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı başına geldikde, yapdığı
işlere
pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr edip, evlerine geldi.
Hikmet-i
rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk doğdu. Sonra, mel'ûn yehûdî, bir çok
yehûdîyi
ve o çocuğu yanına alıp, Ömer (r.a) hazretlerinin yanına getirdiler.
Dediler
ki,
-Yâ
halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk
hâsıl
oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz.
Hz.
Ömer (r.a) bunu görünce, mubârek gönülleri perîşân olup, oğlunu
çağırdı ve
bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hz. Ömer (r.a)
o
ma'sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta'yîn eyledi. Sonra oğlunu aşağı alıp,
dînin
emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa sayısı kırk olduğu zemân,
Eshâb-ı
güzîn, Ömer (ra) hazretlerinin yanına gelip, ricâ etdiler.
-Yâ
halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekildeki sopaya tehammül edemez. İhsân
eyle,
bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ sesi, Resûlullah (sav)hazretlerinin
sesine
benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp, yüksek ses
ile
Kur'ân-ı azîmüşşânı okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hz.
Habîbullahın
hasretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için
suçunu afv
eyle diye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi.
-Allahü
teâlânın hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını
bulmak iyidir, buyurdular.
Altmış
değnek oldukda, babasına çağırdı ki,
-Yâ
baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü göreyim, halâllik
dileyeyim.
İltifât
eylemeyip, yetmiş sopa oldukda, çağırıp,
-Yâ
baba, işte ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana göster, görün ki, hasret
gitmiyeyim, dedi. Hz. Ömer (r.a) mubârek yüzünü çevirip, gösterdi.
Sopa
sayısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hz. Ömere öldüğünü
bildirdiler.
Buyurdu
ki,
-Ölüsüne
yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun.
Ondan
sonra da yirmi değnek vurdular. Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni
yapıp, götürüp defn eylediler.
Sonra
Hz. Ömer (r.a), acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım
mı.
Allahü teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye ağladı. O gece Eshâbdan
birisi
onu rü'yâda gördü. Sultân-ı kâinât (sav) hazretlerinin huzûr-u
şerîfinde
oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördüğü gibi, kalkıp,
güle-güle yanına
geldi.
Dedi
ki,
-Allahü
teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık hakkını yerine getirdi. Allahü
teâlâya hamd olsun ki, devâmlı Fahr-i âlem (sav) hazretlerinin hizmet-i
şerîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ kahrından kurtulup, zevk
ve safâ
içine düşdüm. Ertesi günü o sahâbî gelip, rü'yâda gördüğü hâli, Hz.
Ömere
anlatdı. Hz. Ömer (r.a) ağlamağı bırakıp, Allahü teâlânın inâyetine
şükr
secdesi eyledi.
Kaynak:
Menakıb-i
Çihar Yar-i Güzin
|
| Ölüyü
Diriltemem |
Trablusşam Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh
Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf Nebhânî hazretlerine şöyle anlatmıştır:
Bir defâsında bir arkadaşımız
hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh Hıdır
ez-Zağbî'yi de yanımıza alıp ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten
maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde ederek şifâya kavuşması
idi. Ancak
gitmek istemedi. Çok ısrar edince kabûl edip bizimle geldi. Hastanın
yanına
vardığımızda, şiddetli hastalığından hiç bir eser kalmadı.
Ayağa kalkıp bizi
karşıladı.
-Hoş geldiniz,
deyip konuştu. Ziyâreti yapıp yanından ayrıldık.
Ayrılıp
giderken yolda Şeyh
Abdullah
hazretleri;
- Ben ölüyü diriltemem, dedi.
Bu sözüyle ziyâretine gittiğimiz kişinin öleceğine işâret etmişti.
Dedim ki:
- Onun yüzünde hiç ölüm işâreti yok.
Yine;
- Ben ölüyü diriltemem, buyurdu.
Sonra memleketine gitti. Hasta arkadaşımız iyileşti çarşıya pazara
çıkıp
dolaştı. Ben Şeyh Abdullah hazretlerinin işâretine ve diğer taraftan da
hastanın sıhhate kavuşmasına hayret ediyordum. Çünkü o öleceğine işâret
etmişti. Hasta ise sapasağlam olmuştu. Aradan on gün kadar geçti. Bir
gün o
arkadaşın evinin bulunduğu taraftan ağlama sesleri işittim. Merak edip
sorunca,
arkadaşımızın vefât ettiğini öğrendim. O zaman Şeyh Abdullah'ın
kerâmetini
anladım.
Evliyalar
Ansiklopedisi, İhlas
|
| Ölüm Doğuran Nikah |
|
Abbasî halifesi
Harun Reşid'in önde gelen devlet adamlarından Cafer el-Bermekî
(Ö.187/803),
üstün bir alim, zarif bir edib ve pek cömert bir zengin olarak tanınıp
sevilmişti.
Çeşitli yerlerde valilik ve komutanlık yapmış başarılı bir idareciydi.
Halifenin çok sevip takdir ettiği bir yakını ve yardımcısıydı. Babası
Yahya
el-Bermekî ise Harun Reşid'in veziriydi.
Harun Reşid,
Cafer'i ve çok sevdiği kızkardeşi Abbase'yi yanından hiç ayırmazdı.
Sohbet
meclisinde onları da hazır bulundururdu. Harun, Cafer ile Abbase'nin
aynı
meclis ve sofrada meşru olarak buluşup görüşmelerini sağlamak
için,
Cafer'e çok fazla yaklaşmamak şartıyla Abbase'yi nikâhlama teklifinde
bulundu.
Cafer'in kabulü üzerine, Abbase'yi onunla nikâhladı.
Cafer ve Abbase,
sohbetlerden sonra Harun kalkıp gidince başbaşa kalırlardı. Cafer
verdiği sözün
gereği Abbase'ye ilişmiyordu. Fakat Abbase rahat durmadı. Bir fırsatını
bularak, zayıf bir anında Cafer'e nikâhın gereğini yaptırdı ve
Cafer'den hamile
kalarak bir oğlan çocuğu doğurdu. Halifeden korkan Abbase, çocuğu
gizlice
Bağdat'tan Mekke'ye gönderdi.
Harun Reşid o sene hacca gitmiş ve işin
gerçeğini öğrenmişti. Bu duruma fena
halde sinirlenmişti. Cafer'in artan kudreti, nüfuzu, bazı icraatları ve
harcamaları da halifeyi ürkütüyordu. Nikâhın neticesi ise bardağı
taşırdı. Bir
hayatla birlikte bir ölüm doğdu. Cafer-i Bermekî, Harun Reşid'in
emriyle idam
edildi.
Derler ki, Cafer'in babası Yahya o yıl
hac sırasında Kâbe'nin kapısında
şöyle
dua etmişti:
'Allahım! Eğer beni günahlarım yüzünden
cezalandıracaksan, çoluk-çocuğum ve
mallarımı almakla da olsa senin rızana ulaşmam için cezamı dünyada ver,
ahirete
bırakma.'
Yahya'nın duası kabul edilmişti. Oğlu
Cafer idam edilmiş, kendisi de hapiste
ölmüştür.
Yusuf Yavuz, Semerkand Dergisi
|
|