|
Köle Hikayeleri
|
Efendisinin
kulağını çeken köle
|
|
Hazret-i
Ömer (r.a) hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi.
Se'âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden bir cemâ'ati de yanlarına
alıp,
Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir
deveden
başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i
Ömer
(r.a) o deveye binerdi. Mugîre yaya kalınca, deveyi yederdi. Bir
sâat
Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın
hikmeti,
Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi.
Eshâb-ı
güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki,
-Efendim,
ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se'âdetle sizin binmenizi ricâ
ederiz.
Hazret-i
Ömer buyurdu ki,
-Önce
nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.
Eshâb-ı
güzîn dediler ki,
-Bugün
Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi
karşılamağa gelirler. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib
değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red
etmeyiniz.
Hazret-i Ömer (r.a) huzûrsuz olup, dedi ki,
-Siz
bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız.
Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne
var mıdır.
Bu se'âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân
eylemişdir.
Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur.
Resûlullahın
(sav) getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti
dilimize
çırağ eyledi. Kur'ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin
kadrini
acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile
göstermek
istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin (sav)ümmeti olmak şerefi size
yetmez
mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.
Mugîre,
bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin (r.a)
huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki,
-Yâ
halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu
ahvâl
gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey'i ile değildir ben düşündüm.
Kalbimden
halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye
se'âdetle
sizin binmenizi ricâ ederim, dedi.
Emîr-ül
mü'minîn önünde eğilip,
-Yâ
halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi.
Hazret-i
Ömer (r.a) Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o
gün se'âdetle deveye bindiler.
Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki,
-İşte
bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle
çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip
bizden
taleb eylesin.
Bütün
islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler.
Dediler
ki,
-Yâ
Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz
değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle
çağırdılar.
Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere
olduklarını
hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince,
hazret-i Ömerin
Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki,
-Yâ
Emîr-el mü'minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın.
Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu
hakkım
sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz.
Hazret-i
Ömer (r.a) buyurdu ki,
-Yâ
Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım.
Eshâb-ı
güzîn hep birden tekbîr getirdiler.
Arablarda
âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr
getirirler.
Dediler
ki,
-Yâ
halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ'tikâdımız budur ki,
şimdiden
sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür'et etmesi
uygun
mudur. Husûsen kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez.
Nerede
kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip,
-Niçin
edebsizlik eyledin diye azarladılar.
Hazret-i
Ömer (r.a) buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki,
âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır.
Sonra, yâ
Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım,
âhırete
kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr
çekdi.
Hazret-i Ömer, buyurdu,
-Yâ
Mugîre, niçin ziyâde çekmedin.
Mugîre
dedi ki,
-Ahıretde
kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır.
Hazret-i
Ömer (r.a) böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu
kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib
değilmidir ki,
efendisi hakkında bu şekilde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu
muhakkak
bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe
gelmediğine iitikâdı temâm olduğundan, bu fi'ile cesâret etmişdir.
Belki
hazret-i Ömerin (r.a) Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri
ona,
evvelki durumundan dahâ çok artmışdır.
Hazret-i
Ömerin (r.a) menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi
ki, rey'lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm
Resûlullah (sav)
hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da
vardır.
Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin
|
Gemideki
Köle
|
|
Padişahlardan biri acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz
görmemiş, gemi yolculuğunun zahmetini tatmamıştı. Bağırıp çağırmaya
başladı, korkusundan titriyordu. Ağıdını dindirmek için ne kadar
uğraştılarsa boşa gitti. Kölenin bu hali padişahın da keyfini kaçırdı.
Gemide bulunanların hiçbiri onu sakinleştiremedi.
Yolcular arasında bir hakîm vardı. Padişaha şöyle
söyledi:
- Eğer müsaade ederseniz ben onu çabuk sustururum.
Padişah, “Lutfedersiniz” deyince, o bilgenin
emriyle köleyi denize attılar. Köle, dalgalar arasında yuvarlanarak
birkaç defa batıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye doğru çektiler.
Gemiye yanaşır yanaşmaz iki eliyle dümene sarıldı, yukarı çıkarıldıktan
sonra da bir köşeye oturdu ve sesi kesildi.
Bilgenin bu tedbiri padişahın çok hoşuna gitti ve
bundaki hikmeti sordu. Bilge dedi ki:
- Önceden boğulmak acısını tatmadığı için
gemideki selâmetin değerini bilmiyordu.
İşte
bunun gibi, sıhhatin kıymetini de hastalığa tutulanlar bilir. Ey karnı
tok kişi! Arpa ekmeği sana hoş gelmezse de bana nimettir. A’raf
cennettekilere cehennem olsa da cehennemdekilere cennettir.
Yarini sinesine saran aşıkla, hasretle gözü
yollarda kalan çaresiz kişi bir midir?
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
|
Kaçak
Köle
|
|
Amr b. Leys’in (*) kölelerinden biri kaçmıştı. Takibine gidenler tutup
getirdiler.
Vezirlerden biri bir işten dolayı köleye
kızgındı. Padişaha dedi ki:
- Diğerlerine ibret olması için bunu derhal idam
etmek gerekir. Onlar da bir daha böyle bir harekette bulunamaz.
Köle, Amr’ın huzurunda yerlere kapanarak dedi ki:
- Sizin buyruğunuza karşı bizim naz ve niyazımız
faydasızdır. Hükmünüze kimse itiraz edemez.Fakat kulunuz bu hanedanın
nimetiyle büyümüş olduğum için, kıyamette benim yüzümden cezaya
uğramanızı istemem. Eğer beni öldürmeye karar verdiyseniz, bunu meşru
bir şekle koyunuz. Meselâ müsaade ediniz, ben şu veziri öldüreyim, siz
de beni kısasen katlediniz, o zaman beni haksız olarak öldürmüş
olmazsınız!
Padişah güldü, vezire dönerek,
-Ne dersin? dedi.
Vezir yerlere sürünerek,
-Aman sultanım, babanızın başı için bu
haramzâdeyi affediniz ki benim başımı da belâya sokacak. Fakat
bilginlerin sözüne önem vermediğim için kusur benimdir.
Bilgeler ne güzel söylemiş:
“Bir atıcıyla savaşan, kesinlikle bilmeyerek kendini telef eder.
Düşmanına karşı ok attığın zaman sen de onun okuna hedef olursun.”
* 18 Amr b. Leys: 879-902 yılları arasında hüküm
süren Saffârî hükümdarı.
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi
|
| Kölenin Dört
Duâsı |
|
Yesrib
şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini
topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli
meyveler
satın alıp getirmesini emretti.
Köle
çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda
giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından
Mansur’u
ziyaret edip onun duasını almak istedi.
Mescide
girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek
üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona
dört duâda
bulunacağım” diyordu.
Bu Allah
dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi
duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi.
Bir
fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a
hamdeden Mansur ona dedi ki:
- Dua
etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım!
Köle:
- Benim
bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum,
dedi.
Mansur,
bunun için dua etti.
Sonra
dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi.
Köle:
-
Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua
ediniz, dedi.
Mansur,
bunun için de dua etti. Sonra,
Diğeri
nedir, dedi.
Köle:
-
Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun
için dua buyurunuz, dedi.
Mansur
bunun için de dua etti.
Sonra
köleye,
Diğeri
nedir, dedi.
Köle:
-
Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını
bağışlamasını istiyorum, dedi.
Mansur
bunun için de dua etti.
Dört
konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle
oradan ayrılarak çıkıp gitti.
Eve
döndüğünde Efendisi ona:
- Niçin
geciktin, diye sordu.
O da
olan biten hadiseyi anlattı.
Efendisi
ona:
- Hangi
konularda dua istedin, dedi.
Köle:
- Ben
kendimin azadlığımı istedim, dedi.
Efendisi:
- Git
sen hürsün dedi.
Sonra ne
için dua ettiğini sordu.
Köle:
-
Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum,
dedim. Bunun için de dua etti.
Efendisi:
- Al
sana dört dirhem, dedi.
Ve
üçüncü duayı sordu.
Köle:
- Senin
Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da
bunun için dua etti dedi.
Efendisi:
-Allah’a
tevbe ettim, dedi.
Dördüncüsünü
sordu.
Köle:
-
Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması
için dua rica ettim.
O da bu
duayı yaptı, dedi.
Efendisi:
- Bu
benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok
müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata
çekilince
rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi:
“- Sen
kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı
yapmayacağımı mı sanırsın?!
Ben
Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste
hazır olanların hepsini bağışladım.”
İnsan
kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda
fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini
gören
Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona
yaptığından
daha fazlasını verir.
Zira O,
Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en
cömertidir.
Kuluna
ikram etmeyi sever.
İkram ve
ihsanı, af ve mağfireti boldur.
O,
Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en
merhametlisidir.
Kuluna
merhamet eder…
Kulunu
sever ve affeder…
Kulunun
günahlarını, hatalarını setreder …
Kulunu
hıfzeder …
Kulunu
mağfiret eder…
Yeter ki
kul kul olsun!..
Kulluğunda
dâim olsun, samimi olsun!..
Allah
Teâlâ:
“
Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek
esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr
sûresi:49) buyuruyor.
Kul
içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları
sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine
ve
mağfiretine kavuşur.
İnsanoğlu
dünyada iken Allah’ın kullarını affedip
bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak
etmiş olur.
Zira
insan affede affede affa layık hale gelir.
Biz de Allah’tan af, mağfiret, rahmet ve
güzel akıbet
niyaz ederiz.
Mustafa
Eriş
Altınoluk Dergisi2009 - Mayis, Sayı: 279
|
| Kölenin
Verdiği Ders |
|
Bir
zamanlar, Belh'te büyük bir kıtlık meydana
gelmişti. Öyle ki, açlıktan bütün halk tam bir fâciânın eşiğine
gelmişti.
Çektikleri dert ve ıztıraptan dolayı kalpler yorgun düşmüş, sıkıntı ve
yokluk
yüzünden sîmâlara hüzün çökmüştü. Gönüllerden taşan sessiz feryatlar,
duâlar
hâlinde gökyüzüne yükselmekte, akıttığı kanlı yaşlarla gözler toprağı
sulamaktaydı. Lâkin ne tuhaftır ki, çarşıda, ahâlînin bütün bu kederli
hâline
bir nebze bile aldırış etmeden dolaşan, yüzünde güller açmış, neş'eli
meczup
bir köle vardı. Onun bu davranışına bir mânâ veremeyen yerli halk,
başına
toplanarak biraz şaşkın, biraz da kızgın bir üslûb ile o köleye hitâben:
-Bütün
insanlar mahzun iken, sen bu derece şen-şakrak olmaya utanmıyor musun?
Niçin bu
kadar gülüyorsun?" diye sordular.
O meczup
köle,
kendisine yöneltilen bu suâle, yine mütebessim bir çehre ile şu
mukābelede
bulundu:
-Ben hiç
dert ve kasâvet çekmiyorum. Zira bir köyü ve çiftliği bulunan bir
ağanın
kölesiyim. Onun güven dolu idâresi altında huzurla yaşamaktayım. Onun
gücü,
benim gönlümdeki meşgûliyeti ve derdi ortadan kaldırmıştır.
Bu
manzaraya
şâhit olanlar arasında Şakîk-i Belhî de bulunuyordu. O kölenin
vermiş
olduğu cevâbı duyduğunda, hikmet dolu bu ifâde karşısında birden bire
sarsıldı,
tevekkül ve teslîmiyet ufkunda, daha kat etmesi gereken ne kadar da çok
mesafe
olduğunun idrâki içerisinde derin düşüncelere daldı. Bir müddet sonra
da
dilinden dökülen şu cümleler gönlüne tercüman oldu:
-Yâ
İlâhî, Sen ne kadar yücesin! Şu köle, -bütün kâinâta nisbetle iğne ucu
kadar
bile olmayan- bir köye sahip, kendisini himâye edecek efendisi olduğu
için bu
kadar neş'elidir.
Ey
Rabbim! Sen
ki, Mâlikü'l-Mülkʼsün /
mülkün yegâne ve gerçek sahibisin, rızkımızı
vereceğini
de tekeffül etmişsin. Buna rağmen şu bizim kalbimizi bu kadar çok dert
ve
ıztırap içinde bırakan gafletimiz neyin nesidir?
Rivâyete
göre,
işte bu hâdise neticesinde Şakîk-i Belhî Hazretleri, dünyevî endişeleri
bir
kenara bırakarak kendini tamamen Hakk'ın yoluna verdi. O günden sonra
esbâba
tevessül edip, yani sebeplere sarılarak rızkını kazanmaya çalıştı.
Rızık
endişesini, hiçbir zaman kalbinin ucundan bile geçirmedi. Ömrünün
sonuna kadar
huzur içinde yaşadı. Tevâzû içerisinde dâimâ şu sözü tekrarlayıp durdu:
-Ben
bir kölenin talebesiyim. Her ne bulmuş isem onun (bana vermiş olduğu şu
hikmetli teslîmiyet dersi) sâyesinde bulmuşumdur.
(Hucvirî, s: 210-211;
Ayrıca bkz: Attar, s: 208; Kuşeyrî, s: 90) |
| Nereden ve
Nasıl Aldın |
|
Hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin bir
kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftâr vaktinde yemek
getirirdi.
Âdet-i şerîfleri öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın
aldığını,
onun san'atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemekden bir
lokma
ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk
(r.a)
süâl etmeden, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar.
Köle
dedi ki:
-
Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız.
Ebû
Bekr-i Sıddîk (r.a) hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup,
buyurdu:
-
Yâ Gulâm. Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl
başıma
geldi. Şimdi bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin.
Köle
dedi ki:
-
Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim.
Onlara hoş
geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesnemiz yokdur. Va'd etmişlerdi ki,
elimize
birşey geçdikde sana iyilik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri
doludur. Ben va'dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler.
Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği
önünden atdı.
Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kay' etdi. O lokma karnından
dışarı geldi.
Kendine eziyyet verdi. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün
şeklinin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden
halâs
olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir kerre dahâ kay'
etdi.
Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı.
Dediler
ki,
-
Yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı
mıdır.
Buyurdu ki, evet. Resûlullah (s.a.v) hazretlerinden işitdim.
Buyurdular
ki,
-
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği harâm olan kimselere
Cenneti
harâm etmişdir.
Sonra
başını yukarı kaldırıp,
-
Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden geleni yapdım. O
lokmaları kay'
etdim. O lokmadan damarlarımda birşey kaldı ise afv et. Bu za'îf kulun,
Cehennem azâbına dayanamam diye, düâ buyurdu.
Bu
o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah (s.a.v) hazretleri,
(Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.
|
| Rabia Köle
Olamaz |
|
Râbia-tül
Adeviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üstelik,
Basra'da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia'nın
ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı
ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş
karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen
zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi.
Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın takdirine râzı
oldu. Edebi fevkalâde idi.
Bir gün
karşısına bir nâmahrem, yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla giderken düşüp
kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü
teâlâya yalvardı.
"Yâ Rabbî!
Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum
kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızânı
istiyorum. Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi.
Bu sırada
bir ses duydu.
"Üzülme, sen
âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın." diyordu.
Râbia
tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir,
akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur,
geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece
efendisi uyandığında Râbia'nın odasından sesler geldiğini işitti.
Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle
yalvardığını duydu. Diyordu ki:
"Ey Rabbim!
Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâdetim
senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân
geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet
ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..."
Ev sâhibi,
bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu,
kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin
nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı.
"Artık Râbia köle
olamaz!" diyordu.
Sabaha kadar
uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki:
"Artık
serbestsin.
Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim."
Râbia;
"Gideyim."
dedi.
Oradan
ayrılıp küçük bir eve yerleşti.
Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat
namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu
serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini
beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı
Basrî, ondan feyz alırlardı.
|
|
|
|