|
| Kibir
ve Tevazu
Hikayeleri |
Kibir ile Geldin
Tevazu ile Gidiyorsun
|
|
Hindistan
Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi de, orduları
ile giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki Ebul
Hasen Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleri ile ilgilenir,
Sultana
ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma çok öfkelenir; fakat belli
etmeden der
ki:
- Hoca
- Ne
var?
- Hocan
Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?
Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:
- Hocam
öyle bir zat idi ki, müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, iman ile
şereflenirdi.
- Bu ne biçim söz? Peygamber efendimizi Ebu Cehil ve diğer müşrikler
gördü,
imana gelmedi, senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne
bakan imana
geliyor?
Ebul
Hasen Harkani hazretleri şu cevabı verir:
- Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Peygamberimizi Ebu Talibin yetimi
olarak
gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistami
hazretlerinin
yüzüne, bir ateist veya Yahudi bu Bayezid-i Bistami hazretleridir diye
baksa
iman ile şereflenir.
Sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebul Hasen Harkani
hazretleri
Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:
- Seni
anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar
uğurluyorsun. Sebebi ne ki?
-
Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevazu ile gidiyorsun, şimdi
güzelleştin.
|
Kibrin
Zararı
|
|
Günaha bir tevbe
yeter, taata bin tevbe yetmez. Günah
işleyen, tevbe ederse Allah affeder. Fakat ibadet eden, ucba kibre
kapılabilir.
Buna bin tevbe bile yetmez.
Beni
İsrailden bir fâsık vardı. Bir âbid de
ibadetiyle şöhret bulmuştu. Fâsık, bu âbidin yanından geçerken,
"Gideyim,
şu âbidin yanına oturayım, belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni
affeder"
diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise, üzerinde bulutun
gölgelendirdiği bir zat olduğu için, böbürlenip, "Bu fâsık, benimle
oturamaz"
diyerek ondan yüzünü çevirdi. Yüz bulamayan fâsık da çekip gitti. Fakat
Âbidin
üzerindeki bulut, fâsıkla beraber gitti.
Allahü
teâlâ zamanın Peygamberine (İnsanlara
niyetlerine göre muamele ederim. Fâsıkın günahlarını, onun bu iyi
niyetinden
dolayı affettim. Âbidin ibadetlerini de kibri sebebiyle yok ettim) diye
vahyetti.
|
Sende
Kibir Var
|
|
Abdulvahhab-ı
Şarani hazretlerinin hocası Şeyh Zekeriya
Ensari hazretleridir. Bu zatın da çok büyük bir hocası vardı. Bir gün
hocası
ile beraber otururken Hızır aleyhisselam gelmiş. Sohbetin sonunda Hızır
aleyhisselam bu zatın hocasına:
-Senin
bu talebenin çok büyük bir suçu var.
Bunun, bundan daha fazla ilerlemesi mümkün değil. Bundan tevbe
etmedikçe
kurtulamaz,der ve kaybolur.
Şeyh
Zekeriya Ensari hazretleri
-Aman
efendim
ne olur Hızır aleyhisselamı çağırsanız da bu suçun ne olduğunu
öğreneyim) diye
yalvarır.
Fakat
hocası:
-Hızır
aleyhisselam çağırmakla gelmez. Kendisi ne
zaman isterse o zaman gelir, buyurur.
Bu
zat günlerce tevbe eder nerede
kusuru olduğunu düşünür ama bulamaz. Bir gün yine hocası ile beraberken
Hızır
aleyhisselam gelir. Hemen tabii ki bu mevzuyu sorarlar.
Hızır
aleyhisselam
buyurur ki:
-Sende
kibir var. Yazdığın yazıların altına (Şeyh Zekeriya Ensari)
diye yazıyorsun. Şeyhlik kim sen kimsin" der.
Bunun
üzerine hemen tevbe
edip, bundan sonra yazılarının altına (İnsanların en aşağısı Zekeriya)
vb
tarzında sıfatlarla beraber ismini yazmaya başlar. Ki kendisi gerçekten
Şeyh
idi.
Şeyh Zekeriya Ensari zamanında, yaşadığı yerin Sultanı bir karar alır
fakat bu
kararın dine aykırı yerleri ve halka zarar veren yanları da vardır.
Bunu
duyunca hemen atına biner ve doğru sultanın olduğu kaleye hareket eder.
Sultanın adamları bunu duyunca sultana
-Efendim
Şeyh hazretleri
geliyor, derler.
Sultan:
-
Eyvah kaleyi kapatın kapıları
zincirleyin,der.
Kapıları
kapatıp zincirleri takarlar. Mübarek kapıya
gelince elindeki not defterini zincirlere tutar. Zincirler kırılır
kapılar
açılır ve doğru sultanın yanına gider.
Sultan:
-
Efendim ne kusur
işledik? Suçumuz nedir? diye sorar.
Sultana,
yaz:
-
Filan emrim
yanlıştır doğrusu budur, der ve gerekeni yazdırır sonra çıkar gider
ve
giderken de
-
Hadi kapat kapılarını artık, der.
|
Tevazu
|
|
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün
talebelerine:
- İçinizde kim bende
bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde
büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine
soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi
böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek
ümidiyle sordu:
- Söyle dedi,
kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri
dolu dolu:
- Bizim gibilerin
size talebe olması, dedi.
Bu söz
gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı.
Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin
hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
Evet,
keşke
insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı
aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden
büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar,
onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül
erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din
adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde."
demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden
arındırır.
KAYNAK:
AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001
|
|