|
| Gönül
Dili |
Seyyide
Tün Nefise
Allah
dostlarından.... Seyyide
Tün Nefise Bir akşam vakti. Kapısı
çalınıyor. Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.
-Komşu, sende
biliyorsun,
bizim felçli bir kızımız var. Önemli bir
işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz. Biz gelene kadar Allah
için...
kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve
gözyaşı
olan ulvi kadın:
- Ne demek, siz
işinize bakın
evladınızı düşünmeyin.
Anne baba işlerine,
Seyyide
Tün Nefise felçli kızın yanına gider.
Saatler saatler...
Allah
dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu
bakışlar ve kızdan sevgi dolu karşılıklar...
İçi bir an bir garip
bir garip
oluyor.
Gönül diliyle:
- Allahım Allahım,
şu güzel
kızı şu güzel kızı ayağa ayağa kaldır ve
ona hak yolu nasip et.
Anne ve baba
dönüyorlar. Hasta
kızları komşularının ayağının dibinde
oturmakta. Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla
birlikte
ayağa fırlıyor...
... ve hepsi artık, Allah'ın
razı oldukları içersinde, İslamın içinde.
|
|
Geyik Boynuzu
|
Hasan Sezâî Efendi zamânında,
Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın
hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller
işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin
ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın Hasan Sezâî'ye gelerek yardım
istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini
bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve
tâatla meşgûl olmaya başladı.
Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hakkında çirkin iftirâlar
yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına
geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey
demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti
günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine
sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.
Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne'de müthiş bir uyuz
hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu
etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu
hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara
yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların
bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.
Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu
hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı.
Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek
çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz
olanlara yaklaşarak;
"Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî'dedir." deyip oradan ayrıldı.
Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes
çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden
herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan
kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü
teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp,
yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle
bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine
para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.
Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi
|
Gurur
|
|
Sâlim
Şebşîrî'nin talebelerinden
Nûreddîn Ali Şebrâmelîsî isminde bir zât, bir gün İmâm-ı Gazâlî
hazretlerinin İhyâ kitâbından gurûr bahsini mütâlaa ediyordu.
Orada ilim sâhiplerinden bâzılarının, ilimlerine güvenerek ve
ilimlerinin kendilerini kurtaracağını zannederek aldandıklarını,
kendini beğenmeye, kibre ve gurûra kapıldıklarını, böylece felâkete
sürüklendiklerini okuyunca birden çok duygulandı. Kendisinin de o
tehlikelere düşmesinden çok korktu. Şimdiye kadar öğrendiklerim bana
yeter düşüncesiyle ilim öğrenmeyi bırakıp, devamlı Kur'ân-ı kerîm
okumakla, oruç tutmakla, sırf ibâdet ve tâat yapmakla meşgûl olmaya
karar verdi. Artık Sâlim Şebşîrî'den okumayacaktı. Ertesi gün derse
gitmeyecekti. Fakat hocası derste göremeyince merak edip sorar veya
yanıma gelir diye sırf hatırını gözetmek için derse gitti. Fakat, o
günkü dersi mütâlaa etmemişti. Ders esnâsında hep susuyor, derse
iştirak etmiyor, hep İhyâ'da okuduğu yeri düşünüyordu.
Ders esnâsında Sâlim Şebşîrî de, onun bu hâlini anlamıştı. Bir ara ona;
"Yâ Ali! Sana ne oldu. Bugün çok suskunsun" dedi.
O da;
"Efendim, bu günkü dersi mütâlaa etmedim" dedi.
Sâlim Şebşîrî onun hâlini kerâmet olarak anladı ve İmâm-ı Gazâlî'nin
eserlerini sayarak;
"Yâ Ali! İmâm-ı Gazâlî, Müstesfâ, Vecîz gibi şu şu eserleri telif
etmedi mi?" dedi.
Ali Şebrâmelîsî;
"Evet efendim" dedi.
Bunun üzerine sâlim Şebşîrî;
"Anlaşılıyor ki, sen İhyâ'dan Gurûr bahsini okumuşsun ve o sana çok
tesir etmiş. İlim ile meşgûl olmamak îcâbetseydi, İmâm-ı Gazâlî
hazretleri ilimle bu kadar meşgûl olur ve bu kadar eser yazar mıydı?
Sen ilim taleb et! Gücün yettiği kadar Allahü teâlâdan kork. Çeşitli
tehlikelere, kibre, gurûra düşmekten O'na sığın. Ümid olunur ki, Allahü
teâlâ seni ihlâs sâhibi kullarından eyler" dedi.
Ali Şebrâmelîsî diyor ki: "Hocamın bu sözleri bana çok tesir etti. Ben
önceki düşüncelerimden vazgeçtim. İlim öğrenmeye devâm ettim.
Vakitlerim hocamdan okuduğum ve okuyacağım dersleri mütâlaa etmekle
geçti."
|
|