|
|
|
|
|
|
|
|
Mezarlıktaki Ateş |
|
|
Bir gün
Emîr-ül mü'minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi.
Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu;
-Sübhânallah!
Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim.
Muhakkak ki bu oğlan sana benzer.
O kişi dedi
ki:
-Yâ emîr-el
mü'minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere
gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi.
Bana dedi,
-Beni bu
hâlde koyup, gider misin.
Ben dedim ki,
-Karnında
olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim.
Sonra
seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda
mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki,
-Bu ateş
nedir?
Dediler,
-Bu ateş
senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz.
Dedim,
-Sübhânallah!
O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek
vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında
oynar. Bir ses işitdim ki, bana,
-Bunu bize
ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.
Ben dedim,
-Nne olaydı,
anası da diri olaydı.
Hâtıfdaki ses
dedi ki,
-Eğer anasını
da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.
|
|
|
Su
kadar değeri yok |
|
|
Bir
sene hacca gitmek üzere
yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife
Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i
Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu:
"Zâhid olan
Şakîk-i Belhî sen misin?"
Şakîk-i Belhî;
"Şakîk benim ama zâhid
değilim."dedi.
Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu:
"Aklını başına
topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın
makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana
Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile
bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki,
senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi
olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden,
onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha
nasîhat et."deyince,
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Allahü teâlânın
Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı.
Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç
şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü
teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola
getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin
karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk
gidecek sen olursun."
Halife biraz daha nasîhat istedi.
Şakîk-i Belhî
buyurdu ki:
"Sen suyun menbaı, kaynağı
gibisin. Senin vâlilerin,
kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz,
berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup,
kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık
olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün
olmaz."
Hârun Reşîd;
"Biraz daha anlat"dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki çölün ortasında kaldın,
susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi
getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?"
O da; "
Ne kadar
istiyorsa onu verir, suyu satın alırım."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu
ki:
"Elinde su bulunan kimse, bu suya
mukâbil senden servetinin
yarısını istese, yine râzı olur musun?”.
Hârun Reşîd;
"Evet râzı
olurum."dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
"Düşün ki servetinin yarısını
verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak
ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin.
Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum,
lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne
yaparsın?"
Hârun Reşîd;
"Elbette râzı olurum. Ben o
sıkıntıda iken
servetimin ne mânâsı var?"dedi.
Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu
ki:
"O halde önce içtiğin sonra idrar
yoluyla dışarıya attığın bir içim
su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye
karşı bununla öğünme!"
Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı.
Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.
|
|
|
Söz Geri Dönmez |
|
|
Mehmed Emîn
Tokâdî hazretlerinin İstanbul'da insanları irşâd ile meşgûl olduğu
ve insanlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretip saâdete
ermeleri için rehberlik yaptığı sıralarda İstanbul'da Antepli ismiyle
meşhur bir vâz hocası vardı. Bu kimse çok inatçı olup, Mehmed Emîn
Tokâdî hazretlerinin büyüklüğüne, evliyâ ve mürşid-i kâmil olduğuna
inanmaz ve konuştuğu meclislerde uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün bu
hoca, Unkapanı'nda bir çeşmede yüzünü yıkıyordu. Mehmed Emîn Tokâdî
hazretleri de oradan geçiyordu. Antepli vâizin yakınlarından biri;
- İşte bu gelen, Tokâdî Emîn Efendidir! diyerek gösterdi.
Antepli vâiz alaylı bir tavırla ona baktı ve
birşeyler söyledi. Mehmed Emîn Efendi yanlarına gelip selâm verdi. Bu
sırada Antepli hoca başını kaldırıp;
-Bak Şeyh Efendi, benim gözlerim ağrıyor. Bana
bir nefes eyle de gözlerimin ağrısı geçsin, diyerek alay etti.
Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi;
- Kör ol! dedi ve oradan geçip gitti.
Antepli hocanın gözleri yavaş yavaş kapanmaya
başladı. Mehmed Emîn Efendinin talebelerinden bâzıları Antepli hocanın
yanına yaklaşıp;
- Sen hocamıza karşı edepsizlik yaparak alay ettin! O da sana nefes
etti. Sen artık kör olursun bunu bilesin, dediler.
Antepli hoca yaptığı edepsizliğin farkına varıp
Mehmed Emîn Efendinin evini öğrenip huzûruna gitti. Ayaklarına kapanıp;
- Aman efendim kusurumu affedin, diye yalvardı.
Bu yalvarması üzerine;
- Hayır söz geri dönmez! Sonra yerine gözümüzün
birini vermek gerekir, buyurdu.
Antepli hoca bu sözleri işitince, o kadar çok
yalvarıp özür diledi ki,
Mehmed Emîn Efendi;
- Hoş! Şimdi hiç olmazsa bâri bir nebzecik, dedi.
Bundan sonra Antepli hoca on altı ay devamlı göz
ağrısı çekti. Daha sonra Mehmed Emîn Efendinin duâsı ile göz ağrısından
kurtuldu. Bu hâdiseden sonra ona son derece bağlı ve hürmetli, edepli
oldu. Hattâ meclislerde, toplantılarda ve vâzlarından sonra;
- Tokatlı Mehmed Emîn Efendimiz cennetliktir.
Onun ayağının tozu toprağı olayım, der, böylece ona olan inancını ve
sevgisini dile getirirdi.
|
|
|
Suçlunun
Savunması |
|
|
Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında
Hz.Ömer'i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye
müdahale
edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı
gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna girince selam verir.
Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar.
Bunun
üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince
Hiddeti
birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede
bulunmadın.
Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin.
Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince,
Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz,
cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha
üstün
olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek
için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı
kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi karşısında sen servetinin
yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve
Ashabın
gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu
serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.
|
|
|
Bir hikmeti vardır |
|
|
Adamın biri bir
pislik böceği görür
" Bu yaradılışı
çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.
Aradan zaman geçer,
adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman
bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken,
yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra
yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu
yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa
Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.
Yolcu bir pislik
böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler.
Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar
ve derki ;
- Adamın isteğini
yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen
böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah'ın
hikmetiyle iyileşir.
Bunun üzerine hasta
olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın !
Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir
derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu da Geçer Ya Hû!
|
|
|
Dervişin biri,uzun ve yorucu bir yolculuktan
sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım
edecek,yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler
kendilerinin de fakir olduklarını,evlerinin küçük olduğunu söyler ve
Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye
ederler.
Derviş
yola koyulur,birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından
Şakirin bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki
ikinci zengin ise Haddad adında başka bir çiftlik sahibidir.
Derviş
Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır,iyi misafir edilir,yer
içer, dinlenir.Şakir de aileside hem misafirperver hem de gönlü geniş
insanlardır…
Yola
koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin
olduğun için hep şükr et.”der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir
şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu
da geçer…”
Derviş
Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun
düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye
düşer.Şakir’i hatırlar,bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı
köylüler ile sohbet ederken Şakir den söz eder. “Haa o Şakir’mi” der
köylüler, “O iyice fakirledi,şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”
Derviş
hemen Haddad’ın çiftliğine gider,Şakir’i bulur.Eski dostu
yaşlanmıştır,üzerinde eski püskü giysiler vardır.Üç yıl önceki bir sel
felaketinde bütün sığırları telef olmuş,evi yıkılmıştır.Toprakları da
işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş
ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak
kalmıştır.Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır.
Şakir
bu kez Derviş’i son derece mutevazi olan evinde misafir eder.Kıt kanaat
yemeğini onunla paylaşır…Derviş vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden
ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Üzülme…Unutma,bu
da geçer…”
Derviş
gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye
düşer.Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir.Haddad birkaç yıl önce
ölmüş,ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve
eski dostu Şakir’e bırakmıştır.Şakir Haddad’ın konağında
oturmaktadır,kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en
zengin insanıdır.
Derviş
eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı
cevabı alır: “Bu da geçer…”
Bir
zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler.
Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da
geçer…”
Derviş,
“ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in
mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır nede
mezar.Büyük bir sel gelmiş,tepeyi önüne katmış,Şakir’den geriye bir iz
dahi kalmamıştır…
O
aralar ülkenin sultanı,kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını
ister. Öyle bir yüzük ki ,mutsuz olduğunda umudunu tazelesin,mutlu
olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması
gerektiğini hatırlatsın…Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük
yapamaz.Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım
isterler.Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp
verir.Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur.Sultan önce bir şey
anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya
gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır:
“Bu da geçer” yazmaktadır.
‘Buda
geçer Ya Hû’ sözünün aslı bundan bin küsür sene önceye , Bizans
dönemine uzanır. Bizanslılar fena bir işe uğradıkları zaman ‘Buda
geçer’ manasına gelen ‘k’afto ta perasi’ demektedirler. İbare
Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘in
niz beguzered’ olur. Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘bu da
geçer’ yapılır. Derken tekkelerde ve dergâhlardada benimsenir ve sonuna
‘Ya Allah’ manasına gelen bir ‘Ya Hû’ ilave edilip ‘BU DA GEÇER YA
HÛ’ haline gelir…
Hayat
inişli çıkışlıdır.Her zaman bulunduğumuz durumun gelip geçici
olabileceği aklımızdan çıkmamalıdır.
|
|
|
Eğer yalancı isen
|
|
|
İsrâiloğulları'ndan
abraş (cilt hastası), kel ve kör üç kişi vardı. Hz. Allah bu üç kişiyi
imtihan etmek istedi de kendilerine bir melek gönderdi. Melek abraşa
geldi ve:
-Hangi şey sana daha
sevimlidir? diye sordu.
Abraş:
- Güzel vücut, güzel
ten ve halkın iğrendiği abraşlığın benden giderilmesidir, dedi. Melek
onun vücudunu sıvazladı, hemen çirkin manzarası gitti; kendisine güzel
bir renk, güzel bir ten verildi.
Melek yine sordu:
- En çok hangi
maldan hoşlanırsın?
Abraş:
-Deve'den, dedi.
Ona, on aylık bir dişi deve verildi.
Melek:
- Allah bu deveye
senin için bereket kılsın, diye duâ etti.
Sonra melek kel'in
yanına geldi ve ona:
- En çok hangi şeyi
istersin? diye sordu.
Kel:
-Güzel saç ve halkın
tiksindiği şu kelliğin benden gitmesini, dedi.
Melek onu da
sıvazladı, kelliği gitti; kendisine güzel bir saç verildi.
Melek tekrar sordu:
- Hangi mal daha çok
hoşuna gider?
Kel:
- Sığır, dedi. Ona
da yüklü bir inek verildi.
Melek:
- Allah bu inekte
senin için bereket kılsın, diye duâ etti.
Daha sonra melek,
kör'ün yanına geldi ve ona da sordu:
- Hangi şey daha çok
hoşuna gider?
- Allâh'ın, gözümü
bana iâde buyurup insanları görmem, dedi. Melek onu da sıvazladı. Allah
Teâlâ da ona gözünü iâde buyurdu.
Melek:
- Hangi mal daha çok
hoşuna gider? dedi. Kör:
- Koyun, diye cevap
verdi. Ona da kuzulu bir koyun verildi.
Bir müddet sonra
deve ve sığır sahiplerinin bu hayvanları yavruladı, koyun sahibinin
koyunu da kuzuladı. Öyle ki; deve sahibinin bir vâdi dolusu devesi,
sığır sahibinin bir vâdi dolusu sığırı, koyun sahibinin de bir dere
dolusu koyunu oldu...
Derken bir zaman
sonra o melek, ilk görüştüğü andaki sûret ve hey'etinde Abraş'a geldi:
- Ben yoksul bir
adamım, dedi, yolculuğum esnasında maişet imkânlarım kesildi. Bugün
gitmek istediğim yere varmam, ancak evvelâ Allâh'ın, sonra da senin
sâyende olacak. Sana güzel renk, güzel ten ve bolca mal veren Allah
hakkı için, ben senden bir deve istiyorum ki, yolculuğumda (gitmek
istediğim yere) onun sırtında varayım.
Abraş:
- Hak sahipleri
çoktur yardım edilecek pek çok yer var, sana verecek malım yoktur,
dedi.
Melek:
- Ben seni tanıyor
gibiyim. Sen halkın tiksindiği Abraş değil misin? Sen Allâh'ın
(sonradan) servet verdiği fakir değil misin? dedi.
Abraş:
- Ben bu mala ancak
ata'dan ata'ya intikâl ile vâris oldum, dedi.
Melek:
- Eğer iddiânda
yalancı isen, Allah seni eski vaziyetine çevirsin, dedi.
Sonra melek ilk
görüşmelerindeki sûret ve hey'etinde kel adama geldi. Ona da Abraş'a
dediği gibi dedi. Kel de Abraş gibi reddetti.
Melek:
- Eğer yalancı isen,
Allah seni önceki hâline soksun, dedi.
Daha sonra melek
yine ilk görüşmelerindeki sûret ve şekliyle kör'e geldi ve dedi ki:
- Ben yoksul
biriyim; yolda kaldım, yolculuğum esnasında maîşet sebeplerim kesildi.
Bugün gitmek istediğim yere varmam, önce Allah, sonra da senin sâyende
olacak. Sana gözünü iâde eden Zât hakkı için, senden bir koyun
istiyorum ki; yolculuğumda onun sütünden gıdâlanarak memleketime
varayım.
Bunun üzerine o
adam:
- Dilediğin kadar
al, dilediğin kadarını da bırak. Vallâhi bugün, Allah için alacağın
hiçbir şeyde sana güçlük çıkarmayacağım, dedi.
Melek de:
- Malın sana kalsın.
Siz imtihan olundunuz. Senden râzı olundu, diğer iki arkadaşına da
gadap olundu, dedi.
Mevlâmız, cümlemizi
cimrilik ve nankörlük illetlerinden uzak eyleyip, hayır ve hasenatta
yarışan ve zâtına dâima şükreden kullarından eylesin.
Âmîn...
|
|
|
Kelime-i Şehadetin
Ağırlığı
|
|
|
Resûlüllah (s.a.v.)
Efendimiz bir gün, ihlâsla söylenmiş bir kelime-i şehâdetin, âhirette
mü'minin terâzisinin sağ kefesini nasıl yükselteceğini şöyle
anlatmışlardır:
'Azîz ve Celîl
olan Allah Teâlâ kıyâmet günü, ümmetimden bir adamı halkın içerisinden
alır ve onun için doksan dokuz adet büyük defter açar. Her defter,
gözün alabildiği kadar büyüktür. Allah Teâlâ adama sorar:
' Bu defterde yazılı
olanları inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak
sana) zulmetmişler mi? Kul:
' Ey Rabb'im, hayır,
(hepsi doğrudur!) der. Allah Teâlâ sorar:
' (Bunları
işlemenden dolayı beyan edeceğin) bir özrün var mı? Kul:
' Hayır, ey Rabb'im,
der. Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ:
' Evet, senin bizim
yanımızda (büyük ve makbul) bir de hasenen (iyiliğin) var. Biz bugün
sana zulmetmeyeceğiz! buyurur. Hemen bir kart çıkarılır. Üzerinde,
'Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah
(Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şehâdet ederim ki,
Muhammed Allâh'ın Resûlü'dür)' yazılı.
Sonra Allah Teâlâ
buyurur:
' Ağırlığını (yani
amellerini) hazırla! Kul sorar:
' Ey Rabb'im! Bu
defterlerin yanındaki şu kart da ne? Allah Teâlâ ona:
' Sana
zulmedilmeyecektir! buyurur.
Hemen defterler
mîzânın bir kefesine konulur, kart da diğer kefesine. Tartılırlar.
Neticede defterler hafif kalır, kart ağır basar. Esasen Allâh'ın ismi
yanında hiçbir şey ağır olamaz!'
Kaynak: Fazilet
Takvimi, 2001
|
|
|
Şikayet Masası
|
|
|
Bir cemiyet için, bir millet için adâlet, insanın
damarında dolaşan kan gibidir. Adâlet mekanizması sıhhatli çalışırsa,
cemiyet hayatı da sıhhatli olur. Dilerseniz Hazret-i Ömer (r.a.)
devrinden bir misâlle mevzûmuzu müşahhaslaştıralım.
Ashâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in
iştirak ettiği hiçbir gazâdan geri kalmayan, bazan da Medîne'de
Efendimiz (s.a.v.)'e vekâlet eden Ensâr'dan Muhammed bin Mesleme
(r.a.), Hz. ömer (r.a.)'in hilâfeti esnasında onun 'Şikâyet Masası'
reisi idi. Memurlarla alâklı şikâyetler bu masaya gelirdi. O, gelen bu
şikâyetleri inceler, araştırırdı. Neticede şayet haksızlık yapan, adam
kayıran, rüşvet alan biri ortaya çıkarsa cezalandırılırdı.
Bir defasında Medîne'de toplanan memurlara, Hz. Ömer (r.a.)
nasîhat ediyor ve onları, insanlara âdil davranmaları, zulmetmemeleri
hususunda îkaz ediyordu. İşte bu esnada halkın arasından, sessiz-sâkin
ve kimsesiz bir adam ortaya çıktı ve:
-Beni memurlarınızdan işte şu adam, haksız yere dövdü. Halbuki
suçladığı hususta benim bir kabahatimin olmadığı da sonradan anlaşıldı,
diyerek dâvâcı olduğunu söyledi.
Bunun üzerine mes'ele araştırıldı... Adamın haklılığı anlaşıldı,
memurun ona zulmen kırbaç vurduğu meydana çıktı.
Hz. Ömer (r.a.)'in kararı kesindi:
-Seni döven memura sen de, onun sana vurduğu kırbaç adedince
vuracaksın! Amr bin Âs (r.a.) itiraz etti:
-Yâ Ömer, bundan sonra memurlarınızı insanların gözü önünde dövdürecek
misiniz? Şayet böyle yaparsanız, bu tatbikat, memurlarınızın itibarını
düşürür, onları iş yapamaz hâle getirir.
Hz. Ömer'in cevabı aynen şöyle oldu:
-Ben zâlimi, şu veya bu bahânelerle koruyup da, mazlûmu mâruz kaldığı
zulümle başbaşa bırakmam. Kim zulmetmişse karşılığını görmeli ki,
tekrarına cesaret edemesin. Böylece karar kesinleşti. Sessiz ve
kimsesiz şikâyetçi adam, kendisine vurulan kırbaç adedince kırbaç
vuracaktır zulmeden memura...
Bu defa Amr bin Âs (r.a.), kimsesiz olan bu
şikâyetçi adama gitti ve şu teklifte bulundu:
-Sana, onun vurduğu kırbaç sayısınca altın
vereyim. Bunları al, dâvandan vaz geç. Yoksa kötü niyetli bazı insanlar
cesaret bulur, memurlar korkaklaşır. Neticede adâletin temini daha da
güç hâle gelebilir, dedi. Mazlum ve mağdur adam da bu teklifi kabul
etti: Yediği kırbaç adedince altınları aldı, dâvâsından vaz geçti. Ve
böylece, idare edenlerle idare olunanlar arasındaki buna benzer
haksızlıklar da son bulmuş oldu.
Ne âdil bir hüküm, ne güzel bir hâl çaresi... Tabii ki ne mes'ut bir
cemiyet! Bütün insanlığa örnek olması dileğiyle...
Kaynak: Fazilet Takvimi, 2001
|
|
|
Şimdi top devridir
|
|
|
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı aldığından esir düşen
kumandanlardan Kurtbay'ı huzuruna getirttir.
Kurtbay'a:
- Kurtbay, yiğtlik ve cesaretine cidden hayran
oldum. Sinanıma ve orduma yaptığını da biliyorum. Lakin imdi senin
şecaat ve cesaretin neye yaradı. akibet memleketinizi kaybettiniz. O
bahadırhane saldırışlar ne oldu? Ol şecaat kandedür, dedi.
Kurtbay:
-Hünkarım! Allah'a şükür, şecaat ve cesaretim
bakidür. Lakin memketimizi siz kendi bahadırlığınız ve yiğitliğinizle
almadınız. Bize ne yaptı ise ölüm saçan o menfur toplarınız yaptı.
Onlar memleketimizin kaybına sebep oldu, dedikten sonra şöyle ilave
etti:
- Sultan Kansu zamanında bir Berberi, Venedik'ten
top getirip Mısır'a satmak istedi. Fakat rical-i devlet, Peygamber
Efendimiz' (s.av.)'in "Kılınç ve ok
kullanınız" emr-i şerifine aykırı görerek bu topları
almadı. O zaman o Berberi zat: "Yaşayan görecektir ki, bu memleket, bu
toplara sahip olan bir millet tarafından elinizden alınacaktır" diye
bağırmıştı. Görünen o ki Berberi haklı imiş, dedi.
Yavuz Sultan Selim bunun üzerine:
-Kudret ve kuvvet Cenab-ı Hakk'ındır, amenna.
Kur'an ve sünnete bu kadar bağlı iken neden Resulullah Efendimiz'in
(s.a.v) "Silaha aynı silahla karşılık
veriniz" şeklindeki emr-i şerifini yerine getirmediniz. 900 sene
geçti. O zaman kılınç ve ok devri idi. Şimdi top devridir, dedi.
|
|
|
|
|
|
|
|
|