PÎR MUHAMMED GENCEVÎ
Karabağ'da
yetişen meşhur velîlerden. Karabağ'ın Gence şehrinden olup, evliyânın
büyüklerinden Şems-i Tebrîzî'nin torunlarındandır. On altıncı asırda
yaşamıştır.
Tasavvufta zamânının meşhûr velîlerinden
Abdülgaffâr hazretlerinin ders ve sohbetlerinde yetişip kemâle erdi.
Menkıbeleri, adına yazılan Menâkıbnâme'de toplanmıştır.
Tasavvufta hocası Şeyh Abdülgaffâr
hazretlerine gitmesi şöyle olmuştur: Pîr Muhammed Gencevî çocukluğunda
bir gün çift sürmekle meşgûl olan kardeşine azık götürmüştü. Yanına
varıp azığı bıraktıktan sonra bambaşka bir hâle girip kardeşinin
yanından süratle kaçmaya başladı. Kardeşinin peşinden koşup çağırmasına
rağmen bir türlü dönmedi. Tâ babasının evine kadar koştu eve girip
babasını görünce orada da duramayıp kaçmaya başladı. Artık karşısına
her kim çıksa ondan kaçıyordu. Hiçbir yerde duramıyordu. Neden böyle
kaçıyorsun diye sorduklarında hiç cevap vermiyordu. Sonunda onu zamânın
meşhûr velîlerinden Şeyh Abdülgaffâr hazretlerinin huzûruna götürdüler.
Bu zât ona; "İnsanlardan niçin kaçıyorsun?" diye sorunca; "İnsanlar
benim gözüme vahşî hayvanlar sûretinde gözüküyor. Eğer kaçmasam rahat
edemem. Mecbûren kaçıyorum" cevâbını verdi.
Bunun üzerine Şeyh Abdülgaffâr hazretleri
babasına; "Üzülme oğlunda korkulacak bir hal yoktur. Allahü teâlâ
oğlunun basîretini, kalp gözünü açmıştır. Her kime baksa onun ne
sıfatta olduğunu kalp gözüyle görür. İnsanların çoğu vahşî hayvan
tabiatında olduğundan onun gözüne o sûretde görünüyor. Bu sebeple o,
insanlardan kaçıyor. Bundan sonra bizim yanımızda dursun. İnşâallah
kâmil bir zât olur." dedi. Babası bu sözler üzerine onu Abdülgaffâr
hazretlerinin yanında bıraktı. Epeyce zaman onun hizmetinde kaldı.
Derslerine ve sohbetlerine devâm edip, tasavvufta kemâle erdi.
Tasavvufta yetiştikten sonra hocasının izni ile babasının yanına döndü
ve evlendi.
Şeyh Abdülgaffâr hazretlerinin âilesi bir
gece yarısı; "Sizden sonra yerinizi hangi oğlunuza bırakacaksınız?"
dediler. "Oğullarımızın bizim yerimize geçme hakları yoktur. Yerime Pîr
Muhammed geçecek, ona bırakacağım." deyince, râzı olmadılar.
"Oğullarından birini elbette yerine bırakmalısın." dediler ve bu
hususta ısrar ettiler. Bunun üzerine; "Üç oğlumuz var. Üçü de yanımızda
uyuyorlar. Pîr Muhammed'in evi Çerkîs Nehrinin kenarında yarım günlük
uzak yerdedir. Oğullarımın her birini üçer kere ismiyle çağırayım.
Hangisi uykudan uyanırsa yerimi ona bırakayım. Eğer oğullarımdan
hiçbiri uykudan uyanmazsa üç defâ daPîr Muhammed'i çağırayım. Eğer
üçüncü çağırışımda yarım günlük yoldan kalkıp gelirse ve kapıdan içeri
girip; "Buyurun!" der ise yerime, insanlara rehber olarak Pîr
Muhammed'i bırakacağım. Hak onun olduğuna senin de şüphen kalmasın."
dedi. Buna hanımı da râzı oldu. Bundan sonra oğullarının her birini
üçer defâ isimleriyle çağırdı. Hiçbiri uykudan uyanmadı. Daha sonra
talebesi Pîr Muhammed'i iki defâ çağırdı, üçüncü çağırışında kapıdan
içeri girdi. "Niçin geç geldin?" deyince; "Efendim birinci
çağırışınızda çarığımı giydim. İkinci çağırışınızda yolu katettim.
Üçüncü çağırışınızda huzûrunuza girdim." dedi. Bundan sonra hanımına;
"Bunu kuluna Allahü teâlâ verir. Senin benim gayretimle olmaz. Bu iş
nasîb meselesidir." dedi.
Pîr Muhammed Gencevî bebek iken, annesi
abdestsiz emzirmek istese emmez ve babası böyle bir halde iken yüzünden
öpmek istese beşikte yüzünü çevirip o hâliyle öpmesine mâni olmaya
çalışırdı.
Hocası Şeyh Abdülgaffâr hazretleri
vefâtından önce hasta yatağında huzûrunda bulunup, hizmetlerini görür
iken vefâtının yaklaştığı bir sırada; "Sizden sonra kimin hizmetine
girelim?" diye sorunca, hocası; "Bizden sonra seccâdemiz, yerimiz
senindir. İnsanları irşâda, hak yolu anlatmaya sen müstehaksın. Kimseye
ihtiyâcın yoktur. İnsanları Allah'ın emirlerine çevir, onlara dîn-i
İslâmı anlatıp rehberlik yap. Sen o derecede kâmil biri olursun ki, ben
kendi talebem için üzülmem. Fakat senin Cennet'e giren talebenin
derecesinin daha yüksek olmamasına üzülürüm." demiştir.
Maksudlu aşîretinden Mehmed adında bir
kimse, Kazvin şehrine koyun satmaya giderken, Pîr Muhammed hazretlerine
gelip talebe olmak, bîat etmek istediğini söyledi. "Bîat etmek herkesin
kârı değildir. Var yoluna git. Şimdi bîat zamânı değildir." dedi. Fakat
o, ısrarla talebeliğe kabûl etmesini isteyerek; "Lutfedip beni de
talebelerinizin arasına alınız." dedi. Bu ısrarı ve şiddetli arzusu
üzerine kabûl etti ve; "Haramlardan dâimâ sakın ve ihtiyât üzere ol
yoksa pişmanlık çekersin." dedi. Bu kimse bîat edip talebesi olduktan
sonra ticâret için Kazvin şehrine gitmişti. Orada koyun satıp para
kazanmıştı. Çarşıda gezerken bâzı ahlâksız kadınlar yanına
yaklaştığında hocası Pîr Muhammed Gencevî'yi hatırladı. Hemen vücudu
titremeye başladı. Böylece o kötü kadınlara meyletmekten kurtuldu. Bir
gün Pîr MuhammedGencevî, ikindi namazı sırasında âdeti olmayan bir
hareket yaptı. Namazdan sonra sebebini sorduklarında şöyle dedi: "Bize
talebe olan Mehmed, hayvan ticâreti için giderken bizden bîat almıştı.
Kazvin'de çarşıda gezerken yanına düşük kadınlar yaklaşıp meyletmek
isteyince vücûduna bir titreme geldi. Bugün ikindi vaktinde falan bağda
buluşalım diye bir kadınla anlaşmışlardı. Biz namazda iken kötü kadın
bağın içinden kendini gösterdi. Mehmed, bağın duvarından o tarafa
atlarken beline bastım. Düşüp, beli şiddetli derecede ağrıdı. Sonra o
düşük kadına kızarak, bağırıp çağırdı ve bırakıp gitti." dedi. Bu
sözleri söyledikten sonra; "Bre hey gâfil! Sana bîat verdikten sonra,
senin günah işlemene mâni olmayan, mahşer gününde seninle Cehennem'e
gider." buyurdu.
Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin
memleketi, Karabağ'da Gence vilâyetidir. Burası yaz aylarında çok sıcak
olması sebebiyle yazın şehre üç günlük mesâfede bulunan yaylaya
çıkardı. Yaylada iken bir gün abdest alıyordu. Ayaklarını yıkadığı
sırada âniden süratli bir şeklide ayağını ileriye uzattı. Sanki bir
şeye vurur gibiydi. Yüzünde de kızgınlık belirtileri görüldü. Âdetiniz
olmadığı halde ayağınızı neden böyle uzattınız? diye sorduklarında,
buyurdu ki: "Bizim falan talebemiz sâhilde pamuk tarlasını sularken bir
kimse yanına gelip; "Suyu ben tarlama bağlamıştım neden suyumu kesip
kendi tarlana akıtıyorsun? Beni de avâre bırakıp oyalıyorsun?" deyince,
bizim talebemiz dedi ki: "Suyun sizin tarlanıza aktığından benim
haberim yoktur. Ben suyu sahraya boşa akıyor zannettim. Al suyu sen
tekrar tarlana bağla." dedi. Fakat adam bu özrü kabûl etmedi. Kızgın
bir halde yanına yaklaşıp elindeki beli tam başına indirmek üzere iken,
talebemiz Allahü teâlânın izni ile bizden yardım istedi. O kadar korkup
bizi öyle çağırdı ki, yüreğim parçalandı. İşte o kimseye ayağımla
vurarak ona mâni oldum. Ayağım başına değdi. Başı iki ayağının
arasından geçti. Artık o kimsenin sıhhate kavuşma ihtimâli yoktur!"
dedi. Sonra o kimsenin babasına haber yollayıp çağırttı. Babası
gelince; "Oğlun sâhilde gâyet hasta bir vaziyettedir. Kefen hazırlayıp
oğlunun yanına git. Ölünce onu defneyle." diye tenbih etti. Babası
hemen söylenilen yere koşup oğlunun yanına vardı. Varınca oğlunun
öldüğünü gördü. Cenâzesini kaldırıp defnettiler.
Daha sonra bu hâdiseye şâhid olan
talebeye nasıl olduğunu sorduklarında şöyle anlattı: "O kimse aşağıda
tarla suluyormuş. Ben onun tarla sulamakta olduğunu bilmiyordum. Su
sahraya boş akıyor diye kendi tarlama kestim. Ben pamuk tarlamı
sularken, bir de baktım o adam hiddetli bir halde yanıma geldi. "Neden
benim suyumu kestin?" dedi. Ben şaşırıp kusura bakma, suyun senin
tarlana aktığını bilmiyordum. Boşa akıyor zannediyordum. Özür dilerim.
Şimdi buyur tekrar tarlana akıt." dedim. Fakat adam bir türlü iknâ
olmadı pür hiddet yanıma yaklaştı. Elindeki beli tepeme vurmak için
kaldırdı. Çâresiz kaldım hemen hocam Pîr Muhammed Gencevî hazretlerini
hatırladım. Allahü teâlânın izni ile imdâdıma yetişmesi için; "Yâ
Şeyhim!" diye imdâd isteyerek bağırdım. Bu sırada adamın elindeki bel
yere düşüverdi. Başı iki bacağı arasından geçip burun deliklerinden kan
fışkırmaya başladı. Çevremizde bulunan kimseleri yardıma çağırdım.
Koşup başına toplandılar. "Sana ne oldu bu yanındaki kimse mi seni bu
hale soktu?" dediler. "Bu bana hiç vurmadı. Bana ne oldu ise hocasından
oldu. Ben ölürsem bu adamı sorguya çekmesinler suçu yok." dedi. Oraya
toplananlar da onun bu sözlerine şâhid oldular."
Talebelerinden Demirci Hasanlı
aşîretinden Molla Muhammed bir gün evinde gusül abdesti alıp, hocasının
câmiine gitti. Bir müddet sonra Pîr Muhammed Gencevî hazretleri mescide
geldi. Talebelerine bakıp; "Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde
gusül abdesti alan kimse, koltuğunun altında yıkanmamış yer
bırakmışsın. Hemen git yıka gel!" buyurdu. Molla Muhammed bu sözü
duyunca, kendi kendine; "Ağzı kırık testi ile beyaz taş üzerinde gusül
abdesti alan benim! Hocam bu sözü benim için söyledi. Fakat bu kadar
arkadaşım arasında kalkıp gitmekten, hâlimi belli etmekten utanırım."
diye düşünmeye başladı. Tam bu sırada hocası Pîr Muhammed hazretleri
ona hitap edip; "Molla Muhammed! Bizim hizmetçiler oduna gidecekler,
git onları gönderiver." dedi. Bunun üzerine Molla Muhammed hemen kalkıp
dışarı çıktı. Gidip gusül abdesti alırken kuru kalan koltuğunun altını
yıkayıp namaza yetişti.
O zamânın meşhûr mürşidlerinden Şeyh
Kubâd Şirvânî vefât edince, Şirvan'da bulunan talebelerinden birkaçı
toplanıp Pîr Muhammed Gencevî'ye gidip talebe olmayı kararlaştırdılar.
Aralarında tasavvufta yükselmiş keşif sâhibi kıymetli bir talebe de
vardı. Ona; "Sen de bizimle gel berâber gidelim." dediler. Kabûl edip;
"Benim tasavvufta bir müşkülüm vardır. Nice zâtlara arzettim hiçbirisi
halledemedi. Şeyh Pîr Muhammed Gencevî hazretleri bu müşkülümü halleder
kanâatindeyim. Sizinle ben de gideyim." dedi. Hep birlikte yola çıkıp
bir namaz vakti Pîr Muhammed hazretlerinin bulunduğu yere ulaştılar. O
günlerde bahar mevsimi girmişti. Pîr Muhammed hazretleri ve talebeleri
yaylaya göç hazırlığı yapıyorlardı. Talebelerden herbiri bir çuval un
veya bir çuval pirinç yüklenip yaylaya taşıyordu. Pîr Muhammed
hazretleri de vazîfelendirdiği kâtibe kimin ne getirdiğini
yazdırıyordu. Bu telaşlı sırada Şirvan'dan gelen misâfirler arasındaki
keşif ehli talebe bir hû çekip kendinden geçti. Bir müddet kendinden
geçmiş bir halde kaldı. Ayılınca, arkadaşları; "Bu ne hal, sana ne
oldu?" diye sordular. Bunun üzerine, ben size bahsettiğim müşkülümü Pîr
Muhammed hazretleri un ve pirinç yükleri taşınırken halletti. "Şeyh Pîr
Muhammed her kimi kabûl ederse, ben dahi kabûl ederim. Kabûl etmediği
kimseyi kabûl etmem." diye bir nidâ işittim. Bu nidâyı işitince
kendimden geçtim. Acabâ Şeyh hazretleri beni kabûl eder mi veya red mi
eder diye kendimden geçtim." dedi. Bu talebenin gözleri âmâ olduğu
halde, Pîr Muhammed hazretleri yanlarına yaklaşıp mescidin kapısına
gelince, farkına varıp yerde emekleyerek ayaklarına kapandı. "Allah
rızâsı için beni talebeliğe kabûl eyle!" diye yalvardı. Bunun üzerine
Pîr Muhammed hazretleri; "Biz kabûl ettik. Duâ ederiz ki Allahü teâlâ
da kabûl buyursun." dedi.
Yine Şirvan'dan bir grup derviş, Pîr
Muhammed Gencevî hazretlerinin ziyâretine gelmişlerdi. Sohbet sırasında
kendi memleketlerinde bulunan bâzı zâtların velîlerden olup
olmadıklarını sordular. Bunlara cevâben; "Sorduğunuz zâtlardan Şeyh
Emîr, Allahü teâlânın velî kuludur. Velîler defterine kayıtlıdır.
Muhammed aleyhisselâmın meclis-i şerîfinde aşağı tarafta yeri vardır.
Gelir oraya oturur. Şeyh Abdullah ve Şeyh Akâsî evliyâ defterine dâhil
değildirler. Fakat Allahü teâlânın, duâsı makbûl kullarındandırlar."
buyurdu.
Anadan doğma âmâ bir kimse, Pîr Muhammed
hazretlerine gelip yalvararak; "Dünyâyı aslâ görmemişim! Bana bir duâ
etseniz de gözlerim açılsa, dünyâyı seyretsem." dedi. Âmânın bu
yalvarışı üzerine ona duâ etti. "İnşâallahü teâlâ ölümün yaklaştığı
sıralarda gözlerin açılır." buyurdu. Daha sonra Pîr Muhammed hazretleri
vefât etti. Duâ alan âmâ kimse, âmâ olarak epey bir müddet daha yaşadı.
Bir gün âniden gözleri açılıverdi.Dostları onun gözlerinin açılmasına
çok sevindiler. Bunun üzerine gözleri açılan kimse; "Gözlerim açıldı
ama ölümüm de yaklaştı! Zîrâ Pîr Muhammed hazretleri hayatta iken
gözlerimin açılması için ondan duâ istedim. Bana duâ edip vefâtım
yaklaştığı sırada gözlerimin açılacağını söylemişti. Elhamdülillah o
mübârek zâtın duâsı kabûl olunup gözlerim açıldı. Allahü teâlâ bilir,
ölümüm de yakındır." dedi. Gözleri açıldıktan birkaç gün sonra vefât
etti.
Kara Kethudâ adında bir zât bir gün Pîr
Muhammed Gencevî hazretlerine; "Efendim bir kimse ne zaman öleceğini
bilip, helalleşse ve gücü yettiği kadar ölüme hazırlansa iyi değil
midir?" diye arzetti. Bu suâl üzerine; "İyidir." buyurunca; "Benim ne
zaman vefât edeceğimi lutfedip bildirseniz." dedi. Bunun üzerine;
"Molla Âdil Paşa ile Molla Pürkadem'den hangisi önce vefât ederse sen
ölüm hazırlığını yap!Senin ölümün bu iki ilim ehlinin ölümleri
arasındadır." buyurdu. Bu kimse Pîr Muhammed hazretlerinin vefâtından
sonra yirmi beş sene daha yaşadı. Nihâyet işâret edilen âlimlerden
Molla Âdil Paşa vefât etti.Halk toplanıp cenâze namazını kıldılar. Kara
Kethudâ cemâat dağılmadan hepsiyle tek tek müsâfeha yapıp helalleşti ve
ağladı. Neden ağladığını sorduklarında; "Şeyh Pîr Muhammed Gencevî
hazretleri bana demişti ki: "Senin ölümün, Molla Âdil Paşa ile
MollaPürkadem'in vefâtlarının arasında olur!" Âdil Paşa vefât etti.
Benim ölümüm de yaklaşmıştır." dedi. Birkaç gün sonra da vefât etti.
İlim öğrenmekle meşgûl üç talebe, Pîr
Muhammed hazretlerini ziyâret için Gence şehrinden yola çıktılar.
Yolculukları sırasında içlerinden biri; "Eğer bu huzûruna gittiğimiz
zât, mürşîd-i kâmil ise kızını bana nikahlar." dedi. Bunun üzerine bir
diğeri de; "Eğer dediğin gibi bir zât ise, bize süt, pilav ve bal ikrâm
eder." dedi. Üçüncü arkadaşları da; "Mürşîd-i kâmil ise bizi Molla
Feyzullah'ın evinde misâfir eder." dedi. Onların geleceği gün Pîr
Muhammed hazretleri; "Bugün misâfirler gelse gerektir. Bir miktar süt
hazırlayınız. dedi. Misâfir talebeler huzûruna geldiklerinde;
"Misâfirlere süt ve pilav pişirin yanında bal da hazırlayın." dedi.
Hazırlıklar yapıldıktan sonra büyük oğlu Velî Muhammed'e; "Pilavı
eniştenin önüne koy." diyerek, yolda, mürşid-i kâmil ise kızını bana
verir diyen talebeyi gösterdi. "Bal da getir." dedi ve sofrayı
kurdurdu. Yemek yendikten sonra, sohbete başlayıp bu talebelere;
"Sizden biriniz bizi imtihan için şeyh mürşid-i kâmil ise kızını bana
versin der. Allahü teâlânın takdîri olmayan işi insan yapmaya güç
yetirebilir mi?" buyurdu. Biriniz de mürşid-i kâmil ise bize süt, pilav
ikrâm etsin ve bal da getirsin, der. Siz bir yere gelseniz, süt ve bal
bulunmasa mürşid-i kâmil olan kimsenin, mürşîd-i kâmil olmamasını mı
gerektirir. Bizi Molla Feyzullah'ın evinde misâfir etsin diyen talebeye
de; "Molla Feyzullah'ın birkaç kızı vardır. Bu vesîle ile o kızları
görmek istersin." buyurdu.Talebeler yanlış düşüncelerine ve
davranışlarına çok pişman olup ziyâdesiyle utandılar. Daha sonra
ayrılıp gittiler.
Devrinin meşhûr âlimlerinden biri Pîr
Muhammed hazretlerinin bâzan bilinmeyen bir lisanla konuştuğunu
duymuştu. Bu âlim bir yük kitabı yanına alıp, huzûruna gitmişti. "Eğer
bâzan konuştuğu lisan bu kitaplardan birinde bulunursa, ne âlâ yoksa
onu ateşte yakarım." dedi. Pîr Muhammed hazretlerine; "Siz bir lisan
ile konuşurmuşsunuz. Bu dil kitaplarda var mıdır?" deyince; "Vardır."
cevâbını verdi. Bunun üzerine kitapları getiren kimse, hizmetçisine bir
sandık gösterip bunu aç deyince, Pîr Muhammed hazretleri; "O sandıkta
değil, öbür sandıktadır." dedi. Gösterilen sandığı açtı. Aradıkları
kitabı buldular. "Hangi sandıkta olduğunu bildin. Hangi kitapta onu da
bildir." diyerek gösterilen sandıktaki kitapları birer birer göstererek
bunda mı bunda mı diye sordu. Gösterdikçe "Onda değil" dedi. Sonunda
bir kitap çıkardı; "İşte o kitaptadır." deyince; "Peki hangi sayfada
onu da belirt." diyerek, sayfalarını çevirmeye başladı. İlerde deyince,
çevirmeye devâm etti. Açarken; "Bir yaprak daha çevir o sayfanın üst
yüzünde yazılıdır." dedi. İşâret ettiği sayfaya baktı. O sayfada şöyle
yazıyordu: "Gerçekte bir lisan vardır ki o lisan ne Arapça, ne Farsça,
ne Türkçe ve ne de Süryânî lisanlarındandır. Hiçbir dile uymaz. Fakat
Allahü teâlâ o lisanı bâzı kullarına bildirir." O âlim zât bu hâle
şâhid olunca, Pîr Muhammed hazretlerine büyük bir muhabbetle bağlandı.
Bulundukları memleketin ileri gelen bir
âilesinin Beşâret Efendi adında bir hizmetçileri vardı. Bu hizmetçi
uzun zaman hizmetlerini gördükten sonra onu serbest bıraktılar. Beşâret
Efendi onlara; "Sakalım ağardı, ihtiyarladım. Bu âna kadar bana
İslâmiyetin şartlarından ve din bilgilerinden hiçbir şey öğretmediniz.
Namaz kılmayı da öğretmediniz. Şimdi ben ne yapayım." diye üzüntüsünü
dile getirince, ona; "Sen Şeyh Pîr Muhammed hazretlerinin hizmetine
git. Namaz kılmayı ve din bilgilerini onun hizmetinde öğrenirsin."
dediler. Bunun üzerine Pîr Muhammed hazretlerinin huzûruna gidip hâlini
arzetti. "Kırâat öğrenebilir misin?" deyince, buna gücüm yetmez, diye
cevap verdi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri bir talebesine; "Namazın
rekatlarını, adedini, her vakitte sünnet ve farz kaçar rekat namaz
kılındığını öğret. Kur'ân-ı kerîmi okumaya kâdir olmayan ümmîler gibi
bu da namazını kılsın." buyurdu. Bu ihtiyar; "Bana bir hizmet emredin."
diye arzedince de; "Bizi ziyârete gelen misâfirlerin abdest sularını
hazırlamayı sana vazîfe olarak verdik." dedi. Canla başla kabûl edip,
su lâzım oldukça bir ağacın iki ucuna bağladığı iki testi ile taşırdı.
Bu ihtiyâr hizmetçi, Şeyh hazretlerine derin bir muhabbetle dâimâ su
çeker dururdu.
Bir defâsında Pîr Muhammed hazretleri
yaylaya çıkmıştı. Bu sırada Üçoğlan aşîretinden Üveys Ağa namında bir
kimse yanında bir grupla birlikte Şeyh hazretlerini ziyârete gitmek
üzere yola çıkmıştı. Yolda öğle namazının vakti girdiğinden namazı
kıldılar. Bu arada Üveys Ağa cemâatte bulunanlara Şeyhe ne hediye
götürüyorsunuz? diye sordu. Herkes birer birer hediyesini
söyledi.Aralarında Genç Sofi denmekle meşhur biri daha vardı. Ona sıra
gelince; "Senin hediyen nedir?" diye sordu. "Benim kendi tarafımdan
hediyem yoktur. Lâkin Şeyh hazretlerininLenberân adındaki nâhiyede bir
talebesi var. Bu talebesi bahçesinde zerdali yetiştirir. Yetişen ilk
zerdalileri benimle Şeyh hazretlerine gönderdi. Ben de bu zerdalileri
götürüyorum." diye cevap verdi. Üveys Ağa sözü geçen hatırlı biriydi.
"Baharın ilk günlerinde zerdali yetişir mi? Aç bakayım." dedi. Genç
Sofi; "Emânettir ben açamam. İsterseniz siz kendiniz açın bakın." dedi.
Üveys Ağa kabı açıp bakınca zerdalileri gördü. Genç Sofiye, iki tâne
zerdali ver yiyeyim." dedi. "Emânettir veremem." deyince, Üveys Ağa iki
tâne zerdali için Şeyh bize ne yapar diyerek iki tâne alıp yedi.Sonra
herkes atına binip yola koyuldu. Üveys Ağa atı üzerinde bir düz yolda
giderken atı sürçüp attan düştü ve sağ kolu kırıldı. Pîr Muhammed
hazretlerinin dergâhına yaklaştıkları sırada yaşlı hizmetçiBeşâret
Efendi onları karşılayıp herbirine hoş geldin diye müsâfeha yaptı.
Üveys Ağanın sağ kolu kırılmış olduğundan sol elini tutarak müsâfeha
yaptı veÜveys Ağa özrümüz var kusura bakma dedi. İhtiyar hizmetçi; "İki
zerdali için kolunuzu niçin kırdınız?" deyince, gelen misâfirler çok
şaşırdılar. "Bu husûsun Şeyh hazretleri tarafından keşfedileceğini
beklerken, hizmetçisi keşfedip, durumu bildirdi." dediler. İhtiyar
hizmetçi Beşâret Efendi, hiçbir şey bilmediği halde, Pîr Muhammed
hazretlerine muhabbeti ve hizmeti sebebiyle kalp gözü açılmış, velîlik
derecesine yükselmişti.
Talebelerinden biri Berdağ kasabasında
meyve yetiştirirdi. Meyveler olgunlaşınca, hocasına götürmek istedi.
Ancak hocasının yayladan dönüp dönmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek
için yol üzerine çıktı ve atlı bir kimsenin kendisine doğru geldiğini
gördü. Yanına yaklaşınca, daha o sormadan; "Şeyh hazretlerini sorarsan
o, dün yayladan döndü." dedi. Bu haberi alınca, alelacele dönüp bir
heybeye kavun karpuz doldurup atına yükledi. Kendisi de ata binip yola
çıktı. Giderken kendisine şeyh hazretlerinin yayladan döndüğünü haber
veren atlıyı gördü. Elinde bir de silah görünce korktu. "Kaçsam zâten
kurtulamam." dedi. Doğruca yanına yaklaşıp selâm verdi.Selâmını alıp;
"Ben de Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere gidiyorum. Berâber gidelim."
dedi. Bunun üzerine ister istemez onunla yola devâm etti. Kendisine
yoldaş olan bu kimse; "Heybende herhalde meyve var gibi. Bize bir kavun
versen de yesek olmaz mı?" dedi. O kimse; "Bunları Pîr Muhammed Gencevî
hazretlerine götürüyorum. Vermek için ondan izin almamız lâzımdır."
dedi. "Eğer bedâva vermezsen borç olarak ver." deyince, heybesinden bir
kavun çıkarıp uzattı. Bunun üzerine; "Soyuver de yiyelim." deyince,
kavunu soyup dilimledi. O kimse de kavunu yedi. Berâberce yola devâm
ettiler. Hocasına kavun karpuz götüren talebeye yolun korkulu
yerlerinde yoldaşlık etti. Hocasının bulunduğu beldeye yaklaştıkları
sırada yol kenarında bir harman sâhibinin yanında durdular. Talebeye
yoldaşlık eden atlı, harman sâhibine yaklaşıp;
"Şu sûfîden bir kavun ödünç aldım. Bana
bir kavun verin de bunun kavununu ödeyeyim." dedi. Harman sâhibi yemin
ederek; "Bizim kavunumuz yoktur." dedi. Harman sâhibine; "Bu samanın
içinde kavun bulursak bizim olsun mu?" dedi. "Kavun değil altın
bulsanız sizin olsun." deyince, saman yığınının bir yerini mızrakla
gösterip burada kavun var çıkarıp bize ver!" dedi. Harman sâhibi
merakla işâret ettiği yeri karıştırıp saman yığınının içinden iki kavun
çıktığını gördü. Buna çok şaşırdı. Çünkü oraya kavun koymamıştı.
Kavunları alıp ona verdi. Hocasına kavun karpuz götürmekte olan talebe
de çok şaşırmıştı. Çünkü saman yığınının arasından çıkan kavunlar ödünç
verdiği kavunun aynısı idi. Kavunlardan birini alıp borç aldığı kavunun
yerine verdi. Diğerini de kesmesini söyledi. Borç verdiği kavunu alıp
heybesine koydu. Diğerini de kesti. Harman sâhibi ile birlikte
yerlerken birara kavunun çekirdeklerini bir kenara dökmek için bir
tarafa eğildi. Sonra doğrulup, baktığında kendisine yol arkadaşlığı
eden kimse bir anda gözden kaybolmuştu, orada yoktu. Bunun üzerine
kalkıp hayret içinde yoluna devâm etti. Yolda öğle namazı vakti girdi.
Bir yerde durdu ve durduğu yerde akar su kaynağı gördü. Bu sudan abdest
aldı. Namaza duracağı sırada suyun başında Pîr Muhammed Gencevî'nin
durduğunu gördü. Yanına yaklaştı bu sefer başka bir kimse şeklinde
gördü. Bu kimse; "Şeyhin köyünde şimdi ezân okunur acele git! İnşâallah
cemâate yetişirsin." dedi. Bunun üzerine hemen yürüdü. Cemâate yetişip
cemâatle namaz kıldı. Namazdan sonra bekledi. Bu sırada hocası Pîr
Muhammed hazretleri; "Dağdan gelen sûfiyi çağırın gelsin!" buyurdu.
Gelip huzûruna oturunca; "Bugün başından geçen hâdiseleri bu cemâate
anlat." dedi. O da başından geçen hâdiseleri tek tek anlattı. Cemâat de
hayretle dinledi.
Maksudlu aşîretinden Akkaşoğlu Hüseyin
Ağa adında biri vardı. Bu şahsın bir kızı, Pîr Muhammed Gencevî
hazretlerinin oğlu Habîb Muhammed ile nişanlanmıştı. Fakat kız nişanlı
iken öldü. Bunun üzerine kızın babası pek ziyâde üzüldü. Şeyh
hazretleri ona tâziye için gittiğinde, Akkaşoğlu Hüseyin Ağa ağlayıp;
"Dünyâda sizinle akrabâlık kurmuştuk, nasîb olmadı. Bu akrabâlık
sebebiyle âhirette size yakın olmayı ümid ediyorduk. Ancak buna sebeb
olacak kızımız vefât etti. Bundan dolayı üzüntümüz pek ziyâdedir."
dedi. Pîr Muhammed Gencevî hazretleri; "Yakınlığımız kesilmez, elem
çekme. Zîrâ şu anda sizin hanımınız hâmiledir. Henüz kendisinin de
haberi yok. Bir kız çocuğunuz dünyâya gelir. O zaman biz ve siz
dünyâdan göçeriz. Bu kızınız yetişip büyür. Oğlum Habîb Muhammed'le
Allahü teâlânın izni ile evlenirler ve böylece akrabâlığımız devâm
eder." dedi. Sonra Hüseyin Ağanın bir kızı dünyâya geldi. Şeyh
hazretlerinin ve Hüseyin Ağanın vefâtından sonra bu kız ile Şeyh
hazretlerinin oğlu Habîb Muhammed evlendi.
Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin
Yassıboğa denmekle meşhur bir öküzü vardı. Yaylaya çıktıkları zaman
Şeyh hazretlerinin komşuları Nahcivan tuzlasından tuz getirmeye
gittiklerinde, Şeyh hazretleri Yassıboğa'yı da tuz yüklenmesi için
gönderirdi. Bir defâsında tuz getirdikten sonraŞeyh hazretleri
mescidden evine giderken, Yassıboğa karşısına çıktı. Ayaklarını yerlere
sürerek bir müddet Şeyh hazretlerinin önünde durdu. Bunun üzerine;
"Yassıboğa, lisân-ı hâl ile bize şikâyette bulunuyor. Allahü teâlâ size
bu kadar nîmet ve izzet vermiştir ki hiçbir şeye ihtiyâcınız yoktur.
Beni tuz getirmeye göndermesen olmaz mıydı? Sırtım ve ayaklarım çok
ağrıdı." diyor." buyurdu.Sonra da;"Bundan sonra bu boğaya kimse yük
yüklemesin. Çifte de koşulmasın, serbest bırakılsın. Evlâdıma vasiyet
ederim ki, tuz getirmeye öküz götürmesinler. Tuz lâzım oldukça satın
alsınlar." Bu tenbihinden sonra Yassıboğa serbest bırakıldı. Epey bir
zaman sonra Merdekird köyü halkından bir kimse, çift sürerken Yassıboğa
dolaşa dolaşa yanına yaklaşmıştı. Çiftçi Yassıboğa'yı yakalayıp çifte
koştu. İkindi vaktine kadar çift sürdürdü. Sonra da salıverdi.
Yassıboğa oradan kurtulunca, koşarak Şeyh hazretlerinin bulunduğu yere
geldi. Bu sırada çift süren köylünün eli ayağı tutmaz oldu ve yığılıp
kaldı. Yakınında çift süren çiftçiler hadi gel artık köye dönelim diye
çağırdıklarında; "Elim ayağım felç oldu. Hâlim perişandır." dedi.
Çiftçiler bu sözü üzerine başına toplandılar. "Daha şimdi çift
sürüyordun sana ne oldu?" dediklerinde; "Şeyhin köyü tarafından bir
semiz öküz geldi. Bu öküzü tutup çifte koştum. Bir müddet çift sürdüm
sonra da salıverdim. O anda birdenbire elim ayağım tutmaz oldu." dedi.
Bu sözleri dinleyen çiftçiler arasından biri; "Herhalde Şeyh
hazretlerinin serbest bıraktığı öküzü çifte koşmuşsun. Bu sebeple
başına belâ gelmiş!" dedi. Bu sırada Pîr Muhammed Gencevî hazretleri de
mescidde ikindi namazını kıldıktan sonra, mescidin kapısında durdu. Bir
de baktılar ki Yassıboğa koşarak ona doğru geldi. Bunun üzerine orada
bulunanlara; "Yassıboğa'nın şikâyeti vardır! Çifte koşmuşlar gibi!"
dedi.
Eli ayağı tutmaz olan çiftçi ise durumun
farkına varıp yanına bir mikdar hediye alarak; "Beni Şeyh hazretlerinin
huzûruna götürünüz." dedi. Akrabâları ısrarı üzerine onu Şeyh
hazretlerinin huzûruna getirdiler. Özür dileyip affetmesini ve duâsını
istedi. Şeyh hazretleri affedip hayır duâ etti ve o anda çiftçinin eli
ayağı tutmaya başlayıp eski hâline döndü. Kalkıp yürüyerek köyüne gitti.
Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin bir
köpeği vardı. Evinin yanında belde halkı toplandığı zaman aralarında
cünüp bir kimse bulunsa, köpek o kimsenin elbisesinin eteğinden tutup
çekerek kalabalık arasından çıkarırdı. Bir kimse, cezâyı gerektiren
günah işlese, o kimsenin de elbisesinden tutup yavaş yavaş çekerdi.
Haram olan bir yiyecek önüne atılsa asla yemezdi. Şeyh hazretleri bir
düğüne dâvet edilmişti. Dâvetli olarak gittiği köye köpeği de peşinden
gitti. Düğün yemeği dağıtılacağı sırada Şeyh hazretlerinin
talebelerinden bâzıları düğün yemeğinden bir mikdâr köpeğin önüne
atılmasını söylediler. Önüne attıklarında yemediğini gördüler. Sebebini
sorunca, talebeler bu köpek haram karışmış şeyleri yemiyor, seçiyor
dediler. Bunun üzerine yiyeceği helaldan olduğunu iyi bildikleri bir
komşudan ekmek isteyip önüne attılar; köpek bu ekmeği yedi. Aynı
ekmekten bir kısmının içine düğün pilavı koyup attılar. Köpek ekmeğin
arasındaki düğün pilavını ayaklarıyla ayırıp ekmeği yedi.
Bir defâsında kendisinin de sonradan
defnedildiği mezarlığın duvarını yaptırmak için halkı çalıştırıyordu.
Halk, taş taşıyordu. Bu sırada biri huzûruna gelip; "Oğluma falan
kimsenin kızını almak için hazırlık yaptım. Bir hayır duâ ediniz de,
Allahü teâlâ hakkımızda hayırlı eylesin." dedi. Bu adama; "O kimsenin
kızının senin oğlunla evlenmesi takdir edilmemiştir. Senin oğlunun
evlenmesi takdir edilen kadının kocası şu cemâatin arasında taş
taşıyor." buyurdu. Bunun üzerine o kimse hazırlığından ve teşebbüsünden
vazgeçti. Birkaç gün sonra cemâat arasından bahsedilen kimse vefât
etti. Daha sonra da dul kalan hanımı ile duâ için gelen kimsenin oğlu
evlendi.
Erzurumlu MollaAli adında bir zâtın
babası Şeyh hazretlerinin talebelerindendi. Molla Ali babasından naklen
şöyle anlatmıştır: "Bir gece Şeyh hazretleri dergâhında otururken
dervişlerden biri çırayı düzeltirken söndürdü. Derviş çok mahcûb oldu.
Çırayı yeniden yakmak için odadan çıktı. Dergâh karanlık içinde kaldı.
Bu sırada Pîr Muhammed hazretleri mübârek elini yukarı kaldırdı. Beş
parmağının herbirinden çıra gibi ışık yayılmaya başladı. Dergâh
aydınlandı. Çıra yakılıp getirilince, elini indirdi."
Yine MollaAli babasından naklen şöyle
anlatmıştır: "Eshâb-ı kirâm düşmanlarından bir grup, Şâh Tahmasb'ın
yanında Pîr Muhammed hazretlerinin aleyhinde konuşarak çok şeyler
söylediler." Karabağ'da bir sünnî kimse çıkmış o bölgenin halkı
hediyelerini hep ona veriyorlar. Şeyh Sâfî evlâdına hediye gelmez
oldu." dediler. Bunun üzerine Şâh Tahmasb, Şeyh hazretlerini yanına
getirmek için adamlarından bâzılarını görevlendirdi. Pîr Muhammed
hazretleri kerâmetiyle bu kararı keşfedip; "Şâh Tahmasb bizi huzûruna
götürmek için adam tâyin etti." dedi.Sonra bâzı dostlarıyla istişâre
edip, onun adamları gelmeden önce kendisi gitmeye karar verdi.
Talebelerinden bâzılarını da yanına alıp Kazvin şehrine gitti. Şahın
ordusunda Şeyh hazretlerini seven Ehl-i sünnet îtikâdında meşhur bir
kimse vardı. Şeyh hazretleri Kazvin'e varınca, bu kimsenin çadırında
misâfir oldu. Bu sırada şâhın onu getirmek için vazîfelendirdiği
kimseler hazırlık yapıyor, atlarını nallatıyorlardı. Misâfir olduğu
kimse o askerlere haber yollayıp; "Gitmenize lüzum yok. Şeyh hazretleri
kendisi geldi." dedi. Gelip görüştüler ve onun bulunduğu çadırda
misâfir kalmasına râzı oldular. Ertesi gün de Şah'a götürmek üzere
bulunduğu çadırdan aldılar. Yolda giderken gören azılı düşmanlardan
biri; "Şimdi Şah emreder ben de senin derini yüzerim, çarık yapıp
ayağıma giyerim!" dedi. Pîr Muhammed hazretleri bu azılı düşmana cevap
olarak; "Allahü teâlânın dediği olur. Senin dediğin olmaz." buyurdu.
Şah Tahmasb'ın yanına varınca, Şah adamlarına; "Doğurması yaklaşmış
olan bir ineği bulup buraya getirin." dedi. İneği bulup getirdiler.
Şah, önlerinde duran ineği göstererek, Şeyh hazretlerine; "Bu ineğin
buzağısı erkek mi dişi midir?Alâmeti nedir?" diye sordu. Pîr Muhammed
hazretleri ineğe bakıp; "Allahü teâlâ bilir ki, bu ineğin buzağısı
erkektir. Rengi siyah ve kuyruğunun ucu beyazdır." dedi. Şah Tahmasb
adamlarına emredip; "Bu ineği boğazlayın ve karnından çıkan yavrusunu
perdesi ile yanıma getirin." dedi. Hemen ineği götürüp boğazladılar ve
buzağıyı yavruluğundan çıkarmadan getirdiler. Önünde buzağıyı
yavruluktan çıkardılar. Baktı ki buzağı erkek, rengi siyah ve
kuyruğunun ucu da beyaz. Aynen Pîr Muhammed hazretlerinin târif ettiği
gibi.
Şah Tahmasb bu hâdiseye şaşırıp, ikinci
bir plân kurdu. Şeyh hazretlerine ve talebelerine belli etmeden zehirli
şerbet vermelerini emretti. Adamlarına; "Bakalım zehirlenecekler mi?"
dedi. Şahın adamları, Şeyh hazretlerine ve talebelerine içine zehir
kattıkları şerbeti içirdiler. Sonra daŞahın yanından çıkardılar. Şeyh
hazretleri oradan ayrılınca, talebelerine; "Bize içirdikleri şerbet
zehirli idi." dedi. Daha sonra tenha bir evde toplanıp; "Lâ ilâhe
illallah." diyerek zikre başladılar. O kadar zikrettiler ki, hepsi çok
terledi ve içtikleri şerbetteki zehiri ter ile vücutlarından dışarı
attılar. Hiçbirine bir zarar olmadı. Şâhın adamları kin içinde Şâha;
"Bunları katletmek lâzımdır." dediler. Şah Tahmasb; "Biz onların
hepsine zehir içirdik; eğer öldüler ise ne âlâ! Yok zehir tesir etmedi
ve ölmediler ise onları öldürmek insafa sığmaz." dedi. Sonra
bulundukları yere adam gönderip durumlarını öğrenmek istedi. Hiçbirine
bir zarar gelmediğini haber aldı. Bunun üzerine Pîr Muhammed
hazretlerini yanına çağırıp; "Haydi evinize dönünüz. Benim vilâyetimde
ne işlersen işle. Kimse seni incitmesin. Zîrâ senin velî olduğunda
şüphem kalmadı." dedi."
Şeyh hazretleri buyurmuştur ki: "Hind
beldesinde bir talebem vardır. Beni görmemiştir. Ama onu tasavvufta
yetiştirip kâmil ve mükemmil yetişmiş ve yetiştirebilen hâle getirdik.
O bulunduğu diyârın halkını irşâd etmektedir. Kâmil ve yetişmiş olan
mürşid o kimsedir ki, iki talebesinden biri doğuda biri de batıda olsa
ve ikisi aynı anda vefât etmek üzere olsa, her ikisinin de başında
bulunup îmânlarını şeytanın vesvesesinden muhâfaza eder."
HER VARLIK TESBÎH EDER
Eriş şehrinden Molla Bâbâ adında biri,
Pîr Muhammed Gencevî hazretlerine talebe olmuş ve hizmetinde
bulunmuştu. Bu kimse şöyle anlattı: "Bir defâsında Şeyh hazretleriyle
bir yere gidiyorduk. Hocam at üzerindeydi. Ben de yanında yaya
yürüyordum. Giderken yol üzerinde bir kuş ölüsü gördük. Hocam bana; "Şu
kuşcağızı bana ver." dedi. Ben de alıp verdim. Bir müddet elinde tuttu.
Sonra kuşcağız canlandı ve uçup gitti. Bunun üzerine dedim ki:
"Efendim, Îsâ aleyhisselâm duâ edince, ölü dirilirmiş. Elhamdülillah
sizin nefesiniz ile de bu kuşun dirildiğini gözümüzle gördük." dedim.
Bunun üzerine buyurdu ki: "Kuşcağız ölmemişti. Fakat tesbihini yâni
Allahü teâlâyı zikrederken söylediği şeyi unutup onu düşünürken kendini
kaybetmiş. Tesbihini hatırlattım. Aklı başına geldi ve toparlanıp uçtu
gitti. Her varlığın kendi lisânına göre tesbihi vardır. Allahü teâlânın
velî kulları ve mürşid-i kâmiller bunu bilirler. Bir senede gökten kaç
damla yağmur düşeceğini ve yerden ne kadar ot biteceğiniAllahü teâlâ
mürşid-i kâmillere bildirir."
İLİM PERDE İMİŞ
O devrin büyük âlimlerinden bir zât, Pîr
Muhammed hazretlerini ziyârete gitmişti. Bu âlim ziyârete giderken,
kendi kendine; "Eğer bu zât mürşid-i kâmil ise bana Peygamber
efendimizin nübüvvet mührünü göstersin." diye düşünür. Huzûruna
varınca, Pîr Muhammed hazretleri bu âlime; "Bir vâz ve nasîhat yap da
halk dinlesin." dedi. O da kabûl edip halka bir vâz yaptı. Fakat halk
onun vâz ve nasîhatlarından hiç etkilenmedi. Bu âlim, Pîr Muhammed
hazretlerine; "Bir vâz da siz yapınız, biz dinleyelim." dedi. Bunun
üzerine sohbete başladı. O âlimin anlattığı şeylerin aynısını söyledi.
Halka fevkalâde tesir etti. Âlim bu hâli görünce, çok şaşırdı. "Sen de
aynen benim söylediklerimi söyledin. Benim vâzım hiç tesirli olmadı.
Bunun sebebi nedir?" dedi. Pîr Muhammed hazretleri şöyle cevap verdi:
"Siz bildiğiniz ile amel etmezsiniz. Bunun için sözünüz tesir etmez.
Ama biz ilmimizle amel ederiz. Dinleyenlere ok gibi dokunur. Bu sebeple
bizim sözümüz tesirli olur. Bir sebebi de şudur ki: Siz bir hadîs-i
şerîf okurken, Resûlullah aleyhisselâm böyle demiş ve filan sahâbe
böyle böyle demiş diye nakledersiniz. Fakat biz naklederken Peygamber
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem böyle dedi ve falan sahâbe böyle
dedi, diye naklederiz. Demiş ile dedi arasında fark vardır." Daha sonra
da insafa sığar mı ki, bizi ziyârete gelirken içinden; "Eğer mürşid-i
kâmil ise Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin nübüvvet
mührünü bana göstersin." diye düşünürsün ve bunu istersin?" dedi.
Bundan sonra da söze devâm edip; "Bize darılmayınız Civânşîr aşîretinin
semiz koyunlarını yemişsin. Karlı soğuk sularını içmişsin, kalbin kazan
karasından daha ziyâde kararıp körleşmiş. Mühr-i nübüvveti gösterince
görmek için göz lâzımdır." deyince, o âlim insafa gelip; "Elhamdülillah
sizi görmekle şereflendik. Bizim "demiş" sözümüz bundan sonra sizin
dediğiniz gibi "dedi" olsun. Ama mühr-i nübüvveti görmeyi çok arzu
ediyorum. Kalbimin kasveti, kırk gün halvete girmekle kalkar mı? Benim
için nasıl riyâzet ve mücâhede buyurursanız başım üstüne yerine
getiririm." deyince; "Sen yaşlısın kırk gün halvete girmeye gücün
yetmez. Üç gün îtikâf niyetiyle mescidde kal. Bakalım Allahü teâlâ ne
gösterir. O zât hemen mescide girip üç gün îtikâf niyetiyle orada
kaldı. Üç gün geçince ikindi namazından sonra talebelerin zikrettiği
bir sırada mühr-i nübüvveti gördü.Kendinden geçip zikretmekte olan
talebelerin arasına gitti. Onlarla zikre başladı. Zikir sırasında
talebeler neden yavaş yavaş zikretmiyorlar, böyle yapsalar olmaz mı
diye düşündü. Zikir meclisi dağılacağı sırada Pîr Muhammed hazretleri
talebelerine; "Zikri yavaş yavaş yapsanız olmaz mı?" dedi. O kimse bu
sözü de duyunca kalbinden geçenleri farkettiğini görerek gidip Pîr
Muhammed hazretlerinin elini öptü ve; "Bu sözü, görünüşte
talebelerinize söylüyorsunuz. Fakat benim kalbimden geçeni söylediniz.
Anladım ki zikri ne sûrette yapıyorlarsa câiz imiş. Benim bilmediğim
hususlar varmış, özür dilerim" dedi.
KURŞUN NE OLDU?
Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin hanımı
Zeyneb ananın iki erkek kardeşi vardı. Bunlardan biri Gencevî
hazretlerini severdi ve ona talebe olmuştu.Diğerinin hiç muhabbeti
yoktu. İki kardeş birlikte Gürcistan'a askere gitmişlerdi. Bir gün
Gencevî hazretleri hanımı ile evinde otururken; "Eyvâh!" dedi. Hanımı
ne oldu diye sorunca; "Birâderine bir kâfir tüfek attı. Bizi seven
kardeşine gelen kör kurşuna bir pelit ağacını eğdim. Kurşunu meşe ağacı
tuttu. Birâderin kurtuldu." deyince, Zeyneb ana; "Öbür kardeşime gelen
kurşun ne oldu?" diye sordu. "Göğsünü delip geçti!" deyince; "Aman
böyle söyleme!" dedi. "Allahü teâlâ bilir ama, böyle oldu." Askerler
dönünce, Gencevî hazretlerini seven kayın birâderi sağ sâlim geldi.
Sevmeyip muhâlefet edenin ise vurularak öldüğü haberi geldi.
1) Menâkıb-ı Pîr MuhammedGencevî,
Feyzullah Efendi,MilletKütüphânesi No: 2142
2) Silsilenâme-i Feyzullah Efendi;
Üniversite Kütüphânesi, İbn-i Emîn T.Y. 3718