AHMED NÂMIKÎ CÂMÎ
Horasan'ın
büyük velîlerinden. İsmi Ahmed bin Ali Nâmıkî Câmî, künyesi
Ebü'l-Hasan'dır. Eshâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah'ın (r.anh)
soyundandır. Horasan'ın Nâmık köyünde 1049 (H.441) senesinde doğdu.
Sonradan Câm kasabasına yerleşti. Bu yüzden Nâmıkî ve Câmî nisbeleri
ile tanındı.
Ahmed Câmî hazretleri ümmîydi. Yâni okula
gitmemişti. Yirmi iki yaşında iken tövbe etmek nasîb oldu. O yaşa kadar
arkadaşları ile zevk ü sefâ içinde yiyip içerdi. Bir gün içki getirmek
sırası ona geldi. Bulundukları yerde kırk küp içkileri vardı. İçki
almak için gidip baktığında hiç birinde şarap bulamadı. Şaşırıp kaldı.
Sonra merkebi ile şarap için bağa gitti. Oradaki şarapları merkebe
yükledi. Merkep yürümemekte inâd ediyordu. Hayvanı şiddetle dövmeye
başladı, sonra âniden; "Ahmed niçin bu hayvanı incitirsin? Onu biz
yürütmüyoruz. Biz irâde etmeden yürümeyeceğini bilmiyor musun?
Arkadaşların özrünü kabûl etmezse, biz kabûl ederiz." diye bir ses
işitti. Hemen yere kapandı ve; "Yâ Rabbî! Tövbe ettim. Bundan sonra hiç
şarap içmeyeceğim. Emreyle merkep yürüsün. O insanlara mahcûb
olmayayım. " dedi. Merkeb yürümeye başladı. Arkadaşlarının yanına varıp
şarabı önlerine koyduğunda, ona sen de iç dediler. "Ben tövbe ettim."
dedi. Fakat içirmek için ısrâr ettiler. Âniden kulağına yine bir ses
geldi; "Yâ Ahmed! Ellerinden al, iç ve içtiğin bardaktan onlara da
içir." diyordu. Hemen alıp içti, şarap bal şerbeti olmuştu. Allahü
teâlânın kudreti ile şarap şerbete çevrilmişti. Orada bulunanlara da
tattırdı, hepsi tövbe ettiler ve dağıldılar. Sonra dağa çıktı, uzun
müddet insanlardan uzak durdu. İbâdet ve nefs terbiyesi ile meşgûl
oldu. Seneler sonra bir gün kalbine; "Ahmed! Hak yoluna böyle mi
giderler? Kavminden senin üzerinde hakları olan birçok insanı
bıraktın." düşüncesi geldi. İnsanların arasına döndü ve eline bir odun
alıp, evvelki şarap küplerini kırmaya başladı. Köyün muhtarına onu
şikâyet edip; "Ahmed delirdi. Şarap küplerini parçalıyor." dediler.
Muhtar, bir adam gönderip onu evden çıkardı ve atların bulunduğu ahırda
hapsetti. O da ahırın bir köşesine oturdu. Ellerini başına koyup;
"Katır, şarap küpüyle hiç durmadan
dönüyor,
Ey
gönül! Allah için sen de gel bir defâ dön."
beytini okudu. Bu sözlerini işiten
ahırdaki atlar, önlerindeki otları yemeyi bırakıp, başlarını duvarlara
vurmaya başladılar. Gözlerinden yaşlar akıttılar. Atların bakıcıları bu
hâli görüp muhtara haber verdiler. Muhtar gelip onu serbest bıraktı ve
özür diledi.
Yine dağa dönüp gitti. Nice yıllar orada
kalıp, ibâdet ve tâat ile meşgûl oldu. Artık okuyup yazmaya başladı.
Kur'ân-ı kerîm ile diğer temel dînî kitapları, din büyüklerinin
hayâtını devamlı okuyordu. Bir taraftan da bâzı kimselerin üzerinde
hakları olduğunu düşünüyordu. Acaba onları nasıl ödeyecekti. Bu
düşünceler içindeyken, kalbine şöyle bir nidâ geldi: "Ahmed! Sen,
insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda iyi gidiyorsun. Allahü teâlânın
lütfuna ve keremine olan tevekkülün sebebiyle, senden alacaklı
olanların borcunu, O, nihâyetsiz hazînesinden fazlasıyla öder. Gerçekte
rızıkların hakîkî sâhibi de odur..."
Bundan sonra Allahü teâlâ, nihâyetsiz
ihsân hazînesinden onun üzerinde hakları bulunanların ve ona muhabbeti
olanların her birine, her gün bir batman (7.692 kg) buğday verirdi.
Şöyle ki, alacaklılar her sabah o bir batman buğdayı sandıklarında
bulurlardı. Bu buğday, o gün evdekilerin hepsine yeterdi. Hattâ
misâfirleri gelse, onlara da yetip artardı. Bir zaman sonra, ona
verilen mânevî bir işâret üzerine tekrar insanlar arasına döndü ve
doğru yolu göstermeye başladı. Sirac-üs-Sâirîn kitabını yazdığı âna
kadar 80 bin kişi elinde tövbe etti.
Ahmed Câmî'nin oğullarından Zâhirüddîn
Îsâ, babasının elinde 600 bin kişinin tövbe ederek doğru yolu
bulduklarını bildirmiştir.
Kendisine sordular ki: "Biz geçmiş
velîlerin kitaplarını, kerâmetlerini okuyor ve âlimlerden dinliyoruz.
Ama sizde meydana gelen haller çok azında görülmüştür. Bunun sebeb-i
hikmeti nedir?" Buyurdu ki: "Velîlerin çektiği bütün sıkıntıları
çektik. Allahü teâlâ onlara ayrı ayrı verdiği kerâmetleri, ihsân
ederek, Ahmed'e hepsini verdi. Her dört yüz yılda, bir Ahmed'e böyle
ihsânlarda bulunur ve bu ihsânları da herkes görür."
Nitekim Ahmed Câmî'den dört yüz sene
sonra gelen İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî
hazretlerine de Allahü teâlâ böyle ikrâmlar, hattâ daha büyük makamlar
ihsân eylemiştir. Bu, Allahü tealânın husûsî bir ihsânıdır, dilediğine
nasîb eder. O'nun ihsânı boldur.
Ebû Saîd Ebü'l-Hayr hazretlerinin, ibâdet
ederken giydiği bir hırkası vardı. Hattâ, bu hırkanın hazret-i Ebû
Bekr'e âit olduğu, elden ele, ona kadar geldiği de söylenirdi. Ahmed
Nâmıkî hazretlerine hırkayı ulaştırması için, Ebû Saîd'e mânevî bir
işâret gelmişti. Ebû Saîd'in oğlu Ebû Tâhir hazretleri, babasında
bulunan bu mübârek hırkayı taşımak selâhiyetinin kendisine verilmesini
arzu ediyordu. Ebû Saîd keşf yoluyla oğlunun bu düşüncesini anlayıp;
"Sizin istediğiniz bu selâhiyeti başkasına verdiler." buyurdu. Orada
bulunanlar bu sözlerle ne demek istediğini anlayamadılar. Sonra oğlu
Ebû Tâhir'e vasiyet edip; "Benim vefâtımdan yıllar sonra, uzun boylu,
şöyle şöyle şekilde, adı Ahmed olan bir genç hânekâhın kapısından girip
gelir. Sen de o zaman, talebelerin içerisinde benim yerimde oturmuş
olursun. Bu hırkayı muhakkak ona teslim eyle!" buyurdu.
Ebû Saîd vefât edip aradan uzun yıllar
geçince, Ebû Tâhir bir gece rüyâsında, babası Ebû Saîd'in dostlarıyla
birlikte, acele ile bir yere gittiklerini gördü ve nereye gittiklerini
sordu. Ebû Saîd; "Sen de gel! Evliyânın kutbu geliyor." buyurdu. O da
acele etmek istedi, fakat uyanıverdi. Ertesi gün Ebû Tâhir, talebelerin
içerisinde babasının yerinde oturmuştu. Babasının târif ettiği şekilde
bir genç içeri girdi. Ebû Tâhir geleni hemen tanıdı. Ona çok izzet ve
ikrâmlarda bulundu. Çok hürmet gösterdi. Babasının emânet ettiği
hırkayı çok seviyor, bunu başkasına teslim etmenin kendisine çok zor
geleceğini düşünüyordu. Bu sırada, gelen genç (Ahmed Câmî); "Ey
efendim! Emânete riâyet lâzımdır." deyince, Ebû Tâhir buna sevinip
kalktı, Ebû Saîd'in kendi elleriyle astığı yerden hırkayı alıp, gelen
gencin sırtına giydirdi. Ahmed Câmî hazretlerine gelinceye kadar,
evliyâdan 22 kişinin bu hırkayı giydikleri bildirilmiştir.
Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretleri uzun
riyâzetler ve mücâhedelerden nefsin isteklerini yapmayıp
istemediklerini yaparak insanlar arasına dönüp, bir yandan onlara
İslâmiyeti anlatırken, diğer taraftan yüzlerce eser yazdı. Âlimlerin
herbirisi bu kitapları çok beğendi. Çok yüksek velîydi. Bütün mahlûkâta
karşı çok merhametli ve çok cömertti. Herkese maddî ve mânevî iyilik
ederdi. Sıkıntısı olanlar kendisine mürâcaat ederlerdi.
Büyüklerden HâceEbü'l-Kâsım isminde biri
vardı. Malı da, hayrı da çoktu. Dâimâ âlimlerin ve velîlerin
hizmetlerinde bulunurdu. Geçmiş evliyânın kabirlerini ziyâret eder,
mübârek rûhâniyetlerinden feyz alırdı. Hikmet-i ilâhî başına öyle bir
hâl geldi ki, bütün malı elinden çıktı. Muhtaç bir hâle düştü. Kime
gideceğini bilemiyor, kimseden bir şey isteyemiyordu. Yaşlı ve zayıf
olduğu için, çalışıp kazanması da mümkün değildi.
Bir gün sıkıntılı şekilde câmide
oturuyordu. Yaşlı bir zât içeri girip iki rekat namaz kıldı. Sonra bir
köşede sıkıntılı ve üzüntülü bir hâlde oturan Ebü'l-Kâsım'ın yanına
gelip selâm verdi. Nûr yüzlü ve çok heybetli biriydi. Heybeti
Ebü'l-Kâsım'ı kaplamıştı. Selâma cevap verdi. Gelen zât; "Niçin
sıkıntılı oturuyorsunuz?" dedi. O da, içinde bulunduğu durumu anlattı.
Gelen zât; "Ahmed bin Ali'yi (Ahmed Câmî'yi tanır mısın?" dedi.
Ebü'l-Kâsım; "Evet. Eski dostumdur." dedi. O zât; "Onun yanına git. O,
kerâmet sâhibi bir kimsedir. Senin derdine dermân olur." dedi.
Ebü'l-Kâsım, ertesi gün Ahmed Câmî hazretlerinin yanına gitti. Selâm
verdi. Ahmed Câmî selâmını alıp; "Ne haldesin?" buyurdu. O da hâlini
anlattı. Ahmed Câmî buyurdu ki: "Kaç gündür seni düşünüyordum. Başına
bir iş gelmiş olabileceğini tahmin etmiştim. Fakat sen hiç üzülme.
İnşâallah, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır. Bir çâresi bulunur. Biz de
duâ edelim."
Ahmed Câmî hazretlerinin bu güzel
sözleri, Hâce Ebü'l-Kâsım'ı rahatlatmıştı. Ertesi gün tekrar Ahmed
Câmî'nin huzûruna geldi. Ahmed Câmî onu görür görmez; "Allahü teâlâ
senin işini kolaylaştırdı. Senin bir günlük ihtiyacın ne kadardır?"
diye sordu. O da, bir günlük ihtiyâcına yetecek altın mikdârını
söyledi. Ahmed Câmî hazretleri; "Senin ihtiyâcını şu taşa havâle
eylediler. Her gün gelir ihtiyâcın kadar altını oradan alırsın."
buyurdu. HâceEbü'l-Kâsım; "Peki efendim." deyip teşekkür etti ve o
taşın yanına gitti. Taşın altında bir mikdâr altın vardı. Onu aldı
sonra, Ahmed Câmî'nin huzûruna gidip; "Efendim! Mâlûmunuz olduğu gibi
ben ihtiyarım. Çocuklarım da var. Ben öldükten sonra onların hâlleri
nice olur?" dedi. Bunun üzerine; "Hıyânet etmemek şartı ile,
oğullarından hangisi gelirse, o altını alır." buyurdu.
Hâce Ebü'l-Kâsım, her gün gider ihtiyacı
kadar altını alırdı. Bu hal, vefâtına kadar devâm etti. Vefât ettikten
sonra uzun yıllar oğulları gelip oradan altın aldılar. İçlerinden biri
hıyânet edinceye kadar böyle devâm etti. Biri hıyânet edince bir daha o
taşın altında altın bulamadılar.
Bir zamanlar, Ahmed Câmî hazretleri
Herat'a gitmek istedi. Bu haber tellâllar vâsıtasıyla Herat ve
civarında yayıldı. Genç-ihtiyar bütün halk sokaklara döküldü. Herkes,
kendisini görmekle şereflenmek, mübârek sözlerini duyabilmek arzusuyla
yanıyordu. Bir taht yaptırarak onun üstünde oturmasını ve tahtı da
omuzlarında taşımak istediklerini bildirdiler. Kabûl etmedi fakat çok
ısrâr edilince çâresizlikten kabûl etti. O zamanda bulunan en büyük
velîlerden dört kişi, tahtın kollarından tuttular. Böylece bir saat
kadar gittiler. "Tahtı yere koyunuz. Size bâzı söyleyeceklerim var."
buyurdu. İndirdiler. "İrade nedir, bilir misiniz?" diye sordu. "Siz
buyurunuz." dediler. "İrâde, söz dinlemektir." buyurdu. "Öyledir."
dediler. "O halde siz atlarınıza bininiz, tahtı da diğerleri
taşısınlar. Biz de sizinle aynı hizâda bulunmuş oluruz." buyurdu. Bu
teklifi kabûl edip, tahtı başkalarına verdiler. Herkes bereketlenmek
için tahtı birkaç adım taşıdı, sonra sırayla diğerleri alırdı. Fakat
insan çokluğundan herkese sıra gelmedi. Şehre geldikleri zaman,
Şeyh-ül-İslâm Abdullah-i Ensârî hazretlerinin konağına indiler.
Herat şehrinde Abdullah zâhid isminde bir
zat vardı. Senenin oruç tutması câiz olmayan beş günü hâriç, otuz
senedir bütün sene boyunca oruç tutardı. Herkes tarafından tanınır,
sözleri kıymetli olup, dinlenirdi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin
Herat'a geldiğini haber alıp, hanımına; "Elbisemi getir. Üstad Ahmed
hazretlerinin büyük velî olduğunu söylüyorlar. O gelmiş. Bakalım hâli
nasıldır?" dedi. Hanımı dedi ki: "Eğer onu denemek, imtihan etmek için
gidiyorsan sakın gitme, çünkü o senin zannettiğin gibi değildir. Eğer
sohbetinde bulunmak, sözlerinden istifâde etmek niyetin varsa, git ve
ne derse riâyet eyle. Eğer söylediklerine uymazsan ziyân edersin."
Zâhid kızıp; "Haydi elbisemi getir! Sen böyle şeyleri bilmezsin." dedi.
Elbisesini giyip, Ahmed Câmî'nin huzûruna
gelip, selâm verdi. Ahmed Câmî selâmını aldı ve; "Bize selâm vermeye
niyet ettiğin zaman, hanımının sana ne söylediğini hatırlıyor muydun?
Söz dinler misin?" buyurdu. Zâhid; "Söylenilen söz doğru olduktan sonra
niçin tutmayayım, niçin söz dinlemeyeyim." dedi. Bunun üzerine Ahmed
Câmî buyurdu ki:
"Geri dön. Falan mahalleye git. Muhammed
Kassab-ı Mervezî'nin dükkânında, kenarda çengelde asılı olan kuzu etini
satın al. Bakkaldan da biraz pekmez ve yağ al. Kendi elinle evine
götür. Çünkü hadîs-i şerîfte; "Bir kimse kendi ihtiyâcını kendi
taşırsa, kibirden uzak olur." buyruldu. Eti pişir, tatlıyı da yanına
alıp, hanımınla berâber ye. Sonra gusül eyle. Sonra, bu zamâna kadar
isteyip de elde edemediğin bir şey varsa, gel Ahmed Câmî'ye talebe ol.
Onun sözünden hiç çıkma!" buyurdu.
Zâhid, bana yapamayacağım şeyleri
söylüyor. Ben otuz senedir gündüz bir şey yemiyorum ki... diye düşündü.
Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri; "Zâhid, neler düşünüyorsun? Haydi!
Bunlar kolaydır. Korkma!Eğer bunları yapmak sana çok zor geliyorsa Hâce
Ahmed'den (kendisinden) yardım iste!" buyurdu.
Zâhid kalktı ve Ahmed Câmî hazretlerinin
söylediklerini yerine getirdi. Eti pişirdiler. Tatlı yaptılar ve
yediler. Hamama gidip gusledince, şehrin dört duvarı arasında bulunan
şeyler kendisine keşf olunmaya, onları görmeye başladı. Sonra Ahmed
Câmî'nin yanına geldi. Ahmed Câmî kendisine; "Ahmed'in bunda kabahati
yoktur. Eğer şehrin dört duvarı içinde olan şeylerin keşfini değil de,
dünyânın dört bucağı arasında bulunan şeylerin keşfini isteseydin,
elbette o da verilirdi." buyurdu.
Bir gün Herat'ta bulunan bâzı âlimler,
Ahmed Câmî hazretlerine geldiler. Aralarında sohbet ederlerken, söz
mârifet ve tevhîd konusuna gelince Ahmed Câmî; "Siz mârifet ve tevhîd
hakkındaki sözleri taklid ile söylüyorsunuz." buyurdu. Onlar; "Nasıl
olur. Bizim her birimizin zihninde, Allahü teâlânın varlığına binlerce
delîl vardır. Siz ise bizim bunları taklid ile söylediğimizi
söylüyorsunuz." dediler. Onlara; "Eğer her biriniz on bin delîl
hıfzetse, yine mukallidsiniz." buyurdu. "Bize bu sözünüzün doğru
olduğunu isbât edebilir misiniz?" dediler. O da, hizmetçiye bir leğen
ve üç tâne inci getirmesini emretti. Ahmed Câmî incileri leğendeki
suyun içine bıraktı ve; "Her kim sözünde sâdık ise, leğenin yanına
gelip Bismillâhirrahmânirrahîm dese, bu üç inci tanesi bir tâne olur."
buyurdu. Onlar; "Bu şaşılacak bir şeydir." dediler. Ahmed Câmî; "Siz
deyiniz! Sıra bana gelince ben de söyleyeceğim." buyurdu. Onlar, sıra
ile dediler. İncilerde herhangi bir değişiklik olmadı. Sıra kendisine
gelince, leğen üzerine gelerek; "Bismillâhirrahmânirrahîm." dedi. Üç
inci, leğen üzerinde yuvarlanmaya başladı. "Allahü teâlânın izni ile
durunuz!" deyince inciler durdu. Birbirine karıştı ve deliksiz tek bir
inci oldu. Hepsi hayret ettiler.
Ahmed Câmî hazretlerinin bir zaman canı
zerdâli istedi. Nefsine; "Bir yıl oruç tutarsan zerdâli veririm." dedi.
Nefsi bunu kabûl etti. Bir yıl oruç tuttu. Bir yıl, tamam olunca nefsi
seslenip; "Ben hizmetimi bitirdim. Sen de verdiğin sözü yerine getir!"
diyordu. Babadan miras kalan bir bağı vardı. Oraya gitti. Bağda bir
hayvan öldürülmüş ve karnı deşilmişti. Mîdesinde çiğnenmeden yutulan
zerdâliler vardı. Onlardan bir tane alıp temizledi. Nefsi feryad edip;
"Senin bana vermeyi söz verdiğin zerdâli böyle hayvan mîdesinden
çıkarılan zerdâli değildi." dedi. "Bu da zerdâlidir. Eğer îtirâz
edersen, bunu da vermem." dedi. Nefsi kabûl etmedi. "Tek bana bunu
verme! Başka bir şey istemem." dedi. Sonra birkaç tâne zerdâliyi daldan
kopararak eline aldı. Dostu Ebû Tâhir'in yanına varınca, zerdâlileri
önüne koydu. "Ahmed! Bize vakıf zerdâlisi mi getirdin?" dedi. "Vakıf
değildir. Kendi ağacımdan, kendi elimle toplayıp getirdim." dedi.
"Vakıf zerdâlisi getiriyorsun, sâhibiyim diye bize veriyorsun, bizi
görmüyor sanıyorsun." dedi. Edepsizlik olmasın diye sustu. İçinden de
Allahü teâlâya münâcaat edip; "Yâ Rabbî! Sen de biliyorsun ki, bu
zerdâlileri, babamdan bana mîras kalan bağdaki kendi ağacımdan alıp
getirdim. O ise vakıf zerdâlisi olduğunu söylüyor. Bu işin doğrusunu
onun kalbine ilhâm eyle!" dedi. Biraz sonra Ebû Tâhir oğlunu çağırıp;
"Git, kendi süründen bir koyun getirip kes. Açlık Ahmed'in başına ve
beynine vurmuş, ne söylediğini bilmiyor. Vakıf zerdâlisini, kendi malı
sanıyor. Çorba ve et pişirsinler." dedi.
Çorba ve eti pişirip getirdiler. Ahmed
Câmî'nin gönlüne, bu etten ve çorbadan yememek geldi. Çünkü helâl
değildi. Sâdece kuru ekmek yedi. Ebû Tâhir; "Niçin yemiyorsun?" diye
sorunca; "Böyle hoşuma gidiyor." dedi. Isrâr etti. Bunun üzerine
kalbine gelen ilhâmı anlattı. Oğlunu çağırıp, koyunu nereden
getirdiğini sordu. Oğlu; "Sürü uzak gitmişti. Siz acele istediğiniz
için, eti falan kasaptan aldım." dedi. Kasabı çağırıp sordular. "Bu
koyunu bekçi haksız olarak bir yerden almış. Bana getirdi. Ben de
kestim. Yarısını bekçi alıp gitti. Diğer yarısını da, oğlunuz gelince
ona sattım." dedi.
Bu hal anlaşılınca, Ebû Tâhir başını
önüne eğdi. Ahmed Câmî de kalkıp yakında bulunan mağaraya gitti. Orada
ona bir ağlama hâli geldi. "Yâ Rabbî! O etin durumunu ona gösterdin.
Zerdâlinin de durumunu ona ihsân eyle." diye münâcaatta bulundu. Bu
sırada Ebû Tâhir mağaraya geldi. Arkasından Hızır aleyhisselâm geldi
ve; "Ey Ebû Tâhir! Ahmed'in malına vakıf dersin. Şüpheli ete helâl
dersin. Bunu kimden öğrendin? Ahmed'in mertebesi çok yüksektir."
buyurdu. Ebû Tâhir o zaman meseleyi anlamış oldu.
Ahmed Nâmıkî Câmî, bir nehrin kenarında
oturmuş bir talebesine tasavvuf yolunda, Allahü teâlânın sevdiklerine
ne kadar lütuf yapmış olduğundan bahsediyordu. Bu sırada nehri
gösterip; "Eğer Allahü teâlânın dostları, sevdikleri, işâret edip, ey
su! Geri dön ve yukarı doğru ak! deseler, geri dönüp yukarı doğru
akar." buyurması ve işâret etmesiyle su gerisin geri akmaya başladı.
Bir gün bir dağın eteğinde oturmuş
talebelerine ders anlatıyordu. Yanına birisi gelip abdest almak için su
istedi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî; "Falan yerde çeşme var. Oraya git, abdest
al." buyurdu. O şahıs çeşmenin olduğu yeri bilmiyordu. Bunun üzerine
Ahmed Nâmıkî parmağı ile; "İşte şurasıdır." diye işâret etti. O anda
târif ettiği yerdeki çeşme Allahü teâlânın izni ile yerinden kalkıp,
havaya yükseldi ve bir mikdâr havada kaldı. O şahıs da gidip abdest
aldı. Orada bulunanlar, buna şahid oldular.
Ebü'l-Hasan Salah isimli bir zât gece
rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Dört halîfesi sağ tarafında,
Ahmed-i Câmî hazretleri sol tarafında oturuyordu. Resûlullah efendimiz
Eshâb-ı kirâm ile konuşuyordu. Konuşmaları bitince, Ebü'l-Hasan selâm
verip huzûra yaklaşarak; "Yâ Resûlallah! Bugün kendisine uyulacak zât
kimdir? Kime uymak lazımdır." diye sordu. Resûlullah efendimiz, Ahmed-i
Nâmıkî Câmî'yi işâret ederek; "Ehl-i sünnet vel-cemâat, Ehl-i sünnet
vel-cemâat, Ehl-i sünnet vel-cemâat." buyurdular. Ehl-i sünnet
vel-cemâat ile Ahmed Nâmıkî'yi kasdetmişlerdi.
Ahmed-i Nâmıkî Câmî'yi sevenlerden birisi
bir gün; "Ahmed Nâmıkî hazretlerinin yanına gideyim, mübârek eliyle
ağzıma bir lokma koysun." diye aklından geçirdi. Bu zât ile Ahmed
Nâmıkî Câmî'nin bulunduğu yer arasında üç günlük mesafe vardı. Yola
çıkıp, Ahmed Nâmıkî Câmî'nin yanına vardı. O sırada sofra hazırdı. O
zâtı da sofraya buyur ettiler. Ahmed-i Nâmıkî eline bir lokma aldı ve o
zâtın kulağına; "Senin istediğin bu ise, işte lokma." deyip, ağzına
koydu.
Mukrî Mehmed isimli bir zât bir gün
Ahmed-i Nâmıkî'ye gidip; "Hiç bir şeyim yok, çalışıp kazanacak halde de
değilim. Hem çok zayıfım. Babama söyle de bana servetinden bir şeyler
versin." dedi. Ahmed Câmî; "Ey Mukrî! Gönlü böyle şeylere bağlamamalı.
İnsan kanâatkâr olmalı." buyurdu. Buna rağmen o; "Nasıl kanâatkâr
olayım ki?" dedi. Ahmed Câmî; "Az veya çok bir şeyin de mi yok?" diye
sorunca; "Hiçbir şeyim yok." dedi. Bunun üzerine Ahmed Câmî; "Sen önce
falanca yere sakladığın altınlarını harca bakalım. Ondan sonra Allahü
teâlâ sana başkasını ihsân eder." buyurdu. Mukrî Mehmed; "Hangi
altından bahsediyorsunuz ve ne kadar?" diye sorunca, Ahmed Câmî parmağı
ile on sekiz dinara kadar saydı. "On sekiz buçuk dinarı da gördüm."
buyurdu. Bu durum karşısında o zât mahcûb oldu ve yaptığına tövbe etti.
Ahmed Nâmıkî 1142 (H.536) senesi Ocak
ayında vefât etti. Meşhed ile Herat arasındaki yolun tam ortasında
Türbei Câmî bahçesine defnedildi.
Ahmed Nâmıkî Câmî'nin vefâtından bir süre
sonra bir harb çıktı. Bu harpte Kâdı İmâdüddîn Vâsıtî isimli bir zât
yaralanmıştı. Yaralı hâlde bir medresede kalıyordu. Talebelerinin çoğu
dağılmış, yanında birkaç kişi kalmıştı. Medresede, yalnız, garip,
kimsesiz bir halde kalıyordu. Durumu epeyce ağırlaşmıştı. Kendisini
tedavî edecek kimse de yoktu. Çok sıkıntılı bir durumdaydı. Bu hâlde
iken bir gece bulunduğu odada bir nûr göründü. Ne olduğunu bilmiyordu.
Birisi gelip, elini onun başına koydu. O anda çok ferahladı. Ona; "Siz
kimsiniz, sizi tanıyor muyum." diye sordu. O zât; "Ben Ahmed-i Nâmık-i
Câmî'yim." dedi. Bunun üzerine onu tanıyıp; "Ey efendim!Bak ne
hâldeyim. Âciz, kimsesiz ve bîçâreyim." dedi. Ahmed Nâmıkî; "Ben senin
yaralarını tedâvî için geldim." buyurdu ve elini yaraları üzerine
koydu. Dokunduğu yer iyileşiyordu. Uyandığında elli kadar yaradan hiç
eser yoktu.
Ahmed Nâmıkî Câmî'ye Ehl-i sünnet
vel-cemâat olmanın şartlarını sorduklarında şöyle buyurdu:
Ehl-i sünnet ve cemâatten olmanın
şartları hakkında çok meseleler vardır. Bu meseleleri
bilmek, namazı, orucu, haccı bilmek gibi
farzdır. Bunlar öyle farzdır ki, îtikâd doğru olup da, namazda, oruçta
ve diğer ibâdetlerde bir noksanlık olursa ve bu noksanlık kasden
olmazsa affedilebilir. (Eğer affolunmazsa, insan Cehennem'e girse bile,
sonunda yine kurtulur.) Fakat, Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdında bir
sarsıntı olursa, bid'at sâhibi olunmuş olur.
Ve bid'at sâhibini de Allahü teâlâ
affetmez. İtikâdda bid'at sâhibi olan bir kimseye azap vâcib olur.
Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdına sarılmak ve bid'atten çok sakınmak
lâzımdır. Bu sözlerimizin senetlerini de bildirelim ki, söylediklerimiz
boş söz zannedilmesin.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
"Allahü teâlâ, halîfelerime rahmet
etsin." Denildi ki: "Yâ Resûlallah! Sizin halîfeleriniz kimlerdir?"
"Sünnetimi ihyâ edenler ve onu Allahü teâlânın kullarına
öğretenlerdir." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Yâ Ebâ Hüreyre! Sen
insanlara benim sünnetimi öğret ki, kıyâmet gününde senin için parlak
bir nûr olsun. Önce ve sonra gelenler sana gıpta etsin." Yine buyurdu
ki: "Ben insanlarla, onlar "Lâ ilâhe illallah" diyene kadar savaşmakla
emrolundum. İnsanlar bunu (Kelime-i tevhîdi) söyleyince, benden
kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak İslâmiyetten doğan haklar
bundan müstesnâdır. Onların hesapları ise (kalblerindekini bilen)
Allahü teâlâya âittir." Yine buyurdu ki: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya
ayrılacaktır. Bunların yalnız biri Cennet'e girecek, ötekilerin hepsi
Cehennem'e gidecektir." Yine buyurdu ki: "Şefâatim, Kelime-i şehâdeti
ihlâs ile söyleyen, dili kalbini, kalbi de dilini tasdîk eden kimse
içindir."
Bu tür haberler çoktur. Daha fazlasını
söylersek söz uzar. Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmiş olan mümin ve
îtikâdı düzgün bir kimseye bu anlattıklarımız yeter. Eğer buna îmânı
yoksa, onun sünnet ve cemâat ile zâten alâkası yoktur. Biliniz ki,
Ehl-i sünnet ve cemâatin meseleleri, alâmetleri çoktur. Ama onun esası
ve kâidesi on meseleye dayanır. Bu on meseleyi mutlaka bilmek lâzımdır.
Ebü'l-Hasan bin Ali'nin bildirdiği
hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdular ki: "Sünnet ve cemâat
üzere olana, Allahü teâlâ her bir gün için, bin nebî sevâbı yazar ve
her bir gün için, ona Cennet'te bir şehir binâ eder. Kaldırdığı ve
koyduğu her adım için ona on iyilik yazar. Cemâat ile namaz kılana, her
bir rekati için bir şehid ecri (sevâbı) yazar."
Eshâb-ı kirâm, (aleyhimürrıdvân) dediler
ki: "Yâ Resûlallah! Bir kişinin sünnet ve cemâat, üzere olduğu ne zaman
(ne ile) bilinir?" buyurdular ki:
"Şu on haslet kendisinde mevcut ise (o
kişinin Ehl-i sünnet ve cemâat üzere olduğu) bilinir: 1) Cemâati terk
etmez, 2) Eshâbımı söz ile kötülemez, sövmez. 3) Bu ümmete (müslüman
ümmete) kılıçla karşı çıkmaz. Kılıç çekmez. 4) Kaderi tekzîb etmez
(kadere inanır), 5) Îmânda şüphe etmez, 6) Allahü teâlânın dîninde
münâzaa (îtirâz, münâkaşa) etmez, 7) Ehl-i kıble olarak ölen kimsenin
cenâze namazını kılmayı terk etmez, 8) Tevhîd ehli bir kimseye günahı
sebebi ile (büyük bir günah işlese bile) kâfir demez, 9) Seferde ve
hazerde (mukim ve yolcu iken) mest üzerine meshi terk etmez, 10) İyi
veya günahkâr olan imâmın arkasında namaz kılar ve cemâati terk etmez.
Bu hasletlerden birisini terkeden, sünnet ve cemâati terketmiş olur."
Gerek hadîs-i şerîfler ile bildirilen,
gerek din imâmlarımız tarafından Ehl-i sünnetin şiârı olarak, Selef-i
sâlihînden bize ulaşan bu on haslete sâhip kimsenin, Ehl-i sünnet ve
cemâatten olduğu anlaşılır. "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah"
diyen kimsenin, erkek olsun kadın olsun, iyi olsun kötü olsun, mümin
olduğu kabûl edilir. Ona kız verilir ve onunla evlenilir. Ona
müminlerden mîrâs düşer. Onun mîrâsı da müminlere düşer. Ona müminlere
âit hükümler tatbik edilir. Vefât ettiği zaman cenâze namazı kılınır.
Müminlerin kabristanına defn olunur. Eğer Kelime-i şehâdeti kalbi ile
de tasdîk ederek gönülden söyleyip ve bu hal üzere Allahü teâlâya
kavuşmuş ise, onun yeri Cennet'tir. Eğer kalpten söylememiş ise,
münâfık olur. Zâhire göre şehâdet söylediği için, onu müminlerin
ahkâmına tâbi tutarlar. Eğer nifak üzere Allahü teâlânın huzûruna
varırsa, onun yeri dereke-i esfel (Cehennem'in en aşağı derecesi) olur.
Şöyle ki, Nisâ sûresinin 145. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Muhakkak ki
münâfıklar, Cehennem'in en aşağı tabakasındadırlar (Cehennem'in
dibindedirler)..." buyruldu.
Kelime-i şehâdeti söyleyen bir kimseye,
töhmet (suçlama) ve taassub (husûmet) ile, mümin değildir, demek için
kimseye müsâade verilmemiştir. Nitekim Nisâ sûresinin 94. âyet-i
kerîmesinde meâlen; "...Size İslâm selâmı veren kimseye, dünyâ
hayâtının geçici nîmet ve menfaatine göz dikerek sen mümin değilsin
demeyin..." buyruldu. Öyle ki, Kelime-i şehâdet söyleyenlerin hepsini
mümin kabûl etmelidir. Büyük günahları varsa, bu sebeple kendilerine
küfür ve nifak damgasını vurmamalıdır. Kendi îmânında ve onların
îmânında şüphe etmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, günâhkârları mümin
olarak isimlendirdi ve Nûr sûresi 31. âyet-i kerîmesinde meâlen;
"....Ey müminler! Hepiniz Allahü teâlâya tövbe ediniz ki, dünyâ ve
âhiret saâdetine kavuşasınız!" buyurdu. Âsîlere tövbeyi emreden,
olanların îmânını kabûl eden Allahü teâlâya muhâlefet etmek uygun
değildir. Allahü teâlânın bu emrinde şüphe etmek ve bunu reddetmek de
aslâ câiz değildir. Müminlerin sözünü ve şehâdetini reddetmek ve onları
yalancı zannetmek de hiç uygun değildir. Çünkü ateşperest, putperest,
yahûdî gibi küfür, şirk ve dalâlet ehli bir kimseden bu Kelime-i
şehâdeti işiten bir mümin bunu işittiğine dâir şâhidlik ederse, bütün
İslâm kâdıları, o kimsenin müslüman olduğuna hükmederler."
İyi bir arkadaşın nasıl olacağını
anlatırken buyurdu ki:
Tanıştığınız, görüştüğünüz, berâber
olduğunuz kimsenin iyi arkadaş mı, kötü arkadaş mı olduğunu anlamakta
dikkat edilecek husus ve ölçü şöyledir: Gördüğünüz, görüştüğünüz,
berâber olduğunuz, birlikte oturup, kalktığınız kimse, sizin Allahü
teâlâyı hatırlamanızı ve unutmamanızı, O'nu dil ve gönül ile anmanızı
sağlıyor, bunu tâzeliyor ve kalbinizi uyanık tutuyorsa, işte o iyi
arkadaştır. Ama berâber olduğunuz kimse, Allah korusun cenâb-ı Hakkı ve
O'nun zikrini size unutturuyorsa, gerçekten bil ki, o kimse kötü
arkadaştır. Ondan sakınmak elbette çok lâzımdır. (Ondan, yırtıcı
arslandan kaçar gibi hattâ daha çok kaçmalıdır. Çünkü arslanın
yapacağı, olsa olsa canını almaktır. Arslan insanın canını alabilir,
onu öldürebilir. Fakat îmânına zarar veremez. Kötü arkadaş ise, insanın
hem îmânının ve hem de canının gitmesine, onun ebedî felaketine sebeb
olur. İyi bir arkadaş, iki cihân için de büyük saâdettir. Maksada çabuk
ulaşmayı sağlar. İnsanlar birlikte yaşarlar ve arkadaşsız olamazlar.
Babamız olan Âdem aleyhisselâm, en güzel yer olan Cennet'te bulunduğu
hâlde, kendisine insan olarak bir arkadaş gerektiğini hissetti ve bunu
istedi. Onun sol kaburga kemiğinden hazret-i Havvâ vâlidemiz yaratıldı.
İyi arkadaşa sâhip olunca, çok hamd
etmeli ve hep iyi kimselerle beraber bulunmalıdır ki, kıyâmette
pişmanlık çekilmesin. Kur'ân-ı kerîmde bu hâl bildirilmektedir. İnsana
ulaşan her felâket, kötü arkadaş sebebiyle gelir. Ondan çok uzak
durmalıdır. Arkadaşın iyiliği veya kötülüğü, mutlaka asıl, neseb,
akrabâlık gibi sebeplere bağlı değildir. Eshâb-ı Kehf'e yakın olup,
onlardan ayrılmayan Kıtmîr isimli köpek, Kur'ân-ı kerîmde onlarla
berâber zikrolundu.
İyi arkadaş, insanı derekelerden
(aşağılıklardan) derecelere (yüksekliklere) ulaştırır. Kötü arkadaş
ise, bunun tersini yapar.
Herkes ile arkadaş olma! Konuştuğun
kimselerin akıl ve anlayışlarına uygun konuş. Tekebbür etme,
kibirlenme! Sırrını kimseye söyleme! Herkesin sözüne aldanma!
İnsanların sözlerine değil, işlerine bak! Kendi kendisine faydası
olmayan kimseden çok sakınmalıdır. Nerede kaldı ki, onun başkasına
faydası olsun. Kötü bir kimse ile arkadaş olan iyi bir kimse, eğer onu
kendisine çevirip iyi yapabilirse ne âlâ, eğer bunu yapamaz, kendisi de
ona benzer ve onun gibi olursa, o zaman çok fenâdır.
Ahmed Câmî buyurdu ki:
"Tövbe, müslüman olsun olmasın, her
akıllı kimsenin ihtiyâcı olan bir şeydir. Bir iş yapan ve onun kötü
olduğunu gören herkesin pişman olup, tövbe etmesi vâcib olur. Tövbe
etmezse kendine zulüm etmiş olur."
"Üzerine farz olan ilimlerden bir
meseleyi öğrenmek insana, bütün dünyâdaki kazançların hepsinden
yapacağı ve ele geçireceği altın ve gümüşlerinden daha iyi ve üstündür.
Tövbe eden ve etmeyen herkese, ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey
yoktur. İşlerin hepsi ilim ile doğru olur ve ilimsiz hiçbir iş
yapılmaz."
"Tasavvuf büyükleri, öyle zâtlardır ki,
günahkâr, serserî, hırsız, bid'at sâhibi, yolunu şaşırmış v.s.
kimseleri kendilerine benzetir, düzeltirler. Bu Allah adamlarının,
kendilerine has güzel koku ve renkleri olur. O kokuyu ve rengi tadan,
onlara benzer."
"Kendi zan ve kafasına göre davranarak,
başkalarını düzeltmeye çalışmak, çoğu zaman fayda yerine zarar hâsıl
edebilir. Bunun için çok dikkatli ve uyanık olmalı, bir kimsenin
saâdetine vesîle olayım derken, o kimsenin -hattâ kendinin bile
felâketine sebep olmamalıdır."
Ahmed Câmî hazretlerinin eserlerinden
bâzıları şunlardır: 1) Üns-üt-Tâbiîn; (Fârisî olup Tahran'da
basıldı.) 2) Sirac-üs-Sâirîn, 3) Ravdat-ül-Müznibîn ve
Cennet-ül-Müştakîn, 4) Bihâr-ül-Hakîka, 5) Es-Sırr-ül-Mektûm, 6)
Misbâh-ül-Ervâh, 7) Miftâh-ün-Necât (Bu kitap Farsçadır ve İhlâs Vakfı
tarafından neşredilmiştir). 8) Dîvân.
BİZ DİRİLTİRİZ BİZ!
Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretleri, Herat'ta
bulunduğu sırada bir gün Abdullah-i Ensârî'nin konağına dâvet ettiler.
Ahmed Câmî'nin hizmetçisi, yola çıkmaları için ayakkabılarını önüne
koydu. Ahmed Câmî hazretleri; "Bir saat beklememiz îcâb ediyor. Bir iş
var." buyurdu. Beklediler. Bir saat sonra, bir Türkmen, hanımı ve
yanlarında 12 yaşlarındaki oğulları ile geldiler. Çocuğun babası;
"Efendim! Allahü teâlâ bize çok mal verdi. Bundan başka çocuğumuz
yoktur. Bu da âmâ olup gözleri görmemektedir. Her tarafı gezdirdik.
Gitmediğimiz yer, varmadığımız doktor kalmadı. Fakat hiçbirisi çare
bulamadı. Biz, siz Allahü teâlâya her ne duâ ederseniz cenâb-ı Hakkın
lutfedip kabûl ettiğini biliyoruz. Eğer, çocuğumuzun göz nûruna
kavuşması için duâ ederseniz çok bahtiyar oluruz. Tek gözleri açılsın,
îcâb ederse bütün malımızı fedâ etmeye hazırız. İhsân ederseniz,
lutfederseniz çok seviniriz. Eğer bu arzumuz yerine gelmezse,
üzüntümüzden mahvoluruz." dedi.
Ahmed Câmî hazretleri bu sözleri
dinledikten sonra; "Nasıl olur? Ölüleri diriltmek, cild hastasını iyi
etmek Îsâ aleyhisselâmın mûcizesi idi. Bu hâlde Ahmed kim olur ki, bu
hastalığın tedâvisini benden istiyorsunuz?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp
yürümeye başladı. Biraz sonra; "Biz ederiz biz." dedi. Orada bulunan
herkes bu sözü işittiler. Fakat bir şey anlayamadılar. Bundan sonra
hemen geri dönüp bir yere oturdu ve; "O çocukcağızı bana getirin."
buyurdu. Getirdiler. İki mübârek başparmağını çocuğun iki gözüne sürüp;
"Azîz ve celîl olan Allahü teâlânın izni ile açılın." buyurunca,
çocuğun gözleri görür oldu. Bundan sonra orada bulunan ileri gelenler
dediler ki: "Efendim, birinci defâ, ölüleri diriltmek ve cild
hastalarını iyi etmek mûcizesi Îsâ aleyhisselâma âittir. Kendiniz için,
bu yolda Ahmed kim olur ki? dediniz. Daha sonra da, biz ederiz biz,
dediniz. Bu iki sözünüz arasındaki irtibâtı anlayamadık. İzâh buyurur
musunuz?" Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri; "Evvelki söz kendime
âitti. Bundan başkasını diyemezdim. Ama sonradan bana şöyle ilhâm
ettiler: Ey Ahmed! Ölüleri, Îsâ aleyhisselâm mı diriltti? Dilsizleri ve
cild hastalarını o mu iyi etti? Biz ederiz biz. Geri dön. O çocuğun
gözlerinin açılması için seni sebep kıldık. Bu söz kalbime öyle ilhâm
olundu ki, ağzımdan da çıkıverdi. O söz ve fiillerin hepsi Allahü
teâlâdan idi. Ahmed'i (beni) sâdece vâsıta kıldı." buyurdular.
NE OLAYDI DA ONUNLA GÖRÜŞEBİLSEYDİM
Ahmed-i Nâmık-ı Câmî vefât ettikten üç
gün sonra Kâdı Alâeddîn Mervezî Câm kasabasına gelmişti. Ahmed Nâmık
hazretlerinin vefâtını öğrenince; "Ben ondan hadîs-i şerîf dinlemeye
gelmiştim. Çünkü, onun sahîh hadîs-i şerîfler ile sahîh olmayanları
birbirinden ayırabildiğini duydum. Yazık, ben onun huzûrunda bulunmaya
ona hizmet etmeye kavuşamadım." diyerek üzüldü. O sırada Ahmed Nâmıkî
Câmî'nin yerinde oğullarından Burhâneddîn Nasr bulunuyordu. O, Kâdı
Alâeddîn'i ağırladı. Kâdı Alâeddîn, her gün bir-iki defâ Ahmed Nâmık'ın
kabrine gidip, orada ağlıyordu.
Yine birgün kabrin ayak ucunda oturmuştu.
Bu sırada uykuya daldı ve uzun müddet öyle kaldı. Burhâneddîn Nasr üç
kişiyi ona kimsenin dokunmaması için vazîfelendirdi. Kâdı Alâeddîn
uyanınca, Şeyh Burhâneddîn'in kütüphânesinde bulunan hadîs-i şerîf
râvilerini (rivâyet edenleri) anlatan Esânid isimli kitabı yanında
buldu. Ağlayarak dergâha geldi. Burhâneddîn Nasr'a rüyâsını anlatmak
istediğinde o rüyâdan haberim var demek isteyerek; "Anlatmana gerek
yok." dedi. Bunun üzerine oradakilere rüyâsını şöyle anlattı:
Ahmed-i Nâmıkî'nin kabri başına
oturmuştum. Kendi kendime; "Ne olaydı da onunla görüşebilseydim. Birkaç
hadîs-i şerîf dinleseydim. Bu fırsatı kaçırdım." diye düşünerek hem
üzülüyor hem de ağlıyordum. Bu sırada bana bir ağırlık gelip, uyudum.
Rüyâmda Ahmed-i Nâmıkî hazretlerini gördüm. Yüksek bir yerde oturmuştu.
Yanına gidip, selâm verdim. Bana iltifât etti. O sırada oğlu
Burhâneddîn Nasr yanımıza geldi. Ona; "Ey Nasr!Git Esânid isimli kitabı
getir." dedi. O, kitabı getirince huzûrunda ondan pekçok hadîs okudum.
Sahîh değildir dediklerine işâret koyuyordum. Okuma işi bitince; "Ben
bunların gerçekten sahîh olmadığını nereden bileyim." dedim. Bunun
üzerine bana; "Ben bunları sana söylerken, o sırada Resûlullah
efendimizi görüyordum. Sahîh olmadığını işâret buyurduklarını sana
söylüyordum, sen de işâretliyordun." buyurdu. Sonra; "Efendim! Esânid
kitabını bana lutfetseniz bizim için büyük devlet olur." dedim. Ahmed-i
Nâmıkî; "Ey Nasr! Esânid'i Kâdıya ver. Bizden ona yâdigâr olsun. Bize
de duâ eder." buyurdu. Uykudan uyandığımda; Esânid kitabını içindeki
hadîs-i şerîflerden sahîh olmayanları işâret edilmiş olarak yanımda
buldum."
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.321
2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.797
3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.189
4) Nefehât-ül-Üns; s.392
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.980
6) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.122
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6,
s.68
8) Makâmat-ı Ahmed-i Nâmık-ı Câmî
(Süleymâniye Kütüphânesi Nâfiz Paşa Kısmı No: 399)
9) Sefînet-ül-Evliyâ; s.168
10) Riyâd-ül-Ârifîn; s.51
11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.2, s.243
12) Heft İklîm; No. 667